25 Mayıs 2006

Faruk Duman

KIRK


İfade özgürlüğü, diğer tüm demokratik özgürlüklerin, olmazsa olmaz ön koşuludur. Düşünce ve ifade özgürlüğünden söz edebilmek için, düşüncenin hiçbir kaygıya kapılmadan, korkusuzca üretilebileceği bir ortam gereklidir.
Bu hafta okuduğum Faruk Duman’ın “Kırk” adlı romanı, ifade özgürlüğü teması etrafında örülüydü. Aslında romanda tek bir tema arayışı okuru şaşırtıyor, ama romanı bitirdikten sonra okuru, çok yoğun olarak geçmiş yakın tarihimizi düşünmeye ittiği için ben özellikle bu tema etrafında romanı ele almak gerektiğini düşündüm.
İfade Özgürlüğü
Kitabın kapak yazısında ülkenin güney sahilinde emeklilik günlerini keyifle ve resim yaparak geçiren bir general ve hizmetkârını anlatıyor. Romanın anlatıcısı bu hizmetkâr, kendi çocukluğuyla biraz da gençliğini soyutlamalarla ve masallara anlatıyor önce.
Roman, dört ana bölümden oluşuyor. Birinci bölüm “Geçiş”, burada Demir adlı bir hamal anlatılıyor. Demir, bir söğüt ağacının dalını kurutup, düdük yaptığı için işkence görüyor ve daha sonra da kayıplara karışıyor. Elinde kırbacıyla “trenci” diye adlandırılan tek gözlü öfkeli adam “sen bu ağaçları söyletmeye utanmıyor musun” diye Demir’e saldırıyor. Sonra “kör trenci böyle sordukça sormuş, öfkelendikçe öfkelenmiş. Sonunda, vakit geldi Demir efendi, demiş. Ver bakalım şu düdüğü. Demir düdüğü vermiş. Şimdi bin bakalım trene, demiş trenci, cezan büyük, şöyle biraz dolaşalım seninle. (…) Tren uzaklaştıkça bu kan traverslere damlıyormuş. Kırbaç Demir’in sırtında şaklıyor, böylece trenden ovaya tatlı melodiler yayılıyormuş.”
Bu çok kısa ama etkileyici bölüm, daha ilk satırlarda romanın havasını solumamızı sağlıyor. Romanın ilerleyen sayfalarında Demir’in öyküsüne dönülmediği halde, başta yarattığı etki belirleyici oluyor. Romanın üçüncü bölümü, “Süleyman’ın Kuşları” yine ilk bölümdeki Demir’in öyküsüyle bağlantı kurmamızı sağlıyor. Fakat “Süleyman’ın Kuşları,” “Geçiş”ten farklı olarak doğayı konuşturmak (söğüt ağacını dillendirmek) değil, konuşan doğayı anlamak üzerine anlatılıyor.
Bu bölümde, Tevrat’ta ve Kuran’da adı geçen Süleyman peygamberi, Faruk Duman bilinen peygamberden farklı bir portre ile sunuyor. Kutsal kitaplarda adı geçen Süleyman, peygamber olmadan önce büyük bir kraldı. Düşmanlarına karşı acımasız olmaktan kaçınmamış, bu sayede kentler kurmuş ve krallığını büyütmüştü. Duman ise romanında onu peygamber olmadan ve doğadaki sesleri duymaya başlamadan önce, sıradan bir insan olarak anlatıyor.
Hayvanlar
Süleyman peygamber ile ilgili bölüm, romanın kuşkusuz en önemli bölümü. Yazar burada dil ve bilinç üzerine önemli sorular yöneltiyor. Bölüm şu tümceyle başlıyor: “Aslında vücudumuz, dilimizin kanıtıdır.” Burada Duman, roman boyunca kullandığı şiirsel dile, felsefi bir derinlik getiriyor. Bu bölümün neredeyse tamamının altını çizdiğim için size birkaç örnek daha vermek istiyorum: “Simge, belirtisi olduğu şeyin varlığını korumaya adar kendini. Kuş kendi dilini konuşur ama insanoğlu bu dilin şifresini çözememiştir henüz. Ama böyle bir dil yoksa, Süleyman şunu soracaktır kendine: Öyle ise bunu niçin anlıyorum? Bundan sonra peygamberin önünde iki yol belirecektir. Birincisi, kuşun bilincini anlama yoludur. (…) İkincisi ise kuşku yoludur; kuşa verilmiş bir dilin aynı zamanda Süleyman’a verilmesi bir yeterlilik mi, yoksa bir eksiltme midir?”
Faruk Duman, konuşma özgürlüğüne yeni bir boyut getiriyor adeta bu bölümde. Sadece konuşma özgürlüğü değil burada sınadığı, anlaşılır olma da aynı zamanda masaya yatırılıyor. Ancak ortak dil konuşanlar arasında anlamaktan söz edilebileceğine göre, karşısında konuşanı anlamak, onu bir bakıma kabul etmeyi de beraberinde getiriyor. Birbirlerini anlamayanlar ise, sadece düşünsel düzeyde birbirlerine yabancı kalmıyorlar, aynı zamanda diğerinin diline de yabancı kalıyorlar.
Roman boyunca hayvanlar ve simgeledikleri, çok önem kazanıyor. En başta sık sık roman kahramanın gittiği bir koruluğu anlatıyor ve her seferinde buradan “hayvansız koru” olarak söz ediyor. Hayvanlar farklı şekillerde karşımıza çıkıyor. Kara yılan diye sözünü ettiği, kamçının ya da bastonun yılan formuna girip işkence aleti olmasını anlatıyor. Bunun dışında hem Süleyman’ın kuşları, hem de diğer hayvan betimlemeleri olumlu imgelerle yansıtılıyor. Romanın sonlarında generalin yaptığı bir resimdeki deve roman boyunca terk ediş temasını bir kez daha vurguluyor.
Terk ediş
Romandaki ilk terk ediş, bir ırmakta gerçekleşiyor. Anlatıcı ile babası birlikte ırmağa balık tutmaya gidiyorlar. “Irmaktı, gümüş ışıltılar içinde akıyordu. Sisliydi karşı taraf. Ötüşler birbirine karışıyor, balıklar sıçrayıp dalıyordu. Dalınca, ben yüzeceğim biraz, suyun güzelliğine bak, demişti babam. Soyunup ırmağa girmiş, yüzerek karşıya geçmişti. Sisin içinde kaybolup giden babamı bir daha görmedim.”
Terk ediş, romanın politik tonuyla da başka anlam kazanıyor. Gözaltına alındıklarında kaybolanlar gibi, roman boyunca sürekli bir eksilme, sürekli bir kaybolma hissediyoruz. Bu bazen Demir gibi, bir trene bindirilip – arkasında kandamlaları bırakarak – götürülenler oluyor bazen de hayatın ağır yüküne dayanamayıp gidenler oluyor.
Ağır yükü bize yazar birkaç kez hissettiriyor öykülerin içinde. Hamal Demir “sabahlara kadar üzüm salkımlarıyla maydanoz çuvallarının, portakal kasalarıyla erik çekirdeklerinin altında ezilirdi” diye anlatılıyor. Roman kahramanı kendi çocukluğundan söz ederken de, okul çantası altında ezilişini birkaç kez yineliyor “çantam ki büyürdü sırtımda.” Zaten zor olan yaşamlarında, ezilmişlik iyice belirginleşiyor. Genel bir suskunluk hali egemen. Konuşmanın, hatta ses çıkarmanın suç sayıldığı bir yer anlatıldığı için, bu suskunluk anlaşılır oluyor.
Varlık Olmak
Faruk Duman, romanı sanki bir duygudan esinlenerek yazmış. Romanın merkezinde anlatıcının “bir varlık olmaklığın tadını bilmiyordum henüz” sözleri var. Burada “henüz” sözcüğü daha sonra öğrenmiş olduğunu sezdirse de, biz bu roman içinde böyle bir tadı yaşadığına tanık olmuyoruz. Hep zavallı bir hayat sürüyor. Generalin emrinde geçirdiği son yıllarında ise hayatında ona tazelik aşılayan tek kişi aşçı Selma, ama o bile çok uzağında duruyor hep.
“Kırk” aslında çok zor okunacak bir roman gibi görünüyor, çok yoğun duyguları, çok yoğun bir biçimde dile getiriyor. Fakat yazarın tekerleme şekline dönüştürdüğü şiirsel anlatı sayesinde kolayca akıyor. Yazarın sık yaptığı bir şey, bir önceki cümlede geçen sözcükle yeni bir cümleye başlamak, örneğin “…dışarıya koşarak çıkardı. Çıkınca ben de hayat dolu bu adamın peşinden giderdim.” Bu basit tekrarlama, anlatıcının hem masalsı hem de çocuksu bir hava ile anlatmasına izin veriyor. Anlatıcıyı hep saf bir karakter olarak görmemizi de sağlıyor.
Duman’ın 2003 yılında “Piri” adlı romanını da çok sevmiştim. “Kırk” dil açısından bir önceki romana belki benziyor fakat politik bir ironi olarak kurguladığı için temelde çok farklı. Ben sanırım Piri kadar sevmedim Kırk’ı ama yine de okuduğum diğer romanlardan o denli farklı ki, hayranlık duymadan edemedim.


Kırk / Faruk Duman / Can Yayınları / 2006 / 111 sayfa.

