11 Haziran 2008

Öncü Bir Düşünür Mazhar İpşiroğlu


“Sanat, doğaya verilmiş yanıttır.”
André Malraux

Michael Lindsay-Hogg’un yönettiği, başrollerini John Malkovich ve Andie Macdowell’in oynadığı “Tutku” (Object of Beauty) adlı filmi geçenlerde yeniden televizyonda izleme olanağı bulduk. Küçük bir Henry Moore heykelinin, şımarık mirasyedi bir çiftin otel odalarından çalınmasını konu eden film, bir sanat yapıtına nasıl farklı değerler verildiğini çok güzel gösteriyordu.
Hiçbir zaman bir ev (ya da bir mutfak) sahibi olmamış, hep otellerde para harcayan Amerikalı çiftin Londra’da kaldıkları süre içinde odayı temizleyen sağır ve dilsiz genç bir kızın Henry Moore heykeline – gerçek maddi değerini bilmeden – sadece “benimle konuşuyordu o heykel” diyerek çalmasını anlatıyordu. 20,000 İngiliz Sterlini değerindeki heykelcik, zengin Amerikalı çift için para ve gücü temsil ederken, onu çalan işçi sınıfı genç kız için duygusal ve sanatsal anlamlar taşıyordu. Sonra heykeli genç kızın elinden almaya çalışan gerçek hırsızlar için ise sadece para demekti. Polis için ise otelin adını lekeleyecek bir objeye dönüşmüştü. Sonunda gerçekten sanat objesini anlayan ve seven kişinin ona sahip olmaması garip bir haksızlık duygusu yaratmayı başarıyordu.
Bu filmi tam da Mazhar İpşiroğlu’nun doğumunun 100. yılı vesilesiyle açılan sergi ve Öncü Bir Düşünür: Mazhar Şevket İpşiroğlu adıyla basılan kitapla yeniden düşünme fırsatı buldum. Sanat yapıtı gerçekten de çok farklı değerler taşıyabiliyordu ona yakın insanlar için. Necmi Sönmez, Ferit Edgü ve Nazan İpşiroğlu’nun yazılarından oluşan kitap, bu ülkenin kültür oluşumunda çok önemli rol oynamış birini tanıtmakla kalmıyor, bir sanat yapıtına nasıl bakmamız gerektiği hakkında da okuru düşünme itiyor.
Ferit Edgü “(g)örsel bir sanat yapıtını evrensel bir dil olarak gören ve bu dilin, ancak çağdaş düşüncenin ışığında, onun verileriyle okunabileceğine inanan ve bunu yapıtlarıyla kanıtlayan bir sanat tarihçisi” diye anlatıyor İpşiroğlu’nu. “Onun çalışmalarını yönlendiren, ne zaman? Nerde? Niçin? soruları kadar Nasıl? sorusuna aradığı yanıttır.”
Kitabın, eşi Nazan İpşiroğlu tarafından kaleme alınan bölümünde, özel hayatının yanı sıra nasıl çalıştığı, nelerden etkilendiği ve genel sanat görüşleri anlatılmış. 1940’lı yıllardan itibaren Türkiye’deki sanat ortamı hakkında da bilgi ediniyor okur.
Öncü Bir Düşünür’ü okurken yeniden İpşiroğlu’nun son çalışması (ölümünden sonra Türkçesi yayınlanan) Bozkır Rüzgarı Siyah Kalem’i kitaplığımdan indirip saatlerce sayfalarında yeniden gezindim. İpşiroğlu otuz yıldan fazla bir süre, Siyah Kalem diye adlandırılan, kimliği bilinmeyen, hakkında belge bulunamayan ancak 15. yüzyılın ilk yarısında yaşadığı sanılan ressamın çizimleri üzerine çalışmış. Birkaç yıl önce Kazım Taşkent Sanat galerisinde de sergilenen resimlerle ilk kez Topkapı Müzesi Kitaplığında araştırması sırasında (1953) karşılaştığında duyduğu heyecanı kitap bize de aynen aktarıyor. Bu resimleri sadece anlattıkları öyküleriyle ve tarihsel anlamlarıyla değil, içerdiği animizmi de anlayarak, resim yapmanın aynı zamanda büyü yapmak anlamına geldiği bir çağda yapılmış olduğunu da okura anlatarak çok geniş bir açıdan resimlere bakmamızı sağlıyor.
Kitabı ve sergiyi sadece Mazhar İpşiroğlu’nu yakından tanımak isteyenler değil, tüm sanatseverlerin ilgiyle karşılayacağını düşünüyorum. Günümüzü hala aydınlatmaya devam eden bir kahramanın ürünü olarak okudum ben Öncü Bir Düşünür’ü. Henüz devam ederken, mutlaka sergiyi de gezmek gerek.

Öncü Bir Düşünür Mazhar Şevket İpşiroğlu / Yapı Kredi Yayıncılık / Mayıs 2008 / 160 sayfa.

(Bu yazı 10 Haziran 2008 tarihli Taraf gazetesinde yayınlanmıştır.)

05 Haziran 2008

Philippa Gregory "Boleyn Kızı"


