30 Mart 2006

Sema Kaygusuz

YERE DÜŞEN DUALAR


Şarap şişelerinin üzerindeki etiketlerde, kullanılan üzümün hangi yılın ürünü olduğu yazılır. Yıl, şarap kalitesinin en önemli göstergelerinden biridir, yıldan yıla, yöreden yöreye değişen hava koşulları, üzümün niteliğini doğrudan etkiler.
Bazen düşünürüm, şarapların kalitesini belirleyen hava koşulları gibi, bir yörenin ve çağın sanatı, o günün koşullarından ne denli etkileniyordur diye. Kuşkusuz ekonomik, sosyal ve politik olaylar bilim, sanat ve felsefe üçgeninde yaratıcılığı etkiliyordur. Nasıl güneşten ve rüzgârdan besleniyorsa üzümler, sanatçı ve düşünürler de, ortak birçok şeyden etkileniyorlardır. İlkçağda Ege’nin Doğu ve Batı kıyılarında onca filozofun yaşamış olması bir rastlantı olamaz, mutlaka gündelik hayatlarında bu olağanüstü çıkışı destekleyen olaylar vardı. Tarihsel incelemelerde bilim ve felsefedeki gelişmelerin politik ortamdan etkilendiği kolayca görülür oysa şiir için durum farklıdır, tüm politik ve sosyal kısıtlamalara, baskılara, zorbalığa rağmen, şiir yeşereceği toprak bulur.
Roman, bu anlamda galiba şiir denli bağımsız değil. Sadece politik ve sosyal olaylardan etkilenmekle kalmıyor, daha olumsuz bir anlamda, piyasanın ve sıradanlaşmanın etkisi altına da girebiliyor; fakat bir de olumlu yan var, aynı şaraba tadını veren üzümler gibi, doğal ortamdan etkilenmeleri sayesinde bir yörenin ya da bir çağın romancılarında ortak özellikler göze çarpabiliyor.
Romanlarda bir iklimin kokusu ya da bir çağın sesini duymak her zaman heyecan vericidir. Şaraba sinen üzümün tadı gibi, Türkçe romanlarda da yeni bir tat kendini gösteriyor son yıllarda. Bunun iyi örneklerinden birini bu hafta okudum. Daha önce öykülerini okuyup hayranlık duyduğum Sema Kaygusuz, “Yere Düşen Dualar” adlı ilk romanında, yeni nesil romancılarımızın yeteneğine iyi örnek oluyordu.
İki Roman
“Yere Düşen Dualar” birbirlerine hiç benzemeyen, “Üzüm” ve “Altın” başlıklı iki bölümden oluşuyor. Birinci bölüm yakın bir tarihte, Türklerle Rumların birlikte yaşadığı küçük bir adada geçiyor. Adını pek söylemek istemeyen (ve bu yüzden de adıyla ilgili bir sırra bizi hazırlayan) anlatıcı, genç bir kız. Çok sevdiği amcasının ölümü ve annesinin evi terk etmesi sonunda babasıyla yalnız kalıyor. Romanın birinci bölümü onun öyküsünü, onun ağzından anlatıyor. Kütüphanedeki işi, garip kitap koleksiyonu, sevgilisi ve en önemlisi de babasının kendinden sakladığı sırrı kendi bakış açısıyla dile getiriyor.
İkinci bölüm “Altın” bambaşka bir havada başlıyor. Anlatı, birinci tekil şahıstan üçüncü sahsa geçiyor. Her an adada yaşayan genç kızın hayatına dönmeyi bekleyerek okuyoruz ama bu romanın son sayfasına dek gerçekleşmiyor. Birinci ve ikinci bölümler birçok açıdan farklılar, ilk başta, farklı zaman dilimlerini dile getiriyorlar. Ayrıca burada yeni karakterler sunuluyor, birinci bölümdekilerle aralarında bir bağlantı kurulamıyor. Ama bunlardan önemlisi birinci bölümdeki yalın anlatım ikinci bölümde şiir ve masal karışımı bir anlatıma dönüşüyor. Bir başka farklılık, “Üzüm”de bütünlüğe giden, birbirine bağlanan öyküler, “Altın”da, dağılan bölünen öyküler şeklini alıyor.
Ölümsüzlük
Jean-Jacques Rousseau “L’Emile” adlı eserinde şu soruyu sorar “Eğer yeryüzünde ölümsüzlük sunulsaydı, hangi bahtsız insan bu hazin armağanı kabul ederdi?” Ölümsüzlük konusu edebiyatta bir lanet olarak sunulur, hep genç ve dinç kalmak bir yandan imrenilen ve arzulanan şeydir ama öte yandan sonsuza dek acı anlamına da gelir.
Par Lagerkvist “Barabbas” adlı romanında, tanrının laneti olarak sunar ölümsüzlüğü. Simone de Beauvoir ise “Tüm İnsanlar Ölümlüdür” (Tous Les Hommes sont Mortels) adlı ütopik romanında, 14. yüzyılda ölümsüzlük iksiri içmiş ve sonsuzluğa lanetlenmiş bir adamı anlatır. Beauvoir ölümsüzlük istemini, insanın zayıflık anında, gereksiz ve yersiz yaşama hırsı olarak açıklar; ona göre, tanrıların laneti değil, insanın açgözlülüğüdür bunun nedeni.
Sema Kaygusuz, adı geçen romanlarda olduğu gibi, ölümsüzlüğü bir lanet olarak ele almış ama konuya çok farklı yaklaşmış. Her şeyden önce, ölümsüzlük nedenini sorgulamamış, bir anneden kızına geçen kehanet yeteneği gibi, ölümsüzlüğü bir nesilden diğerine aktarılan bir “lanet” olarak göstermiş. Beauvoir sonsuzluk içinde aşkın, sevginin, sadakatin hiçbir anlamı kalmadığını anlatmıştı romanında, örneğin uzun yıllar süren mutlu bir beraberlik, sonsuzluk içinde on beş dakika gibi kalacaktır. Ya da deliler gibi sevdiği kadın, mutlak bir gün gelecek hatırlanmayacak kadar uzak kalacaktır. Ölümsüzlüğün laneti, sevdiğin tüm ölümlüleri sonsuzca kereler kaybetmektir.
Kaygusuz romanı aynı duygu üzerine kurmuş, kocalarını ve çocuklarını gömmek zorunda kalan bir Çingene kadının yaklaşımıyla sunmuş ölümsüzlüğü. “Yere Düşen Dualar” sonsuzluk hissini, her nesil yaşanan acıların tekrarlanması ile veriyor. Annenin evi terk etmesi, bir türlü ölememek gibi temalar başka yaşamlar içinde tekrarlanıyor.
Şarap
Romanda beni en çok etkileyen bölümler üzümün ve şarabın kokusunu, tadını hissettiren satırlar oldu. Romanın birinci bölümü gerçekle gerçeküstünü birleştiren nefis bir anlatıya sahipti. Daha romanın ilk satırlarında roman kahramanı çok gerçek ve inandırıcı geldi, anlattığı hikâye ise gerilim ve sırlarla dolu olduğu için inanılmaz bir sürükleyiciliğe sahipti. Ancak ne yazık ki ikinci bölümde bu gerilimin kaybolduğunu hissettim. Aslında roman başında bize geçmişten bir açıklama getireceğini söz veriyor ve bunu aynen yerine getiriyor fakat geçmişe o denli derin dalıyor ki, neden bunların anlatıldığı önemini kaybediyor. Okurken iki bölüm (ya da iki roman) arasında bağlantı noktaları bulmaya çalışmak fazla zorlayıcı oluyor.
Bu romandan zevk almak için, ikincisinde birincisinin gizi saklı iki farklı roman olarak düşünmek belki daha doğru olur. Her ikisinin eşsiz güzellikte olduğunu da eklemek gerekir.

Yere Düşen Dualar / Sema Kaygusuz / Doğan Kitap / 2006 / 333 sayfa.

