28 Ocak 2009

UPDIKE ve BEN


Bu sabah öğrendim John Updike’in dün öldüğünü. Ruhuma en yakın yazar olmuştu 30’lu yaşlarımda. Ünlüleri sevmeyen ve pek ilgi göstermeyen biri olmama rağmen, hayatta bir tek Updike ile tanışmak istemiştim hep. Uzun uçak yolculuklarında nedense hep onun yanıma gelip oturmasını beklerdim. Hiç konuşmadan, yerkürenin üzerlerinde bir yerlerde, havada asılmış, yan yana, oturur olmaktı fantezim. Kim olduğunu bildiğimi, ruhunu tanıdığımı sadece hissetsin isterdim. Alev alev yanan bir şeyin ısısının etrafa yayılması gibi, içimdeki fanteziyi hissedeceğini, sessizce aynı düşü kuracağını bilirdim.
Onun “S.” romanını Türkçeye çevirirken, bir yazarı / bir sanatçıyı en içinde hissedebileceğin türden, onu içimde hissetmiştim. Onun her sözcüğünün anlamı vardı benim için. Bir yazarla bu netliğe ulaşmak zordur oysa onun her kurgusu, her tümcesi, tam olması gerektiği gibi gelmiştir bana. Sonradan okuduğumda “S”in kötü bir çeviri olduğunu fark ettim, hiç hayal ettiğim gibi çevirememiştim ama çeviri sürecinde sözcükler arasında yazarla kurduğum yakınlık benim için eşsizdi. Bir daha hiçbir yazarla bunu yaşamadım. S., benim içime girmiş beni tanımış, beni anlatıyordu. Aklı karışan bir kadın, toplumda, ailesinde yerini bulmaya çalışan, kendini herkesin tanımladığı gibi değil, kendi olduğu gibi görmeyi arzulayan ama buna ulaşmak için ne yapması gerektiğini bilmeyen bir kadın. “S”yi, kazadan ve hastanelerde bir sene geçirdikten sonra okumuştum. Kendimi yeniden tanıma gereği duyduğum günlerdi. Her şeyini belirlediğim, geleceğini planladığım hayatım kazık atmıştı; artık yollarımız ayrılmıştı, kendime yeni bir yol bulmam gerekiyordu. S’den fazlası bekliyordu beni, sadece yeni bir cinsellik, yeni bir hayat değil, yeni bir form da söz konusuydu.
Bunca ağırlık altında en iyi gelen şey, her zaman Updike’in en iyi yaptığı şey, beni gülümsetmekti. Aslında acı değildi yaşam. Hatta öylesine komik ve saçmaydı ki, ciddiye aldığın anda asıl sen saçma oluyordun.
“S”nin ilk sayfalarında S., uçağa binmiş, evinden ve kocasından kaçar. Bir okyanustan diğerine uzayan yolculuğunda, altında dikdörtgen tarlalar uzadıkça, o da evinden uzaklaşır. Uçak otomatik pilotun devreye girmesiyle havaya demirlenmiş gibidir, işini bitiren hosteslerde ortalıkta görünmezler. Updike havada asılmış bu anın ne denli erotik olduğu bilen bir yazardır. Belki bu yüzden ben de onu hep uçakta istemişimdir yanımda.

16 Aralık 2008

Jose Saramago "Küçük Anılar"