BOLEYN MODASI


Kral ve kraliçelerin özel yaşamları hakkında bilgi sahibiysem, o hükümdar mutlaka sevdiğim bir sanatçı, yazar ya da bestecinin hayatında önemli bir rol oynadığındandır. İngiltere kralı VIII. Henry hakkında bilgilerimi Thomas More sayesinde, kraliçe I. Elizabeth hakkındaki bilgilerimiyse Shakespeare sayesinde edindim.
Anne Boleyn, hem Kral Henry’nin başını vurdurduğu ikinci eşi olarak hem de küçük yaşta öksüz kalan Elizabeth’in annesi olduğu için, İngiltere tarihinin en merak edilen kişilerinden biridir. Neyse ki, popüler roman yazarlarının ve Hollywood’un gözdesi olarak Anne Boleyn hakkında bilmek istediğimizden çok daha fazlasını öğrendik. Her pembe dizide aranan aşk, nefret ve ihanet öyküleriyle dolu yaşamıyla sinemanın olduğu kadar televizyon dizilerinin de baş kahramanı olarak çok kez karşımıza çıktı Anne.
Geçtiğimiz hafta vizyona giren “Boleyn Kızı” adlı film, tarihi gerçeklerden uzak bir Anne Boleyn ve kız kardeşi portresi sunuyor seyirciye. Filmin uyarlandığı roman, tarihi gerçeklik iddiası taşıyan bir eser değil, bu yüzden de filmi görkemli kıyafetler içinde, muazzam saray dekorlarında geçen bir pembe dizi niyetine seyretmek daha yararlı olur.
İlk başta, filmde ısrarla Anne Boleyn’in küçük kız kardeşi olduğu söylenen Mary, aslında birkaç yaş büyük ablası. Tarihçiler Anne Boleyn’in doğduğu yılı kesin olarak söyleyemeseler de, Mary’nin abla olduğu konusunda hem fikirler. Bu konu önemsiz görünse de, roman ve film, kendinden önce evlenen küçük kız kardeş karşısında burukluk hisseden abla rolünü Anne için uygun görmüş. Ayrıca bilinen bir başka tarihi olgu, Mary’nin filmde canlandırıldığı gibi, köylü masumiyeti taşıyan pembe yanaklı saf bir kız (Scarlett Johansson) olmadığı. Mary de kardeşi Anne gibi Fransız sarayında vakit geçiriyor, tarihi birkaç metinde “çok erkeğin yatağından geçtiği” sözleri geçiyor. Ayrıca Fransız kralının metresi olduğu söylentileri de İngiltere’ye ulaşıyor.
Filme kaynaklık eden Philippa Gregory’nin romanı da, Mary karakterini tarihsel doğrularıyla ele almıyor. Tam bir macera/aşk romanı havasında yazılmış olmasına rağmen, yazarın bütün öyküyü Mary’nin ağzından birinci tekil şahısta anlatmış olması romanı hoş ve farklı kılıyor. İki kardeş arasında bazen ezen, bazen ezilen olmak; bazen kıskanan bazen de kıskanılan olmak, her kardeşi olanın bildiği bir şeydir. Roman bu duyguyu incelikle vermeyi başarıyor. Mary’nin duyguları, kardeşine karşı hissettikleri, zaman içinde değişip gelişiyor. Küçük kızken başlayan yakınlıkları, baba ve dayılarının onları sarayda pazarlamaları sırasında değişiyor, sonunda ise birbirlerini anlayan ve güvenen iki kadın olarak noktalanıyor.
Roman ve filmin tarihi gerçeklerle örtüşmemesini dert etmezsek, 16. yüzyılda kadınların güce nasıl eriştiklerini ve güçlü kalmak için ne denli özveride bulunmaları gerektiğini güzel gösteriyor. Yer ve zamandan bağımsız olarak seyredersek öyküyü, erkeklerin iktidar savaşında kadınlara biçtikleri oyuncak rolünü de görmemizi sağlıyor. Filmin en önemli iki mesajını Boleyn kızlarının annesi (Kristin Scott Thomas) veriyor. Birincisinde sitem oldu bir ifadeyle “benim hiç sahip olmadığım bir şeye, iyi eğitime sahipsiniz” diyor. Gerçekten de reformlarla birlikte kız çocuklarının da eğitim almaya başladığı aydınlanma yıllarının başlangıcında geçiyor olaylar. Anne ve Mary Latince’nin yanı sıra iyi Fransızca öğreniyorlar ve özellikle Anne, din felsefesine meraklı bir genç kadın. Bu konuda bilgi sahibi olduğunu, İngiliz kilisesinin Vatikan’dan ayrılma sürecinde oynadığı önemli rolle ortaya koyuyor. O sadece kendi çıkarlarını düşünen, kralı elde etmeye çalışan basit bir kadın değil, aynı zamanda dini reformlardan yana biri. Fakat Gregory’nin romanı da film gibi bu tür tarihi bilgilerle fazla ilgilenmiyor. Odak noktası olarak kişisel yaşamları seçiyor.
Ve bu kişisel yaşamlar içinde Mary ve Anne ve Henry adlı üç kişinin entrikalı, erotik ve de bir hayli kanlı öykülerini anlatıyor. Boleyn kızlarının annelerinin ikinci önemli sözü (belki de filmin en güçlü çözülme sahnesinde) kadının güç sahibi olmak için ne yapması gerektiğini kızı Anne’a Fransa’ya sürgüne yollamadan önce söylüyor. Kızına güç sahibi kadınların bu gücü nasıl ele geçirdiklerini izlemesini öğütlüyor.
Son yıllarda Amerikalı oyuncular kendilerini İngiliz dönem filmlerinde daha iyi göstereceklerine karar verdikleri için olsa gerek, Meryl Streep’in (Fransız Teğmenin Kadını) izinden gidenlerin sayısı çoğaldı. Anne Hathaway tarafından canlandırılan Jane Austen rolünde hayal kırıklığına uğrayanlar, bu filmde Natalie Portman, Scarlett Johansson, ve Eric Bana’dan oluşan üç Amerikalı oyuncunun başarılı portrelerini görecekler.

Boleyn Kızı / Philippa Gregory / çev.: Canan Sakarya / Artemis Yayınları / 820 sayfa.


(Bu yazı 3 Haziran 2008 tarihli Taraf gazetesinde yayınlanmıştır.)

21 Mayıs 2008

Mehmet Erte "Bakışın Kirlettiği Ayna"


BECKETT-VARİ

Bu hafta okuduğum öykü kitabında daha birinci öyküyü bitirmeden bu yazıya “uzun zamandır okuduğum en iyi…” sözleriyle başlayacağımı biliyordum. Kitaptaki tüm öyküleri kahkahalarla okuduktan sonra --gördüğünüz gibi-- ilk cümleyi değiştirmedim.
Her okur öznel bir zevke sahiptir. Edebi değerlendirmelerin dışında, okurun kişiliğini yansıtan zevkleri edebi beğeniyi etkiler. Çok farklı türlerde eserlerden zevk alsam da, benim için gerçeküstü mizahın yeri başkadır. Gerçeküstü mizahın (ya da absürd edebiyatın) babası Sisifos Söyleni’nin yazarı Albert Camus sayılır fakat türü gerçek anlamda doruğa ulaştıran Samuel Beckett’dir.
Mehmet Erte’nin Bakışın Kirlettiği Ayna adlı öykü kitabından, tam da Beckett’in eserlerindeki tat alınıyor. Beckett’de rastladığımız türden bir mizaha sahip Erte; öyküleri de gerçeküstü mizahın özellikleri sayılan, gariplikler, bağdaşmaz durumlar, karşıt görüntüler ve anlamsız mantık yürütmelerden oluşuyor.
Erte’nin öyküleri genelde çok sıradan bir durum anlatır havasıyla başlıyor. İlk başta her şey mantıksal bir düzen içinde bir gerçekliğe sahip görüntüsünde ama ilerleyen satırlarda gerçeklikten kopuşuyla birlikte yazar bir üst gerçeklik oluşturmaya başlıyor.
Absürd edebiyatın bir özelliği, insanın evreni anlamlandırma çabalarındaki saçmalığı vurgulamaktır. “Absürd” sözcüğünü ilk kullananlardan Soren Kierkegaard, daha sonra varoluşçu felsefenin ve “Absürd Tiyatro”nun gelişiminde büyük rol oynayan Jean-Paul Sartre ve Samuel Beckett, hepsi insanın fazla anlamlar yüklediği doğanın aslında ne denli kayıtsız olduğunu anlatmaya girişmişlerdir. Fakat nihilist değillerdir, çünkü onlar yaşamın anlamsız olduğunu söylemezler, sadece yüklenen anlamların saçmalığını vurgularlar.
Mehmet Erte “Sinek” öyküsünde Kierkegaard’a yaptığı göndermelerle kendini bu türe yakın gördüğünü gösteriyor. “Af” adlı öyküsü ise Beckett’in anlamsızlık gülmecelerine benziyor. “Af” belediyede çalışıp çalışmadıkları belli olmayan iki adamı anlatır. Öykü “(g)ecenin bir vakti, arkadaşım Serkan’la, kasabamızın yeniden düzenlenen Mecburiyet caddesinde sokak lambalarının sağlam dikilip dikilmediğini denetliyorduk” diye başlar. Sokak lambalarının sağlamlığını kontrol eden iki müfettişin öyküsü elbette çok komiktir fakat yazarın asıl alay ettiği şeyin bu görev değil, bu görevi yapış biçimidir. Konu buraya gelince, bu iki adamın herhangi bir işte çalışıyor olabileceğini anlarız. Sonuçta önemli olan, yapılan işin saçmalığı değildir, o işi yapacak adamların mantığıyla işlerini yapıyorlardır. Herhangi bir işi aynı ciddiyetle yapan insanların her birinde görülebilir bu saçmalık. Hatta belki ölüm karşısında herhangi bir işi bunca ciddiye alarak yapmanın kendisi de saçmalıktır.
Bu türün en hoş yanı, mizahın çok şaşırtıcı noktalarda ortaya çıkmasıdır. Mehmet Erte’nin öykülerinde de durum böyle. “Alnıma bir delik açmam gerekiyordu” tümcesiyle başlayan “Delik” adlı öykü, büyük bir merak uyandırarak başlıyor, öykü neden bir delik açması gerektiğini değil, bu deliğin nasıl açılacağı konusuna daldıkça trajik gibi başlayan öykü alay ve gülmeceyle dönüşüyor.
Kitabın bence en güzel öykülerinden “Bana Ne Ben”de yazar bir ara “hikayeye geçmeden önce nasıl yazdığım hakkında konuşacağım. Çünkü her şeyin nasıl olduğu konusunda bir fikri olan ya da derhal bir fikir edinmek isteyen sizler çok tuhafsınız” dedikten sonra “ilk kelimeden sonra değilse bile, ilk cümleden, o da olmadı ilk paragraftan sonra yazar bir hapishanenin içindedir” diye açıklıyor yazma şeklini. Form açısından okurla da oynamaya başlıyor, okuru da kendi gibi metnin içine hapsetmeyi başarıyor, sürekli bir önceki paragrafa sonra son paragrafa okuru yollayarak, hep başladığı noktadan – hem de yazarın nasıl yazdığı hakkında hiçbir fikir edinmeden – öteye gidemiyor.
Bakışın Kirlettiği Ayna, bazen büyük bir acıma duygusu uyandırarak paranoyak bir zihnin işleyişine tanık olmamızı sağlıyor, bazen de yaptığımız her şeyden şüphe duymamızı sağlayacak kadar gerçeklik düzeyimizi alt üst ediyor. Karanlık-sever ve ironi-sever okurlar için ideal bir kitap.