23 Mart 2006

Elif Şafak


BABA ve PİÇ



Bir romanda, konuya hangi açıdan bakıldığı, okurun belki de ilk dikkatini çeken şeydir. Anlatıcının kim olduğu ya da anlatılanın kimin öyküsü olduğundan çok, asıl ilgiyi çeken şey, ahlaksal ve estetik merceğin nereden ayarlandığıdır.
Bu hafta okuduğum Elif Şafak’ın “Baba ve Piç” romanında da, kitabın daha ilk sayfalarında yazarın çifte mercekten bakarak öyküye yaklaştığı dikkatimi çekti. Şafak romanı, farklı açılardan bakan, iki mercek üzerinde bir dengeye oturtmuştu. Kurgunun yapısı her iki merceğin aynı mesafeden ayarlandığı izlenimini veriyordu ayrıca bu ikili iskelet, romandaki siyasi dengeyi bulmaya yarıyordu.
Merceklerinden biri, çoğunluğu kadınlardan oluşan, İstanbullu bir ailenin üzerinde, diğeri ise San Fransisco ve Arizona yaşayan, Türkiye’den Amerika’ya göçmüş Ermeni ailenin üzerindeydi ama özellikle her iki ailenin son kuşak temsilcileri olan Armanuş ve Asya adlı iki genç kıza odaklanmıştı. Tüm öykü iki koldan, birinden diğerine geçerek, iki kızın aile geçmişlerinden başlayarak bugünlerine getiriyordu.
Simetri
İki başlı anlatı her zaman simetriyi beraberinde getirmez ama “Baba ve Piç” kusursuz bir simetri sunuyor bize. Amerika’da yaşayan Armanuş’un Ermeni ailesinin halalarla dolu, İstanbul’da eski bir köşkte oturan on dokuz yaşındaki Asya’nın ailesinin de teyzelerle dolu olması bir bakıma aynı soyağacının eksik kalmış dalları gibi birbirlerini tamamlıyorlar. Birbirlerinden habersiz sağda halalar solda teyzeler şeklinde ilerleyen dallar, köklerinde bir birleşme noktasını önceden haber verir gibiler, ancak bu haber müjdeli bir bütünlüğe götürmeyeceğini de başından hissettiriyor.
Aslında kadınların baskın olduğu bu parçalanmış “soyağacında,” yalnız ruhlar çoğunlukta. Simetriyi sağlayan bir başka olgu da Armanuş ve Asya ilk başlarda çok farklı kadınlar gibi görünseler de, aynı yaşlarda, aynı boylarda (her ikisi de uzun boylu) ve kemerli burunlular. Aralarındaki fark birinin esmer diğerinin sarışın olması, bu da belki simetriyi resmin negatif kopyası gibi tamamlıyor.
Armanuş ve Asya’nın görünüşleri ve kişiliklerini alt altta sıralayınca ortaya benzerlikten çok, bir bulmacanın iki anahtar parçası gibi birbirlerine uydukları hatta belki birbirlerini tamamladıkları çıkıyor. Elif Şafak roman kahramanlarını tanıtırken onları benzeteceğimiz nitelikler şeklinde basitçe sunmuyor karakterlerini, romanın bir noktasında uyum ve bütünlük hissini verdiği için başa dönüp yeniden değerlendiriyoruz onları.
Aşure
Aslında bu yazıya aşure tarifi vererek başlamayı düşünmüştüm. Aşure, kuşkusuz Elif Şafak’ın zihninde Anadolu’yu simgeliyor, içinde birçok öğe barındıran, birlikte pişen ve dolayısıyla birbirlerine karışmış tatlar benzetmesi, tam da Anadolu’nun etnik mozaiğini betimliyor. Her bir yemiş diğeriyle birlikte pişmiş olmaktan dolayı tatları karışmış ama kendi özünü de yitirmemiş. Tüm bu karışık doğasına rağmen aşurenin kendine has lezzeti var, aynı Anadolu’da yüzyıllarca birlikte yaşamış, birbirlerinin mutfaklarından, kültürlerinden etkilenmiş halklar gibi.
Romandaki bölüm adları aşure malzemelerinden oluşuyor. Yiyecekleri Şafak roman boyunca farklı anlamlarda kullanıyor. En başta Ermeni ve Türk mutfaklarının yakınlığı ama çok daha yoğun olarak ailenin yemek masası etrafında toplanması ve farklı ailelerin yemek alışkanlıklarındaki benzerlikler olarak ortaya çıkıyor. Yemekler çocuklara kültürün bir parçası olarak sunuluyor. Ayrıca onların karınlarının doyması ile garip bir mutluluk duyan aile büyükleri var her iki tarafta da. Romanda özellikle en duygulu anlar da yemek sunumuyla ilgili, örneğin Banu teyzenin eve misafir gelmiş Armanuş’a gece yatmadan önce soyulmuş ve dilimlenmiş portakal sunması, belki de bu yabancının kendini ilk kez evinde hissettiren olay oluyor.
Ensest
“Baba ve Piç” Elif Şafak’ın diğer romanlarında görmediğimiz denli sürükleyici bir yapıya sahip. Roman bir yandan geçmişin izini süren Armanuş’un bulduklarını damla damla verdiği için, öte yandan da ailelerin acı dolu geçmişlerini sır perdesi ardında koruduğu için olağanüstü bir gerilim yaratıyor. Burada da yine simetrik negatif yansıma söz konusu: birinin hatırlansın, kabul edilsin istediğini diğeri unutmak ve yok saymak istiyor.
Elif Şafak, Ermeni-Türk tartışmasını da bu bağlamda ele alıyor romanda. Türklere karşı nefret dolu gençlerin katıldığı internet sitesinin forumundaki tartışmalar en çok da, karşılığını bulmadıkları için sürekli artan kızgınlığa dönüşüyor. En azından bu sitede tartışan Ermeni ve Rumlar, Türklerden bekledikleri nefreti, başka deyişle, kendi kızgınlıklarının karşılığını bulamıyorlar. Armanuş da ilk başlarda en çok buna şaşırıyor, ailesinin başına gelen felaketleri anlattığında, karşısında onu anlayışla dinleyen, hatta anlattıklarına çok üzülen insanlar (Türkler) görüyor.
“Baba ve Piç” bir bakıma öykülerini anlattığı bu iki aileye, daha büyük Anadolu resminin örnek bir kesiti olarak bakıyor. İki ailenin hikâyesi ve tabii aynı zamanda soyağacı, Şuşan adlı büyükannede birleşiyor. Küçük bir çocukken dağılan ailesi onun mutsuzluğunun nedeni iken, geride terk ettiği çocuğu da, diğer ailenin üç nesil boyunca sürecek trajedisinin nedeni oluyor. Bütün roman boyunca iki aileyi Anadolu’yu simgeler olarak düşünmek belki kurguyu zorlamak oluyor, yazarın amacının bu olduğundan emin değilim fakat Özellikle romanın merkezine ensest tecavüz yerleştirmiş olması (bu satırlarda anlatı doruğa ulaşıyor) olayları bir cinnet anına hapsetmesi çok düşündürücü geldi.
Romanın en güzel yanlarından biri bölümleri birbirlerine bağlayan iplerin çok zekice dolanmalarıydı. Örneğin, politikacıları hayvan benzetmeleriyle betimlediği için hapse girmeye hazırlanan karikatürist, bir sonraki bölümde aşklarını hayvan betimleri ile bedenlerine dövme şeklinde yapanlarla bağlanıyordu; ilk bölümde laf atan taksi şoförü, yirmi yıl sonra cenaze arabasının önünü tıkıyordu, böylece baba ve piç, roman başından beri hiçbir araya gelmemiş iki kişi, garip bir rastlantı sonucu taksi şoförü ile zihnimizde bir araya gelebiliyordu.
Bir de tabii söz etmeden geçilemeyecek kadar önemli cinler var romanda. Sağ omuzda Şekerşerbet Hanım, sol omuzda da cin taifesinin gulyabani kümesine mensup Ağulu Bey. Belki Elif Şafak’ın sol omzunda da, ancak cinlerin ilham kaynağı olabilecek güzellikte roman yazdığı için, bir baron oturmakta.

Baba ve Piç / Elif Şafak / çev.: Aslı Biçen / Metis yayınları / 2006 / 376 sayfa.

16 Mart 2006

Sibel K. Türker

ŞAİR ÖLDÜ

Ama yalnız kalınca Zerdüşt, şöyle dedi gönlüne: “Mümkün mü bu! Bu ihtiyar ermiş ormanında işitmemiş hâlâ öldüğünü Tanrının’”
Friedrich Nietzsche “Zerdüşt Böyle Diyordu” çev.: Osman Derinsu