23 Mayıs 2006

Dostoyevski


YAZIN SANATI – KİTAP EKİ #848
18Mayıs 2006 -- Asuman Kafaoğlu-Büke


SUÇ ve CEZA


Yayımlanan onca roman arasında kaybolmamak için, bence yılda en az bir kere dönüp edebiyat tarihinin dev klasiklerinden birini okumak gerekiyor. Geçen sene “Karamazov Kardeşler”i okuduktan sonra bu sene de “Suç ve Ceza”yı okumaya çok önceden karar vermiştim. Bu iş için üç ayrı çeviri edindim ve birinden diğerine atlayarak okuduğum için çevirileri de karşılaştırma fırsatım oldu.
Değer Yargıları
Sıradan günlük yaşamlarımızda, ahlaksal değerlerimizi ölçecek alan bulamayız çoğunlukla. Büyük ahlaksal ikilemler neyse ki karşımıza çok sık çıkmazlar. Ama çıktıklarında, çoğu insanın, o güne kadar ona öğretilenler ışığında doğruyu bulmaya çalıştığını görürüz. Başka bir deyişle, ahlaksal değerleri sorguladığında ve doğru karar vermek istediğine, büyük bir çoğunluğun din adamalarına, kutsal kitaplara ya da en iyi durumda bilge saydığı kişilere danıştığını görürüz.
Neyin doğru, neyin yanlış olduğuna, kendi karar veremez mi insan? Neden kendinden önce kararlaştırılmış doğru ve yanlışları kabul etmesi gerektiğini düşünür? Aslında asıl sormamız gereken soru, tarihsel olarak kemikleşmiş doğruların gerçekten doğru olup olmadıklarıdır. Ahlaksal değerler neye dayanırlar?
Fyodor Mihayloviç Dostoyevski, romanlarında en çok bu sorulara yanıt arar. Onun roman kahramanları ahlaksal değerleri kendileri bulmaya çalışırlar. Örneğin Hıristiyan olduğu için bu dinin öğretisini doğrudan kabul etmez, önce bunu sorgular. Ama genel anlamda insan kitleleri bunu yapmazlar, doğrular belirlenmiştir, kendi doğrularını bulmak için de insanlar, öğretilerden yararlanırlar. Hangi topluluğun üyesi ise, o topluluğun kabul etiği doğruları kendi doğruları sayar.
Dostoyevski, kahramanlarına sıradan doğrularla yetinmeyi handiyse yasaklar. Onun romanlarında kişiler en çarpıcı ve en olmadık durumlar karşısında karar vermek zorunda bırakılırlar. En uç noktalara kadar getirdiği karakterler, tüm dğer yargılarını gözden geçirmek zorundadır. Açlık sınırında zorlukla hayatta kalan bir ailenin değer yargıları kuşkusuz farklı olacaktır. Öğretilmiş basit doğrular yanlışlar, çocuklar açlıktan ölmeye başladığında doğal olarak boyut değiştirir.
Varoluşçu felsefenin ahlak kuramı ilk başta insanın kendi doğruları bulma gereği üzerinde durmuştur. Dostoyevski gibi, Jean-Paul Sartre ve Albert Camus de roman kahramanlarını doğru ile yanlış arasında bir noktaya yerleştirirler ve bırakırlar karşılarında görünen seçenekler arasından özgürce seçimlerini yapsınlar.
Temalar
“Suç ve Ceza” edebiyat tarihi açısından tam bir kilometre taşıdır. Dostoyevski, kendi göremediği 20. yüzyılı en çok etkileyen birkaç yazardan biridir. “Suç ve Ceza” çok farklı açılardan ele alınıp incelenebilir. En başta, heyecanlı bir tempoda akan bir polisiye roman gibi okunabilir. Olaylar hızlı gelişir, okur tüm karakterleri yakından tanıma fırsatı bulur. Gereksiz bir yük yoktur öykünün içinde, bu sayede romanın merkezine yerleştirilen felsefe ve psikoloji alanlarını ilgilendiren tartışmalar romanı ağırlaştırmaz. Buna rağmen “Suç ve Ceza” asıl merkezinde yer alan bu tartışmalar etrafında derinlik kazanır.
Aslında konu çok basittir. İşlediği çifte cinayet sonrası roman kahramanı Raskolnikov vicdanında bu suçun ağırlığını hisseder. Romanın ortalarında polis müfettişi ile Raskolnikov suçun doğası üzerine derin bir tartışmaya girerler. İki adam satranç tahtasında stratejiler geliştiren oyuncular gibi, diğerinin bir sonraki hamlesini tahmin etmeye çalışır. Her ikisi de diğerinin tam olarak neleri bildiğini öğrenmek ister. Polis müfettişi karşısındaki adamın zayıflıklarını hissettiği için psikolojik olarak yıpratma peşindedir. Çok zeki ve sezgileri güçlü olduğunu bildiğimiz Raskolnikov ise oyunu sezdiği halde oynamaktan vazgeçmez.
Bu noktada biraz durup Raskolnikov’un kişiliğine bakmak gerekir. Romandaki en önemli karakterlerden biri olan annesi ile ilişkisi aslında çok belirleyicidir. Anne oğul ilişkisi çok karmaşıktır. Raskolnikov annesini ve kız kardeşini çok sevmesine rağmen, onların varlığını çoğu kez bir ağırlık olarak duyumsar. Birkaç kez roman boyunca onların sevgisini “Ah şu aşağılık insanlar! Nefret eder gibi severler” diye tanımlar. Kendisinden beklenen çok fazladır toplumdaki yerini ancak erkeğin sahip olduğu güçle elinde tutan 19. yüzyıl kadını, bu anlamda kendi varlığını erkeğinki ile belirler. Kız kardeşi ve annesi tarafından aşırı yüceltilmiş olması çok kereler karşımıza çıkar. Kız kardeşi ayrılmak üzere olduğu nişanlısına şöyle sitem eder: “Yaşamımda bugüne dek en değer verdiğim her şeyle, bugüne dek yaşamımın tümünü oluşturan şeyle sizi bir tutarken, size az değer veriyorum diye güceniyorsunuz ha!” Burada hız kardeşin sözünü ettiği “en değer verdiğim her şey” Raskolnikov’un ta kendisidir.
Suç
Erkeğin aile kadınları tarafından yüceltilmiş olması bambaşka bir noktada tekrar karşımıza çıkar. Raskolnikov’un suç üzerine ilginç bir teorisi vardır. Ona göre, sıradan insanlar kurallara uymak zorunda iken, “olağanüstü” olarak tanımladığı insanlar kuralların üstünde yer alırlar. Buna örnek olarak peygamberleri, bilim adamlarını ve tarihe yön veren kişileri gösterir. Tezini şöyle açıklar: “Olağanüstü insanın, ancak bir düşüncesini gerçekleştirmesi gerekiyorsa, vicdanının sesine kulak verip… bazı engelleri şamaya hakkı olduğunu ama bu hakkın elbette yasal bir hak olmadığını söylüyorum (…) sürüden ayrılan, yani söyleyecek bir sözü olan insanların tümü kesinlikle birer suçlu olmak zorundadır. Yoksa sürüden ayrılmaları çok güç olur. Sürüde kalmaya, gene yaradılışları gereği razı olamazlar.”
Raskolnikov’un kendini bu “olağanüstü” insanlarla bir tuttuğunu, kendini yasaların üzerinde gördüğünü söylemek yanlış olmaz. Romanı bu sefer okuyuşumda daha önce fark etmediğim bir şey dikkatimi çekti. Kendini olağanüstü kategorisine yerleştirmesinin altında annesinin ve kız kardeşinin ondan olağanüstü başarılar beklemeleriydi. Hem bu yükün altında eziliyor hem de buna uygun davranmak istiyordu.
Ve Ceza
“Suç ve Ceza”daki suç üzerine geliştirilen kuramları anlamak nispeten kolay, asıl zor olan cinayet nedenini anlamak. Rehinci yaşlı kadını öldürme nedenleri sıralanabilir. İlk başta maddi nedenler olabilir, para için ya da kadına karşı nefret duyguları beslediği için gibi açıklamalar gelebilir akla. Fakat daha sonra parayla ilgilenmediğini, kadını fazla tanımadığını dikkate alırsak, başka nedenler çıkıyor ortaya: kötülüğü yenmek için; insanlık adına bir misyon yüklendiği için; öldürmekle topluma hizmet ettiğini sandığı için… Fakat bunların hepsi de paltosunun içine balta saklayarak giden Raskolnikov tarafından asla açılanmıyor. Dostoyevski cinayetleri bir hastalık nöbeti gibi açıklamayı tercih ediyor sanki.
Hastalık gerçekten de Raskolnikov için roman boyunca süren bir durum. Romanın başlarında bir düş anlatılıyor, sonralarına doğru bir başka düşle bağlantı kuruluyor. Öldürülene kadar kamçılanan bir atın imgesinden, tüm Avrupa’yı saran salgın hastalık düşleri romana belli bir ton veriyor. Aslında garip biçimde anlıyoruz ki, insanlar yüksek ateşli ve hasta olduklarında gerçeklikten kopuyorlar, dünyayı bulanık görüyorlar, oysa rüyalar renkli ve hiç olmadıkları kadar canlı olabiliyor.
Roman boyunca Raskolnikov’un ruh hali, sayıklayan, benzi solmuş, hastalıklı, kötü beslenmiş, kendinde değil gibi betimlemelerle anlatılıyor. Okuru da karanlık ruh hali içine çekmeyi beceriyor yazar, zihinlerin berrak olduğu ama düşüncelerin bulanık olduğu bir âlem sunuyor bize.
Ama roman epilog bölümünde aniden ton değiştiriyor. Artık bulanık gerçekler içinde yaşamıyor Raskolnikov. Ayık ve kendinde. Karamsar havayı eşsiz bir ustalıkla dağıtıyor Dostoyevski. Çok kısa bir bölüm olmasına rağmen, roman kahramanında dramatik değişim büyük etki yaratıyor okurda.
“Suç ve Ceza”da benim en sevdiğim bölüm, Raskolnikov’un yaşlı rehincinin evinin kapısında beklediği an “hiç kuşku yok, tıpkı dışarıda kendisinin yaptığı gibi, birisi de içeride kapının dibinde sessizce duruyor, belki gene onun gibi kulağını kapıya dayamış, dışarıyı dinliyordu.” Kısa bir süre sonra, roller değişmiş şimdi Raskolnikov içeridedir “Biraz önce Raskolnikov’la yaşlı kadının olduğu gibi şimdi de ikisi, biri kapının iç kısmında, biri öteki yanında duruyorlardı.” Saldırgan ile kurban yer değiştirmişlerdir. Dostoyevski bu sayede Raskolnikov’u – işlediği suçu bildiğimiz halde – bilinmezler karşısında kurban olarak göstermeyi başarır.
Birkaç sözcükle çevirilere de değinmek gerekir. Her üç çeviriyi bu denli iyi bulacağımı hiç sanmıyordum. Bir çeviriden diğerine geçtiğimde okuma ritmini kaybetmekten korkmuştum en çok, fakat bu olmadı. İletişim yayınlarının baskısı 1970 Moskova baskısında kullanılan dipnotları kullanmış ve romanın başında Murat Belge’nin çok güzel bir makalesi yer alıyor. Kitap formatı olarak çok sevdiği Bordo Siyah yayınlarının baskısında ise Veysel Atayman’ın önsözü yer alıyor. Karınca yayınları ise çok iyi bir çeviri olmasına rağmen, ne yazık ki çok fazla dizgi hatasıyla piyasaya sürülmüş.