KÜÇÜK ANILAR

José Saramago geçtiğimiz hafta seksen altı yaşına bastı. Yazarın çocukluk ve ilkgençlik anılarını anlattığı “Küçük Anılar” adlı kitabını tam da doğumgünü 16 Kasım’da okuyordum. Yirminci yüzyılın büyük bir kısmını yaşamış biri olarak, bir hayat içinde dünyanın o denli değiştiğine tanık olması bir an gözüme inanılmaz göründü. Aslında ailemde onunla yaşıt çok kişiden duyduklarımdan farklı değildi; hiçbir çağda çevre koşullarının, toplumsal alışkanlıkların, yaşam hızının bu denli şiddetli değişimine insanoğlunun tanık olmadığı gerçeği yine de sarsıcı geldi. Portekiz’in “yoksul ve ilkel” bir köyünde dünyaya gelen Saramago, emniyet görevlisi babası, okuma yazma bilmeyen annesi ile yüzyıl başında dünyanın herhangi bir yerinde de olağan sayılacak bir çocukluk geçiriyor.
Entelektüel Dürüstlük
Saramago, sayfalarca uzunlukta cümleler yazan, imla kurallarını esneten bir yazar olarak, edebi eserlerle ender yüzleşen okura zor görünen romanlar yazmıştır. Romanlarında yer alan çok sevdiği dilsel oyunlardan, yaşam öyküsünü anlatırken özellikle uzak durmuş. Bunun ilk görünen nedeni kuşkusuz daha geniş bir kitle tarafından okunmak ve anlaşılmak arzusu; ancak bununla birlikte bir ikinci neden daha geliyor akla, yazarın arzuladığı entelektüel dürüstlük dilsel oyunlar arasında kaybolabilir, hatta yanlış anlaşılmasına neden olabilirdi. Bu yüzden çok sade bir anlatım tercih etmiş Saramago. Hiçbir süsleme yapmadan, alegoriden uzak, dolaysız bir anlatım hüküm sürüyor tüm kitap boyunca.
İnsan zihni, anılar söz konusu olduğunda oyun oynamaya meyillidir. Yıllar önce yaşanmış bir olayı yaşadığımız için mi yoksa bize anlatıldığı için mi iyi anımsarız bilmek zordur. Ayrıca bazen olaylardan çok geride kalan izlenimi hatırlarız. Genelde çok küçük yaşlardan hatırladığımızı sandığımız olaylar, yıllar içinde evde sürekli anlatıldığından zihnimizde yer etmiştir. Saramago anılarındaki gerçeklere ulaşmak için büyük bir gayret sarf ediyor. Neredeyse anılarını temizleyerek, ona anlatılanlarla kendi gerçeklerini ayırarak zihninde netleştirmeye çalışıyor. Aslında kitap yazarın çocukluğunu netleştirme sürecini de kapsıyor. Örneğin 27. sayfada anlattığı bir anısının hatalı olduğunu anlatı sırasında fark edip 63. sayfada düzeltiyor.
Kitabın, bundan da anlaşılacağı gibi, sistematik bir yapısı yok. Anılar zihne düştükçe, birbirini çağrıştırdıkça dile getiriliyor. İlk cinsel uyanış, ilk aşağılanış, ilk övünç, kızgınlıklar, çocuksu kavgalar, suçluluk duygusu, bunların hepsini hiçbir şey saklamadan, içtenlikle anlatıyor. İçtenlik ve entelektüel dürüstlük bu kitabı benzerlerinin çok üstünde bir yere koymamızı sağlıyor. Dürüst olmaya özellikle aşırı dikkat ettiği görülüyor yazarın, bunun nedeni sadece kendini anlamak ve rahatlatmak değil, çoktan ölmüş olan aile fertlerinin anısını gerçek kılmak gibi bir görev veriyor kendine. Hiç tanımadığı üç yaşında ölen ağabeyine ve çocukluğu boyunca oynadığı ve boğuştuğu genç yaşta ölen kuzenine, onların hiç unutulmayacakları bir armağan sunuyor sanki. Armağanın içinde övgüye ya da iltifata yer yok, sadece gerçekler anlatılıyor.
Çocuğun Mistik Sezgileri
“Küçük Anılar,” sadece ünlü bir yazarın olağan sayılacak çocukluğunu anlatmakla kalmıyor, Saramago her çocuğun zihninde yer alan sezgilerin gücünü de eşsiz örneklerle ortaya koyuyor. Yedi yaşlarındayken bir köpeğin saldırısına uğradığında “aslında ikimiz de birbirimizden korkmuştuk, olan buydu. Geri kalanıyla son derece sıradan olan bu öykünün en şaşırtıcı yanı, ben daha kapının dışındayken, köpeğin, yani tam olarak o köpeğin, gırtlağıma atılmak üzerine beni orada beklediğini biliyor olmamdı… Bunu biliyordum, nasıl olduğunu bana sormayın, ama bunu biliyordum…” Kitabın başka bölümlerinde de çocuksu sezgilerinin onu nasıl doğru yönlendirdiğini görüyoruz. Saflık, bir yandan da sezgilerdeki saflığı getiriyor beraberinde. Belki de her çocukta var bu sezgiler, ama yıllar içinde, eğitim ve çevre etkisiyle bu özellik kaybediliyor, yerine mantık ve alışkanlıklar geliyor.
Çocuk büyürken, dünya da büyük bir hızla değişiyor. Çok küçük yaştayken, anneannesine biraz gezmeye gideceğini söylediğinde anneannesi hiç tereddüt etmeden gitmesini söylüyor “ama bana dikkatli olmamı tembihlemiyor. O zamanlar büyüklerin kendi baktıkları küçüklere daha fazla güvenleri vardı” diye açıklıyor çağını yazar. Fakat belki de anneannesi çocuğa güvenmiyordu sadece, dünyaya da güveniyordu. Dünya kuşkusuz daha güvenliydi Portekiz’in bu köyü açısından bakıldığında.
Zaman da ağır akar o yıllarda, “(b)ugünün çocukları bunu nasıl kavrayacaklardır bilemiyorum ama, o uzak dönemlerde, bizim gibi çocuklar için zaman, hepsi de bitmek bilmez bir şekilde ağır ağır sürüklenen özel birtakım saatlerden oluşuyor gibiydi.” Saatlerce elinde olta balık beklediğinde ya da suyun mutlak sessizliği içine gömüldüğünde, sanki bize dondurulmuş zaman dilimleri anlatır yazar. Ahlak da değişmiştir geçen yıllar içinde: ev döşemeleri arasında vicdanın sesi olarak duyduğu sesleri de duymaz artık, “dünyada ne haltlar olup bitti de öylesine ortadan kayboluverdi bilemiyorum, çünkü yetmiş yıldan fazla oluyor, ne onun sesini duyuyorum ne de ondan söz edebilecek birine rastladım.” Değişen eski inançlarla birlikte aslında en önemlisi Saramago’nun da vurguladığı gibi her bireyin sahip olduğu suçluluk duygusunun değişmesiydi.
“Küçük Anılar”ı José Saramago, yaklaşık iki yıl kadar önce kaleme almış. Anlattığı günlerden ortalama yetmiş yıl sonra. Bir insanı, seksenli yaşlarında böylesine bir berraklıkla çocukluk yıllarına götüren, pürüzsüz bir dille o yılları aktarmasına neden olan şey kitabın bir yerinde “şimdi madalyonu çevirip öbür yüzünü gösterecek cesareti bulmam gerekiyor” sözlerinde yatıyor. Gerçekten de inanılmaz bir cesaretle ve sağduyuyla, hiçbir şeyi gizlemeden, tüm açıklığıyla anlatıyor. Bu kitabı okurken, başyapıtlarla diğer kitapları ayıran özellik üzerinde düşünmeden edemedim: Bu hiç kuşkusuz yazarın entelektüel dürüstlüğü. Kendini ne denli hırpaladığı önemsiz kalıyor gerçekler karşısında. Romanlarında kimlik sorunuyla çok ilgilenen Saramago, kendi yaşam öyküsünü de kimlik oluşumu süreci olarak anlatıyor.
“Küçük Anılar” okurun zihninde iz bırakacak türden bir başyapıt. Kusursuz bir çeviri olması, kitaptan alınan zevki çoğaltıyor. Bu küçücük kitabın – sadece 79 sayfası metinden oluşuyor, gerisi yazarın aile fotoğrafları – tek kusuru çok küçük puntoyla basılmış olması.
Son bir söz daha: bir gün doksan yaşındaki anneannesi, evin kapısı önünde oturmuş, yıldızlı, uçsuz bucaksız geceyi seyrederken “Dünya öyle güzel, öleceğime öyle yanıyorum ki” der. Kitap boyunca kendinden pesimist biri olarak söz eden Saramago, kitabı yine de optimist bir tonda bitirmeyi başarıyor.

KÜÇÜK ANILAR José Saramago, çeviren: İnci Kut, Can Yayınları, 2008, 9.- Ytl.

NE DE MÜKEMMEL BiR GÜN!