Nietzsche, ahlak felsefesinin temeline, insanın Tanrı buyruklarından sıyrılıp kendi ahlakını yarattığı yeni bir dünya görüşünü oturtarak başladı. Batıdaki aydınlanma çağı insanı evrenin merkezine yerleştirmişti, ahlak açısından yeni çağda insan, kendi davranışlarından sorumlu olmalıydı, daha üst bir varlığa karşı hesap vererek değil, sorumlulukların bilincinde olarak.
Bu hafta okuduğum Sibel Türker’in “Şair Öldü” adlı romanı, başlığını görür görmez Nietzsche’yi düşündürdü. Zaten, ilerleyen sayfalarda yazarın Nietzsche’yi düşünerek bu başlığı verdiği de ortaya çıktı.
Yabancılaşan Nesil
Sibel Türker, “Şair Öldü”de 23 yaşında, hukuk fakültesinde öğrenci bir kızın yaşamından bir mevsimi anlatıyor. Pavyonda dansözlük yapmış annesi, sonradan deliren öğretmen babası, kendisinden çok daha güzel ablasıyla, erken büyümüş bir genç kız Ersin. Kendisine bir erkek adı verilmiş olması da, kadınlığa ve ailesindeki kadınlara yabancılaşmasının bir çeşit dışavurumu. Her anlamda dışlanmış biri Ersin, sadece ailesi tarafından değil, kendisini de – özellikle romanın başlarında – bir asi olarak tanımlamayı seviyor. Babasından genetik olarak devraldığını düşündüğü delilik kıyısında dolaşıyor olması, anti depresan ilaçlarla günlerini yaşanır kılması, onun marjinal portresine uygun düşüyor.
Roman, anne ve iki genç kızın, parasızlık içinde hayatta kalma teması içinde geçecek sanırken, Ersin’in fakülteden türbanlı bir kız arkadaş edinmesiyle yön değiştiriyor. Konu hiç beklenmedik şekilde üniversite, türban ve dolayısıyla özgürlük tanımlamaları çevresine takılıyor. Hayatına giren türbanlı arkadaşı Ersin’in yeni sorgulamalara başlamasına neden oluyor: “Kararsızım. Elif hayatıma sızdığında beri iyice kararsızım. Beni anladığını ve sevdiğini iddia eden başörtülü arkadaşım. (...) Tanrı’nın yok oluşuna ağıt. Elimde biletimle koltuğumu aradım. Ön sıralar üstün insanlar tarafında kapılmıştı. Nietzsche’nin bunaltısı... Kabul ve ret oylarıyla yürüyen mükemmel sistem. İnsan merkezli her şey... Ve şüphe içimi kemiriyor. Durduğum yeri kaybetmek istemiyorum. Durduğum yer neresi? Ateşli bir hastalığa direnç gösteriyor gibiyim. Oysa söz konusu olan kaybolmuşluğum değil.”
Türban
Roman bu noktada farklı bir yöne gidecek gibi görünüyor, dışlanmış iki kızın yakınlaşması, biri türbanlı olduğu için sınavlara sokulmuyor diğeri ise kendi bunalımlarından okul disiplininden uzaklaşıyor. Aslında ilk birkaç bölümde müthiş bir roman okuduğu izlenimine kapılan okur da bu noktada yön değiştiriyor. Bir anda Ersin’in hayat hikayesi, yüzeysel inanç tartışmaları içinde sıradanlaşmaya başlıyor. Romanın ikinci yarısında, ilk başlardaki kadar asi olmadığını, toplumdışına itilmişliğinin aslında pek de karanlık olmadığını (ya da en azından her gencin yaşadığından farklı olmadığını) görmeye başlıyoruz.
Evin içindeki bunalımlı ortam da yerini daha hafif ve eğlenceli kadınlar topluluğuna bırakıyor. Teyzesi ve küçük kızının aralarına katılması, birbirlerine çok uzak duran Ersin ve ablasının gelinlik modellerine bakarken yakınlaşması, yılbaşı hazırlıkları, hediye alışverişi, bu ortamın romanın başında tanıtıldığı kadar sevgisiz ve yalnız olmadığı izlenimi veriyor. Ayrıca Ersin’in, takı satan kadınla sıcak dostluğu, kendine kadınsı iç çamaşırlar alması gibi örneklerde, başlardaki yabani portreye uygun düşmüyor.
Türker romanında klasik bir anlatım kullanmış. Çok yerinde geri dönüşlerle Ersin’in çocukluğu ve ailesinin geçmişi anlatılıyor. Roman kahramanı (aynı zamanda anlatıcı) yaşadığı bir olaydan, çağrışım yoluyla bir anısına dönüp anlatıyor, arada hiç zorlama hissettirmeden ve olayların akışını bozmadan. Roman boyunca geri dönüşler hep sağlam tutulmuş ve orantısı roman içinde doğru dağıtılmış.
Bunu söyledikten sonra hemen eklemeli ki, romanda doğru orantılı dağılmayan bir şey dikkat çekiyor: ilk bölümlerdeki anlatım çok fazla benzetme ve metaforla dolu iken, sonralarda bunlar iyice azalıyor hatta yok oluyorlar. Örneğin s.11’de “Ortada hayat yoktu. Sulandırılmayı ve tüketilmeyi bekleyen yoğun, kokulu, kıvamlı ve korkutucu bir zaman vardı.” Romanın ilk birkaç bölümü tamamen bu türden benzetmelerle ve soyutlamalarla çok zengin duruyor. Özellikle tüm duyulara seslenen bu türden benzetmeler benim çok hoşuma gitti. Anlatıcının ruh hallerini daha iyi anlamaya yardımcı oldukları gibi, şiirsel bir hava da veriyordu romana.
Romanın içinde anlatı karakterinin değişmesi hoş değil. Yazar bunu romanın gerçekçi sonuna daha yatkın olacağı için seçmiş olabilir ama bütünlüğü zedeleyen bir unsur olmuş. Ben birkaç kez başa dönme gereği duydum, konu ve anlatı ne idi, ne oldu, aynı romanı mı okuyorum hâlâ diye sordum kendime. Oysa kusursuz bir roman gibi başlamıştı. Aslında eleştiriler beklenti yükseldikçe artıyor belki de. Yazar romanın başında öyle bir seviye tutturmuş ki, doğal olarak o seviye bekleniyor.
Roman kahramanlarına gelince, güzelliğini kullanarak kendine sosyal sınıf atlatacak bir erkekle evlenmekten başka bir düşüncesi olmayan abla portresi bence çok iyi çizilmişti. Aynı şekilde anne karakteri de, pavyonda çalışmış olmaktan dolayı aşağılanmışlığını çok güzel ortaya koyuyordu. Her iki karakterin betimlemesi çok başarılıydı. Geçmişleri iyi anlatıldığı için, bugün kim oldukları sonucu doğal olarak kendiliğinden ortaya çıkıyordu.
Romanın diğer karakterlerinin işlenişine bakıldığında ise aynı titizlik görülmüyor. Başörtülü Elif, yavan ve derinliksiz olarak çıkıyor, ayrıca babası ve üvey annesiyle ilişkisi de havada kalıyor. Aynı şekilde Ersin’in fakülteden diğer arkadaşı Samim karakterini de bir yere oturtmak zor. Neden roman, bunca sayfalar dolusu bu iki karakter çevresinde döndü, bunu da anlamak zor, çünkü sonuçta temaya bir katkısı olmuyor her ikisinin de.


Şair Öldü / Sibel K. Türker / Doğan Kitap / 2006 / 254 sayfa.

13 Mart 2006

Yaroslav Haşek

Aslan Asker Şvayk



Eski çağlarda yazılmış savaş metinleri ya da romanlarına baktığımızda kahramanlık ve övüncün ön planda olduğunu görüyoruz; yirminci yüzyılda ise savaş romanları acımasızlığı ve mantıksızlığı anlatıyorlar sanki. On beş milyon kişinin ölümüne neden olan -- İkinci Dünya Savaşından önce Büyük Dünya Savaşı denilen savaşta -- insanlık o güne dek görmediği silahların ve teknolojinin kullanılmasına tanık oldu, belki de Birinci Dünya Savaşıyla birlikte savaşın anlamı değişti.
Savaş hakkında yazılanlar da büyük ölçüde değişime uğradı, dünyanın her köşesinde aydınlar savaşın gerekliliğini hatta orduların varlığını sorgulamaya başladılar. Yaroslav Haşek ünlü romanı “Aslan Asker Şvayk”ta savaşın absürd yanlarını yarattığı Şvayk karakteri ile belki de en iyi dile getirenlerden biri olmuştur.
Şvayk karakteri
Don Kişot gibi bazı romanlarda, roman kahramanının kişiliği tüm romana yansır. Bu tür romanlarda, kahramanının kişiliğindeki ufak bir değişiklik romanı tümüyle farklı kılmaya yeterlidir. Aslan Asker Şvayk da böyle bir kahraman, roman onun çevresi etrafında gelişen olaylardan oluşuyor.
Roman ilk paragrafında kişilik olarak Şvayk’ın en belirgin özelliğini söyleyerek başlıyor, “ahmaklığı heyet raporuyla resmiyet” kazanmış biri olarak tanıtıyor onu bize. Şvayk aslında bilmece gibi bir karakter, roman boyunca ahmaklığından bir yandan kuşku duyarken bir yandan da hayatta kalma güdülerinin ne denli güçlü olduğunu görmemizi sağlıyor. Ona gülmekle başlıyor bir bakıma roman ama sonlarına doğru ona gülmek yerine onunla gülmeye bırakıyor. Sevimli kişiliği, otoriteye baş kaldırış biçimi romanın her satırına yansıyor. Aslında yazarın bize söylediği kadar ahmak olmadığı izlenimi edinmemizi sağlıyor.
Şvayk’ın bir özelliği, meyhanelerde tanıştığı kişilerle şarap içerken yaptığı sohbetlerde, konu ne olursa olsun, araya hiç alakasız öyküler sokmak, bu öyküler bazen gerçekten konuyla hiçbir bağlantısı olmayan saçmalıklar ama arada bir Şvayk’ın anlattıklarından ders çıkarmak da mümkün. Bir konudan diğerine, arada hiç bağlantı olmadan, atlamakta çok usta.
Aynı Şvayk’ın karakteri gibi roman da bir sürü alakasız öyküden oluşuyor. Bunların hepsi çok sevimli ve iyi anlatıldıkları için romanın bütünlüğünü asla bozmuyor, kurgunun olumsuz bir yanı olarak değil, yapısal karakteri olarak karşımıza çıkıyor. Roman boyunca Şvayk’ın olduğu yerde, olayların normal seyrinde gelişmesi olanaksız görünüyor, konuya müdahale ediş biçimi hep olaylara yön veriyor.
Yaroslav Haşek’in romanın başında yer alan öndeyişi “büyük dönemler, büyük insanlar yaratır” sözleriyle başlıyor ama hemen ardından anlatılan kişinin gösterişsiz, sıradan bir adam olduğu söyleniyor. Anlıyoruz ki Şvayk’ın davranışları tarihsel önem taşımıyor, politik bir başkaldırı söz konusu değil, çünkü Şvayk belirgin bir eylemde bulunmuyor, bütün bunlara rağmen Şvayk’ın hayatta kalma yöntemi, okurun otoriteyi sorgulamasına neden oluyor. Olayların akışında Şvayk’ın karşısına çıkan akıllı ve çıkarcı otorite sahibi insanların uzun vadede pek başarılı olamadıklarını görmek okuru sevindiriyor.
Adının önünde yer alan “Aslan Asker” tanımına gelince, bu bir yanılsama. Orduda canını feda etmeye hazır askerler için kullanılacak bu tanımlama, Şvayk söz konusu olduğunda tam bir ironi taşıyor, gözünü kırpmadan ölmeye hazır asker değil, tam tersine hayatta kalabilmek için savaş veren biri Şvayk. Sonunda ahmaklığı onun elindeki tek silahı, bu silahı isteyerek ya da istemeyerek kullandığını görmek ise romanı trajikomik kılıyor.
Kafka ve Haşek
Kitabın başında çevirmen Celâl Üster’in, yazar Yaroslav Haşek ile ilgili çok güzel bir yazısı yer alıyor. Burada Üster, Franz Kafka ile Haşek’i karşılaştırmış. Aynı yıllarda Prag’da yaşamış olan iki yazarın öncellikle ne denli farklı yapılara sahip olduklarını, sadece yazı söylemlerinin farklılığı değil, neredeyse taban tabana zıt kişiliklerini ele aldıktan sonra çok ilginç bir ortak noktaya değiniyor: “... Kafka’yla Haşek’in yazdıkları, anlattıkları, anlatımları birbirine hiç benzemiyor. Ama gene de, eskiden beri, aralarında açıklanması zor bir bağ olduğunu düşünmüşümdür. İkisi de aynı yıllarda Prag’da yaşadıklarına göre, birbirlerinden habersiz, belki birkaç kez birbirlerinin yanından geçmişlerdir, diye geçirmişimdir içimden (...) bu iki Praglının yüzyıl başı Orta Avrupa’sındaki toplumsal yaşamın boğuculuğu, katlanılmazlığı, devlet ve bürokrasi aygıtının eziciliği karşısında ortak bir yazgıyı paylaştıklarını duyumsamaktan alamamışımdır kendimi.” Gerçekten de aynı izlenimi ben de edindim, sanki “Dava”nın soyut bürokratları ete kemiğe bürünmüşlerdi Haşek’in romanında.
“Aslan Asker Şvayk”ın alt başlığı Dünya Savaşında Başından Geçenler. Özellikle savaş ve ordu üzerine geliştirdiği düşüncelerle dikkate alınmış bir eser. Fakat romanda bir o kadar da din sömürgeciliği üzerine fikirler yer alıyor: “Dünya savaşının kanlı mezbahaları da rahiplerin kutsamalarından yoksun kılınamazdı kuşkusuz. Dünyanın bütün ordularındaki papazlar, düzenledikleri ayinlerde, ekmeğini yedikleri tarafın zaferi için Tanrı’ya yakardılar.”
Haşek’e göre din adamları sadece taraf tutmaktan, kendi askerleri için dua etmekten dolayı suçlu değillerdi, bir yandan da savaşa neden olan krallar ve yöneticiler kadar kirlenmişlerdi. “Avrupa’nın dört bir yöresinde, insanlar, davar sürüleri gibi mezbahaları boyladılar. Onları cephelere sürenler, yalnızca kasaplığa soyunmuş imparatorlar, krallar, generaller ve ensesi kalınlar değildi. Tüm inançlardan papazlar da, o davar sürülerini bir araya toplayıp kutsadılar.”
“Aslan Asker Şvayk” komik olduğu bölümlerde zekice yazılmış. Özellikle benim çok sevdiğim bölümler, Şvayk’ın grotesk, mide bulandıran küçük öyküleri oldu. Biraz Aziz Nesin’in öykülerini ve karakterlerini, biraz Don Kişot’u düşündürdü ama sanırım Haşek asıl bu romanda Orta Avrupa’nın modern sıradan insanını, herkesin anlayacağı bir dille, Şvayk karakteri ile anlattı.