Suç ve Ceza / İletişim / çev.: Ergin Altay / 644 sayfa
Suç ve Ceza / Bordo Siyah / çev.: Osman Çakmakçı / 763 sayfa
Suç ve Ceza / Karınca / çev.: Hüseyin İzzet Burakoğlu / 2 cilt

11 Mayıs 2006

Mehmet Coral

TIMARHANE ADASI


Son haftalarda okuduğum romanlarda karşıma çok sık Hıristiyanlık teması çıkar oldu. Tamamen rastlantı olabilir ama geçen hafta okuduğum Ahmet Ümit’in “Kavim” adlı romanında “İsa Peygamber hakkında kitaplar filan çok modaymış şimdi” sözleri de bir yandan aklıma takılıverdi. Öte yandan aklıma takılan bir başka konu da, acaba kendi klasiklerimizden daha fazla Hıristiyanlık klasiklerini mi taşıyoruz belleğimizde sorusu? Dünyaya egemen olan Batı kültürü, çağımızın neredeyse tüm aydınları tarafından dile getirildiği gibi, diğer kültürleri ve inançları korkunç bir hızla yok ediyor. Romanlarımızda da bu yokoluşun izlerini görmemiz son derece doğal olabilir.
Yine de çabucak anlaşılacak ya da değerlendirilecek bir durum olmadığı kesin. Roman kahramanlarımızı gözümüzde canlandırırken, çok büyük bir çoğunluğu camiler yerine kilise içinde daha uyumlu duruyorlarsa, bunda sadece kurgu değil, bir anlamda “dekor” ya da mekân olarak kiliselerin çağdaş anlatıma ve çağdaş karakterlere uyumundan söz edilebilir. Konunun kültürel araştırmasını uzmanlarına bırakmak daha doğru, diyerek bu haftaki kitabımıza dönelim.
Meryem Ana
Mehmet Coral yeni romanı “Tımarhane Adası”nı, mübadele öncesi Ayvalık yöresinde yaşayan bir ailenin hikâyesi üzerine kurgulamış. Roman her şeyden önce bir aşkı anlatıyor. Çok varlıklı bir Rum ailenin kızı Eleni ile bu ailenin sahip çıkıp büyüttüğü, papazlar tarafından eğitilmiş Ali arasında çocukluk yıllarında gelişen, sonra vazgeçilmez bir tutkuya dönüşen aşklarını merkeze almış. Küçük yaşlarda birbirlerine bağlanan bu iki çocuk, despot babanın karşı çıkmalarına rağmen gizlice aşklarını geliştirecek ortam yaratılırlar.
Tek sorun zorba baba değildir. Osmanlı topraklarında çıkan savaş, eli silah tutan herkesin cephede görev alması, tüm toplum gibi sevgilileri de etkiler. Onlar için durum belki herkesten daha zordur, aynı aile içinde büyümüş olmalarına rağmen, biri Rum diğeri Türk olduğu için, sorunlar katlanır.
Roman içindeki bir başka öykü ise, bir söylentiye göre, oğlunun çarmıha gerilişinden sonra Yuhanna ile birlikte Efes’e gelip, çevredeki küçük bir Hıristiyan kolonisiyle birlikte zamanını sürekli ibadet ederek geçiren Meryem ananın yaşam öyküsü.
Bu iki öykü farklı yerlerden birbirlerine bağlanıyorlar. İlk başta, Meryem ana gibi henüz evlenmeden gebe kalan genç kadın, en sevdiği kutsal bakire ile aynı kaderi paylaşıyor, çevresi tarafından dışlanıyor. İkisi de çevreden uzak, gizli gerçekleştirmek zorunda kalıyorlar oğullarının doğumunu.
Baba ve Oğul
Bir başka bağlantı noktası ise, doğan bu çocuk, yıllar sonra Meryem Ananın mezarını aramayı kendine iş edinen bir arkeolog oluyor. Hıristiyanlık tarihini etkileyecek bilgiler üzerine araştırma yaparken bir yandan da ölüm ötesinde anne ve babasıyla ilk kez yakınlaşma şansı buluyor.
Mehmet Coral roman boyunca bazı temaları tekrarlayarak insanların benzer kader çizgilerini vurgulamış. İlk dikkat çeken – hatta ilk başlarda biraz akıl karıştıran – benzerlik, baba oğul ikisinin de annesiz büyümeleri. Önce, annesinin ölümünün ardından marangoz babasıyla kalan Ali’nin öyküsünü öğreniyoruz. Burada babanın marangoz oluşu ve oğlunu küçük yaşta yanında çalıştırması İsa peygamberin hayat çizgisi ile örtüşüyor.
Daha sonra Ali’nin oğlu Mustafa Kemal’i tanımaya başlıyoruz. Annelerin hep genç yaşlarda ölmüş olmaları hemen bu iki adamı birbirlerine bağlayan unsur olarak karşımıza çıkıyor. Ayrıca babayı oğla bağlayan unsur da oluyor. Mustafa’nın hem annesinin ölümü ardındaki gizemi, hem de Meryem ananın mezarının aranışı, yinelenen temalara zenginlik getiriyor. Yüzyıl öncesinin Ayvalık’ında başlayan hikâye ancak mistik bir yolculuk sonucunda tamamlanıyor.
Yıllar ve Nesiller
Romanda daha önce de akıl karıştırıcı olarak belirttiğim nokta ise tam da yıllarla ilgili. Mustafa Kemal’in öyküsü anlatılırken bize onun 14 Mart 1920’de doğduğu söyleniyor. Bu durumda cep telefonlarının, bilgisayar programlarının yaygın şekilde kullanıldığı yıllarda Mustafa yetmişlerinde hatta seksenlerinde olmalı diye düşünüyoruz. Fakat romanda bunu doğrulamayan birkaç nokta göze çarpıyor.
İlk başta sağlık görevlileri tarafından bulunduğunda şöyle betimleniyor Mustafa “Çam yarması gibi enine boyuna iri bir adamdı. Yüzünün hatları çamurdan pek seçilmiyordu, ama saçlarının sarı kahkülleri belli oluyordu.” Anlatılan kişinin sarı kahküllerinden, onun genç biri olduğu izlenimi ediniyoruz. Ayrıca onun hayatını kurtarmaya çalışan doktorlar da yaşı ile ilgili bir tek söz etmiyorlar.
Yine Mustafa’nın yaşıyla ilgili bir başka akıl karıştırıcı noktalar var. Aslında baba ve oğlun son gecesi, birlikte yemek yemeleri, müzik dinlemeleri ve ardından seksen yaşında Ali’nin “kollarını avına saldırmaya hazırlanan kartallar” gibi kaldırarak dans etmesi, yeri göğü inletmesi, gerçekten de romanın en güzel bölümlerinden biri. Fakat burada genç yaşta baba olduğunu bildiğimiz Ali seksen yaşında ise, oğlu Mustafa’nın da en aşağı elli yaşında olacağını tahmin etmemiz gerekiyor. Oysa ilerleyen sayfalarda babasının ölümü ardından “gençliğimin tüm enerjisi ile hayatın içinde kozmik bir ateş topu gibi geziniyordum” ya da bir sonraki paragrafta “cinselliğimi yeni keşfediyordum” sözleri elli yaşını geçmiş birisi için uygun düşmüyor.
Bu tür detaylar aslında bir romanı sevmemizi engelleyen unsurlar olmuyor hiçbir zaman. Bu yazıda özellikle bunları öne çıkarmamın nedeni, epeyce bir bölümü okurken kimin kim olduğunu çıkartamadığım içindir. İki farklı karakterin de birinci tekil şahısta yazılmış olması, bence bu kısa romanı karmaşık hale sokmuş. Bir karakterin anlatısından diğerine geçerken farklı fontlar kullanılmış olması işi başlarda kolaylaştırıyor fakat buna fazla dikkat edilmemiş, örneğin dördünce bölüm Ali’nin ağzından anlatıldığı halde Mustafa’nın anlatısında kullanılan font kullanılmış.
Bu pek önemli olmayan kusurların dışında romanı, özellikle 1900’lerin başında Ege’nin kokusunu, tadını veren satırlarda çok sevdim. Eleni ile Ali’nin aşkı, edebiyatın klasik aşkları gibi, birliktelikten çok ayrılığı, sevinçten çok acıyı ve hepsinden önemlisi, ölümden çok ölümsüzlüğü anlatan yapısıyla zevk verdi. Mübadele yılları ve özellikle de İstiklal Savaşı, son yıllarda romanımızda sık ele alınan konulardan biri. Coral o yıllara geniş bir açıdan bakmış, bir yandan cephede olanları anlatırken, sıradan insanların hayatlarının savaştan nasıl etkilendiğini de dile getirmiş.

Tımarhane Adası / Mehmet Coral / Doğan Kitap / 2006 / 111 sayfa.