Bakışın Kirlettiği Ayna / Mehmet Erte / Yapı Kredi / 2008 / 126 sayfa.


(Bu yazı 20 Mayıs 2008 tarihli Taraf Gazetesinde yayınlanmıştır.)

14 Mayıs 2008

Behçet Çelik "Gün Ortasında Arzu"


2008 Sait Faik Hikaye Armağanı

2008 Sait Faik ödülünü kazanan Behçet Çelik, “Gün Ortasında Arzu” adlı öykü kitabında, kentli yaşam içinde biraz kaybolmuş orta yaşlı insanları anlatıyor. Öykülerde bazı temaları yinelediği için, ortaya roman tadında okunan bir kitap çıkmış.
Behçet Çelik’in öykülerinde ilk dikkat çeken şeylerin başında, karakterlerin geçmiş tarafından belirlenmiş bir bugün içinde yaşıyor olmaları. Öykülerin hemen hepsi bugünde geçiyor, modern şehirlerde, sıradan işlerde çalışan insanların dünyasında fakat yine neredeyse tüm öykülerde, canlanan karakterler geçmiş bir zaman diliminin etkisiyle bugünü yaşıyorlar.
Çelik’in öykülerinde eski bir sevgili ya da liseden eski bir arkadaş bir anda kahramanın karşısına dikiliyor. Bir insanın hazırlıksız yakalanması gibi, geçmişle aniden karşılaşma, bir sevinç çığlığıyla başladığında bile eskinin hoş olmayan tatlarını da beraberinde getiriyor. Kahramanlar bugünde yaşasalar da, hep geçmişte kalmış parçaları hissediliyor. Sanki, hesapları açık bırakılmış bir geçmişle yüz yüze gelmeleri gerekiyor. Yazar çok başarılı bir şekilde, geçmişle hesaplaşmaların bir ucunun hep açık kalacağını hissettiriyor.
Okurun da kendi geçmişiyle yüzleşmesini sağlıyor bir bakıma. Aynı idealleri paylaşan insanlar yıllar sonra ne olur? Büyük bir aşk yaşamış çift yıllar sonra ne hissederler birbirlerini gördüklerinde? Birlikte yaşamayan insanlar (hatta bazen birlikte yaşayan insanlar da) yıllar içinde öylesine farklılaşırlar ki, geçmişte anısı kalan kişinin karşılarında oturan kişi olmadığını görmek büyük bir acı verir.
Yazar bu konuya ustaca eğiliyor. Özellikle “Islak Muşamba” adlı öyküde, eskiden tanıdığı biriyle bira içmeye giden kahraman, yıllar önce söylenenleri karşısındaki hatırlayınca hiç de sevinmez görünüyor, hatta gecenin tatsızlığı büyük ölçüde geçmişin hatırlanmasından kaynaklanıyor. Çevre tatsızlaşmaya, dekor da adileşmeye başlıyor. Islak muşambanın tene değmesi gibi tatsız bir duygu bırakıyor geride.
Geçmişe nostalji ile bakan biri değil bu öykülerin yazarı. Bugüne bir anda atılmış gibi. Çok sayıda öyküde de yıllar boyunca uzaklarda yaşamış, yeni eve dönmüş bir karakter olarak karşımıza çıkıyor. Uzaklarda geçen yıllar hakkında hiç bilgi verilmiyor, önemli olan her zaman ev ve eve dönüş. Sanki evde kalanların geçmişi unutmuş olması isteniyor, sanki uzaklara gitmiş olmanın nedeni geçmişten kaçmak.
Behçet Çelik ayrıca öykülerinde sıklıkla kadın erkek ilişkilerini mercek altına alıyor. Bu ilişkilerin en belirleyici özelliği iletişim bozukluğu. Erkek genelde suskun. Kendini ifade etmeyi bilmeyen erkek tiplemelerine çok yer vermiş öykülerinde Çelik. Suskunlukların nedeni hiç açıklanmıyor ama hep yine başta sözünü ettiğimiz benzer bir kapanmamış hesaplar sorunu olduğunu hissettiriyor okura.
Öykülerde erkekler arasındaki dostluk ve iş ilişkileri de geçmişin ağırlığı altında eziliyor adeta. Asla dile getirilmemiş kırıklıklar, bugün bile aynı acıyla hissediliyor. Bir de tabii erkek ilişkilerini belirleyen bir rekabet söz konusu. Kitabı çok satan bir yazar mı oldu arkadaşı? Mutlu bir evlilik mi yaptı? Bu düşünceler de kıskançlık değilse bile, rekabet duygusunun yarattığı ezilmişlik ile birlikte geliyor.
Behçet Çelik, insan ilişkilerindeki gerginliği büyük bir başarıyla dile getiren yazarlardan. Genelde gerginliklerin nedenini açıklamıyor ama okurun gergin havayı solumasını istiyor
“Gün Ortasında Arzu” Behçet Çelik’in kitaplarıyla ilk karşılaşmamdı. Özellikle dikkatimi öykünün dışında bırakmayı seçtikleriyle çekti. Öykülerde asıl anlatılan zaman bugün değil, geçmiş; asıl anlatılan kişi kahraman değil, öteki; anlatılan mekan ise bulunan yer değil, özlem duyulan yer. Yazar da aynı öykülerinde anlattığı, suskunluklarıyla suçlanan erkek kahramanları gibi, bize şimdi, burada, nasıl gibi basit şeyler anlatmıyor, asıl anlatmayı seçtiği, anlatmadıkları. Ve bunda çok başarılı. Edebiyat severlerin bundan sonra çok sık duyacağı isimlerden biri Behçet Çelik.
Gün Ortasında Arzu / Behçet Çelik / Kanat Kitap / 2007 / 127 sayfa.
(Bu yazı 13 Mayıs 2008 tarihli Taraf Gazetesinde yayınlanmıştır.)

09 Mayıs 2008

Erasmus "Deliliğe Övgü"


DELİLİK DİŞİ MİDİR?