Aslan Asker Şvayk / Yaroslav Haşek / çev.: Celâl Üster / Can yayınları / 2006 / 2 cilt.

02 Mart 2006

Nefrin Tokyay


TEBRİZ'İN KIŞ GÜNEŞİ



Cellalettin Rumi, yüzlerce yıldır, sadece olağanüstü güzellikteki şiiri ve mistik felsefesi ile değil, yaşam öyküsü ile de ilgi odağı olmuştur. Bugün Afganistan sınırları içinde yer alan Belh kentindeki doğumunun ardından, ailesi Moğolların istilasından kurtulmak için Anadolu’ya yerleşir, Cellalettin Rumi de, babası Bahaeddin Veled gibi hoca ve yazar olarak saygınlık kazanır.
Bu hafta okuduğum Mevlana’nın yaşamı üzerine kurgulanmış “Tebriz’in Kış Güneşi” adlı roman, büyük şairinin hayatından bir dönemi ve hiç kuşkusuz hayatındaki en önemli ilişkiyi konu etmiş. Yazar Nefrin Tokyay, çok bilinen hikayeler ile daha az bilinenleri karıştırarak sunmuş. Roman bazı tarihi olayları temel almış ama Mevlana’nın hayatını ve felsefesini bilmeyen okur için bilgi aktarmayı hedeflememiş, dağınık öykülerle Mevlana Celalleddin Rumi’nin Şems ile ilişkisi üzerine odaklanmış.
Cellalettin Rumi ve Şems
Tarihçilere göre, 30 Kasım 1244 günü Celaleddin Rumi 37 yaşında iken, Konya sokaklarında gezinen Şems Tebrizi adlı bir derviş ile karşılaşmış ve bu karşılaşma onun yaşamında dönüm noktası olmuştur. Başka bir grup tarihçi ise Şems’i daha önceden Suriye’ye yaptığı seyahatlerde tanıdığını ortaya sürer. Bugün bu iki teoriden hangisi doğru bilemesek de, şüphe duymayacağımız bir şey, Şems ile karşılaşması Celaleddin Rumi için bir uyanış niteliğinde önemlidir: hem şair olarak hem de mistik felsefesini doruğa taşıması açıdan.
Şems geleneksel mistik kuruluşlarla ilgisi olmayan biriydi. Celaleddin Rumi ise dinsel ve politik güce sahip soylu bir aileden geliyordu, o günün koşulları için çok iyi eğitim görmüş, daha çocuk yaşlarda o dönemin büyük düşünürleri (Ferideddin Attar ve Muhyiddin Arabi) ile tanışma fırsatı bulmuştu. Aralarındaki farklara rağmen Şems’in üstün kişiliği hemen dikkatini çekti. Daha sonraki yıllarda Celaleddin, Şems’ten Tanrının ilahi büyüklüğünü ve güzelliğini öğrendiğini söyledi, halbuki ilk bakışta öğrencinin Şems olacağı kesin görünürken, öyle olmamıştı.
Bu ilişki kuşkusuz her ikisini de manevi açıdan besliyordu fakat birbirlerine yakınlıkları önceleri yakın aile çevresini daha sonra da tüm çevreyi rahatsız etmeye başladı. Öğrencilerini ve ailesini bir kenara itmiş olduğu düşüncesi ağırlık kazandı. Çok kişi bu ilişki nedeniyle kırılmıştı Celaleddin Rumi’ye. Çevrenin baskısı arttıkça Şems’in huzuru kaçtı ve sonunda Şubat 1246’da Konya’dan – isteksizce – ayrıldı.
Celaleddin’in bu duruma çok üzüldüğünü gören oğlu Sultan Veled, Suriye’ye giderek Şemsi geri getirdi. Bu geri dönüş çok önemliydi ama çevrenin Şems hakkındaki düşüncesi değişmemişti, gerginlik devam etti ve Konya’ya dönüşünün üzerinden ancak bir yıl geçmişti ki Şems ortadan kayboldu. Daha sonra Şems’in, Celaleddin’in oğullarının bilgisi dahilinde öldürüldüğü ortaya çıktı.
Kış Güneşi
Celaleddin’in hayat hikayesini anlatmak bir yazar için kolay olmasa gerek. İlk başta ulvi bir kişi olması, sıradan bir yaşam gibi anlatmayı olanaksız kılıyor. Fakat bence daha da önemlisi, sonsuz derinliğe sahip İslam mistisizmini anlatmanın zorluğu. Hem kutsal sayılan şeylerden söz ederken dili adileştirmemek hem de anlaşılır kılmak bence hiç kolay değil.
Nefrin Tokyay konunun bu iki tehlikesinden uzak durmayı başarmış romanında. Ne Mevlana’nın hayat hikayesini sıradanlaştıran unsurları koymuş ne de derin felsefesini anlatmaya girişmiş. Mevlana’nın hayat görüşünü, mistisizmi bir bakıma romanın diliyle yerine getirmeye çalışmış. Örneğin “İmad’in ince titrek sesi, hayal kırıklığının hoyrat elinden kayan sırça bir kase gibi duvarlara çarparak parçalandı” “geçmiş zamanların hastalıklı öfkeleri, sıçrayan ince bir cam parçasının açtığı yaradan sızan irin misali akmaya başladı” “Takkeli dağlarının üzerindeki bulut günlerdir kah karanlık bir sesle gümbürdüyor, kah kurşuni suskunluğunda sabırla bekliyordu.”
Nesnelerin canlanıp ruh hallerini dışa vurduğu aslında hoş olabilir ama bu romanda okurun bütünlük duygusunu iyice kaybetmesine neden oluyor. Romanın belki de en büyük sorunu bir sonraki bölümü okumaya teşvik eden, olayları akış içinde sunan bir dokuya sahip olmaması. Karakterler dağınık ve Şems dışında hiç birini tanıtmak için yeterli zaman ayırmıyor. Örneğin romanın başındaki genç nakkaşın öyküsü çok etkileyici başlıyor, Mevlana Celaleddin Rumi’nin resmini yapmak üzere eline aldığı kamışı, onun iradesinden çıkıp başka bir resim yapıyor. Hiç söylenmese de yapılan resmin Şems’in sureti olduğunu anlıyoruz. Bu giriş bölümünde karakterler ince detaylarla anlatıldığı halde onlara roman boyunca bir daha dönülmüyor, ayrıca baştaki bu mucize de bir daha açıklanmıyor.
Roman, başta anlattığı bu hikayeyi aslında temel alıyor. Celaleddin Rumi, Şems’in ölümünden sonra kendi benliğinde Şems’in yaşadığını dile getirmiştir, sevgisiyle tam anlamıyla özdeşleşme yaşadığı için şiirinin sonuna kendi adı yerine Şems’in adını koyar. Oğlu da sonraki yıllarda “kendi içinde bulduğu Şems, ay gibi ışık saçmaktadır” diye yazmıştır.
Romandaki en önemli sorunlardan biri, sürekli yeni karakterler kattığı için bir türlü öyküye odaklanamaması. Ayrıca karakterlerin her seferinde farklı isimlerini kullanmış olması, örneğin Hacib Ali, sonra Kazvinli Ali bir yerde de Yaşlı Kazvinli oluyor. Bir başka örnek önceleri sadece evlatlık kız olarak tanıtılan kişinin elli sayfa sonra adının Kimya olduğu anlaşılıyor. Anlamak için tekrar tekrar okuma gerekiyor. Bir de bunun kadar önemli bir kusur olmasa da, noktalama işaretlerinin bu denli yanlış kullanılmış olması da bir bakıma okumayı güçleştiriyor.



Tebriz’in Kış Güneşi / Nefrin Tokyay / Pan yayınları / 2006 / 160 sayfa.