Bir roman sinemaya uyarlandığında hemen tartışma başlar: roman mı, film mi daha iyi diye. İnsanlar sinema ile edebiyat arasında bir seçim yapmak zorunda hissederler kendilerini. Oysa ikisi de türünün iyi örneği olabilir. Özellikle yönetmen romanı yeniden anlatmaya kalkışmak yerine, romanın duyarlılıklarını anlatmayı tercih ettiyse.
Ferzan Özpetek ilk kez roman uyarlaması denediği yedinci filminde, Melania G. Mazzucco’nun “Mükemmel Bir Gün” romanından küçük değişiklikler yaparak, ana temayı vermeyi seçmiş. Romanın dilini beyaz perdede taklit etmek yerine, kendi dilini, kendi öyküsünü anlatan bir film çıkmış ortaya.
Romanın Dili
Bir uyarlamadan söz ederken her şeyden önce yazarın dili nasıl kullandığına dikkatle bakmak gerekir. Ünlü yönetmen ve sinema kuramcısı Sergey Eisenstein, fiziksel betimlemelerin ağırlıkta olduğu romanların filme kolay uyarlandığını söylemekle gerçekten çok haklıydı. İç seslerin ya da bilinçakışının yoğun olduğu anlatılar ekrana çok zor yansır. Eisenstein, öğrencilerine sinemaya uyarlama egzersizi olarak Balzac’ın romanlarını önerirmiş, çünkü Balzac betimlemeler ustasıdır; mekân ve kişi betimlemeleri her okurun zihninde sinema kareleri gibi görsel şekilde canlanır.
Mazzucco ise Balzac türü görsellik yaratan bir yazar değil. Mazzucco “Mükemmel Bir Gün” romanında atmosferi peş peşe çok sayıda görüntü kolajı yaparak vermeye çalışan yazarlardan. Örneğin romanın giriş bölümü Roma sokaklarını anlatarak başlıyor. Siren sesleri, patlamış bir doğalgaz borusunu tamir eden işçiler, çöp kamyonları, kırılan tabaklarla birlikte duyulan kavga sesleri, okurun tüm duyularına hitap ederek bir atmosfer yaratıyor. Kokular, sesler, renkler, ışıklar birbirlerinin içine girmiş, bir kentin üst üste binmiş görüntülerinin bombardımanı olarak yansıyor kitabın satırlarına. Elbette ilerleyen sayfalarda bu görüntülerin hiçbirini hatırlamıyor okur, sadece bunların yarattığı, yalnızlık ve endişe duygusu kalıyor geride. Balzac gibi bir tek sahnenin seçilmiş öğesini ya da öğelerini tasvir etmek yerine, görünen her şeyi bir bilinç akışı gibi veriyor. Ferzan Özpetek de filminde, görüntü kolajları yapmak yerine, sokakların ıssız ve tekin olmayan halini, uzayan gölgelerle, sokak taşlarından yankılanan ayak sesleriyle vermeyi yeğlemiş.
İnsan yapısının karmaşık ruhsallığını roman gibi katmanlarla verebilen bir başka sanat dalı yoktur. Roman uyarlamalarının belki de en büyük sorunu budur. Mazzucco’nun romanında en karmaşık halinde insan duygularının anlatıldığı bölümler var. Örneğin, kâbus gören milletvekili/avukat, rahatlamak için karısı Maja’nın koynuna gider ama karısı derin bir uykudadır: “Maja’nın derin ve umursamaz uykusu ona incitici bir sevgisizlik eylemi gibi geldi” diye anlatır yazar kahramanın duygusunu. Elbette bir film umursamazca uyuyan bir kadını verebilir ama bunun “incitici bir sevgisizlik eylemi” olarak görmemizi ancak bir romancı sağlayabilir.
Mazzucco romanda her karaktere eşit ağırlık vererek anlatıyor. Roman kahramanı yok gibi; neredeyse her karakterden eşit sayıda satırda bahsediyor. Ancak romanın sonlarına doğru, kurgunun merkezine Emma karakterinin geçtiğini görüyoruz. Emma kocasını terk edip, iki çocuğuyla annesinin evine sığınmış otuzlu yaşlarda bir kadın. Düşük sınıftan, bayağı bir görünüşü olduğu için, herkes onu ahlaksız biri zannediyor. Tenine oturan dar eteğiyle, diplerinden koyu rengin göründüğü bakımsız boyalı saçlarıyla romanın ilk bölümlerinde okur da onu nasıl görmesi gerektiğini bilemiyor. Kocası dizginleyemediği kıskançlık nedeninde haklı mı, ailesini yıkıp, çocuklarına zor bir hayat sunma nedeni romanın başlarında özellikle gizemli bir şekilde kapalı kalıyor.
Mazzucco, bir roman kahramanı yaratmıyor ama yarattığı tezatlarla karakterlerini ve konumlarını netleştiriyor. Emma ne denli bayağı ve seksi görünüyorsa, romandaki diğer kadın karakter Maja da tam tersine, mesafeli ve klasik görünüyor. Emma annesinin tek odalı evinde kanepede yatan oğluna sarılarak uyurken, Maja üç kişilik küçücük ailesi için çok büyük bir malikânede yaşıyor ve çok odalı evinde kocasıyla aynı odayı paylaşmıyor. Emma’nın oğlu uykusunu sarmalayan korkular yüzünden altını ıslatırken, Maja’nın kızı korkmasın diye aydınlatılmış bir odada, yanında dadısıyla yatıyor. Roman bir sahneden diğerine geçtikçe, aradaki zıtlıklar okurun zihninde netleşiyor.
“Mükemmel Bir Gün” yirmi dört saatlik bir süre içinde bu iki farklı ev halkının hayatlarını anlatıyor. Romanın girişinde Lou Reed’in aynı adlı ünlü şarkısının sözleri, ancak roman bittiğinde ironik bir anlam kazanıyor. Daha komik bir ironiyi yine kitabın başında yer alan George W. Bush’un “Aile, ülkemizin umutlarını barındıran, düşleri kanatlandıran yerdir” alıntısıyla yapıyor Mazzucco. Bu romanda geçen yirmi dört saat, hiçbir açıdan mükemmel olmadığı gibi, bulaşan herkes için de lanetli bir yirmi dört saat.
Türkçeye ilk kez çevrilen Melania G. Mazzucco etkileyici bir yazar. “Mükemmel Bir Gün” de, tahminlerimin üzerinde inceliklerle dolu bir roman. Kalabalık ve gürültü bir hikâye anlatıyor yazar ama kendine has stili, konudan konuya atlayışı, çelişkileri sunuşuyla iyi bir etki yaratıyor. Romanın çevirisindeki bazı küçük sorunlar (“Sonra ise vazgeçmişti. Şimdi ise ona bir ergenlik projesi, boş ve gülünç bir gaye gibi geliyordu.” “Öte yandan ise çok da sık rastlanan bir soyadı” gibi “ise”nin yanlış kullanımı) dışında akıcı bir dile sahip.
Sinema Dili
Ferzan Özpetek filminde bazı değişiklikler yapmış. En önemli değişiklik, Aris karakterinin geceleri ortaya çıkan anarşist ruhu, Zero’ya filmde yer vermemiş olması. Filmdeki Aris, uzun mor saçlı bir asi değil, babasından ve babasının politik gücünden kaçmaya çalışan bir genç sadece; karakter McDonald’s bombalayacak bir kişilik olarak canlandırılmıyor. İkinci değişiklik ise, romanda Sacha adındaki eşcinsel öğretmenin filmde bir kadın tarafından canlandırılması. Bu karakterin cinsiyetini değiştirerek filmin sonunu da değiştirmiş Özpetek.
Yazının başında bazı edebi betimlemelerin sadece romanda yer alabileceğini, filme aktarılamayacağını söylemiştik. Hemen buna bir ekleme yaparak, sinemanın da seyircide bir anda çok yoğun duygular yaratabileceğini, bunu da edebi yapıtın aynı hızda yapmasının olanaksız olduğunu söylemek gerek.
Özpetek filminde böylesi ani etkiler yapan sahneler kullanmış. Örneğin Roma sokaklarında Emma ile birlikte yürürken öğretmene bir telefon gelir. Bu sahnede her iki kadını arkadan görürüz, yüzlerini görmediğimiz halde, aralarında garip bir sessizliğin gerilim yarattığını hissederiz. Sırtlarını gördüğümüz için iki kadın da son derece korunmasız görünür, sanki arkadan vurulacak av gibidirler. Daha sonra Antonio karakterini sırttan gördüğümüz bir başka sahnede, onun ne yaptığını görmeyiz sadece metalik sesler duyarız. Yine bir sahne sonra, küçük çocuğun kanepe üzerinde zıplarken babasının arkasından bakması, benzer bir kuşku yaratır. Romanın özünde yatan sıradanlıktan kuşku duyma, Özpetek’in yorumunda da değişmez. Roman benzetme ve karşıtlıklarla canlandırır içimizdeki kuşkuyu, film ise bambaşka anlatım diliyle aynı duyguyu besler.
Sonuçta, birbirleriyle hiçbir şekilde kıyaslamadan, hem filmi görün hem de romanı okuyun derim. Birini diğerinin özeti olarak algılamadan, insanlık trajedisinin iki farklı anlatım yolu olarak düşünerek…