04 Mayıs 2006

Ahmet Ümit

KAVİM


Bu köşenin okurlarından en sitemli mesajlar, bir romanın gerilimli konusunu açıkladığımda geliyor. Kilit noktalarına değinmeden bir romandan söz etmek her zaman kolay değil. Romanlar hakkında yazarken, makaleyi okuyan kişinin, kitabı da okuduğunu varsayıyoruz. Ben, kitap üzerine sohbet ettiğimi düşünmeyi seviyorum; beni etkileyen yerlerinden sanki bir dostumla konuşuyormuşum gibi yazmaya çalışıyorum. Bu yüzden hakkında yazdığım kitabın mutlaka piyasaya sürülmüş olmasını bekliyorum.
Böyle bir giriş yapmamın nedeni bu hafta Ahmet Ümit’in “Kavim” romanından söz edeceğim için. Bir polisiyeden, katilin kim olduğunu ele vermeden söz etmek iyice zor, romanın sonunun nasıl geliştiği, yazarın öyküyü hangi ipuçlarına dayandırdığı özellikle önem taşıyor. Bu durumda, yazının gerisini okumadan önce romanı bitirmeniz zorunlu. Gerilimin benim yüzümden kaybedilmesine dayanamam.
Polisiye Türleri
Polisiyeler bambaşka yollarla gerilim yaratabilir. En bilinen örnek roman boyunca verilen ipuçlarının, romanın sonunda dedektif tarafından açıklanmasıdır. Bu türde, genelde romanın sonunda, bütün karakterler bir odaya toplanır, tek tek her birinin güdüsünün ne olabileceği tartışıldıktan sonra gerçek suçlunun kimliği ortaya çıkar.
Bir diğer polisiye türünde ise, roman boyunca ipuçları okura yavaş yavaş verilir, sanki okur dedektif ile aynı anda çözüyordur cinayeti. Dedektifin akıl yürütmesi sona ana bırakılmaz, roman boyunca her yeni olay değerlendirilir ve olasılıklar üzerinde durulur.
Ahmet Ümit son romanı “Kavim”de ikinci türde geliştirmiş kurguyu. Son ana kadar kimin katil olduğunu tam olarak bilmesek de, roman kahramanı dedektif ile aynı konumdayızdır. Sona doğru artık, aynı dedektif gibi biz de tahminler yürütmeye başlarız. Fakat “Kavim” bu açıdan bana çok ilginç geldi, yazar burada bize sanki dedektifin bildiğinden daha çok bilgi veriyordu, ayrıca en sonunda bile zeki katilin cinayetleri inkâr etmesi (sinsi gülüşlerin ardında bile olsa) başka şekilde yorumlanabilir mi sorusu kalıyordu geriye.
Temalar
Polisiye romanların bir özelliği, her seferinde farklı, hatta egzotik denilecek mekânlarda geçerek bildik konuya yenilik getirmeleridir. Manastırlar, tiyatro kulisleri, yatılı okullar ya da transatlantik gemiler hoş ortam yaratırlar. Yazar bu sayede, para hırsı ve güç istemi dışında, yeni cinayet nedenleri bulmak zorunda kalır. “Kavim”de de Ahmet Ümit, Başkomiser Nevzat’ı, bu sefer Ortaköy’ün barlarında ve yeraltı dünyasında sorunları çözerken işlemeyi seçmiş fakat bunlardan başka konuya asıl derinlik kazandıran unsur, dinler tarihini farklı boyutlarda kullanmış olması. Kutsal kitaplardan alıntılanan bölümler, simgesel boyut kazandırmış cinayetlere.
Çok hızlı bir tempoyla başlayan roman daha ilk satırlarında, kutsal kitapların gizemli satırları arasında canlı bir ortam yaratıyor. Hollywood filmlerine benzer gizemli cinayetler bir yandan emniyet görevlilerini heyecanlandırırken, bir yandan da gerçekçi Türk polisinin başına bunca ilginç olay gelir mi sorusu ile alay etme şansı buluyor yazar. Başkomiser Nevzat’ın bir iş arkadaşı “Vay be, şu Amerikalıların çevirdiği cinayet filmleri gibi desene (…) Yok yok Nevzat, bizde öyle cinayetler olmaz. Bak görürsün, bu işin altından ya basit bir alacak verecek davası ya da karı meselesi çıkar” diye yorum getiriyor. Bir başka yerinde de yazar kendi romanıyla alay ediyor: “İsa Peygamber hakkında kitaplar filan çok modaymış şimdi.”
Hemen söylemeli, Ahmet Ümit modanın kabaca peşine takılmıyor. Bu romanda biraz “Beyoğlu Rapsodisi”nde yaptığı gibi, hem İstanbul’un hem de Anadolu’nun çok kültürlü geçmişine hasretle bakıyor. Başkomiser Nevzat şöyle diyor “Sanırım beni şaşkınlığa boğan Hıristiyanlık düşencesinin bu kadar içimizde oluşu, bu kadar bizden oluşu ve benim bu gerçeğin farkında olmayışım. Belki İstanbul’da Rum bir tanıdığım, mesela Dimitri Amca bunları anlatsa yadırgamayacağım. Galiba, bir zamanlar İstanbul’un Doğu Roma’nın başşehri olması nedeniyle. Ama Güneydoğu’da birdenbire karşıma çıkan bu kadim kültür beni şaşkına çeviriyor.”
Derin Devlet
“Kavim”de işlenen bir başka tema, milliyetçilik ve derin devlet. Yazar bu sayede, polisiyelerin sevdiği klasik, iyi polis – kötü polis konusunu romanın merkezine yerleştiriyor. Romanda emniyet müdürlüğüne gözünü dikmiş hırslı devlet görevlileri var ama Başkomiser Nevzat bunlardan çok devletin gücünü kendi çıkarları için kullananları eleştiriyor “İşkence ediyorlar, öldürüyorlar, hırsızlık yapıyorlar, uyuşturucu satıyorlar sonra da çıkıp ne yaptıysak vatan için, millet için, devlet için diyorlar.”
“Kavim”i okurken, adaleti doğrudan sorgulayan roman türü olduğu için bir kez daha sevdim polisiyeyi. Adaleti soyut anlamda değil, yasaların nasıl işlediğini aracısız gösterme fırsatı veriyor yazarına da. Ahmet Ümit roman boyunca çok kereler bu konuya değiniyor. “Yasa ile adaletin aynı şey olmadığını biliyorum” diyor Başkomiser Nevzat, “Yasalar, adaleti korumak için varsa da, çoğu zaman başarılı olamadıklarını da biliyorum. Daha doğrusu böyle olmadığını her gün yaşayarak, öğreniyorum. Çünkü mükemmel yasa yok. Belki de bu yüzden yasalar sürekli değişip duruyor. Belki hep değişecek. Sanırım adalet, vicdanımız ile yasa arasında bir yerde duruyor. Bu nedenle yasa, adaleti sağlamakta tek başına yeterli olamaz. Ama adaleti sağlamak için yasalara inanmaktan başka da çaremiz yok.”
Bir acı gerçeği de fark etmeden geçemiyor bu romanın okuru, bu ülkede gerçek anlamda adaleti sağlayan yani suçlulara cezasını veren sistemi olmuyor. Bu romanda bürokrasinin ağır işleyen çarklarında adalet aramanın olanaksızlığı da sık sık vurgulanıyor. Dosyalar merkezden gizlice çıkartılıyor, polisler bilgiye pek de yasal olmayan yollarla ulaşıyorlar, ayrıca zanlıları sorgularken verdikleri gözdağı ya mafya ya da derin devlet. İşin ilginç yanı bunları yapanlar “iyi” polisler. Bu romanda suçluların hiç biri yargılanmıyor, infaz kararını mahkeme değil mafya yerine getiriyor.
Katil Kim?
Bu romanın bence en ilginç özelliği, yazının da başında değindiğim gibi, Ahmet Ümit’in romanın sonunu bir nebze açık bırakmış olması. Polisiyelerin sonunda katilin her şeyi itiraf etmesi, cinayet nedenlerini kendi açısından açıklaması beklenir, bu romanda aslında çok konuşkan olduğunu başından beri bildiğimiz katil, bu konuda en sonuna kadar suçunu inkâr ediyor.
Aslında tüm olgular dikkatleri katilin üzerine çekiyordu. İpuçları ve gerilim çok yerindeydi. Ben ilk kez katilden “Ben olanlardan haberim olmadığını söylemek istedim sadece” sözlerini birkaç kez tekrarladığı için şüphelenmiştim. Polis tarafından sözlerinin duyulduğundan emin olmak istemesi kuşkumu çoğalttı. Ancak, katil zeki ve kurnaz olduğu için, kuşkulandığım andan itibaren cinayetleri kendi eliyle değil, bir başkasını bu amaçla kullandığı da aklıma geldi. Bu düşünceyi desteleyen birkaç ipucu vardı. Cinayet mekânında, İncil’in Zekarya bölümlerinden bazı bapların altlarının çizilmiş olması, hemen akla saf ve kolay etkilenebilir görünen Zekeriya’yı getiriyordu. Katil, Zekarya bölümünü kullandığı gibi, cinayetler için Zekeriya’yı kullanmış olamaz mıydı? Kendi intikamını almak için kışkırtamaz mıydı genç Zekeriya’yı?
Bu düşünceler kuşkusuz romanın dışına taşıyorlar. Ama bence Ahmet Ümit hoş bir biçimde, hiçbir zaman mutlak suçlu olmadığını, her zaman yargının ötesinde kuşku kaldığını gösteriyor.


Kavim / Ahmet Ümit / Doğan Kitap / 2006 / 382 sayfa.

28 Nisan 2006

Müge İplikçi

CEMRE



Bir kahramana neden yakınlık duyarız? Hollywood filmlerinde, kahraman kötü adamları “haklamadan” önce, mutlaka büyük haksızlığa uğrar ya da fena halde dayak yer. Sonunda uğradığı haksızlıklara karşı direnmesi içimizde sevinç yaratır. Hakarete ya da haksızlığa uğrayan, iftira edilen ile bir çeşit özdeşleştiririz kendimizi.
Masal kahramanları için hissettiğimiz de farklı değildir. Külkedisinin ağır yaşam koşulları, dışlanması, hor görülmesi içimizde acıma hissi uyandırır. Masallar böyle şekillenir içimizde. Haksızlığa uğradığını düşünen çocuk, masallarla avunur.
Bir Masal Kahramanı
Müge İplikçi’nin “Cemre” adlı yeni yayımlanan romanı, büyümeye direnen Yıldız adında bir kız çocuğunu anlatarak başlıyor. Romanın ilk bölümünde ona bir masal anlatılıyor. Masalda görkemli Topkapı Sarayının hareminde cariye olarak yaşayan Nimet adlı bir kızın hikâyesini dinliyor Yıldız. Hiçbir büyük harfin kullanılmadığı masal şöyle anlatılıyor: “kendi kaderine eş birini seveceğine tutmuş şehzadenin ta kendisini sevmiş nimet aldı bedbaht. onu kıskanan öbür cariyeler iftira atmışlar ona. o sıra aynalı kolyesi kayıpmış şehzadenin geleceği gösteren, müstahakına sonsuzluğu ve olanaksızı vaat eden hünkar babasının şam’dan getirdiği sedef işlemeli, aynalı bir kolye. demişler ki tam sırası iftiranın, demişler ki al işte şehzadem geleceğinin aynasını bu çaldı. o nimettir… her derdin belası nimet.” Bu acı iftira karşısında, şehzadenin de iftira inanması üzerine “işte o gün atmış kendini haremin içindeki havuza nimet.” Geride bıraktığı intihar mektubunda “şu üç günlük dünyada beş kuruşluk ayna için beni hırsız tuttular buna yanmam, senin onlara kanmana yanarım şehzadem” diye yazmış.
Roman boyunca eskinin bu masalı hem öyküyü şekillendirir hem de Yıldız’ın hayatını. Farklı yıllarda ve farklı coğrafyalarda Nimet adında genç kızların kaderi hep bu masala bağlanır. Haksızlığa uğrayan genç Nimet’ler, masumiyeti simgelerler. Çok sayıda Nimet çıkar romanda karşımıza (ya da Yıldız’ın karşısına) ve hepsi sonunda doğalarında var olan su ile bütünleşirler.
Su
Müge İplikçi “Cemre”de farklı simgeleri yineleyerek romana bütünlük kazandırmış. Bunların başında, kadın kahramanların çoğunun su cemresinin düştüğü gün doğmaları geliyor. Su, özel bir anlam taşıyor romanda. İlk başta masalda anlatılan Nimet’in kendini haremin küçük havuzunda boğmasıyla su teması giriyor romana. Daha sonra Seine nehrine kendini atan ya da ağabeyi tarafından ölmüş sanılan Nimet’in belediyenin önündeki havuza atılması ya da boğaz sularına cesedi atılan bir başka Nimet’in kıyıya vurması vb… Bu olaylar 90’lı yıllarda, 2000’li yıllarda ya da çok daha önce 70’li yıllarda geçiyor ama hepsinin kaderi aynı, hepsi masumiyeti simgeleyen bu genç kadınlar ölümleri için aynı yolu seçiyorlar. Ayrıca roman boyunca neredeyse hiç durmadan yağmur yağıyor. Yağmur, suyun yansıtıcı özelliği gibi bir ayna oluşturuyor.
Yazar ilk başta anlattığı masaldaki diğer simgeleri de roman içine hep yerleştirmiş. Masalda anlatılan aynalı kolye tüm roman kahramanlarını birbirlerine bağlayan unsurların başında geliyor. Ayrıca aynanın Şam’dan getirtilmiş olması da Suriye’nin ve Şam’ın başka biçimlerde metinde yer almalarına yarıyor. Bu bazen Şam fıstığı, bazen Suriye ile Türkiye’nin politik ilişkileri şeklinde değişiyor ama yazar bir tek hayatı anlatırken, tüm hayatları onun içinde yer alacak şekle sokuyor.
Amca-baba
Romanda anlatılan onca kadın kahramanın öyküsü merkeze yerleştirilmişken, erkek karakterler bir bakıma var ile yok arasında beliriyorlar. Baba figürü genelde, olmayan bir baba yerine konulmuş yedek babalar ya da romanda dendiği gibi amca-babalar. Bu babalar despot değil, çok fazla gereksinim duyulan babanın yerine konmuş kişiler fakat kötü olmamalarına rağmen romandan bir şeylerin eksik olduğu izlenimi ediniyoruz.
Babalar olumsuz anlatılmasa da, erkekler genelde pek olumlu değil roman boyunca. Aslında erkeklerden çok erkekliğin kendini ifade ediş biçiminin altını çiziyor yazar. Töre cinayetlerine, faşizm, gericilik, cinsel ayırımcılık da eklenince anlatılanların sadece kültürel bir boyutta kalmadığını, çok daha derin siyasi bir duruşu simgelediğini anlıyoruz. “Kanlı savaşların anlamsızlıklarına denk düşerdi büyümek. Bir tür pusuydu hayatın genç insanlara kurduğu. Aklın büyümesiydi ruh karşısında. Aklın büyümesi, kısaca, taraf olmak demekti. Taraf olmaksa bedel. Bedel demek dağlara, taşlara, bayırlara, “En büyük biziz,” diye yazmak. Aklın büyümesi ile birlikte gelirdi ölüm, cephe, kutup, eşik, sınır, kan, meni, hırs.”
Diğer Karakterler
“Cemre” yoğun anlatımı olan bir roman. Yer yer, birbirlerine benzer karakterlerden oluştuğu için akıl karıştırıcı olabiliyor. Elbette birçok kadına aynı adı vermesi (Nimet) kurgu içinde çok anlamlı fakat Turunç, Gülperi, Yiğit, Cenk, Hilmi vb. çok sayıda karakter romanın temalarına pek katkıda bulunmadan varlar. Roman ancak bittikten sonra karakterleri yerlerine oturtabiliyor okur.
Okur bazı kilometre taşlarına gereksinim duyar, bu romanda bunlar sayıca az oldukları gibi, karmaşık bir kronoloji ile verildikleri için düzene sokmak hiç kolay değildi. Örneğin Yıldız’ın Nimet’in halası olduğundan roman bittiğinde bile emin olamadım. Diyaloglarında Yıldız’a hala dememesini normal karşılasak bile polisin ilk arayan olmasına neden bu denli şaşırdığını anlamak mümkün değil. “Cemre”de biraz daha belirleyici noktalar olsa, metin daha rahat okunabilirdi. Romanda beni rahatsız eden şey sanırım bazı karakterleri bir yere koyamamak oldu. En zor çözülen sanırım Yılan adam adlı karakterdi. Romanda onun rolünü ve anlamını ben çözemedim.
Romanda çok hoşuma giden şeylerin başında ise, şehir hatları ring otobüste başladığı yere dönen mini yolculuklar boyunca otobüse binen birilerinin anlattığı masallar oldu. İlk masal Yıldız’ın amca-babasına anlatılmış, bir başka öyküyü de Cemre adlı genç kız otobüse bindiğinde Yıldız’a anlatıyor. Sanki hep süren bir otobüs yolculuğu anlatılıyordu. İstanbul’un semtlerinden geçerken hep bir şeyler çağrıştıran, eskiye döndüren hikâyeler doluydu.
Bir de tabii her biri haksızlıklara kurban edilmiş Nimet’ler önemliydi romanda. Ağabeyi tarafından öldürülen genç kız, derin devletin sırlarını dile getiren gazeteci bir diğer kız, kocası tarafından gördüğü şiddet yüzünden korunma misafirhanesine yerleşmiş bir diğeri… bu genç kadınların hep aynı acıyı paylaşan, hep aynı şiddete maruz kalan kadınlar olarak anlatılmış olması, romana gücünü veriyordu.