24 Şubat 2006

Toni Morrison

AŞK


14 Şubat Aşıklar günü için dekore edilmiş bir kitapçı vitrininde kırmızı kalp şeklinde balonların arasında birkaç kitapla birlikte Toni Morrison’un yeni romanı “Aşk”ı görünce çok şaşırdım. Morrison bu dekora hiç uymuyordu, “Aşk” adlı romanını pembe dizi bir aşk öyküsü isteyen okurlar almamışlardır umarım, yoksa çok hayal kırıklığına uğrayacaklardır.
Toni Morrison “Cennet”ten beş yıl sonra yazdığı bu yeni romanında aşkı değil, aşkın paramparça oluşunu anlatıyor. Yine sevdiği temalara değinme şansı bulmuş: yoksulluk, şiddet ve kaybolan masumiyet, “Aşk”ın da ana temasını bunlar oluşturuyor. Yazar burada da, yaşamlara hükmeden karanlık geçmişi, zencilerin kölelikten kurtuluşunu ama acı çekmeye devam edişlerini, özellikle şiddetten başka iletişim yolu bilmeyen erkekleri ve ezdikleri kadınları / çocukları anlatıyor.
Çocuk Gelin
Dokuz bölümden oluşan roman, Bill Cosey adlı bir adamın etrafında gelişen olayları anlatıyor. Cosey, 1891’de doğmuş, kölelikten kurtulduktan sonra beyazlara yakın davrandığı için işleri yolunda gitmiş ve sonunda büyük bir servet kazanmış, yakışıklı, güçlü bir erkektir. 1940’larda satın aldığı iyi iş yapan oteli, bir bakıma paralı siyah nüfusun eğlence merkezi haline gelmiştir. İlk eşi ve tek çocuğu olan oğlunun ölümleri ardından, gelini ve torunu ile kalır. Fakat amansız bir çapkın olan Cosey’nin etrafından kadınlar eksik olmaz.
Dul Cosey elli bir yaşına geldiğinde, küçük torununun en yakın arkadaşı, para ödeyerek satın aldığı, on bir yaşındaki Heed ile evlenir. Zaten pek olağan ve yolunda gitmeyen hayatlar çocuk gelinin otele gelmesiyle iyice sarpa sarar. Otelde çalışan kadınlar, Cosey’nin dul gelini, torunu ve şimdi de çocuk karısı ile etrafı kadınlarla çevrili bir yaşam sürer Cosey. “Bay Cosey kraldı ... geri kalanların hepsi -- Heed, Vida, May, garsonlar, temizlikçiler – kraldan bir tebessüm koparabilmek için kıyasıya çekişen saray halkı.”
Aşk - Nefret
Romanda anlatılan şimdiki zaman, 1990’ların sonudur. Cosey öleli yirmi beş yıl geçtiği halde, hâlâ buranın kadınları üzerindeki etkisi devam eder. Eskinin görkemli oteli iflas etmiş, hayatlar değişmiş, hepsi yoksullaşmıştır. Cosey’nin torunu ile çocuk yaşta evlendiği karısı altmış yaşlarına gelmişler ve artık baş başa kalmışlardır. Ömürleri boyunca birbirlerinden nefret etmeleri öğretilmiş bu iki kadın, konuşmadan, her geçen gün nefretlerini büyüterek aynı evde yaşamayı sürdürürler.
Bir gün bu kadınlardan biri gazeteye bir iş ilanı verdiğinde, yeni hapishaneden çıkmış, eteği fazlaca kısa, seksi Junior adlı genç bir kız çıkagelir. Evdeki suskunluk dengeleri Junior ile değişir, hala birbirleri ile konuşmayan bu iki yaşlı kadın, genç kızı aracı edinirler. İkisiyle de başını belaya sokmamak için Junior da nefretlerini körüklemeye devam eder.
Şimdi diyeceksiniz ki, nerede aşk? Yazarın romana neden “Aşk” adını verdiğini çözmek gerçekten zor. Junior ile evin genç bahçıvanı arasında ilişki gelişiyor ama bu ilişkide aşk ve tutkudan çok şiddet ve cinsellik var. Geriye, etrafı kadınlarla çevrili Cosey’in aslında kimi sevdiği sorusu kalıyor. Ama önce belki de bunca kadın arasında onu seven var mı diye sormak gerekiyor, çünkü ondan korktuklarını, onun gücünden etkilendiklerini biliyoruz ama sevdiklerini söylemek olanaksız. Cosey’in ise kimi sevdiği roman içinde ayrı bir önem kazanıyor çünkü sevdiği her kim ise mirasını ona bırakmayı düşünerek geride bir vasiyet bıraktığını öğreniyoruz. Bu kişinin kimliği, tipik bir Morrison romanında olacağı gibi, sisler gerisinde bırakılıyor.
Hayalet
Romandaki ara başlıklar da hep Cosey karakterine gönderme yapıyor. Birinci ve son bölümler otelin eski aşçısı L’nin ağzından anlatılıyor. L’nin başlarda artık uzakta yaşadığını sanıyoruz ama ilerleyen sayfalarda bize ölüler arasından seslendiğini öğreniyoruz. Romanın diğer bölümlerinde duyduğumuz ses en çok Junior’unkine yakın, çevreye ve insanlara onun açısından bakıyor metin.
Morrison, karakterlerin sırlarını bize damla damla veriyor; roman sanki güneyin nemli havasının ağırlaştırdığı kalın bir perdeyi çok ağır aralıyor. Her satırın gerisinde söylenmemiş vahşet ve acı olduğunu hissettiriyor, damakta acı-tatlı tat bırakan bir anlatı bu.
Genelde Morrison romanlarında babalar, dayılar, amcalar, patronlar sanki ezmek ve yok etmek (hatta bazen istemeden) üzere varlardır. Bu romanda da merkeze Cosey’i yerleştiriyor yazar ama ana karakterlerden çok yan hikayelerden olumsuz ve baskıcı erkek tiplemelerini alıyoruz. Romandaki altı kadın karakterin ortasında, romanın bir bakıma ahlaki merkezini oluşturan, Sandler Gibbons adlı karakter yer alıyor. Sandler, Cosey’i belki de en yakın tanıyanlardan biri. Aslında bu dostluğu yazar büyük bir ustalıkla anlatıyor. “Cosey artık yetmiş dördünde olmasına karşın, hala yakışıklıydı; Sandler ise henüz yirmi ikisinde (...) Cosey’in parası vardı, Sandler saatte bir dolar yetmiş sent kazanıyordu. Kendi kendine sordu: Dünyada bizden daha az ortak yönü bulunan iki erkek var mıdır?”
Bu satırlarda yetmiş dört yaşındaki bir erkeğin, genç bir adamı balık tutmaya götürmesinden kuşku duymamızı sağlıyor yazar; aslında romanda fetişizm, sübyancılık, tecavüz, fahişelik, sadizm gibi hemen her tür zorbalık yer aldığı için hiçbir ilişkiye masum bakmamayı da öğretiyor.
Toni Morrison bir çok eleştirmene göre günümüzün önemli yazarlarından biri, kendisini Faulkner ve Garcia Marquez karşılaştıranlar var. Morrison gerçekten de romanlarında olağanüstü büyülü bir hava yaratmakta büyük bir usta. Konu olarak hep küçük kasaba ya da köy ortamlarını seçiyor, insanın içindeki en kötüyü, en iyiyle karıştırarak vermesi de sırf onun kalemine özgü bir tarz. “Sevgili” romanında kızını esir tüccarlarının eline vermek yerine öldüren bir anneyi anlatıyordu. Burada da sevgisizlik içinde büyümüş kadınların nefretini anlatıyor ama hep büyük bir özlemle sevgiyi ve aşkı (bunlar yaşanamasa da) dile getiriyor. Bugünü anlattığında bile geçmiş günlerin karanlığı içinde anlatıyor sanki. 1990’lardaki Amerika’yı anlattığında bile modern hiçbir şey göremiyoruz, sanki bu insanlar televizyon seyretmiyorlar, öyle bir Amerika’yı anlatıyor ki, burada, “reality show” izlemek yerine insanlar komşularındaki karanlık dedikoduları merak etmeyi tercih ediyorlar. Yarattığı dünya her şeyiyle bu dünyadan ve zamandan kopuk kalmayı başarıyor.


Aşk / Toni Morrison / çev.: Püren Özgören / Can Yayınları / 2006 / 244 sayfa.