Erasmus’un Deliliğe Övgü adlı eserinin tüm klasikler arasında çok özel bir yeri vardır. Rönesans edebiyatının en iyi örneklerinden biri sayılan Deliliğe Övgü bugün okunduğunda, yüzyıllar sonra hala okura inanılmaz keyif veren ender yapıtlardan biridir.

Erasmus’un Deliliği, birinci tekil şahısta, okurla konuşan bir karakterdir. Yazar dramatik bir sahneleme kurgular ve kadınsı özelliklerle donatılmış bir kahraman ağzından birçok önemli konular işler: akıl konusuna tek yönlü ve önyargılı bakmayan, bilginin sınırlarını ve değerini anlayan ve en önemlisi de insan hayatını belirleyen davranışların erdemlerini sorgulayan bir karakterdir Delilik. Hoppa ve çekici olduğunu söyler. Asla okurla polemiğe girmez, tek amacının eğlendirmek olduğunu sık sık yineler. Okurdan beklentisi ise, eğlenmenin ötesinde, hayali seyircileri gibi ondan yana olarak, onun fikirlerini anlamamızdır. Dilini sakınmayan, aklı bir karış havada olmasına rağmen çok da çekici ve arzu doludur sunduğu karakter.


Erasmus’un bir kadın kahraman seçmiş olması rastlantı değildir. Her şeyden önce yarattığı bu karakter sayesinde ortaçağın katı Kilise babalarını ve bağnazlığı sansürden korkmadan eleştirebilmiştir. Bir kadın olduğu için başkahramanın sözleri fazla ciddiye alınmayacak türdendir. O, yazarın da söylediği gibi, hafif ve deli dolu bir kadındır. Erdemleri ise ne dindarlık ne de ahlakçılıktır. Tam aksine ortaçağ boyunca lanetlenmiş günahlar (tembellik, kendini beğenmişlik, oburluk, şehvet) neredeyse onun baş erdemleridir.

Deliliğe Övgü basit görünen düşünceler ardında Rönesans’ın en önemli kavramlarını tartışmaya açar. Bunların arasında en önemlisi kuşkusuz cehalet ile bilgeliği karşı karşıya getirmesidir. Erasmus kendinden önceki yüzyıllar boyunca bilgelik sayılan erdemlerin yeniden sorgulanması gerektiğini düşünerek yazmaya başlamıştır. Sadece birkaç haftada yazdığı sanılan eserinde ortaçağ inançlarını ve skolastik felsefeyi yeniden değerlendirme gereği duyar. Gerçekten de yeni bir çağa, geleceğe ve aydınlanmaya ortaçağ inanç ve felsefesiyle girmek olanaksızdır.

İlk başta yapılması gereken, o bilgelerinin elinden cehaleti küçümseme ve yok sayma silahını almaktır. Zira, yoksul ve eğitimsiz halk, her söylediklerini doğru kabul ettiği kilise babaları tarafından yönetilmekteydi; oysa halk kendince erdemlere sahipti fakat bunlar soylular ve din adamları tarafından hiçbir zaman erdem sayılmadılar.

Erasmus küçümsemememin önemini vurgulamak ister eserinde. Küçümsememe bir bakıma ötekine duyulan şefkattir. Anlayıştır. Ötekine bakabilmeyi gerektirir. Yüzyıllar boyunca tüm erdemlerden yoksun olarak düşünülen kitlelere ilk kez dikkatle bakılır Rönesans döneminde. Yine ilk kez Rönesans ile birlikte, hayatı, cahil bir köylü gibi kabul etmenin o kadar da kötü bir şey olmadığı düşüncesi gelişir. Kabul etmenin içinde doğayla bir tür bütünleşme söz konusudur. Akılcı ve anlaşılır olmasa da, doğaya uygun davranmak kendi başına bir erdem olarak görülebilirdi.

İki önemli tema üzerine kuruyor Erasmus eserini: 1) Gerçek bilgelik, deliliktir. 2) Kendini bilge sanmak deliliktir. Birinci temaya baktığımızda, akla fazla prim vermiş insanlığa yeni bir pencere açılır gibidir. Rasyonel davranış aşırı yüceltildiği için insan kendi doğasından uzaklaşmıştır. Yeniden doğasının gerektirdiği “çocuksuluğu” bulması, tam da Rönesans felsefesinin temelindeki düşüncelerden beslenir. İkinci tema ise, ortaçağda okuma yazma bilenlerin sadece soylular ve din adamları olduğunu düşünürsek, onların nüfusun geri kalanı üzerinde baskı ve zorbalık yapma hakkı bulmalarıdır eleştirilen.

Yazılışından tam 500 yıl sonra, aşırı entelektüel felsefelerin yaşamı bazen kavramaktan yoksun olduğunu düşünmesinin güzel bir anlamı olduğunu düşünmeden edemiyor okur. Bir başka konuda daha düşünmemiz gerekiyor bu kitabı okurken, o da, isteri, delilik, çılgınlık gibi sözcüklerin hep dişil karakterde olması. Türkçede dişil-eril sözcük ayrımı olmadığı için Deliliğe Övgü’nün Türkçesinde bu ayrım hissedilmiyor ama Havva’nın Cennetten kovulmasından beri kötülük ile özdeşleştirilen kadına Erasmus’un daha sevimli yeni bir yüz verdiği kesin!


(Bu yazı 6 Mayıs 2008 tarihli Taraf Gazetesinde yayınlanmıştır.)

04 Mayıs 2008

Murathan Mungan "Kadından Kentler"


Genelde öykü kitapları üzerine bir sayfalık bir makale yazmak hiç kolay değildir. Hem birçok öykünün ortak yönlerinden, hem de ayrı ayrı öykülerin her birinden söz etmek gerekir; ayrıca bir de yazının bütünlüğünün dağılmaması beklenir. Roman eleştirilerinde doğal olarak toparlayan, öyküler söz konusu olduğunda aynı işlevi görmez çünkü roman konusunda bütünlüğü konu ve kurgu doğal olarak verirler.


Bu nedenlerden dolayı çok ender olarak öykü kitapları edebiyat dergilerinde yer alırlar. Genelde herkesin göz bebeği romanlardır. Şiir ve öykü ise -- bir bakıma --göz ardı edilen üvey evlatlarıdır edebiyat dergilerinin. Elbette bu genellemelerin dışında kalan çok sayıda öykü kitabı da yayımlanıyor her yıl, bunlardan biri de Murathan Mungan’ın geçtiğimiz günlerde çıkan “Kadından Kentler” adlı öykü kitabı.

Kitap her şeyden önce çok sevilen bir yazara ait olduğu için tüm edebiyat dergilerinden ilgi gördü. Ayrıca kitabın tanıtım gecesinde, Türkan Şoray, Sezen Aksu, Müjde Ar gibi çok ünlü kadın sanatçıların öykülerden sayfalar okumaları da basının çok ilgisini çekti. Genelde çok satacağı tahmin edilen romanlarda ancak yayınevlerinin yapmayı göze alacakları masrafları, baktık ki bu kitap için yaptılar. Çok da iyi oldu, çünkü çok geniş coğrafyada, çok ilgiyle okunacak bir öykü kitabı “Kadından Kentler.”

16 öyküden oluşan kitap, Anadolu’nun farklı köşelerinden, çok farklı sosyal sınıflara ait kadınların portrelerinden oluşuyor. İzmir’de evlenmek üzere olan işçi bir genç kızdan, Mersin’de pavyonlarda çalışmış orta yaşlı bir kadına kadar, çok geniş bir yelpazede, çok farklı tonlarda, renklerde kadınlarla tanışıyoruz.