Cemre / Müge İplikçi / Defne Yayınları / 2006 / 138 sayfa.

21 Nisan 2006

John Banville

DENİZ



Geçen günlerde, bir İngiliz yazarın esprili biçimde “şu İrlandalılara dilimizi zorla öğrettik, şimdi onlar bize öğretiyor” sözlerini okudum. Gerçekten de Sheridan, Wilde, Beckett, Joyce ve Shaw gibi edebiyat tarihinin dev yazarları İngiliz dilinin gelişiminde önemli rol oynamışlardır. İrlandalı yazarlar listesine sanırım son yıllarda gittikçe parlayan John Banville’i de ekleyebiliriz.
Dili en uç noktalara götüren yazarlarına İngiltere’de ve Fransa’da okurlar çok değer verirler. Ülkemizde ise durum neredeyse tam tersini gösterir, yazarlar duyulmamış sözcükler kullandıkları için burada okurlar tarafından ağır eleştirilirler. Türkiye’de durumun farklılığı, dil kullanımı bir bakıma politik ya da dünya görüşü olarak da ele aldığımız için olabilir. Bu konuyu belki başka bir yazıda ele almak üzere şimdilik bir kenara bırakalım ve dili uçlara götürerek kullanan hatta belki zorlayan Banville’e dönelim.
Bellek
John Banville bol ödüllü, olumlu eleştiri almış “Deniz” romanında, eğer insan anımsamak için yeterince çaba gösterirse, neredeyse tüm hayatını tekrar yaşayabilir tezini ortaya atıyor. Benzer bir düşünceyi Albert Camus “Yabancı” romanında dile getirir. İdam edilmeyi bekleyen roman kahramanı, hayalinde belirli bir mutlu günü sonsuza dek tekrarlayabileceğini düşünür.
Gelişmiş bellek sayesinde tarihin ya da bireysel yaşamın bazı dönemlerini hep canlı tutmak mümkündür. Bir dönemi ya da bazı günleri özellikle zihne kaydederiz, özel bir kutlama ya da acılı bir olay, daha az önemli diğer anıları neredeyse silerek zihni ele geçirir. Banville romanında zihnin neleri nasıl anımsadığını anlatıyor.
Hemen akla takılan bir soru: mutlu bir günü hatırlamak, mutluluk getirir mi? Biliriz ki, çoğu kez mutlu bir hatırayı zihinde yeniden oynatmak mutluluk ve neşeden çok, acı ve hüzün verir. Camus gibi Banville de bu romanında, anımsamanın doğasında acı çekmenin yattığını hissettiriyor.
“Deniz,” orta yaşlı sanat tarihçisi Max Morden’in karısının ölümünün ardından çocukluğunu geçirdiği sahil kasabasına dönüşüyle başlıyor. Romanda olaylar iki temel zaman diliminde geçer, Max Morden’in on yaşlarındaki çocukluk günleri ile altmış yaşında hali arasında ani geçişlerle eski ile yeni birbirine bağlanır. Ayrıca iki zaman dilimi, iki kadını ve iki ölümü anlatır, roman da zaten iki bölümden oluşur. Bununla yazar iki ölümü birbirlerinden bağımsız düşünmediğini anlatmak ister gibidir.
Kendini “keyifli merakları ve çok az hırsı olan bir adam” olarak tanıtan Max Morden, yoksul kasabanın, en yoksul evlerinden birinde yaşar. Babası evi terk etmiş, annesi ise sert mizaçlı bir kadındır. Hayatındaki tek eğlence yazları deniz kenarına tatile gelen varlıklı kentlilerdir. Önceleri sadece uzaktan izlemekle yetindiği tatilciler arasında özellikle bir aile onun için çok önemlidir. Hayatının ilk iki aşkını barındıran bu aileye yakınlaşması, sadece kasabalı eski arkadaşlarının değil annesinin de tepkisini çeker, bir anlamda yeni dostlukları yüzünden çevresine sırt dönmek zorunda kalır.
İsimler
Çevirmenler için en zorlayıcı şeylerin başında kuşkusuz kelime oyunlarını aktarmak gelir. Bir dilde çok komik ve anlamlı olan bir şey, çevrildiği dilde aynı zevki vermez. Banville bu tür oyunları çok seven bir yazar. Roman boyunca kullandığı isimler bir şey çağrıştırır gibi. Bazılarını roman içinde yazar açıklamış, bazılarını da çevirmen dipnotlarla netleştirmiş ama bunların ötesinde belli bir anlamı olmayan ama okurun bilinçaltına uyarılarda bulunan isimler de var. Bayan Vavasour ekşi bir tat, roman kahramanı Max Morden ise maksimum ölüm çağrıştıran isimleriyle dikkat çekiyor, ayrıca Grace ailesi de, çocuğun çevresindeki kaba saba ve yoksul insanlarla karşılaştırıldığında doğal olarak zarafet çağrıştırıyorlar.
Dipnotlardan söz açılmışken burada küçük bir parantez açmak gerekir. Bazı kelime oyunlarının çevirmen tarafından açıklanmasını çok yerinde bulsam da, bir romanda dipnotları fazla abartmamak gerektiğine inanıyorum. Bu çeviride Orpheus, Pluto (s.22) gibi mitolojik karakterlerin açıklanması bana çok gereksiz geldi. Ayrıca Vermeer gibi bir ressamı okur bilmiyorsa, kendi araştırmalıdır, kaldı ki çevirmen nasıl Picasso’yu açıklama gereği duymamışsa, Vermeer’i de açıklamamalıydı. Vermeer en basit başvuru kitaplarında kolayca bulunabilecek bir sanatçı. Genel kural olarak romanlarda yazarın açıklamadığını çevirmen açıklamamalı.
İsim konusuna geri dönersek, Banville isimlerdeki gizli anlamların ötesinde karakter benzerliklerini de isimlerle vermiş. Örneğin, Carlo ile Charles roman içinde tamamen farklı karakterler olmalarına rağmen, birkaç kez birinden diğerine atlayan anlatı sayesinde aslında ilk bakışta görülenden daha fazla ortak nokta dikkat çekiyor. Max her iki adamın kızlarına âşık oluyor, ayrıca doğrudan söylenmese de bu iki adama karşı hissettiği yakınlık, aşklarını etkiliyor. Her ikisinin varlıklı olmaları da başka önemli bir nokta ama Max’a tepeden bakmayan erkekler oldukları için neden çekici geldiklerini anlayabiliyoruz.
Sanat
Banville daha önce yazdığı romanlarda da plastik sanatlara gönderme yapan bir yazar fakat “Deniz” bir sanat tarihçisi tarafından anlatıldığı için yazar burada daha derinlemesine sanatla bağlantı kurma olanağı bulmuş. Bu kuşkusuz romanın en güzel yanı. “Hafıza, nesneleri kıpırtısız tutmayı tercih ederek hareketi sevmez; anımsadığım pek çok sahne gibi bunu da bir tablo olarak görüyorum” sözleriyle bu bakışını dile getiriyor. “Kafasını ve sol omzunu eğerek, bir avcunu Rose’un gür saçlarının altında tutup öteki eliyle emaye bir tastan bol miktarda yoğun, gümüşi su dökerek tam Vermeer’in süt ibrikli hizmetçisinin pozunda duruyor.” Yazar bu tür benzetmelerle okurun gözünde canlı portreler yaratmayı başarıyor. “Burnu sola doğru biraz çarpıktır, bu yüzden tam karşıdan bakılınca tıpkı o soyut Picasso portreleri gibi hem cepheden hem de yandan görünüyor gibi gelir” şeklinde kişileri betimlediği bölümlerde de kişinin görsel olarak canlanmasını sağlıyor.
Aslında yazarların bu denli görsel imgeler yaratmaları başka bir sorunu beraberinde getiriyor. Elbiseleri, takıları, elde tutulan kadehleri vb. o denli net anlatıyor ki, eksiklikler daha fazla hissediliyor. Örneğin “boru gibi sımsıkı, askısız bir elbise giymişti” (s.76) daha sonra “beyaz askısının üstüne düşmüş olan şarap damlası…” (s.85) Bir başka yerde de “elindeki kadeh yere düştü; içindekilerin yarısı etrafa saçıldı” dedikten bir paragraf sonra “kadehi elinden alıp dudaklarıma götürdüm” (s.21) okurda şaşkınlık yaratıyor.
“Deniz” kısa olmasına rağmen, çok ağır okunan bir roman. Benzetmeler ve betimlemeler açısından Banville üstün bir yazar olarak görünüyor fakat aynı şeyi kurgu için söylemek hayli zor. İngiltere basınında Banville’in romanı, bir iki eleştiri dışında, aşırı olumlu tepkiler aldı. Çok eleştirmen onu Nabokov ile, hatta bir tanesi Joyce ile karşılaştırdı. Ben korkarım o denli olumlu olamayacağım, objeleri canlı varlıklar gibi anlatması ve doğa betimlemeleri (özellikle de denizi anlattığı bölümler) çok hoşuma gitse de, karakterlerini derin bulmadığım gibi, diyalogları da bazen televizyon dizilerinden çıkma gibi geldi.