MÜKEMMEL BİR GÜN, Melania G. Mazzucco, çeviren: Daniela Lepori Çelik, Doğan Kitap, 2008, 17 YTL.


(Bu yazı 31 Ekim 2008'de Radikal gazetesinin Kitap ekinde yayınlanmıştır)

02 Kasım 2008

D. H. Lawrence "Bakire ile Çingene"


D. H. LAWRENCE ve KADINLAR


D. H. Lawrence, Türk okurunun yakından tanıdığı romancılardan biri değildir. Bunun birinci nedeni, Lawrence’ın başının sansürle hep dertte olmasıdır. Uzun yıllar boyunca kendi ülkesinde eserleri yasaklanmış, kendisi de toplum dışına itilmiştir.


Bazı yazarların toplum dışına itilmiş olma nedenleri sanatsal yetenekleriyle hiç de ilgili değildir; Lawrence da romanlarındaki kahramanları andıran hayat hikâyesiyle ve Viktoryen ahlaka aykırı duruşuyla kendini toplum dışına itilmiş bulmuştur.

D. H. Lawrence’ın hayatındaki ikilem, anne ve babasının arasındaki farklılıklarla başlar. Annesi eğitimli ve zarif bir öğretmen, babası ise ağır içki içen, kaba saba bir kömür madeni işçisidir. Çiftin arasındaki farklılık dördüncü çocukları David Herbert doğduğunda artık her ikisi için de çekilmez olmuştur. Lawrence ailesi bu yılları yoksulluk ve aile içi kavgalarla geçirir. Nottingham Lisesinde eğitim gören David Herbert, kazandığı bursla üniversite eğitimine devam etme şansı bulur.

Yüksek eğitim almasını özellikle annesi çok destekler fakat parasal sıkıntıları yüzünden aynı zamanda bir fabrikada çalışması ve ders vermesi gerekmektedir. Mezun olduktan sonra bir süre eğitmenlik kariyerine başlasa da, 1910’da annesinin ölümünden sonra bu işten vazgeçti. Annesinin ölümü onu derinden sarstı; ölüm döşeğindeki annesinin ölümüne yüksek dozda uyku ilacı vererek yardım etti.

Bu arada ilk şiirleri yayınlanmış ve beğenilmişti. 1911’de ilk romanı “Beyaz Tavus kuşu” yazarlığa ilk adımı oldu. Yazar olarak kendini henüz kanıtlamamıştı ama edebiyat çevrelerinin ilgisini çekmeyi başarıyordu. O aralarda evlerine gittiği Profesör Ernest Weekly’nin karısı Frieda’ya âşık oldu. Alman kökenli soylu bir aileden gelen Frieda von Richthofen de Lawrence’a âşık olmuştu; üç çocuğunu ve kocasını bırakıp birlikte Bavyera’ya kaçtılar.

Böylesi bir skandal, her ikisinin de hayatlarını sonsuza dek zorlaştırıyordu. İki yıl sonra ancak evlenebildiler. Fakat bu arada D. H. Lawrence, en önemli eserlerinden biri sayılan, kendi çocukluğundan izler taşıyan “Babalar ve Âşıklar” romanını yazmış ve sadece edebiyat çevrelerinin değil, çok daha genel bir okur kitlesinin ilgisini çekmeyi başarmıştı. Evlendikleri halde Frieda da o da rahat değillerdi. Ülkelerine dönme konusunda kuşkuları vardı. Çok sık seyahatler yapıp, değişik ülkelerde yaşadıktan sonra Sicilya’da bir köy evi alıp oraya yerleştiler.

Bu arada Birinci Dünya Savaşı patlak vermiş, tüm Avrupa birbirine girmişti. Alman köklerinden dolayı, Frieda’nın casusluk yaptığı söylentileri dolaşıyordu. Çift, pasaport da alamıyordu, tüm hükümetler tarafından reddedilmiş durumda zor bir hayat sürüyorlardı.

Bu yıllarda çok üretken olmasa da, “Âşık Kadınlar” ve “Gökkuşağı” gibi ünlü romanları yayınlanmıştı. Nietzsche’nin felsefesinden etkilendiğini gösteren romanlar ve makaleler yazdı ayrıca bu yıllarda. Psikanaliz ve bilinçaltı konularını da irdeliyordu; roman dışında alanlarda da eserler yazmayı seviyordu. Düşünceleri bazen çok katı ve toplumsal ahlaka karşı aşırı tepkiliydi; fakat bu tam da D. H. Lawrence’ı sonraki yıllarda benzersiz kılan özellikleriydi.

“Lady Chatterly’nin Sevgilisi” romanını yayınlayacak yayınevi bulmakta zorlanınca, 1928’de kendi yayınlamayı tercih etti. Varlıklı evli bir kadın ile kocasının topraklarında çalışan bir genç erkeğin aşkının anlatıldığı roman, İngiltere ve Amerika’da pornografik bulunarak yasaklandı.

Romanlarında hep kendi hayatından da izler bulmak mümkün oldu. Geçtiğimiz haftalarda yayınlanan “Bakire ile Çingene” romanı da kendi hayatından bir kesit sunar adeta. Romanın açılış bölümü “Rahibin karısı meteliksiz bir gençle kaçınca, görülmedik bir skandal koptu. Yedi ve dokuz yaşlarında, iki küçük kızı varı. Ayrıca rahip öyle iyi bir kocaydı ki. Tamam, saçları kırlaşmıştı. Ama bıyığı kapkaraydı, yakışıklıydı; güzel ve dizginlenemez karısına hala, gizliden gizliye, büyük bir tutkuyla bağlıydı” sözleriyle başlar.