Öyküleri okurken her birinin eşsiz bir öyküsü olduğunu hissederek duygulanıyoruz halbuki daha sonra düşününce ne denli sıradan, herkes gibi kadınlar oldukları ortaya çıkıyor. Her gün, her yerde karşılaşacağımız türden kadınlar bunlar. Bazısı güzel, bazısı çalışkan, bazısı mutlu, bazısı hüzünlü kadınlar. Her birinin öyküsü de kadını anlattığı kadar bir kenti, bir kentin yaşam dinamiklerini de anlatıyor.

Öykülerde ilk dikkatimi çeken şey, Mungan’ın, evlerin içlerinin ne denli kadınsı bir detayla anlattığı oldu. Anlattığı iç mekanların hepsi, kadınlar tarafından döşenmiş, kadınsı objelerle dolu evler. Böylelikle, evdeki mobilyalar, çizilen kadın portresini anlamaya yarayan unsurlar oluyor her zaman. Örneğin Esme’nin evi “Arne Jokobsen stili sandalyelerden, içeriden aydınlatılmış vitrinde duran Philip Stark çatal-bıçak takımından, Alev Ebüzziya kaselerinden, duvarlarda Erol Akyavaş, Ömer Uluç imzalı resimlerinden ne varsa …” diye anlatılırken; avukatlık stajı yapan genç Zozan’ın evi “kutu gibi bir evdi (…) iki duvarın bitiştiği köşeye yaslanmış, iki yanı yastıklar, kırlentlerle beslenmiş eski usul patiska etekli divan, duvardaki ceylanlı halı, orta masasının üstündeki dağ çiçeği nakışlı örtü…” diye anlatılıyor.

Murathan Mungan özellikle çizdiği kadın portrelerini çevreleri, aileleri, yaşadıkları evler ve şehirlerle birlikte görmemizi istemiş. Her şeyden kopuk kadınlar değil anlatılanlar, aksine onların nasıl ve nedenleri, tüm Anadolu kentlerinde yaşayan kadınları anlatıyor. Kadın portreleri ama bir yandan da tüm Anadolu kentlerinin portreleri yer alıyor kitapta. Taşrada, küçük kentlerde günümüzde yaşayan her çeşit kadın var bu öykülerde.

Öykülerde dikkatimizi çeken bir başka şey ise, kadınların diğer kadınlarla ilişkilerinin temel alınmış olması. Bir kadının komşusu, yeğeni, akrabası, iş arkadaşı, gelini, kardeşi gibi bir başka kadınla kurduğu ilişkiler bazında anlatılıyor. Genelde öykülerin merkezinde bir kadın var gibi görünse de aslında hep birden çok sayıda kadın oluyor. Öykünün kahramanı kadını çevresindeki


Bazen hangi yöne gideceğini baştan kestiremediğimiz öyküler oluyor. Yaşlı ve aksi bir kadınla komşusundaki genç, sevimli, becerikli ve iyilik sever kadının ilişkisi, bu dengeden yoksun kaldığında bambaşka bir karaktere bürünüyor. Öykünün başında duyarsız görünen bir kadın, farklı bir ilişki içinde duyarlı olan rolüne girebiliyor.

Peki ya erkekler diye soracak olursanız, hemen söylemek gerekir, bu kitapta pek yoklar. Bir kadının anlayışlı kocası, bir diğerinin korkak sevgilisi olarak kadın portrelerine yardımcı oluyorlar ama neredeyse hiç birinin adını bile öğrenmiyoruz. Murathan Mungan “Erkekler İçin Divan”daki maskülen havanın izinin hissedilmediği, kadınlar dünyasına sokuyor okurunu. Burada adı olmayan kadın değil belki de erkek. Arkada duruyor ve kadınların yaşamlarına (gerçekte olduğundan çok daha az) hükmediyorlar. Burada özellikle yazarın kadınların dünyasını anlatmak istediğini görüyoruz; kadınca ilişkiler ve kadınca dekorlar içinde, erkekten bağımsız kurdukları yaşamlar içinde anlatmayı seçiyor.

“Kadından Kentler” bir öykü kitabı olmasına rağmen, yazar son öyküyle bütün öyküleri birbirlerine bağlıyor ve neredeyse bir roman tadı bırakıyor geride. Öykülerde yer verdiği kadınsı objeler, kitabın tamamı okunduktan sonra ayrı bir anlam kazanmaya başlıyor.

Özellikle kadınların kendi elleriyle yaptıkları danteller ve el işleri kitabın yapısı açısından çok önemli. Neredeyse her öykünün dekorunda yer alan emek verilerek yapılmış bu ince işler, bir zaman sonra öyküleri birbirlerine bağlayan unsurlardan biri olmaya başlıyor. Çeyizlerin önemli olduğu Anadolu kentlerinde, el işleri neredeyse kadınların varlıklarının bir parçası olarak görülür. Öykülerden birinde “…yaptığımız tek iyilikse, çeşitli nedenler yaratarak çeyizine katkıda bulunmaktı. Ki, bu onun için hayatta en önemli şeydi. Hele teyzem, ömrü boyunca ördüğü bütün iğneoyalarını, hesapişlerini, suzenileri, sarmaları, mürveriğnelerini, civankaşlarını çeşitli vesileleri sebep ederek Seher’in çeyizine katıp durmuştu.”

Şimdi bu iğneoyalarını göz önüne getirirsek, kitabı da benzer bir yapıyla görebiliriz. Son öyküde tüm karakterlerin toplandığı ve bir anlığına da olsa aynı mekanı paylaştığı Esenler Otobüs garını bu iğneoyasının tam merkezinde düşünürsek, buradan kalkan ve buraya gelen otobüslerin içlerindeki kadınların aldıkları yollarla ortaya bir dantel çıktığını görebiliriz. Trabzon’a, Mersin’e, İzmir’e, Diyarbakır’a giden ve oralardan gelen kadınların izlerinin oluşturduğu danteller.

Murathan Mungan büyük bir keyifle okunan, koca bir dantel çıkarmış ortaya. Anlatılan kadınların hepsi gerçek, hepsi canlı tablolar olarak duruyorlar karşımızda, ayrıca her birinin yaşadığı şehir (ya da birkaç şehir birden) o kadının oluşumunda önemli bir rol oynuyor. Mungan bu kitabıyla, “erkek millet” denilen Anadolu halkının en kadınsı yönünü sunuyor bize. Bütün Anadolu şehirlerinin sokaklarında seyrek görülen kadınların hikayelerini anlatıyor.

Kadından Kentler / Murathan Mungan / Metis yayınları / 2008 / 290 sayfa.


(Bu yazı Dünya Gazetesinin Kitap ekinde 2 Mayıs tarihinde yayınlanmıştır.)