16 Şubat 2006

Jane Austen

AŞK ve GURUR



Geçmiş yıllarda, klasik bir roman sinemaya uyarlandığında mutlaka roman ile sinema arasındaki tutarlılıktan, konunun işlenişinden, roman karakterlerinin büyük ekranda nasıl göründüklerinden söz edilirdi, ya da en azından edebiyat sinemada nasıl duruyor konusu ele alınırdı. Geçtiğimiz günlerde sinemalarda oynayan “Aşk ve Gurur” (yön.: Joe Wright) ile ilgili çıkan eleştiri yazılarına bakınca artık edebiyat eseri ile bağlantı kurulmaya çalışılmadığını görmek bence çok şaşırtıcı. İngiliz basının ünlü sinema eleştirmenleri “Aşk ve Gurur” hakkında yazdıkları makalelerinde filmi romanla kıyaslamak yerine, daha önceki sinema ve televizyon uyarlamaları ile karşılaştırmayı tercih etmişler. Edebiyat sanki sinemanın malıymış gibi davranılmasına sinirlenen edebiyatçılar vardır mutlaka ama asıl üzücü olan romanların esprilerini sinemada yitirmeleri.
İroni
Jane Austen her şeyden çok, alaycı dili ile okurların sevgisini kazanan bir yazardır. Örneğin “Aşk ve Gurur” romanı şöyle garip bir cümleyle başlar: “Evrensel olarak bilinen bir gerçeğe göre, varlık sahibi her bekar erkek, uygun bir eşle evlenmek ister.”
Edebiyatta ironi, ilk okuyuşta sözcüklerden anlaşılan yüzeysel anlamların ötesinde okuru yorum yapmaya davet eder. Burada da Austen yorumlamamız için bize mantıksız bir giriş cümlesi verir, zaten öneri saçma bir genelleme ile başlar. Zengin bekar erkeklerin ne istediği değildir bu cümlenin altında yatan, aslında onların evlenmelerinin önemidir. Bu ilk cümle öykü-anlatıcı ağzından verildiği için, anlatıcının bakış açısının bir çöpçatanınkine yakın olduğunu sezer hemen okuyucu. Edebiyatın bu ince alaycılığı nadiren uyarlama eserlerde kendini gösterir. Austen’in romanlarındaki ironi çıkartıldığında, geriye Barbara Cartland romanlarından daha fazlası kalmaz, özellikle “Aşk ve Gurur,” evlenerek sosyal sınıf atlayan kadınların hikayesine anlatıyor görünür.
Oysa Jane Austen kahramanları zeki ve bilgilidirler. “Aşk ve Gurur”un başkahramanı Elizabeth Bennet, diğer Austen kahramanları gibi gelişmiş edebiyat zevkine sahiptir, çok okur ve hazır cevaplığı küstahlıktan çok zeka gösterisidir. Austen, aynı edebiyat bilgisini okurundan da talep eder.
1811 ile ölüm yılı olan 1817 arasında yayınlanan altı romanında Austen, ev içindeki gündelik yaşamı anlatır. Karakterler ve kişilik gelişimi üzerinde durur, özellikle kadın kahramanları, toplumsal beklenti karşısında boyun eğmek istemeyen kişilerdir. Kahramanlar ile toplum arasında gerilim olduğu gibi, kadınlara karşı adaletsiz düzene de dikkat çeker. Bunun gibi bir çok yönüyle Austen’in romanları, 18. yüzyıl anlatı geleneğinden çok modern romana daha yakın dururlar.
Sinemada Jane Austen
Sadece son on yıl içinde bile, onlarca Austen uyarlaması film izledik. 1995’de Ang Lee’nin yönettiği “Sense and Sensibility” (başrollerde Emma Thompson ve Hugh Grant) 1996’da Gwyneth Paltrow’un başrolünde oynadığı “Emma” ilk akla gelenler. Bu iki filme kıyaslayınca “Aşk ve Gurur” biraz farklı görünüyor. İlk başta kostümler bugünün zevkine uygun biçimlendirilmişti. Örneğin, Bingley’in kız kardeşinin (Kelly Reilly tarafından canlandırılan karakter) kırmızı tuvaleti, 1800’lerin modasından çok bugün ünlü modaevlerinden çıkmışa benziyordu. Ev elbiseleri ise sade ama çok güzeldi, adeta günümüz zevkine uygun düşünülmüştü. Aynı şey saç modelleri için de söylenebilir, Keira Knightley’nin son derece modern bir görünümü vardı. Bu çağdaş görünüm benim hoşuma gitti.
Yer seçimlerine de çok özen gösterilmişti, özellikle evlerin içi, aradaki sınıf farkını iyi dile getiriyordu. Uçurum başında etekleri uçuşan Knightley, biraz Bronté romanlarından fırlamış bir sahneye benzese de, etkileyiciydi. Sinemanın görsel avantajını yönetmen iyi değerlendirmiş gibiydi film boyunca.
Oyuncular
Bence yolunda gitmeyen şeylerin başında Brenda Blethyn’nin yarattığı Bayan Bennet rolü geliyordu. O kadar abartılıydı ki (özellikle kazlar arasında, kızının peşinden koştuğu sahne) komik değil neredeyse fars tiyatrosundan çıkmaydı. Romanda da Bayan Bennet sevimsiz bir kadın olarak algılanır ama bu denli antipatik değildir, hatta yazar yer yer onu haklı bulmamızı bile ister.
Keira Knightley eleştirmenlerden övgü dolu sözler aldığı gibi en iyi kadın oyuncu Oscar’ının adaylarından biri de oldu. Romandaki Lizzy belki biraz daha ağırbaşlı yorumlanmayı hak ediyordu ama Catherine de Burgh (Judi Dench) ile atıştığı son sahnede gerçekten iyiydi. Bu son sahneye kadar çok yetersiz bulduğum oyuncu burada tam Lizzy’den beklenecek heyecan ve açık sözlülükle rolünün hakkını verdi.
Matthew Macfadyen’in yarattığı Bay Darcy rolüne gelirsek, romanda Darcy tüm kibirli davranışlarının altında karizmatik ve çekici olmayı bilen biri olarak betimlenir, oysa Macfadyen’nin Darcy’si zihnimizde soru işareti bırakmayacak kadar küstahtı. Lizzy ile Darcy’nin düşmanlığı ve inatlaşması altında hep flört hissedilirken filmde bu eksikti. Sanırım Darcy rolünü BBC dizisinde zihnimize kazıyan Colin Firth’den sonra birini bu rolde beğenmemiz zor, ama özellikle kamera karşısında deneyimsiz görünen Macfadyen bunu başaramıyor.
Kağıt üzerinde sözcüklerin yaptığı etkiyi aynen ekranda beklemek belki de haksızlık oluyor fakat başka bir açıdan bakarsak, klasikler ekranda bu kadar seyirci bulurken, ne gariptir ki kitaplar aynı ilgiyi görmüyorlar. Jane Austen’i okura sevdiren özelliği zekice yazılmış ince nüanslar oysa film uyarlamalarında bu inceliklerin büyük bir kısmı olmuyor. Büyük olasılıkla klasiklerin bu incelikten arınmış olmaları geniş kitle tarafından anlaşılmalarını sağlıyor. Asıl güzel olan özelliğini yitirmiş olarak bunca insan karşısına çıkıyor olmaları bu yazıyı yazmama neden oldu, yani şimdi oturup Austen okumanın doğru zamanı.

“Aşk ve Gurur” ya da “Gurur ve Önyargı” adlarıyla piyasada Nihal Yeğinobalı, Ali Ateşoğlu çevirilerinden bulunabilir.

09 Şubat 2006

İlhami Algör

kalfa ile kıralıça


Büyük İskender tarihi bir kişilik mi yoksa bir mitoloji kahramanı mı? Hollywood yapımı “İskender” filminin yönetmeni Oliver Stone bu soruyu sormadan edemediğini anlatırken, belki de Büyük İskender üzerinde 2,300 yıllık bir lanet bulunduğunu, bu ünlü savaşçı kralın Yunan, Roma ya da Elizabeth çağı dramlarına konu olmamasını yadırgadığını söylemiş.

Plutarkhos’un dediğine göre, 70’in üzerinde şehir kurup bunlara kendi adını veren Büyük İskender gerçekten de Herakles, Dionysos ve Akhileus gibi mitolojik kahramanlarla bir tutulmuş. Tanrısal güçleri olduğuna kendisi bile inanmış ama bu konuda Makedonyalılar tarafından alaya alındığını görünce tanrısallıktan vazgeçmiş.

Büyük İskender
Oliver Stone’un “İskender” filminde beni en şaşırtan şey, Doğu despotuna dönüştüğü halde, elde ettiği topraklarda yaşayan insanlara ve onların kültürlerine karşı saygısını yitirmemesiydi. Pers imparatorluğunu yıktıktan sonra, kendi de Persli hükümdarlar gibi giyinmeye başlamış ve Doğunun geleneklerini benimser görünmüştü. İskender belki de, farklı kültürlerin ve ırkların bir arada yaşamasının önemini kavrayan ilk kraldı, bugün bile bunu görebilen yönetici sayısını düşünürsek, İ.Ö. 4. yüzyıl için bu idealin olağanüstülüğü iyice ortaya çıkıyor. İskender, Asya ve Afrika halklarını sadece köle ve hizmetkar olarak benimseyen düşünce yapısına karşı çıkıyordu, hayatının son yıllarında en çok bu ırkçı düşünceyle savaşması gerekti.

Bu hafta okuduğum İlhami Algör’ün “Kalfa ile Kıralıça” adlı romanı özellikle Büyük İskender’in bu yönüyle ilgilenmiş ve şimdi Ortadoğu’yu istila eden Batılılarla karşılaştırmış. Romanı fantastik bir temel üzerine kurduğu halde İskender’in kişiliğine sadık bir karakter yaratmış.

Romanın konusu sade bir yapıya sahip. A. Hermesi adlı kalfa, bir gün parkta “kıralıça” diye hitap ettiği bir kadınla karşılaşır -- düş gücünü temsil eden tanrı Hermes’in adını çağrıştırdığı gibi, yazar kendi ön adına da gönderme yapmış bu karakter ile -- kıralıça ile kalfa arasında şöyle bir konuşma geçer:

“ - ... Bendeniz, boş gezenin baş kalfası, A. Hermesi kulunuz kıralıçam.
- Memnun oldum kalfa efendi. Şuradaki size benzeyen Bey kimdir?
- İkizim kıralıçam.
- Neden yanımıza gelmiyor?
- Ruhen bizimle kıralıçam.
- Kucağındaki şey nedir?
- Bir hikaya kıralıçam. Filiboğlu İskender Bey’in Hind ormanında yaşadığı maceralar ve his dünyası üzerine.
- Güzel mi?
- ‘Üfür üfür ipe diz’ tekniği ile yazılmış serbest bir eser kıralıçam.
- Reca etsem kalfa. O güzel sesinizle.”

Ve başlıyor A. Hermesi kalfa kucağındaki hikayeyi okumaya.

Hikaye, İskender’in babasının ölümü ardından orduların başına geçişini ve Anadolu ve Makedonya’nın büyük bir kısmına hükmeden Pers imparatorluğunu yenerek, askerlerini Hindistan’a kadar götürmesini anlatıyor. Tüm roman İskender etrafında gelişen olaylar ve düşüncelerden oluşsa da İskender’i bu romanın kahramanı değil. İskender’in öyküsü sonunda başka bir öyküye, daha doğrusu başka bir fikre zemin hazırlamak için anlatılıyor. Aslında yazar İskender’in biyografisini iyi araştırmış, kral hakkında bugün bilinen doğrulardan yola çıkmış ve ne bir yüceltme ne de bir aşağılamaya yer vermemiş. Buna rağmen araya zıt düşünceler koymayı başarmış.