Roman, karısı evi terk ettikten sonraki yıllarda geçer. Kızların küçüğü on dokuz, büyüğü ise yirmi bir yaşındadır. Annelerine hakaret edilen bir ortamda büyümüş olmalarına rağmen, annelerine gizli bir hayranlık duyarlar. Evde babalarının yanı sıra, çekilmez bir babaanne ile hala da onlarla oturuyordur. Yaşlılık ve kasvet dolu evleri gibi, yaşadıkları kasabada da ilgilerini çeken pek bir şey yoktur. Buradaki insanlar gibi olmak istemezler ama öte yandan, anneleri ve onun gibi hayat yaşayanlar da kızlara yasaklanmıştır.

D. H. Lawrence “Bakire ile Çingene” romanında, her zaman en iyi anlattığı konuyu, kadının cinsel uyanışını dile getiriyor yine. Yaşadığı çağda kadının konumunu ve içinde bulunduğu kısıtlanmış hayatı çoğu yazardan daha iyi anlamış ve bunu ağır sansürlenme pahasına yazmıştır.

Lawrence bugünün okuyucusu için bile hala açık sözlü ve cesurdur. “Bakire ile Çingene”de de ailenin küçük kızı, aşk konusunda kafası karışmış Yvette’i anlatır. Yvette, cinsellik, aşk ve evlilik konularını öğrenmek ister; bir tarafta katı toplumsal düzen onu sıkar, diğer taraftan rahibin kızı olarak elinde tuttuğu saygınlığı kaybetmek istemez. Kasabanın tepelerinde kamp kuran Çingeneler arasında yakışıklı bir adamla karşılaştığında aklına ilk gelen şey, “işte benden daha güçlü bir erkek” olur. Çünkü etrafında ondan ilgi bekleyen sıradan gençler, belki babasına benzediklerinden, güçsüz ve yeterince erkeksi değildir.

Roman, Lawrence’ın diğer romanlarından tanıdığımız bir karşıtlık üzerine kurulu yine. Adını ancak romanın son satırlarında öğrendiğimiz Çingene, “özgür ruhu” temsil ediyor; Rahip ise toplumsal ahlakın kölesi olarak yaşayan küçük insanları temsil ediyor. Kendisini “tutucu bir anarşist” diye tanımlamaktan hoşlanan rahip, tam da yazarın tiksintiyle sözünü ettiği ikiyüzlülüğün örneği olarak sunuluyor romanda.

Roman çok sık başkaldırı temasına dönüyor. Gençlerin içlerinde patlamaya hazır isyan duygusuyla yaşadıklarını hissettiriyor. “Keşke ortada baş kaldıracak birkaç ‘katı kural’ olsaydı! (…) canlarının her istediğini yapmalarına izin verirdi. Ortada ne koparılacak bir pranga, ne eğlenecek bir demir parmaklık, ne de kırılacak bir asma kilit vardı. Yaşamlarının anahtarı, zaten kendi ellerindeydi. Ve anahtarlar miskince sallanıp durmaktaydı. Hapishane parmaklıklarını parçalamak, yaşamın keşfedilmemiş kapılarını açmaktan çok daha kolaydır.”

D. H. Lawrence insanın kendini esir kılan toplumsal ahlaka her zaman başkaldırmış biri olarak, romanlarında da bunu güçlü karakterlere yaptırmaktan zevk alır. Bunu yapamayanları ise sadece kınamakla kalmaz, zavallılıkla ve ağır hakaretlerle suçlar. “Bakire ile Çingene” özellikle yazarı daha önce okuma fırsatı bulmamış okur için mutlaka okunması gereken bir roman.

Bakire ile Çingene / D. H. Lawrence / çeviren: Püren Özgören / Turkuvaz yayınları / 108 sayfa.

Resim: D.H. Lawrence ile karısı Frieda.
(Bu yazı Dünya gazetesi Kitap ekinin fuar 2008 sayısında yayınlanmıştır)

08 Ekim 2008

Orhan Pamuk "Masumiyet Müzesi"


MASUMİYET ÇAĞI MÜZESİ

Orhan Pamuk'un yeni romanı "Masumiyet Müzesi" basına bir "aşk romanı" olarak duyuruldu. gerçekten de ilk satırlarından başlayarak bir erkeğin bir kadını sevme hikayesi anlatılıyordu, fakat ironik bir biçimde, bu, içinde aşk olmayan bir aşk hikayesiydi.

“Masumiyet Müzesi” 1970’li yılların ortalarında başlayan ve günümüze dek süren bir aşk hikâyesini anlatıyor. Varlıklı erkek kahraman ile yoksul ama güzel genç kızın aşkı, anlatılan yılların Türk filmlerine göndermeler yaptığı gibi, o filmleri de canlandırıyor okurun zihninde.
Romandaki kadın ve erkek kahramanlardan, aşk ilişkisinden, toplumsal davranışlardan ve olaylardan söz etmeden önce, Pamuk’a yazar olarak ününü sağlayan yapısal özelliklerden bahsederek başlayalım. Orhan Pamuk’un romanlarında belirgin bir iskelet göze çarpar, örneğin “Kar”da, bir kar tanesinin yapısından yola çıkarak bütün romanın iskeletini oluşturmuştu. “Masumiyet Müzesi”nde bu denli dikkat çeken bir iskelet yok ama yine de romanın formu yazarın özelliğini gösterir nitelikte.

“Masumiyet Müzesi”nde Pamuk, üç farklı zaman akışı kullanıyor. Bunlara kabaca, Akan Zaman – Duran Zaman – Geçmiş Zaman adlarını verelim. Roman çok akıcı bir dille ve eylemlerle dolu olarak başlıyor. Bu bölümde âşıkların tanışmaları, karşılaştıkları sorunlar, aile yapıları büyük bir hızla yaşanıyor/anlatılıyor. Sonra yazarın zamanı tamamen durdurduğu ikinci bölüm başlıyor. Bu bölüm sekiz yıla yakın bir süreyi anlatıyor. Zamanın durduğu bu bölüm, roman kahramanı Kemal’in babasının ölümü ile başlıyor, Füsun’un babasının ölümüyle son buluyor. İki babanın ölümü arasındaki bu bölümde anlatının da tüm akıcılığı kayboluyor. Yazar bu bölümdeki durağanlığı anlamamız için özellikle çok sık olarak resim ve fotoğraflardan söz ediyor. Bazı görüntülerin sonradan nasıl resimlerini yaptırdığını anlatırken, okurun zihninde de sahneleri dondurulmuş olarak canlandırmaya çalışıyor. Roman kahramanı Kemal, zihninde kazınan bu görüntüleri aradan yıllar geçtikten sonra anlatarak ressamlara yaptırıyor. Bu bölüm boyunca yaşanan olaylar da hep geniş zamanda anlatılıyor. Her gece aynı rutin yaşanıyor: televizyonun karşısında, yemek masasında, birlikte gidilen eğlence yerlerinde, vb hep tablolar halinde gözümüzde canlanıyor. Ayrıca bu bölümde Füsun’un da kuş resimleri yapmaya başlaması boşuna değil, o da durdurulmuş bir zamanı yansıtıyor.