30 Nisan 2008

Murathan Mungan "Kadından Kentler"


1980’li yıllarda üniversitede öğrenciyken ilk kez karşılaştırmalı edebiyat deyimini duymuştum. Henüz benim okuduğum üniversitede öyle bir bölüm kurulmamıştı ama bölümler arası ortak dersler bütün öğrenciler gibi benim de ilgimi çekiyordu. Fizik ve tarih bölümlerinden iki hocanın açtığı bilim tarihi dersi, teoloji bölümünden doğu dinleri uzmanı bir profesörün edebiyat bölümündeki dersi, sinema ve edebiyat bölümlerinin ortaklaşa düzenledikleri dersler derken, baktım en zevk aldığım ve en çok şey öğrendiğim dersler bunlar olmuştu. Farklı disiplinlerin birbirlerinin pencerelerinden bakmaları, her konuya zenginlik getiriyordu.
Sanatlara geniş açılardan bakmak, insanın dünya görüşünü de zenginleştiriyor. Bugün biliyoruz ki, bir metni (ya da bir öyküyü, şiiri, romanı) okumak aynı zamanda kültürel, tarihsel ve linguistik bağlamlar kurmayı gerektiriyor. Metin kendi dışında birçok şeye bağlantılı olduğu gibi, okur da birçok şeye bağlantılı olduğu için, her okumayla metin çoğalıyor.
Geçtiğimiz hafta böylesi bir metin çoğalmasına Santralİstanbul’da bulunan birçok kişiyle birlikte ben de tanık oldum. Murathan Mungan’ın son öykü kitabı Kadından Kentler muhteşem bir dekorda, kadın sanatçılar tarafından okunduğunda, öykülerin üzerine yeni bir katman oluşmuştu.
Öykülere ilk katmanı mekan oluşturuyordu. Santral İstanbul, aslında bu çok kadınsı öykülere, fazla erkeksi bir dekordu belki. Etraftaki dev metal objeler, borular ve beton, bilinçli olarak bir yabancılaşma yaratmıştı. Murathan Mungan, özellikle mekan yaratma konusunda çok yetenekli bir yazardır, Kadından Kentler’de de sadece Anadolu kentlerini feminen özellikleriyle ele almakla kalmamış, evlerin dekorlarını, giyimleri tüm kadınsılıklarıyla yansıtmıştı.
İğneoyaları, suzeniler, sarmalar, mürveriğneleri, civankaşları gibi dantellerin başrolde olduğu öyküler bunlar. Anlatılan kadınlar çok geniş bir yelpazede çeşitlilik gösteriyor. Çeyizlerini hazırlayan genç kızlardan adli tıp doktorunun makyajına dek, çok farklı kadınların farklı yaşamları belli noktalarda buluşuyorlar.
Santral İstanbul’daki okuma gecesinde öykülere ikinci bir katmanı ise okumalar gerçekleştirdi. Her öykü sanki onların okumasıyla yeni bir boyuta geçti. Sezen Aksu, Derya Alabora, Ayla Algan, Müjde Ar, Suzan Avcı, Arsen Gürzap, Nedret Güvenç, Başak Köklükaya, Jülide Kural, Türkan Şoray, Macide Tanır, Bennu Yıldırımlar’dan oluşan sanatçılar, tam da kendi kişiliklerine uyan kadınların bulunduğu öyküleri seslendirdiler.
Kadından Kentler on altı öyküden oluşuyor. Her bir öykü bir ya da birkaç kadının portresini çiziyor ve ayrıca her öykü Anadolu’nun farklı bir şehrinde geçiyor. Hemen hepsi kentsoylu kadınlar fakat farklı yaşlarda, farklı sosyal konumlarda ve farklı kültürlere sahipler. Kitabın son öyküsünde, İstanbul Esenler otogarında bir an için – ama farkında olmadan – aynı mekanda bulunuyorlar. Buradan kalkan ve buraya gelen otobüslerin içlerindeki kadınlar sanki bu öyküler boyunca incecik ipliklerden dantel örüyorlar. Orta noktasında İstanbul Esenler otogarının bulunduğu bir dantel Mungan’ın öykülerle ördüğü.
Bu kadınlar gibi, Santral İstanbul’da öyküleri de farklı kadınlar okudular. Okudukları öyküleri kendileri mi seçtiler bilemiyorum, ama sanki hepsi okudukları öykülere kendi kişiliklerinden bir şeyler kattılar.
Murathan Mungan büyük bir keyifle okunan, koca bir dantel çıkarmış ortaya. Anlatılan kadınların hepsi gerçek, hepsi canlı tablolar olarak duruyorlar karşımızda, ayrıca her birinin yaşadığı şehir (ya da birkaç şehir birden) o kadının oluşumunda önemli bir rol oynuyor. Mungan bu kitabıyla, “erkek millet” denilen Anadolu halkının en kadınsı yönünü sunuyor bize. Bütün Anadolu şehirlerinin sokaklarında seyrek görülen kadınların hikayelerini anlatıyor.

Kadından Kentler / Murathan Mungan / Metis yayınları / 2008 / 290 sayfa.


(Bu yazı 29 Nisan 2008 tarihinde Taraf Gazetesinde "Ars Poetika" köşesinde yayımlanmıştır.)

25 Nisan 2008

Emile Zola "Suçluyorum"


SUÇLUYORUM!

Ülkenin her köşesinde, her vatandaş, her gün, siyasi konuları konuşup endişelenirken, kendi köşemde sanat ve edebiyatla ilgili konular hakkında yazmak bazen bana büyük bir lüks olarak görünür. Sanatlarla ilgilenen aydınlar bazı günler kendini Marie-Antoinette gibi hissedebilir; son zamanlarda ben de böyle hissediyorum. Bunca açlık varken, biz pastadan mı söz ediyoruz? Adaletin eşit dağıtılmadığı bir yerde, her konu pasta olmuyor mu? Neyse ki adalet duygumu güçlendiren, insanlığa olan inancımı tazeleyen eserler okuyup onlar hakkında yazmak, dengemi bulmama yardımcı oluyor.

Emile Zola’nın “Suçluyorum” adlı makalesi bunlardan biri. Tarih kitaplarından ve filmlerden bildiğim makalenin kendisini ilk kez okuma fırsatını bu hafta buldum. Tam da zamanıydı. Emile Zola yüzyıl öncesinden, adalet sisteminin iyi işlemediği zamanlarda örnek bir aydının duruşunu gösteriyor “Suçluyorum”da.


Zola makalesini, 13 Ocak 1898 tarihinde Fransa Cumhurbaşkanı Felix Faure’ya bir açık mektup şeklinde kaleme almış. L’aurore Gazetesinde yayımlanan makale, bir edebiyatçının yazdığı belki de en güçlü siyasi metindir. Yayımlandığı gün gazetenin 300,000 kopyasının birkaç saat içinde tükenmiş olması, konuya sadece Marcel Proust gibi genç yazarlar, Claude Monet gibi ünlü ressamlar değil, halkın da büyük ilgi gösterdiğinin kanıtıdır.


Bu ünlü makaleyi okurken Zola’nın ne denli az genelleme yaptığını görmenin beni şaşırttığını söylemeliyim. Yazar belirli bir konuyu ele alıp, sadece o konuda belli görevlilerin yaptığı hatalar üzerinde durmuş ve konuyu başka yönlere çekmekten özellikle sakınmıştır.


Olay, Fransız ordusunda gittikçe güçlenen Yahudi düşmanlarının, suçsuz bir subaya iftira atmaları ile başlar. Suçsuzluğunu haykırsa da, kimse duymak istemez, subay Dreyfus vatan haini ilan edilerek görevinden alınır ve ömür boyu hapis cezasını çekmek üzere Fransız Guyana’sındaki Şeytan Adasına sürülür. 19. yüzyıl Fransa’sının bu olaydan sonra, solcu – sağcı ya da sosyalist – dindar gibi ayırımlar yerine yeni bir ayırım gelir, Dreyfus olayı taraftarları ve karşıtları. Gerçekten de o günlerin gazetelerinden anlaşıldığı üzere, ülke tam anlamıyla ikiye bölünmüştür. Bir yanda aşırı milliyetçi Yahudi düşmanları diğer yanda ise o yılların önde gelen aydın kişileri.