Deniz / John Banville / çev.: Hasan Kaya / Can Yayınları / 2006 / 176 sayfa.

07 Nisan 2006

Tahsin Yücel

GÖSTERGELER



Okumanın zihni beslediği söylenir. Ben gerçek anlamda beslendiğimi roman ya da öykü okurken değil, edebiyat üzerine denemeler okurken hissediyorum. Bu tür denemeler, sadece edebiyat eleştirmeninin değil, kuşkusuz her okurun romana bakışını zenginleştiriyor.
Tahsin Yücel “Göstergeler” adlı yeni yayımlanan kitabında, günümüz için çok önemli konuları ele almış. Edebiyat örneklerinin yanı sıra, gündelik yaşamdan da ilginç kesitler verdiği için, hem genel anlamda yaşam üzerine hem de daha sınırlı olarak edebiyat üzerine fikirlerini sunma ortamı yaratmış.
Tekbiçimlilik
Tahsin Yücel’in “Göstergeler”de ele aldığı konulardan biri, belki de günümüzü en iyi tanımlayan, tekbiçimlilik. Küreselleşmenin üzerimize dayattığı tekbiçimliliği yazar ironiyle ele almış: “Belirli izlencelerin günleri, saatleri bile aynı. Elinizde uzaktan-kumanda, bir kanaldan bir başka kanala, dolayısıyla bir izlenceden başka bir izlenceye geçtiğinizi sanırken, aynı çöpçatanlık izlencesinin bir değişkesinden başka bir değişkesine, aynı türkü yarışmasının bir evresinden başka bir evresine geçiyorsunuz, üstelik yalnızca sunucu bayanlar değil, konuklar da görünüşlerinden dillerine kadar hep birbirlerinin aynı. (…) (k)üreselleşen dünyamız da tekbiçimliliğin, dolayısıyla kendi kişiliğinden kopmanın, dolayısıyla yabancılaşmanın mutlu bilinçsizliğine erişiyorlar.”
Yücel’in bu satırlarını okuduğum günlerde bir yandan da Paul Ricoeur’ün 1961 yılında yayımlanan “Evrenselleşme ve Ulusal Kültür” başlıklı makalesini okuyordum. Evrenselleşme Ricoeur’a göre, insanlık için bir gelişme olarak görülebileceği gibi, aslında bir yıkımın hazırlığını da beraberinde getiriyordu. Ünlü filozof insanlığın ahlâkî ve tarihsel olarak yaşamsal çekirdeğini oluşturduğunu düşündüğü kültürel zenginliğe bakarken, değerlerin hızla kaybedildiği görüşünü dile getiriyordu. Ricoeur’ün tahminleri, Yücel’in gözlemleri ile öylesine örtüşüyor ki, iki yazarın bakışındaki berraklık, yaşadıkları çağı bunca iyi görmeleri, sarsıcıydı.
İçinde bulunduğumuz yer ve zamanı nesnel biçimde görmek hiç kolay değildir, bunu yapabilen düşünürler bize, bir bakıma dünyamızı tanıtırlar. “Göstergeler”i okurken, bugün bir kültürün ifadesi olarak ne bir objeye ne de bir yapıya bakma şansımızın kalmadığını görmeden edemedim. Eski çağlarda her yörenin kendine özgülüğü vardı. Örneğin Paris’te bulabileceğiniz bir ayçöreğini, dünyanın başka bir yerinde bulmanız olası değildi, oysa bugün, Fransız usulünde pişirilmiş croissant, Tokyo, Buenos Aires ya da Adapazarı’nda üzerinde “Bakery” yazan bir dükkânın içinde karşınıza çıkabilir. Bu yeni durum, bazılarınca Adapazarı’nın ne kadar gelişmiş bir kent olduğunu kanıtlamak için örnek olarak verilse de, aslında Tahsin Yücel’in dediği gibi, “aynı tekbiçimlilik, aynı düzeysizlik” örneği olarak da görülebilir. Küreselleşen dünyamızda artık saf bir arayış tamamen gerçek dışı kalmakta ve tanımlanabilir basit kültürel, cinsel, politik, ekonomik ve etnik bağlardan kopuk hayatlar sunmaktadır.
Her yerde aynı şeylerin bulunması örneğinden yola çıkan Ricoeur’e göre, asıl trajedi, aynılaşmanın özgünlüğü tamamen yitirmeye neden olması. Adapazarı’nda croissant bulmak, bir zaman sonra yörenin özelliği sayılan türlerin yok olmasını beraberinde getirecektir (hatta çoktan getirmiştir.) Olmayan yeni bir şeyi bulmak diye başlayan küreselleşme, kısa zamanda özgün ve yaratıcı olanı yitirmeyi beraberinde getiriyor.
Söz Düzlemleri
“Göstergeler”de önemli yer tutan konulardan biri de dil kullanımları. “Yazından anlamak, yazınsal evrenlerin ve yazınsal biçemlerin sonsuzluğunu kesinlemekle başlar” sözleriyle elbette her yazınsal biçimin aynı değerde olduğunu söylemiyor yazar, aksine değerlendirmede kullanılacak ölçütlerin neler olduğunu açıklıyor. Bu bölümde ilginç örnekler yer alıyor, resmi bir raporun ya da bir başvuruya eşlik eden özgeçmişin dili nasıl olmalıdır sorusuna yanıttan çok, bu farklı kullanımların göstergelerine değiniyor.
Dil, bize doğrudan bilgi verdiği gibi, bir de metni yazan kişi hakkında bilgi verir. Kullanılan sözcükler, deyimler, yazarın dünya görüşünü, politik duruşunu hatta satır aralarında kendisi hakkında bilgiler sızdırabilir. Bu konu sadece metin incelemeleri yapan bilim adamlarını değil, her okuru ilgilendirir.
Köşemenler
Denemelerde benim en hoşuma giden bölümlerden biri gazete köşe yazarları ile ilgili düşüncelerini yazdığı yerler oldu. Sanırım basın, ülkemizde en kötü işleyen sektörlerin başında geliyor, bu yüzden bu konuda eleştiriler özellikle dikkate alınmalı.
Bir başka önemli bölüm de “otomobil ve insanbiçimsellik” başlığını taşıyor. Yazar “Kumru ile Kumru” (Can Yayınları, 2005) romanında tüketim çılgınlığını ve eşyanın yaşama hükmeden boyutunu anlatıyordu. Bu denemesinde adeta “Kumru ile Kumru”nun yazılış sürecindeki düşüncelerine götürüyor bizi, romanı hangi düşüncelerle temellendirdiğini daha iyi anlamamızı sağlıyor. Markaların insanbiçimselleşmesi ve işlevleri ötesinde anlam kazanmaları, çağımızın başlıca sorunlarından biri; reklâmın bilgi, markanın da kişilik sanıldığı bir dünyada yaşıyoruz.
“Göstergeler” sadece günümüz sorunlarını tanımlamıyor, kitabın bir diğer yarısı da edebiyat tutkunlarının yararlanacağı bölümlerden oluşuyor. Türk masalları, söz töreleri, dilsel ifadelerin efsanelerdeki gücü, destanlar, Yaşar Kemal’in destandan roman geçişi, Melih Cevdet Anday şiirinde uzam ve zaman gibi birbirinden güzel bölümler yer alıyor. Bu bölümler Tahsin Yücel’in, Türk edebiyatı üzerine düşünen en derinlikli yazarlarımızdan biri olduğunun kanıtı.

YAZIN SANATI – CUMHURIYET KİTAP EKİ #842
6 Nisan 2006


Göstergeler / Tahsin Yücel /Can yayınları / 2006 / 190 sayfa.