Kuşlar, romanda ayrı bir önem taşıyorlar. Sadece Füsun’un resimlerinde form bulduklarından değil, Füsun’u da ilerleyen sayfalarda Limon adlı kanaryasıyla özdeşleştirmeye başladığımızdan. Kafes içindeki Limon gibi, Füsun da (özellikle iki erkeğin emelleri arasında) sıkışmış kalmış bir halde. Romanın başlarında Füsun’u paragöz bir kadın olarak tanıyoruz biraz. Bu toplumdaki birçok kadın gibi o da güzelliğini erkekler üzerinde kendi amaçlarına ulaşmak için kullanıyor sanki. Aslında Füsun’u fazla tanımıyoruz; Orhan Pamuk’un romanlarındaki kadın kahramanlar genelde uzak ve donuk olurlar. Ne düşündüklerini, ne hissettiklerini pek anlamayız, Füsun da öyle. Daha kontrolcü kadın tiplemeleri genelde anneler bu romanda da. Füsun ise kendi kaderini çizen bir kadın değil, kendini kaderin (ve bu durumda erkeklerin) eline bırakıyor adeta. Ancak romanın sonlarında onun aslında tek istediğinin özgürlük olduğunu anlıyoruz. Tek karakter gösterdiği eylem, ehliyet sınavında Kemal’in rüşvet vermesini şiddetle reddettiği zaman ortaya çıkıyor. Bu önemli eylemine kadar onu aslında hiç tanımadığımızı fark ediyoruz.

Edebiyatın ünlü aşk hikâyelerinde genelde kadına edilgen bir rol biçilir fakat bazı ünlü aşık kadınlar da hiç edilgen değildir. Örneğin “Romeo ve Juliet”in başkahramanı Juliet, kendi kaderini çizen, kendi hayatının – ve aşkının – senaristi olan bir kadın kahramandır. Juliet, kendi seçtiği ve sevdiği erkeği, kendi istekleri doğrultusunda yatağına kabul eder; evlenmeye kendi karar verir ve ailesinin bunu kabul etmesi için tereddüt etmeden kalbini durduracak iksiri içer, sonunda da kendi isteğiyle yaşamına son verir. Şimdi Juliet ile Füsun gibi bir kadını karşılaştırdığımızda, Füsun kendi aşk hikâyesinde dublör rolüne çıkmış gibi görünür. Ne Kemal ile ilişkisinde ne de evliliğinde söz sahibidir. Kimse onun gerçekte ne istediğine aldırmaz, zamanla o da unutur temelde ne istediğini.

Roman kahramanı Füsun, benden iki-üç yaş büyük, ayrıca romanda anlatılan dönem ve yerler hiç yabancım değil, bu yüzden biraz uzak geldiğini söylesem de, anlamadığım bir kadın değil Füsun. Ayrıca Orhan Pamuk’un diğer kadın kahramanlarından çok daha fazla beni düşündürdü. Romana yansımayan bir derinliği vardı sanki ama romana yansımıyordu çünkü erkekler onun güzelliğinin ötesini görme çabasına girmiyorlardı. Roman da onu işlenmemiş bir karakter olarak bırakmayı tercih ediyor. Fakat buna hemen bunun işlenmemişliği Orhan Pamuk'un çok bilinçli yaptığını da eklemek gerekir.

“Masumiyet Müzesi” bir aşk romanı ama hemen eklemeli, içinde aşk olmayan bir aşk romanı. Orhan Pamuk çok ilginç bir şekilde aşk yerine eşyalarda teselli bulan bir kahraman yaratıyor. Romanın 28. bölümünün adı da “Eşyaların Tesellisi,” zaten bundan sonra gelen elli beş bölüm boyunca aşk yerini eşyaya bırakıyor. Kemal kaybolmuş bir zamanın anısını yaşatacağı inancıyla eşyanın içine sinen hayaletlerle yaşamaya başlıyor. Roman öylesi bir duygu yaratıyor ki, yanı başında duran sevdiği kadından bile daha değerli oluyor neredeyse bu eşyalar. Çünkü bu kadının kendisi değil belki de sevilen, kadının geçmişte bıraktığı iz.

Bu duyguyu yazarın verdiği birkaç ipucu sayesinde daha net anlıyoruz. İlk olarak, romanın başlarında Füsun’un güzelliği her iki satırda bir tekrarlanırken, ilerleyen sayfalarda güzelliğine seyrek değiniliyor. Ayrıca, Kemal Füsun’la bir zaman sonra yeniden karşılaşmasını (s. 261) “Füsun’un ablası varmış diye düşündüm, çünkü kapının eşiğinde, babanın arkasında Füsun’a benzeyen, ama esmer bir başka kız görmüştüm” diye açıklıyor.

“Masumiyet Müzesi” ele aldığı konularla, çok farklı açılardan tartışılacak bir roman. Aşk ve Türk toplumunda hastalıklı kadın erkek ilişkileri birinci sırada gelse de, roman, okuru daha genel olarak mutluluk üzerinde düşünmeye itiyor. Romanı okuyan erkek dostlarımdan bazıları, Pamuk’un aşkı tam da erkek açısından anlattığını söylediler. Ben de Kemal karakterini içten ve yakın buldum. Ayrıca kendisine olanak verilse, poligami içinde yaşamaktan mutluluk duyacağı çok açıktı.

Kemal’in eşya ile ilişkisine dönersek, bence roman, Kemal’in davranışlarını “normal” göstermek için fazla enerji kaybediyor. Romanda beni rahatsız eden bir başka şey, “batılı” yaşam biçimini benimsemiş sınıfı hep özenti olarak göstermesiydi. “Sosyetik” olarak adlandırılanlar, fazlasıyla basmakalıp örneklerden oluşuyordu ve aynı o dönem Türk filmlerindeki karakterler gibi son derece yapay duruyorlardı.

“Masumiyet Müzesi” Orhan Pamuk romanları içinde üst sıralarda yer alacak bir eser değil belki, ama tüm eserleri göz önüne alındığında, yazılması gereken bir romandı diye düşünmeden de edemedim. Bu romanda beni etkileyen şey, toplumumuzdaki kadın-erkek ilişkilerinin ne denli hastalıklı olduğunun, benzersiz bir şekilde ortaya dökülmesi. Türk erkeği kadını nasıl görür, nasıl sever, bunları düşündürdüğü için, en uç noktalarda da olsa, en hastalıklı halini de anlatsa, bunların anlatılmış olmalarını önemsememek mümkün değil. Özellikle 70'li 80'li yıllarda gençliğin içinde bulunduğu ilişkiler ortamının kaskatı, sevimsiz, iletişimsiz halini kendi açımdan bugün bakınca, yürekler acısı bulduğumu da eklemeliyim. Orhan Pamuk'u eleştirenler içinde, onu fazla Batılı bulanlar olmuştur hep, oysa bana hep çok fazla buralı, çok fazla Türk estetiğinden dünyaya bakan bir yazar olarak görünmüştür.
Orhan Pamuk’un en etkileyici yanlarından biri, bütün eserlerini – henüz yazmadıkları dâhil – bir bütün olarak görmesidir. Bu romanı yazdıktan sonra da “ilk ve son aşk romanım” demişti; İlk aşk romanı olduğunu söylemesi çok normaldi ama bunun son aşk romanı olacağını söylemiş olması, sanki içinde tüm eserlerini bitirmiş saklayan, onları bir bütün olarak algılayan yanını göstermiş oldu bize. Büyük bir romancı olduğunu bir kez daha kanıtladı “Masumiyet Müzesi”yle.