Emile Zola’nın “Suçluyorum” başlığıyla yayımlanan yazısı, bölünmeleri ve nefreti arttıran bir unsur olur. Yazarın sadece gazetede yayınlanan makalesi değil, tüm kitapları yakılır, kendisi de vatan hainliği ve Fransa ordusunun onurunu zedelediği için mahkeme önüne çıkarılır.


Aradan bir yüzyıldan fazla zaman geçtiği halde, Zola’nın sesini bugün ülkemizde duymak her zamankinden daha önemli. Bu makaleye önce tamamen eleştirel bir gözle bakarsak, Zola’nın konudan hiç kopmadan, hiçbir detayı kaçırmadan olayları anlattığını görüyoruz. Bu bölümlerde kaleminin gücünden çok, doğruluk ilkesiyle hareket ediyor. Makalenin sonunda ise tamamen kaleminin ucunu iyice sivriltip, tek tek kimleri suçladığını, nedenlerini en acımasız şekilde eleştirerek dile getiriyor.

Kendi türü içinde bir başyapıt sayılan makale bu özellikleriyle dikkat çekiyor. Politik bir isyan dile getirdiği halde hiçbir yerinde ucuz bir hesaplaşmaya girişmiyor, aksine hep doğrulardan, bilinen az sayıda somut olaydan yola çıkarak argüman hazırlıyor. Fakat sonunda yine de vurucu darbesini yapmadan bırakmıyor, argümanı o denli güçlü ki, makalenin sonunda sertleşen dili okur hiç yadırgamıyor.

Bu makaleyi okumadan önce daha temel insan hakları savunuculuğu yaptığını zannederdim. Zola’nın sadece Dreyfus olayına odaklanmış olması aslında beni biraz şaşırttı. Bu örnekten yola çıkarak daha genel anlamda insan hakları ve adaletten söz etmesini bekledim fakat sanırım makale gücünü de tam buradan alıyor: ele aldığı konuyu saptırmadan ve genelleme yapmadan bir argüman sunuyor. Yine de tabii eseri bugün okuyan birine Zola’nın makalenin sonunda sıraladığı suçlamalar içinde bazıları özellikle daha önemli gelecektir. Bunların başında, kanıtların hasıraltı edilmiş olması, saygın bir kurumu (bu durumda orduyu) korumak adına adaletin hiçe sayılmış olması, aldatıcı ve hileli raporlar sunulmuş olması ve gazetelerin kendi kusurlarını örtmek için kamuoyunu yanıltması okura (burada adı geçen kişilerin kimliğini bilmese de) çok anlamlı gelecektir. Çünkü Zola’nın yazının sonunda dediği gibi “benim bir tek tutkum var, öylesine çok acı çekmiş ve mutluluğu hak etmiş olan insanlık adına, ışık tutkusu. Ateşli karşı çıkışım ruhumun çığlığından başka bir şey değil. Beni ağır ceza mahkemesine çıkarmayı göze alsınlar ve soruşturma gün ışığında, apaçık yapılsın. Bekliyorum.”

“Suçluyorum” gerçekten çok güçlü bir metin. Bugün hala bu denli ilgi görüyorsa bu hem çok iyi yazılmış olmasından hem de dünyada hala adaletsizliğin gündemden inmemiş olmasındandır. Dreyfus olayına yabancı iseniz bile, Tahsin Yücel’in kaleme aldığı önsöz ve sonrası, bu tarihi olayı etraflıca anlamanıza yardımcı olacaktır. Tarihte aydınlanmış bu olaylar, bir bakıma bugüne de ışık tutarlar.

Suçluyorum / Emile Zola / çev.: Tahsin Yücel / Can Yayınları / 2008 / 42 sayfa.


(Bu yazı 22 Nisan 2008'de Taraf Gazetesinde yayımlanmıştır.)

22 Nisan 2008

Mahmut Makal "Bizim Köy"

TEZEKLİ İLKOKULLAR


Geçtiğimiz hafta, şehirlerde büyüyen yeni nesiller belki hayatlarında ilk kez tezek gördüler. Benim için de yıllardır görmediğim bir görüntüydü. Henüz haberlerde anlatılan konuyu anlamadan, bir masanın üzerine dizilmiş tezekleri görmek, bir anda sinesteziye neden oldu. Bir duyunun algılaması, yani görme, o anda var olmayan bir kokuyu hissettirdi bana. Çocukluğumda köyde geçirdiğimiz yaz aylarını hatırladım.
Ekranlardaki tüm haber programlarında, ardından da gazetelerde bol bol gördük tezek resimlerini. Tam da o sıralarda elime Mahmut Makal’ın “Bizim Köy” adlı anlatısı geçmiş, onu okuyordum. Burnumda canlanan, yine o tezek kokusu. İlkçağlarda insanların ısınmak için kullandıkları hayvan dışkısı, her köyünden cep telefonuyla konuşulmasıyla övünülen Anadolu’nun, 21. yüzyıldaki yüzlerinden biri. Evet, değişen şeyler var (cep telefonu gibi) ama asıl sormamız gereken: gelişen bir şey var mı?
Mahmut Makal’ın “Bizim Köy” adlı eserine gönderme yapan çok sayıda metin okumuş olmama rağmen, eserin kendisini okumamıştım. 1950’lerin efsaneleşmiş kitaplarından birini geçtiğimiz günlerde bir yayınevinin yeniden basması ve gündeme getirmesi çok yerinde oldu.
Kitapta Makal, öğretmenlik yaptığı yıllarda (henüz 20 yaşında bile değilken) kendi yaşamından ve köy sahnelerinden oluşan çok canlı tablolarla, bir Anadolu köyündeki hayatı anlatıyor. Aradan geçen elli küsur yıl içinde ne kadar az şeyin değiştiğini görmek, Mahmut Makal’ın eserini ne denli temel unsurları anlattığını görmemi sağladı.
“Bizim Köy”ün bu yeni baskısının bir özelliği de, Ara Güler’in eşsiz güzellikteki Anadolu resimlerinin metne eşlik etmesi. Resimlerin altlarında çok şiirsel açıklayıcı sözler de eklenmiş. Örneğin güzel saçları örgülü küçük bir kızın resminin altına: “Belik saçlı güzel kız, nasıl da sabırla, sevgiyle örülmüş saçların. Sanki ilerde saçlarının görünmeyeceğini bilerek, bu kısacık özgürlüğün tadını çıkarmanı, göz kamaştırmanı istemişler gibi.”
“Bizim Köy”ün önsözü, kendisi de köy enstitülerinde eğitim görmüş, değerli yazar Adnan Binyazar tarafından yazılmış. Buna sadece bir önsöz demek hata olur, Binyazar burada kitabın tarihçesini, yayınlandığı yıllarda aldığı tepkileri ve eleştirileri, ve en önemlisi de köylü edebiyatının nasıl görüldüğü, hala ne durumda olduğu üzerine çok güzel bir inceleme yazmış. Onca yoksulluk içinde, sahip olduğu en değerli şey sevecenliği olan Anadolu insanını, yüceltmeden (tabii yermeden de) anlatan metinler ve görüntüler bu benzersiz kitabı oluşturmuş.
Son zamanlarda okuduğum bir başka Anadolu sesi taşıyan kitap, Gülnaz Özacar’ın “Bir Anadolu Kadınının Anıları” oldu. Mahmut Makal ile Gülnaz Özacar’ın kitapları arasında elli yıldan fazla zaman girmiş olmasına rağmen, anlatım benzerlikleri, anlatılan köyün ve insanlarının benzerliğinden daha şaşırtıcı geldi bana. Gülnaz Özacar, Makal gibi okumuş biri değil. Zorluklarla, ancak ilkokula gitmesine izin verilmiş bir kız çocuğu. Sadece köy hayatının zorlukları değil, kadın olmanın zorlukları öne çıkıyor bu kitapta.
Benzerliklere gelince, Anadolu’ya özgü atasözleriyle zenginleştirilmiş bir dil kullanmak ilk göze çarpan özelliği iki kitabın. Yapısal olarak da, her iki kitap, sahnelerden ve insan portrelerinden oluşan kısa öykücükler içeriyor. Bazıları komik, bazıları hüzünlü ve acı. Yaşam gibi.
Makal’ın kitapları (yayınevi “Bizim Köy” ile birlikte yazarın diğer eserlerini de yayımlıyor) okurken Anadolu köyleri üzerine biraz internette dolaşınca, hemen her köyün web sayfasının olduğunu görmek çok hoşuma gitti. Köylerin tarihçeleri, güncel haberler ve özellikle baharla birlikte, çiçek açmış meyve ağaçlarının resimleriyle dolu sayfalar içimi sevinç doldurdu. Bir an için, tezek hazırlayan kadınların ağır şartlar altında hayatlarını sürdürdüklerinin acısı hafifler gibi oldu.