30 Mart 2006

Sema Kaygusuz

YERE DÜŞEN DUALAR


Şarap şişelerinin üzerindeki etiketlerde, kullanılan üzümün hangi yılın ürünü olduğu yazılır. Yıl, şarap kalitesinin en önemli göstergelerinden biridir, yıldan yıla, yöreden yöreye değişen hava koşulları, üzümün niteliğini doğrudan etkiler.
Bazen düşünürüm, şarapların kalitesini belirleyen hava koşulları gibi, bir yörenin ve çağın sanatı, o günün koşullarından ne denli etkileniyordur diye. Kuşkusuz ekonomik, sosyal ve politik olaylar bilim, sanat ve felsefe üçgeninde yaratıcılığı etkiliyordur. Nasıl güneşten ve rüzgârdan besleniyorsa üzümler, sanatçı ve düşünürler de, ortak birçok şeyden etkileniyorlardır. İlkçağda Ege’nin Doğu ve Batı kıyılarında onca filozofun yaşamış olması bir rastlantı olamaz, mutlaka gündelik hayatlarında bu olağanüstü çıkışı destekleyen olaylar vardı. Tarihsel incelemelerde bilim ve felsefedeki gelişmelerin politik ortamdan etkilendiği kolayca görülür oysa şiir için durum farklıdır, tüm politik ve sosyal kısıtlamalara, baskılara, zorbalığa rağmen, şiir yeşereceği toprak bulur.
Roman, bu anlamda galiba şiir denli bağımsız değil. Sadece politik ve sosyal olaylardan etkilenmekle kalmıyor, daha olumsuz bir anlamda, piyasanın ve sıradanlaşmanın etkisi altına da girebiliyor; fakat bir de olumlu yan var, aynı şaraba tadını veren üzümler gibi, doğal ortamdan etkilenmeleri sayesinde bir yörenin ya da bir çağın romancılarında ortak özellikler göze çarpabiliyor.
Romanlarda bir iklimin kokusu ya da bir çağın sesini duymak her zaman heyecan vericidir. Şaraba sinen üzümün tadı gibi, Türkçe romanlarda da yeni bir tat kendini gösteriyor son yıllarda. Bunun iyi örneklerinden birini bu hafta okudum. Daha önce öykülerini okuyup hayranlık duyduğum Sema Kaygusuz, “Yere Düşen Dualar” adlı ilk romanında, yeni nesil romancılarımızın yeteneğine iyi örnek oluyordu.
İki Roman
“Yere Düşen Dualar” birbirlerine hiç benzemeyen, “Üzüm” ve “Altın” başlıklı iki bölümden oluşuyor. Birinci bölüm yakın bir tarihte, Türklerle Rumların birlikte yaşadığı küçük bir adada geçiyor. Adını pek söylemek istemeyen (ve bu yüzden de adıyla ilgili bir sırra bizi hazırlayan) anlatıcı, genç bir kız. Çok sevdiği amcasının ölümü ve annesinin evi terk etmesi sonunda babasıyla yalnız kalıyor. Romanın birinci bölümü onun öyküsünü, onun ağzından anlatıyor. Kütüphanedeki işi, garip kitap koleksiyonu, sevgilisi ve en önemlisi de babasının kendinden sakladığı sırrı kendi bakış açısıyla dile getiriyor.
İkinci bölüm “Altın” bambaşka bir havada başlıyor. Anlatı, birinci tekil şahıstan üçüncü sahsa geçiyor. Her an adada yaşayan genç kızın hayatına dönmeyi bekleyerek okuyoruz ama bu romanın son sayfasına dek gerçekleşmiyor. Birinci ve ikinci bölümler birçok açıdan farklılar, ilk başta, farklı zaman dilimlerini dile getiriyorlar. Ayrıca burada yeni karakterler sunuluyor, birinci bölümdekilerle aralarında bir bağlantı kurulamıyor. Ama bunlardan önemlisi birinci bölümdeki yalın anlatım ikinci bölümde şiir ve masal karışımı bir anlatıma dönüşüyor. Bir başka farklılık, “Üzüm”de bütünlüğe giden, birbirine bağlanan öyküler, “Altın”da, dağılan bölünen öyküler şeklini alıyor.
Ölümsüzlük
Jean-Jacques Rousseau “L’Emile” adlı eserinde şu soruyu sorar “Eğer yeryüzünde ölümsüzlük sunulsaydı, hangi bahtsız insan bu hazin armağanı kabul ederdi?” Ölümsüzlük konusu edebiyatta bir lanet olarak sunulur, hep genç ve dinç kalmak bir yandan imrenilen ve arzulanan şeydir ama öte yandan sonsuza dek acı anlamına da gelir.
Par Lagerkvist “Barabbas” adlı romanında, tanrının laneti olarak sunar ölümsüzlüğü. Simone de Beauvoir ise “Tüm İnsanlar Ölümlüdür” (Tous Les Hommes sont Mortels) adlı ütopik romanında, 14. yüzyılda ölümsüzlük iksiri içmiş ve sonsuzluğa lanetlenmiş bir adamı anlatır. Beauvoir ölümsüzlük istemini, insanın zayıflık anında, gereksiz ve yersiz yaşama hırsı olarak açıklar; ona göre, tanrıların laneti değil, insanın açgözlülüğüdür bunun nedeni.
Sema Kaygusuz, adı geçen romanlarda olduğu gibi, ölümsüzlüğü bir lanet olarak ele almış ama konuya çok farklı yaklaşmış. Her şeyden önce, ölümsüzlük nedenini sorgulamamış, bir anneden kızına geçen kehanet yeteneği gibi, ölümsüzlüğü bir nesilden diğerine aktarılan bir “lanet” olarak göstermiş. Beauvoir sonsuzluk içinde aşkın, sevginin, sadakatin hiçbir anlamı kalmadığını anlatmıştı romanında, örneğin uzun yıllar süren mutlu bir beraberlik, sonsuzluk içinde on beş dakika gibi kalacaktır. Ya da deliler gibi sevdiği kadın, mutlak bir gün gelecek hatırlanmayacak kadar uzak kalacaktır. Ölümsüzlüğün laneti, sevdiğin tüm ölümlüleri sonsuzca kereler kaybetmektir.
Kaygusuz romanı aynı duygu üzerine kurmuş, kocalarını ve çocuklarını gömmek zorunda kalan bir Çingene kadının yaklaşımıyla sunmuş ölümsüzlüğü. “Yere Düşen Dualar” sonsuzluk hissini, her nesil yaşanan acıların tekrarlanması ile veriyor. Annenin evi terk etmesi, bir türlü ölememek gibi temalar başka yaşamlar içinde tekrarlanıyor.
Şarap
Romanda beni en çok etkileyen bölümler üzümün ve şarabın kokusunu, tadını hissettiren satırlar oldu. Romanın birinci bölümü gerçekle gerçeküstünü birleştiren nefis bir anlatıya sahipti. Daha romanın ilk satırlarında roman kahramanı çok gerçek ve inandırıcı geldi, anlattığı hikâye ise gerilim ve sırlarla dolu olduğu için inanılmaz bir sürükleyiciliğe sahipti. Ancak ne yazık ki ikinci bölümde bu gerilimin kaybolduğunu hissettim. Aslında roman başında bize geçmişten bir açıklama getireceğini söz veriyor ve bunu aynen yerine getiriyor fakat geçmişe o denli derin dalıyor ki, neden bunların anlatıldığı önemini kaybediyor. Okurken iki bölüm (ya da iki roman) arasında bağlantı noktaları bulmaya çalışmak fazla zorlayıcı oluyor.
Bu romandan zevk almak için, ikincisinde birincisinin gizi saklı iki farklı roman olarak düşünmek belki daha doğru olur. Her ikisinin eşsiz güzellikte olduğunu da eklemek gerekir.

Yere Düşen Dualar / Sema Kaygusuz / Doğan Kitap / 2006 / 333 sayfa.

23 Mart 2006

Elif Şafak


BABA ve PİÇ



Bir romanda, konuya hangi açıdan bakıldığı, okurun belki de ilk dikkatini çeken şeydir. Anlatıcının kim olduğu ya da anlatılanın kimin öyküsü olduğundan çok, asıl ilgiyi çeken şey, ahlaksal ve estetik merceğin nereden ayarlandığıdır.
Bu hafta okuduğum Elif Şafak’ın “Baba ve Piç” romanında da, kitabın daha ilk sayfalarında yazarın çifte mercekten bakarak öyküye yaklaştığı dikkatimi çekti. Şafak romanı, farklı açılardan bakan, iki mercek üzerinde bir dengeye oturtmuştu. Kurgunun yapısı her iki merceğin aynı mesafeden ayarlandığı izlenimini veriyordu ayrıca bu ikili iskelet, romandaki siyasi dengeyi bulmaya yarıyordu.
Merceklerinden biri, çoğunluğu kadınlardan oluşan, İstanbullu bir ailenin üzerinde, diğeri ise San Fransisco ve Arizona yaşayan, Türkiye’den Amerika’ya göçmüş Ermeni ailenin üzerindeydi ama özellikle her iki ailenin son kuşak temsilcileri olan Armanuş ve Asya adlı iki genç kıza odaklanmıştı. Tüm öykü iki koldan, birinden diğerine geçerek, iki kızın aile geçmişlerinden başlayarak bugünlerine getiriyordu.
Simetri
İki başlı anlatı her zaman simetriyi beraberinde getirmez ama “Baba ve Piç” kusursuz bir simetri sunuyor bize. Amerika’da yaşayan Armanuş’un Ermeni ailesinin halalarla dolu, İstanbul’da eski bir köşkte oturan on dokuz yaşındaki Asya’nın ailesinin de teyzelerle dolu olması bir bakıma aynı soyağacının eksik kalmış dalları gibi birbirlerini tamamlıyorlar. Birbirlerinden habersiz sağda halalar solda teyzeler şeklinde ilerleyen dallar, köklerinde bir birleşme noktasını önceden haber verir gibiler, ancak bu haber müjdeli bir bütünlüğe götürmeyeceğini de başından hissettiriyor.
Aslında kadınların baskın olduğu bu parçalanmış “soyağacında,” yalnız ruhlar çoğunlukta. Simetriyi sağlayan bir başka olgu da Armanuş ve Asya ilk başlarda çok farklı kadınlar gibi görünseler de, aynı yaşlarda, aynı boylarda (her ikisi de uzun boylu) ve kemerli burunlular. Aralarındaki fark birinin esmer diğerinin sarışın olması, bu da belki simetriyi resmin negatif kopyası gibi tamamlıyor.
Armanuş ve Asya’nın görünüşleri ve kişiliklerini alt altta sıralayınca ortaya benzerlikten çok, bir bulmacanın iki anahtar parçası gibi birbirlerine uydukları hatta belki birbirlerini tamamladıkları çıkıyor. Elif Şafak roman kahramanlarını tanıtırken onları benzeteceğimiz nitelikler şeklinde basitçe sunmuyor karakterlerini, romanın bir noktasında uyum ve bütünlük hissini verdiği için başa dönüp yeniden değerlendiriyoruz onları.
Aşure
Aslında bu yazıya aşure tarifi vererek başlamayı düşünmüştüm. Aşure, kuşkusuz Elif Şafak’ın zihninde Anadolu’yu simgeliyor, içinde birçok öğe barındıran, birlikte pişen ve dolayısıyla birbirlerine karışmış tatlar benzetmesi, tam da Anadolu’nun etnik mozaiğini betimliyor. Her bir yemiş diğeriyle birlikte pişmiş olmaktan dolayı tatları karışmış ama kendi özünü de yitirmemiş. Tüm bu karışık doğasına rağmen aşurenin kendine has lezzeti var, aynı Anadolu’da yüzyıllarca birlikte yaşamış, birbirlerinin mutfaklarından, kültürlerinden etkilenmiş halklar gibi.
Romandaki bölüm adları aşure malzemelerinden oluşuyor. Yiyecekleri Şafak roman boyunca farklı anlamlarda kullanıyor. En başta Ermeni ve Türk mutfaklarının yakınlığı ama çok daha yoğun olarak ailenin yemek masası etrafında toplanması ve farklı ailelerin yemek alışkanlıklarındaki benzerlikler olarak ortaya çıkıyor. Yemekler çocuklara kültürün bir parçası olarak sunuluyor. Ayrıca onların karınlarının doyması ile garip bir mutluluk duyan aile büyükleri var her iki tarafta da. Romanda özellikle en duygulu anlar da yemek sunumuyla ilgili, örneğin Banu teyzenin eve misafir gelmiş Armanuş’a gece yatmadan önce soyulmuş ve dilimlenmiş portakal sunması, belki de bu yabancının kendini ilk kez evinde hissettiren olay oluyor.
Ensest
“Baba ve Piç” Elif Şafak’ın diğer romanlarında görmediğimiz denli sürükleyici bir yapıya sahip. Roman bir yandan geçmişin izini süren Armanuş’un bulduklarını damla damla verdiği için, öte yandan da ailelerin acı dolu geçmişlerini sır perdesi ardında koruduğu için olağanüstü bir gerilim yaratıyor. Burada da yine simetrik negatif yansıma söz konusu: birinin hatırlansın, kabul edilsin istediğini diğeri unutmak ve yok saymak istiyor.
Elif Şafak, Ermeni-Türk tartışmasını da bu bağlamda ele alıyor romanda. Türklere karşı nefret dolu gençlerin katıldığı internet sitesinin forumundaki tartışmalar en çok da, karşılığını bulmadıkları için sürekli artan kızgınlığa dönüşüyor. En azından bu sitede tartışan Ermeni ve Rumlar, Türklerden bekledikleri nefreti, başka deyişle, kendi kızgınlıklarının karşılığını bulamıyorlar. Armanuş da ilk başlarda en çok buna şaşırıyor, ailesinin başına gelen felaketleri anlattığında, karşısında onu anlayışla dinleyen, hatta anlattıklarına çok üzülen insanlar (Türkler) görüyor.
“Baba ve Piç” bir bakıma öykülerini anlattığı bu iki aileye, daha büyük Anadolu resminin örnek bir kesiti olarak bakıyor. İki ailenin hikâyesi ve tabii aynı zamanda soyağacı, Şuşan adlı büyükannede birleşiyor. Küçük bir çocukken dağılan ailesi onun mutsuzluğunun nedeni iken, geride terk ettiği çocuğu da, diğer ailenin üç nesil boyunca sürecek trajedisinin nedeni oluyor. Bütün roman boyunca iki aileyi Anadolu’yu simgeler olarak düşünmek belki kurguyu zorlamak oluyor, yazarın amacının bu olduğundan emin değilim fakat Özellikle romanın merkezine ensest tecavüz yerleştirmiş olması (bu satırlarda anlatı doruğa ulaşıyor) olayları bir cinnet anına hapsetmesi çok düşündürücü geldi.
Romanın en güzel yanlarından biri bölümleri birbirlerine bağlayan iplerin çok zekice dolanmalarıydı. Örneğin, politikacıları hayvan benzetmeleriyle betimlediği için hapse girmeye hazırlanan karikatürist, bir sonraki bölümde aşklarını hayvan betimleri ile bedenlerine dövme şeklinde yapanlarla bağlanıyordu; ilk bölümde laf atan taksi şoförü, yirmi yıl sonra cenaze arabasının önünü tıkıyordu, böylece baba ve piç, roman başından beri hiçbir araya gelmemiş iki kişi, garip bir rastlantı sonucu taksi şoförü ile zihnimizde bir araya gelebiliyordu.
Bir de tabii söz etmeden geçilemeyecek kadar önemli cinler var romanda. Sağ omuzda Şekerşerbet Hanım, sol omuzda da cin taifesinin gulyabani kümesine mensup Ağulu Bey. Belki Elif Şafak’ın sol omzunda da, ancak cinlerin ilham kaynağı olabilecek güzellikte roman yazdığı için, bir baron oturmakta.