Masumiyet Müzesi / Orhan Pamuk / İletişim Yayınları / Eylül 2008 / 592 sayfa.
(Bu yazı Dünya Gazetesi Kitap ekinde 3 Ekim 2008 tarihinde yayınlandı.)

07 Ekim 2008

Münir Göle "Uzak Bir Gölge"


İÇİMİZDEKİ GÖLGELER

Genelde evli çiftler kavga ettiklerinde, suçlamalar er geç pek sevilmeyen kayınvalide, görümce ya da başka bir akrabaya yüklenmeye başlar. Farklı kültürlerden gelen, birbirlerine yabancı ülkelerde büyümüş insanların birlikteliklerinde çıkan kavgalarda ise, konu bir noktada tarihsel suçlamalara dayanır.
Münir Göle “Uzak Bir Gölge” adlı romanında bir kadınla erkeğin aşkını anlatıyor. Bir yandan da iki kahramanın geldikleri iki farklı şehrin karakterleri devreye giriyor. Romanda ilk başlarda bir çift olarak gördüğümüz kadınla erkek, ilerleyen sayfalarda kültürlerini temsil eden birer imgeye dönüşmeye başlıyorlar.
Aslında “Uzak Bir Gölge”nin konusu basit: genç bir adam, yabancısı olduğu bir kentte yaşamaya başlar ve bir süre sonra Anna adında bir genç kadına âşık olur. İlk başlarda Anna ilişkiye girmeye hazır olmadığını, acılı bir ilişkiden yeni çıktığını söyler fakat sabırla bekleyen âşık genç sonunda onu kazanır. Anna’nın eski sevgilisinin yeniden ortaya çıkması ile romana adını da veren karanlık gölgeler de ilişkilerinin üzerine çökmeye başlar.
Münir Göle, bu ilişkiyi iki şehrin hikâyesi olarak sunuyor bize. İki kentin de adı roman boyunca hiç verilmiyor: birinden “pencerelerinden deniz taşan kent” diğerinden de “gizemini sislere damıtan kent” olarak söz ediliyor hep. Asla İstanbul ve Prag adları geçmiyor. Roman kahramanının adını da, aynı kentler gibi, hiç öğrenmiyoruz. Fakat roman bize, adını bilmediğimiz bu iki kentin sokaklarını, meydanlarını, lokantalarını olanca detaylarıyla anlatıyor.
Anlatılan iki şehrin hikâyesi aslında doğu ile batının farklılığı olarak da görülebilir. Doğudaki bir kentten gelen adam ile Batılı bir kadın. İlk başta doğu-batı karşıtlığı olarak görmesek de, roman ilerledikçe, Avrupalı Anna ile Türk sevgilisi, birbirlerini karşıtlık olarak görmeye başlıyorlar. Anna sisli kentini anlatırken, tüm şehre hükmeden karanlık şatoyu ve Kral Rudolf’un hikâyesini bir lanet gibi dile getiriyor: “Hiçbirimiz ilgisiz kalamayız, ama bu anlaşılmaz korkuyu da itiraf edemeyiz birbirimize. Hepimiz, fısıltıyla anlatılan hortlak öyküleriyle büyüdük burada (…) Bu hortlaklar dünyasının bir de hükümdarı vardır. Şatonun dehlizlerinde, mahzenlerinde, kulelerinde hep ayak sesleri yankılanır, mutsuz ve yalnız bir adamdır Kral Rudolf.” Kente hükmeden karanlık güçler, kısa zamanda Anna ile sevgilisinin de ilişkisine hükmetmeye başlıyor.
Roman bu noktada bazı konular üzerinde okuru düşünmeye itiyor. Yazar çok gerçekçi bir yaklaşımla çiftin ilk kavgalarını anlatıyor. Özgür düşünen ve iyi eğitim almış insanlar olduğunu tahmin ettiğimiz çift, kızgınlık anında zihinlerine kazınan önyargılı düşünceleri birbirlerine haykırmaya başlıyorlar. Anna, çocukluğundan beri tarih derslerinde ona öğretilen Türk tiplemesini karşısında görmeye başlıyor. Kadınlara değer vermeyen, harem sahibi birine dönüşüyor sanki sevdiği erkek. Aynı şey erkek için de geçerli, o da Avrupalı kadının özgür cinsellik yaşaması konusunda önyargılarından kurtulamıyor. Aslında kavgalarının nedeninin her ikisinin de kendi zayıflıkları ve güvensizlikleri olduğunu okur anlıyor fakat onların basmakalıp düşüncelerden kurtulamayıp birbirlerini suçlamalarını da yadırgamıyor.
Gerçekten de yazar bu gerilim dolu sahneleri çok içtenlikle ve gerçekçi bir dille aktarıyor. Bir anda bakıyoruz ki, dört yüz yıl gerilerden Avrupalıların Türkler hakkındaki kalıplaşmış düşünceleri, bu çiftin ilişkilerini etkiler hale geliyor. Roman boyunca Çek’lerin tarihinin, özellikle de Kral Rudolf’un kişiliğinin çiftin ilişkisi ile paralel verilmesinin nedeni de ortaya çıkıyor.
Şehrin hortlakları ve gölgelerinden bahsederek başlayan anlatı yavaş yavaş roman kişilerinin benliklerini de sarmaya başlıyor. “O gün aralarında bir başka kızın gölgesi vardı, birkaç gün önceyse kendi gölgesi. Delikanlının gölgesi de yedi yıldır Anna ile aralarında bir yerde durmuştu hep, kimi zaman derin kapkaranlık bir gölge, kimi zaman solgun uçucu bir hayalet. Birlikte yaşadıkları her şeyde, bu karaltı onlarınkine bulaşmıştı, ta başından beri…”
Roman kahramanının gözlerinden Anna’nın bedenine baktığımızda, eski sevgilinin izleri görülüyor, çünkü o, sevdiği kadında, giderek artan bir hızla, bu gölgeleri görüyor. Anna’nın güzelliğini lekeleyen gölgeler bunlar. Romanın dördüncü bölümünün sonunda, tüm cinsel imgeler, bir başka erkeğin bu bedende bıraktığı izler halini alıyor. Doğal olarak sevişirken bu izler daha belirgin oluyorlar. Garip bir ikilemle, sevdiği bedene yaklaştıkça, başka bir erkeğin gölgesi netleşiyor. Sevdiğinden uzaklaşıp uzaklaşmamak arasında gidip gelişler, bir zaman sonra şiddeti davet ediyor.
Bu noktada yazar bizi de düşünmeye itiyor, insan sevdiği kişinin teninde daha önceki sevgililerin sinmiş gölgelerini mi görür? Diyelim ki, görür, yeni bir soru eklenir bir önceki soruya, gördüğünden tiksinti mi duyması gerekir? Kıskanmalı mıdır? Belki Münir Göle’nin düşünmemizi istediği şey tam da bu noktadır: sevdiğinin bedenini ve ruhunu tamamen sahiplenerek birlikte olmayı istemek ile sahiplenmeden sevebilmek arasındaki fark. Doğulu ve Batılı aşk masalları arasındaki en belirgin özellik de bu değil midir?
“Uzak Bir Gölge”yi kuşkusuz bir aşkın hikâyesi olarak okumak mümkün, bu aşkın pürüz yaratan yanı, yüzyıllar öncesine dayanan doğu-batı önyargıları. Yazarın her iki kenti adsız bırakmış olmasının ardında yatan nedeni böyle açıklayabiliriz, biri doğuyu diğeri batıyı simgeleyen iki kentin her biri diğerinin gözünden görülüyor. İkisi de yabancı, ikisi de öteki. Bu yüzden de hep uzak.
Roman bir karşıtlığı, anlaşmazlığı anlatsa da, aslında temel bir arzu da sıklıkla dile getiriliyor: “varlığı basan tüm gölgelerden kurtulmak.” Roman kahramanı en büyük arzusu olarak bu sözleri birkaç kez tekrarlıyor. Kurtulmak istediği sadece sevdiği kadının bedeninde karşısına çıkan gölgeler değil üstelik kendi benliğini de sardığını gördüğümüz gölgeler asıl kurtulmak istediği. “Gölgeler gitmiş, kendi gölgesiyle, karanlığıyla baş başa kalmıştı. Aylardır başka gölgelerle uğraşması, kendi gölgesine giden bir yol olmuştu.” Göle çok akıllıca bir yolla, gölgelerin dışarıda olmadığını, kendi içimizde onları yaşattığımızı anlatıyor.
Münir Göle karakter betimlemelerini diğer karakterler ve objeler üzerinden yapan bir yazar. Örneğin bir lokantada piyanisti öylesine detaylarla anlatıyor ki, aslında anlatılanın piyanist değil, ona bakan kişinin ruh hali olduğunu anlıyoruz. Genelde gözlemlemeleri bir tek bakış açısına hapsettiği için, bakılan nesne ya da kişiden çok bakan kişi hakkında bilgi sahibi oluyoruz. Bu yazı tekniği sayesinde, objeler anime edilmiş, hatta tüm şehir canlanmış bir havaya bürünüyor.
“Uzak Bir Gölge” çok güzel kaleme alınmış bir roman. Bazı yerlerinde – özellikle kentin tanıtıldığı ve tarihçesinin anlatıldığı bölümlerde – didaktik bir tona girdiği oluyor fakat konudan kopmadığı ve bütünlük bozulmadığı için rahatsız etmiyor. Romanın en hoş yanı, kuşkusuz mistik konuları ele alışı. Ay’ın evreleri (s. 221), maddenin dönüşümü (s. 228) ve çok kereler bahsedilen Hermes Trimesgistus ile ilgili bölümler, bunlar mistik havayı güçlendiriyorlar.