Doğu – Batı Evliliği
Roman, karakterler üzerinden ilerleyen bir kurguya sahip değil, peşpeşe olayların akışı bütünlüğü sağlıyor. Okura İskender dışında bir karakter tanıtmıyor, olaylar hep bir kişi çevresinde gelişiyor. İskender’in yakın çevresinin, örneğin karısı, hocası, babası, başkatibi vb. adı geçiyor ama onlar hakkında bilgi verilmediği gibi, onların İskender hakkında ne düşündükleri de anlatılmıyor. Sanırım roman boyunca tek düşüncelerini öğrendiğimiz kişi, bir kurbağa.
Kurbağa deyince aklımıza hemen masallarda prensesin öptüğü hayvan geliyor, roman da kurbağayı bu masalsı yönüyle canlandırıyor fakat bu kurbağa İskandinav masallarından çıkmıyor karşımıza, Hindistan’da çıkıyor.

Romanın bir noktasında İskender felsefesini anlatırken “onlara, yaşamaları ve çoğalmaları için topraklar, kadınlar, köleler verdim. Aralarında evlilikler, kan bağları kurdum. Yeni bir geleceği döllemeleri için yataklar sundum. Geldiğim yer ile vardığım yeri biraraya getirdim.” Yazının başında da belirttiğim gibi, İskender’in gerçekten de tarihsel önemi insanlığı bir tek ırk, dünyayı da sınırları olmayan bir coğrafya olarak görmesiydi. Bunlar Büyük İskender’in bugün de takdir edilen özellikleri ama tabii aynı adamın bir diğer yüzü var, çabuk öfkelenen, acımasız, inatçı, güven duymadığı ya da tehdit oluşturan insanları hiçbir sorgulama gereği duymadan öldürtmesi.

Kuşkusuz ancak bir despot dünyayı ele geçirmeye çalışır ve bunu başarır. İskender’i ilginç kılan şey bence bu acımasız portreye rağmen askerlerinin güvenini uzun yıllar kaybetmemiş olması ve onları dünyanın bir ucuna sürükleyecek güce sahip olması.

Filozof Kurbağa
İlhami Algör de romanında denge kurmuş, bir yanda saygı duyulacak idealleri olan bir asker anlatırken diğer yanda bu kralın despot yönünü de görmezden gelmemiş. Bu yönünü bize gösteren ise biraz önce sözünü ettiğim filozof kurbağa. Örneğin “onlara kadınlar, köleler verdim..” sözlerini eden İskender’e “kimin malını kime verdin deyyus?” diye soruyor bu kurbağa (yazar ona kurbaa diyor.) Fakat kimse onu adam yerine koymadığı için sesi de duyulmuyor. Roman boyunca birkaç kez daha çıkıyor ortaya kurbağa ve her seferinde olayların akışına eleştiri ve derinlik getiriyor.

“Kalfa ile Kıralıça” “ilginç” sözcüğünün hafif kalacağı kadar ilginç bir roman. Başlarda çok ağır ilerleyen metin, yazarın diline, yanlış sözcük yazılımlarına ve nükteli diyaloglara alışınca hoşlaşıyor, hatta komik bile geliyor. Esprili bir roman olduğunu ben ancak romanın ortalarına geldiğimde fark ettim, bundan sonrası daha hızlı ilerledi. Zekice yazılmış bir metin, ayrıca sonunda fikir bütünlüğüne de kavuşuyor ama pırıltıları kalabalığın içine karıştığı için ne yazık ki fark edilmiyorlar.

Kalfa ile Kıralıça / İlhami Algör / Merkez Kitaplığı / 2005 / 119 sayfa.

05 Şubat 2006

Paul Klee


YAZIN SANATI #833
2 Şubat 2006 -- Asuman Kafaoğlu-Büke



Yılın ilk günü, Viyana Filarmoni orkestrasının yeni yıl konserini canlı yayında dinlerken, bir yandan da yeni yayımlanan Paul Klee’nin “Günlükler (1898-1918)”ini okumaya başlamıştım, araya haftalar girdi ve ben ancak günlükleri bitirebildim. Paul Klee okurken müzik dinlemenin anlamını kavramadan başlamıştım günlüklere ama daha ilk sayfalarda, müzik-sözcükler-resim üçlüsünün, ünlü ressamın hayatında -- neredeyse eşit düzeyde – öneme sahip olduğunu gördüm.
Paul Klee genç yaşlarda günlük tutmaya başlamış ve ilerleyen yıllarda çocukluğu ile ilgili hatırladığı anıları günlüğün başına eklemiş. Defterler dolusu günlükler, sanatçının gelişimi, 20. yüzyıl sanatının dönüm noktaları ve daha birçok şeyi anlamak için çok yararlı ama her şeyden önce, bir insan olarak Klee’yi dolaysız ve yalansız şekilde tanımamızı sağlıyor. Yalansız çünkü, sanatçı ender rastlanan bir açık yüreklilikle yazmış günlüklerini. En hain yönünü gösteren çocukluk anılarını ya da küçük düştüğü olayları dile getirmekten çekinmemiş.
Salt form açısından baktığımızda, bu günlüklerin farklı bir mantıkla tutulduğunu görüyoruz. Genelde günlükler tarih başlıkları altında ilerlerler, falanca gün, falanca yıl gibi, Paul Klee günlerini sayılarla düzene koymuş, aralarda yıl ve ay belirttiği de oluyor ama temelde sayılar belirleyici, aynı Wittgenstein’in felsefe yapıtlarında olduğu gibi. Doğrusu ilk başta bu biçimi yadırgadım, alıştığımda ise hoşuma gitmeye başladı. Her düşünce kendi içinde bir “gün” oluşturup, kendi bütünlüğüne gönderme yapıyordu. Ayrıca, resimlerini düşünerek günlüğün yapısına bakınca, Paul Klee için günlerin bütünlüğünden çok, farklı anların -- noktalar gibi -- kendi ötelerinde bir bütünlük oluşturdukları düşüncesine vardım.
Gestalt Kuramı
20 yüzyılın bir çok önemli kuramı ruhbilimciler tarafından ortaya atılmıştır, ne de olsa insanın birey olarak kendisiyle ilgilendiği çağdır. Gestalt kuramı da ilk başta psikologlar tarafından ortaya atıldı, sonraki yıllarda özellikle eğitim ve sanat dallarının etkilendiği düşüncelerden biri oldu.
Gestalt kuramına göre, herhangi bir şeyin bütünsel özellikleri, bütünü oluşturan parçaların ayrışımından daha fazladır. Başka bir deyişle, bütün dediğimiz şey, parçaların toplamından öte bir şeydir. İnsan zihni de deneyimlerini bütün olarak algılayarak yaşar. Buna en iyi örnek sinemadır. İnsan gözü aslında duran resimlerin birbiri ardına gösterilmesinden kaynaklanan bir hareket görür ama bu sadece bir yanılsamadır. Hatta insan zihninin bir özelliğidir bu, doğal biçimde tek tek algıladığı şeyleri birbirine bağlar, sinir sistemindeki örgütlenme bunu gerektirir.
Paul Klee’nin günlüğünü okurken Gestalt kuramı üzerine çok düşünmüş olduğu ortaya çıkıyor. Noktalar halinde yaptığı bir resim ile gözün aslında nasıl tabloyu bir bütün olarak gördüğü üzerine de çok şeyler yazmış günlüğüne. “Bireysellik elementer bir şey değildir, tersine bir organizmadır. Bunun içinde farklı türlerden elementer şeyler olup sorunsuzca bir arada bulunurlar. Eğer onu bölmeye kalkarsanız, yalnızca parçalar ölür. Örneğin benim ben’im bütüncül ve dramatik bir topluluk.” (s. 168) (Çevirmen belki “elementer” yerine başka bir sözcük kullansaydı daha iyi olurdu, öze dair ya da temel olarak anlıyorum bu sözcüğü.)
Gestalt kuramı, daha önceki bilim adamlarının dışladığı anlam, değer ve biçim kavramlarına da sıcak bakıyor. Tanımlamaya giden tüm yolları açan, insancıl bir tavrı benimsiyor. Günlüklerden Paul Klee’nin hümanist yönü de ortaya çıkıyor. Anlamak, anlatmak (hocalığa hayatı boyunca çok değer veriyor) onun resminin önemli bir parçası.
Müzik ve Resim
Nazan İpşiroğlu “Resimde Müziğin Etkisi” (Remzi Kitabevi, 1994) adlı kitabında Paul Klee’nin eserleri üzerindeki müziğin etkisini inceliyor. Klee hayatı boyunca müzikle resim arasında somut ilişkiyi kurma çabasında olan bir sanatçı. Anne ve babası gibi karısı da müzisyen, kendisi de yıllarca bir dörtlüde keman ve viyola çalıyor. Günlüklerin bana en güzel gelen yanı, müzikle dolu olan satırlar. O günlerin önemli neredeyse tüm sanatçılarından bahsediyor Klee. Gittiği konserlerde ya da orkestrada çaldığında orkestra şefini ya da solisti, büyüleyici betimlemelerle anlatıyor. Özellikle, gelmiş geçmiş en büyük müzisyenlerden biri sayılan çellist Casals’ı dinlerken hissettiklerini anlattığı satırlarda, okuru da müziğin büyüsüne kaptırıyor adeta.
Paul Klee için müzik sadece esin kaynağı değil, müzik eşzamanlılık konusuyla da onun yaratıcılığını etkiliyor. Orkestrada ya da yaylı sazlar dörtlüsünde çaldığı zamanlarda kuşkusuz bu düşünceleri geliştirme fırsatı buldu. Müzikte eşzamanlılık anlaşılır bir şeydir ama resimde aynı şeyi yapmaya çalışmak resmi başka boyutlara götürmesini, geliştirmesini sağladı.
Eşzamanlılık
Her şeyden önce orkestra tarafından çalınan müzik eseri, canlı ve kolektif bir gösteri sunar bize, bunu yaparken müzisyenler hem önlerindeki notaları takip eder hem de birbirlerinin ürettikleri sesleri dinleyip tepki verirler. Orkestra tarafından üretilen müzik, bireysel müzisyenlerin topluca davranışından ve etkileşiminden ortaya çıkar. Burada orkestra üyeleri tamamen bağımsız melodiler çalıyor olabilirler ama insan kulağı bir bütün olarak melodiyi (ya da melodileri) duyar.
Şimdi eşzamanlılığı resme taşımayı denersek, kolektif üretimin resim için sorun yarattığını görürüz. İlk başta sorun, resmin müzik gibi bir gösteri sanatı olmamasından kaynaklanıyor. Bitmiş bir resim için, yapılış sürecinin çok fazla bir değeri yoktur; müzik ile resim arasında bir paralellik kurmaya çalışırsak, ressamın besteciye benzediğini söyleyebiliriz. Biri notalarla diğeri renk ve formlarla eserlerini yaratırlar. Daha sonra bestelenmiş müzik orkestra ya da solist tarafından yorumlanır, oysa resimde bir aracı olmadan hemen bir sonraki aşamaya geçilir. Paul Klee bunu şöyle açıklıyor “Sanat eseri bir hareketten doğar, eserin kendisi sabit bir harekettir ve ancak hareket ile algılanır.”
Burada orkestra üyelerinin yerine Paul Klee’nin resimdeki plastik öğeleri koyduğunu görüyoruz. Gösteriyi yapan resmin içindeki öğeler, böylece resmin iç dünyasını renklerle ve şekillerle anlatıyorlar. Aynı müzisyenler gibi, onlar da ayrışmış etki yaratmıyorlar, resmin bütününü algılamamıza yarıyorlar.
Günlükler sadece sanat ve müzik hakkında teorik bilgilerden oluşmuyor, günün dedikodularını da alaycı bir dille anlatıyor. Eğlendirici olduğu gibi bence çok da öğretici. Paul Klee zor anlaşılan resimler yapmış bir sanatçı, günümüz sanatını anlamak için önce onu iyi anlamak gerekiyor.