Bir Anadolu Kadınının Anıları / Gülnaz Özacar / www.okculuyuz.biz
Bizim Köy / Mahmut Makal / Ara Güler Fotoğraflarıyla / Literatür Yay. / 2008 / 166 sayfa.

18 Nisan 2008

Salman Rushdie "Öfke"


HAVADA ÖFKE VAR



Salman Rushdie’nin “Öfke” romanının İngilizcesini 2001 yılının Eylül başında okuyordum. Kapağında New York gökdelenleri ve Empire State binasının resmi olan kitabı tam da 11 Eylül günü bitirmek üzereydim. Çok garip bir duyguya kapılmıştım; roman sayesinde kendimi tam New York’ta hissederken, canlı yayında New York Ticaret Merkezinin ikinci kulesine uçağın girişini tüm dünyayla birlikte canlı yayında izliyordum.

O günden sonra, roman hakkında çıkan eleştiri yazılarında, Salman Rushdie’den bir kahin gibi bahsedildiğini hatırlıyorum. Müslüman asıllı ve Asyalı bir yazarın genel olarak Batıyı, özel olarak Amerika’yı ve daha da özel olarak New York’u nasıl gördüğü romanın yayımlanmasından hemen sonra çok farklı anlamlar kazanmıştı.

O günlerde dünya edebiyat çevreleri “Öfke” etrafında fırtınalar koparırken, Türkiye’de yayınlanmamış olması şimdi bana çok garip geliyor. Neyse ki, bu kadar zaman sonra da olsa, romanın çevrilmiş ve hepimizin belleklerinde hala izleri süren bir dönemi ince ayrıntılarıyla anlatıyor olması, yine de bu romanı önemli kılıyor.

“Öfke”nin kahramanı 55 yaşındaki Malik Solanka’dır. Cambridge Üniversitesi, King’s Kolejinde felsefe profesörü olan Hint asıllı Malik, akademik hayatın dar görüşlü, sıkıcı ve dayanılmaz olduğunu ileri sürerek 1980’li yıllarda, üniversitedeki görevinden istifa eder. Akademik hayattan, şov dünyasına geçiş yapar. Kendi yarattığı kuklalar (bebekler) aracılığıyla, bir televizyon kanalında popüler felsefe programı yapmaya başlar. Kısa zamanda felsefi bebekleri çok ünlenir. Programı gece saatlerinden, televizyonun “altın saatleri” denilen haber sonrası kuşağına alınır.

Dışardan bakıldığında “ideal” görünen bir evliliği vardır, üstelik cebi para doludur, yaptığı televizyon işi çok tutmuş, ona milyonlar kazandırmıştır. Oysa Malik, evini, sevdiği karısını ve henüz üç yaşındaki oğlunu terk ederek New York’a yerleşir. Daha sonra, New York’a yeniden varolmak için gelmediğini, “olmak değil, yok olmak için” (s. 112) bu hamleyi yaptığını anlarız. Romanın girişinden, Malik’in hayatında çok önemli bir şeylerin ters gittiğini tahmin etmeye başlarız. Böylesine ideal ve güzel bir hayatı bırakıp New York’a gelmesinin, aksi ve mutsuz bir adam olmasının mutlaka bir nedeni var diye düşünmeye başlıyoruz.

Malik’in Amerika hakkındaki görüşlerini dile getirdiği bölümler, yazar olarak Salman Rushdie’nin de sonradan kehanet sayılan sözlerinin yer aldığı bölümler: “Amerika sınırsız gücü yüzünden korku doludur; dünyanın öfkesinden korkar ve bu öfkenin adını kıskançlık olarak değiştirir.” Aslında romanın giriş bölümü de New York portresi çizerek başlar: “Şehir para içinde yüzüyordu. Kiralar ve gayrimenkul fiyatları tavan yapmıştı, giyim sektöründe çalışan herkes modanın daha önce hiç bu kadar moda olmadığı konusunda hemfikirdi. Saat başı yeni lokantalar açılıyordu. Mağazalar, bayiler, galeriler, özel ürünlere gösterilen yoğun ilgiyi karşılayabilmek için mücadele ediyordu; sınırlı miktarda üretilen zeytinyağı, üç yüz dolarlık şişe açacakları, müşterinin isteğine göre değişiklik yapılmış Humvee marka cipler…”

Rushdie, en iyi bildiği şekilde (ironi ve alay dolu sözlerle) yeni milenyumun ana hatlarını çiziyor aslında romanda. Romanda birkaç kez “havada öfke var” sözünü yineliyor. Tüm dünyayı sarsacak öfkenin yolda olduğunu hissediyor. Ve bu roman yazıldığından beri, bu öfkenin sakinleşmediğini, giderek arttığını, tüm dünya görüyor.

Şimdi Malik’in neden önceki hayatını terk edip kendini buraya sürgün ettiği konusuna geri dönersek, karşımıza yine Doğu/Batı karşıtlığı çıkıyor. Romanda gönderme yaptığı Othello gibi Malik de, beyazların dünyasında (hem de beyaz bir kadınla evli) bir yabancıdır, ötekidir. Batı dünyasında ne denli başarılı ve varlıklı olsa da hep öteki olarak kalacağının bilincindedir. Rushdie, Othello benzetmesiyle Batı’nın asla yabancıyı içine tam olarak almadığını da gösteriyor.
“Öfke” Batı/Doğu tartışmasında çok önemli bir rol oynuyor bence. Rushdie ilk kez “Öfke” ile Amerika’yı anlattığı bir roman yazdı. Anlattığı Amerika, sömürgeci, aşırı tüketici, saldırgan ve diğer kültürlere saygısız bir ülke. Politik portrelerin dışında da bu roman çok önemli, mitolojiyi bugüne taşıyor adeta: “Bu günlerde, fazla önemsenmeyen tanrıçalar daha aç, daha vahşiydiler ve ağlarını daha geniş bir alana atıyorlardı.

“Öfke” yayınlandığından beri (2001) Rushdie’nin hayatında çok değişiklikler oldu, önce romanı ithaf ettiği dördüncü karısı Padma Lakshmi’den boşandı, ardından kraliçe tarafından Sir unvanı kazandı. Geçtiğimiz hafta da “The Enchantress of Florence” adlı yeni romanı yayınlandı. Umarım bu yeni romanı daha hızlı Türkçeye çevrilir ve yayınlanır.
(Bu yazı 8 Nisan Salı günü Taraf Gazetesinde "Ars Poetika" köşesinde yayımlanmıştır.)