Baba ve Piç / Elif Şafak / çev.: Aslı Biçen / Metis yayınları / 2006 / 376 sayfa.

16 Mart 2006

Sibel K. Türker

ŞAİR ÖLDÜ

Ama yalnız kalınca Zerdüşt, şöyle dedi gönlüne: “Mümkün mü bu! Bu ihtiyar ermiş ormanında işitmemiş hâlâ öldüğünü Tanrının’”
Friedrich Nietzsche “Zerdüşt Böyle Diyordu” çev.: Osman Derinsu

Nietzsche, ahlak felsefesinin temeline, insanın Tanrı buyruklarından sıyrılıp kendi ahlakını yarattığı yeni bir dünya görüşünü oturtarak başladı. Batıdaki aydınlanma çağı insanı evrenin merkezine yerleştirmişti, ahlak açısından yeni çağda insan, kendi davranışlarından sorumlu olmalıydı, daha üst bir varlığa karşı hesap vererek değil, sorumlulukların bilincinde olarak.
Bu hafta okuduğum Sibel Türker’in “Şair Öldü” adlı romanı, başlığını görür görmez Nietzsche’yi düşündürdü. Zaten, ilerleyen sayfalarda yazarın Nietzsche’yi düşünerek bu başlığı verdiği de ortaya çıktı.
Yabancılaşan Nesil
Sibel Türker, “Şair Öldü”de 23 yaşında, hukuk fakültesinde öğrenci bir kızın yaşamından bir mevsimi anlatıyor. Pavyonda dansözlük yapmış annesi, sonradan deliren öğretmen babası, kendisinden çok daha güzel ablasıyla, erken büyümüş bir genç kız Ersin. Kendisine bir erkek adı verilmiş olması da, kadınlığa ve ailesindeki kadınlara yabancılaşmasının bir çeşit dışavurumu. Her anlamda dışlanmış biri Ersin, sadece ailesi tarafından değil, kendisini de – özellikle romanın başlarında – bir asi olarak tanımlamayı seviyor. Babasından genetik olarak devraldığını düşündüğü delilik kıyısında dolaşıyor olması, anti depresan ilaçlarla günlerini yaşanır kılması, onun marjinal portresine uygun düşüyor.
Roman, anne ve iki genç kızın, parasızlık içinde hayatta kalma teması içinde geçecek sanırken, Ersin’in fakülteden türbanlı bir kız arkadaş edinmesiyle yön değiştiriyor. Konu hiç beklenmedik şekilde üniversite, türban ve dolayısıyla özgürlük tanımlamaları çevresine takılıyor. Hayatına giren türbanlı arkadaşı Ersin’in yeni sorgulamalara başlamasına neden oluyor: “Kararsızım. Elif hayatıma sızdığında beri iyice kararsızım. Beni anladığını ve sevdiğini iddia eden başörtülü arkadaşım. (...) Tanrı’nın yok oluşuna ağıt. Elimde biletimle koltuğumu aradım. Ön sıralar üstün insanlar tarafında kapılmıştı. Nietzsche’nin bunaltısı... Kabul ve ret oylarıyla yürüyen mükemmel sistem. İnsan merkezli her şey... Ve şüphe içimi kemiriyor. Durduğum yeri kaybetmek istemiyorum. Durduğum yer neresi? Ateşli bir hastalığa direnç gösteriyor gibiyim. Oysa söz konusu olan kaybolmuşluğum değil.”
Türban
Roman bu noktada farklı bir yöne gidecek gibi görünüyor, dışlanmış iki kızın yakınlaşması, biri türbanlı olduğu için sınavlara sokulmuyor diğeri ise kendi bunalımlarından okul disiplininden uzaklaşıyor. Aslında ilk birkaç bölümde müthiş bir roman okuduğu izlenimine kapılan okur da bu noktada yön değiştiriyor. Bir anda Ersin’in hayat hikayesi, yüzeysel inanç tartışmaları içinde sıradanlaşmaya başlıyor. Romanın ikinci yarısında, ilk başlardaki kadar asi olmadığını, toplumdışına itilmişliğinin aslında pek de karanlık olmadığını (ya da en azından her gencin yaşadığından farklı olmadığını) görmeye başlıyoruz.
Evin içindeki bunalımlı ortam da yerini daha hafif ve eğlenceli kadınlar topluluğuna bırakıyor. Teyzesi ve küçük kızının aralarına katılması, birbirlerine çok uzak duran Ersin ve ablasının gelinlik modellerine bakarken yakınlaşması, yılbaşı hazırlıkları, hediye alışverişi, bu ortamın romanın başında tanıtıldığı kadar sevgisiz ve yalnız olmadığı izlenimi veriyor. Ayrıca Ersin’in, takı satan kadınla sıcak dostluğu, kendine kadınsı iç çamaşırlar alması gibi örneklerde, başlardaki yabani portreye uygun düşmüyor.
Türker romanında klasik bir anlatım kullanmış. Çok yerinde geri dönüşlerle Ersin’in çocukluğu ve ailesinin geçmişi anlatılıyor. Roman kahramanı (aynı zamanda anlatıcı) yaşadığı bir olaydan, çağrışım yoluyla bir anısına dönüp anlatıyor, arada hiç zorlama hissettirmeden ve olayların akışını bozmadan. Roman boyunca geri dönüşler hep sağlam tutulmuş ve orantısı roman içinde doğru dağıtılmış.
Bunu söyledikten sonra hemen eklemeli ki, romanda doğru orantılı dağılmayan bir şey dikkat çekiyor: ilk bölümlerdeki anlatım çok fazla benzetme ve metaforla dolu iken, sonralarda bunlar iyice azalıyor hatta yok oluyorlar. Örneğin s.11’de “Ortada hayat yoktu. Sulandırılmayı ve tüketilmeyi bekleyen yoğun, kokulu, kıvamlı ve korkutucu bir zaman vardı.” Romanın ilk birkaç bölümü tamamen bu türden benzetmelerle ve soyutlamalarla çok zengin duruyor. Özellikle tüm duyulara seslenen bu türden benzetmeler benim çok hoşuma gitti. Anlatıcının ruh hallerini daha iyi anlamaya yardımcı oldukları gibi, şiirsel bir hava da veriyordu romana.
Romanın içinde anlatı karakterinin değişmesi hoş değil. Yazar bunu romanın gerçekçi sonuna daha yatkın olacağı için seçmiş olabilir ama bütünlüğü zedeleyen bir unsur olmuş. Ben birkaç kez başa dönme gereği duydum, konu ve anlatı ne idi, ne oldu, aynı romanı mı okuyorum hâlâ diye sordum kendime. Oysa kusursuz bir roman gibi başlamıştı. Aslında eleştiriler beklenti yükseldikçe artıyor belki de. Yazar romanın başında öyle bir seviye tutturmuş ki, doğal olarak o seviye bekleniyor.
Roman kahramanlarına gelince, güzelliğini kullanarak kendine sosyal sınıf atlatacak bir erkekle evlenmekten başka bir düşüncesi olmayan abla portresi bence çok iyi çizilmişti. Aynı şekilde anne karakteri de, pavyonda çalışmış olmaktan dolayı aşağılanmışlığını çok güzel ortaya koyuyordu. Her iki karakterin betimlemesi çok başarılıydı. Geçmişleri iyi anlatıldığı için, bugün kim oldukları sonucu doğal olarak kendiliğinden ortaya çıkıyordu.
Romanın diğer karakterlerinin işlenişine bakıldığında ise aynı titizlik görülmüyor. Başörtülü Elif, yavan ve derinliksiz olarak çıkıyor, ayrıca babası ve üvey annesiyle ilişkisi de havada kalıyor. Aynı şekilde Ersin’in fakülteden diğer arkadaşı Samim karakterini de bir yere oturtmak zor. Neden roman, bunca sayfalar dolusu bu iki karakter çevresinde döndü, bunu da anlamak zor, çünkü sonuçta temaya bir katkısı olmuyor her ikisinin de.


Şair Öldü / Sibel K. Türker / Doğan Kitap / 2006 / 254 sayfa.