Günlükler 1898-1918 / Paul Klee / çev.: Selahattin Dilidüzgün / Yapı Kredi / 2006 / 363 sayfa.

26 Ocak 2006

Leyla Erbil

ÜÇ BAŞLI EJDERHA

İstanbul’un tarihi anıtlarına baktıkça, kime niyet kime kısmet diye düşünmeden edemez insan. Örneğin, Vaftizci Ioannes Kilisesi kimler tarafından yıllar önce ne amaçla yapıldı, şimdi ise içinde namaz kılınan bir camii.
Leyla Erbil’in “Üç Başlı Ejderha” novellası İstanbul’un bu özelliğine dikkat çekiyor. Ülkelerini istila eden Perslere karşı kazandıkları zaferin bir anıtı olarak Yunan kent devletlerinin birleşip ele geçirdikleri kalkanları eriterek yaptıkları üç başlı burmalı sütun da bunlardan biri. Önceleri Delfi’deki Apollo tapınağında bulunan bu sütun, şimdi İstanbul’da kentin önemli anıtlarından biri olarak Sultanahmet Meydanında. Üç başlı yılan ya da ejderha hemen her çağda savaşçı amblemi olarak kullanılmıştır. İlyada’da kralların kralı Agamemnon’un da mavi üç başlı yılan figürü olan kalkanı anlatılır. Üç başlı yılan kin, zafer hırsı ve savaşı simgeler. Ejderha ise hemen her çağda savaşçı amblemi olarak kullanılmıştır.
Üç Nesil
Ama sanmayın ki “Üç Başlı Ejderha” sadece İstanbul’u anlatıyor. Nesiller boyu birbirine zincirlenen acıların hikayesini nefes nefese dinliyoruz Erbil’den. Birbirine dolanmış yılanlar simgesi bu kentin, bu ülkenin acılarını anlatmak için kullandığı bir yol. Roma, Bizans ve Osmanlı tarihi, üst üste, iç içe geçmiş bu öyküde, üç başlı ejderhanın bulunduğu yer medeniyetlerin doğduğu yerdir. Ama burada doğan bir bebek gibi masumiyet taşımaz, öç ve kinle beslenen, savaşarak varolan, yılanla simgelenen güçtür.
Bu küçük romanı Leyla Erbil, oğlunu yitirmiş bir annenin ağzından anlatır. Oğlu yoktur ama oğlu ile aynı örgütte çarpışmış “genç dost” dediği, onu arada bir görmeye gelen, hakkında fazla bir şey bilmediği, oğluyla yaşıt (!) bir genç adam vardır.
Garip bir biçimde anlatıcının annesi ve babası da yoktur, babasıyla aynı saflarda çarpışmış yaşlı Suzan ve Sami diye tanıdıkları vardır, ve onların apartmanının girişindeki eşikte peruk ve kara gözlüklerle boşlukta oturur. Aslında etrafındakiler ona kaybettiklerini hatırlatmaktan başka bir şekilde varlık göstermezler, onlar sevdiklerinin yerine koyamayacağı kadar uzaklardır, ayrıca onlarla karşılaşmak ya da onlarla konuşmak acısını hafifletmez.
Bir an için bu noktada durursak, anlatıcının babası ve oğlu arasında bir bağ kurduğunu düşünebiliriz. Çok az sayıda karakterin canlandırıldığı romanda anlatıcının bize sadece babasının örgütten dostu ile oğlunun örgütten dostunu anlatıyor olması rastlantı değildir. Bir çeşit babadan oğluna geçen miras gibi her nesli bir diğerine bağlayan unsurdur “örgüt.” Aslında buna belki bir kan davası olarak bakmak daha doğru olabilir. “Genç dost”tan bahsederken “tanıdığımda babasının omzunda mitinglere gelen minicik bir şeydi” diye tanıtılıyor, ardından da “bizhalk ‘Tek Yol Devrim’ diye çığırırken o ‘Çocuklara Dayak Yok!’ diye en tizinden küçücük hançeresinin...” diye tanımlama sürüyor.
Anlamadığı bir kavganın ortasına, babalarının omzunda gittikleri mitinglerde atılmış bu çocuk gibi, öldürülen oğlunun da benzer bir yaşam içinde büyüdüğünü anlıyoruz. Masum çocuğun ölümü teması bir kez daha yer alıyor öyküde “Potemkin Zırhlısı’nda Odesa Limanı’nın geniş taş merdivenlerinden aşağı denize doğru uçan çocuk arabasının ardından ses çıkarmadan çığlıklar atan ana,,, gene de ah bu sonuncu çığlık,,, bilir misin,,, gençken o çığlık,,, kuşaklar boyu gelmekte olan devrimin müjdecisiydi,,,” Burada günah ve suçluluk duygularını aşan, neredeyse kurban edilen çocuk düşüncesine kadar götürüyor.
Hiç dile getirmek istemez görünmesine rağmen anlatıcı kendi çocukluğu ile ilgili olarak da benzer bir anıyı anlatıyor “kampa gitmiştik,,, bir grup,,, anlaşan solcu ailesi,,, çadırlarda kalmıştık,,, üç gün,,, üçüncü gün,,, yok bu öyküye girmeyeceğim” bu öyküyü anlatamayarak acısının büyüklüğünü iyice hissettiriyor. Kendi de oğlu gibi henüz küçük yaşlarda savaşın ve düşmanın farkında. Ayrıca novellanın sonunda üç gün farklı bir anlam da kazanıyor.
O Hayat
Leyla Erbil’in yapıtlarını okurken hem bir akışa kapıldığımızı hissederiz hem de her sözcükte tökezleriz. Dili bozduğu yerlerde doğal olarak irkiliriz. “Üç Başlı Ejderha”da her iki şekilde okunan bir yapıt, hem bir nefeste hem de her sözcükte durarak.
İlk cümlelerin önemli olduğu söylüyor anlatıcı. Genç dostun da ilk cümlesi “Böylece o hayata bir süre daha dayanma gücü elde ediyorum”dur. Burada doğrusu bu hayata bir süre daha dayanma gücü olacakken, bir insanın kendi hayatını “o hayat” diye dile getirmesi, aşırı yabancılaşmanın ipucunu veriyor.
Bir de tabii her zaman Erbil’de olduğu gibi, bu metin asıl gücünü kuşkudan alıyor. Öykünün başında genç dost ile anlatıcının oğlu hep özdeşleştiriliyor. İlerleyen satırlarda önce neden intihar etmedin sorusu, ardından “ajan olabilir miydi?” ve de “nedir bilmem bu genç adamda yerine yerleştiremediğim” sözünde sadece annenin değil, bizim de kuşkularımız ayaklanıyor. Bir ölümün ardından doğal olarak özlem duyulur ama burada duyulan basit bir özlem değil, “genç dostun” çektiği acı öylesine yoğun ki sadece kendi çektiği işkenceler ve dostunu kaybetme olmadığını düşünerek, bunların ötesinde bir suçluluk duygusu aramaya başlıyor okur anlatıcı ile birlikte.
“Üç Başlı Ejderha” öyle bir öykü ki, birinci satırından itibaren bu acının başka türlü anlatılamayacağını biliyoruz. Üç virgülleri (yine üç rakamı) zorunlu görmeye başlıyoruz. Yazılı bir metni okur gibi değil, duraksayarak, kekeleyerek anlatılan bir öyküyü dinliyor gibiyiz. Sürekli bölünen ve parçalanan cümleler aynı novellanın sonuna yerleştirilen Kahramanmaraş Davasındaki duruşma tutanakları gibi gerçeklik duygusu yaratıyor.
Bir yanda ailesinden altı kişi öldürülmüş bir kadın, diğer yanda oğlunu işkence sonucunda kaybetmiş bir başka kadın. Farklı sosyal sınıflardan, farklı kültürlerin insanları olmalarına rağmen Galatasaray Lisesinin önünde bekleyen Cumartesi anneleri gibi ortak bir acıyla buluşuyorlar. Galiba Erbil’in romanlarından bu denli etkilenmemizin nedeni burada yatıyor, insanın deli, şeytansı ve günahkar olduğunu anlatırken, bizden hiçbir şey saklamıyor. Sonuçta bu açıklık tüm kirleri temizler berraklıkta parlıyor.


Üç Başlı Ejderha / Leylâ Erbil / Okuyanus Yayınları / Aralık 2005 / 110 sayfa.