UZAK BİR GÖLGE Münir Göle, Can Yayınları, 2008, 264 sayfa, 15,50Ytl.

22 Eylül 2008

"Nedenselliğin Kültürel Tarihi" Stephen Kern


FELSEFENİN TEMEL SORUSU NEDENSELLİK
Geçtiğimiz haftalarda yayınlanan bir kitap, tarihçileri hedeflediği halde daha çok felsefeciler tarafından ilgiyle karşılandı. Konu, ne de olsa yüzyıllardır filozofların en sevdiği konulardan biri olan nedensellikti. Kitap nedenselliği açıklamak için iki yüzyıllık cinayet romanlarını mercek altına almayı seçtiğinden edebiyat eleştirmenleri tarafından da ilgi gördü.
Nedensellik ilk bakışta heyecan verici bir konu sayılmayabilir. Genel anlamda ontoloji konuları dar bir çevrede tartışılacak konular olarak görülür fakat bazı kitaplar vardır ki, en akademik konuyu – ele alışları çok özgün olduğu için – herkesin anlayacağı, zevk alacağı bir rahatlıkla okunur kılırlar. İşte Stephen Kern, “Nedenselliğin Kültürel Tarihi” başlıklı kitabında bu çok zor işi başarıyor. Kitabın eğlenceli yanını bu başlık yansıtmıyor belki fakat alt başlığı “Bilim, Cinayet Romanları ve Düşünce Sistemleri” konuya çok farklı açılardan bakacağının haberini daha kapakta veriyor.
Kitaptan söz etmeye başlamadan önce, kapağında yer alan tabloya değinmek gerekir. René Magritte’in “Tehdit Altındaki Katil” başlıklı resmi, cinayet romanları izinde nedenselliği araştıran bir kitap için gerçekten çok uygun. Resimde, kanepedeki genç kadının ağzından akan taze kan, onun yeni öldürüldüğünü söylüyor bize. Cinayet aleti (eşarp) hala cesedin üzerinde duruyor. Resmin sağ ve sol köşelerinde saklanan ikiz polisler, birazdan katili yakalamaya hazırlar. Bahçe balkonundan evin içini gözleyen üçüz polisler ise, evin tamamen kuşatıldığı izlenimini veriyorlar. Katil ise belli ki duyduğu müzikten etkilenmiş, kaçamıyor bir türlü cinayet mahallinden.
Bu resim nasıl bizi cinayetin nedenine (ya da nedenlerine) götürüyorsa, bu kitapta yer alan cinayet romanlarına da benzer iz sürerek yaklaşıyor yazar. Cinayet romanları, doğaları gereği okuru önce motivasyonu sonra da nedeni düşünmeye iterler. Magritte’in tablosu da, aynı cinayet romanları gibi, baktıkça anlamlandırılmayı bekler. Gerçek anlamda bir cinayeti anlamak, nedenini (nedenlerini) anlamaktır. Sadece nasıl’ların anlaşılması yeterli değildir. İyi cinayet romanlarında neden’ler çözüldükçe nasıl’lar ortaya çıkar.
Kern tarihçi yanını bazen bir kenara bırakıp bir dedektif gibi işliyor konuları. Aslında kitabına çok iddialı sözlerle başlıyor. Giriş bölümünün daha başlarında “bugüne kadar nedensellik kavramının kapsamlı kültürel tarihine ilişkin olarak bu kitaptakine benzer bir incelemeye girişilmemiştir” diyor ve hemen ardından nedenselliğin tarihinin bilim tarihi ile paralel gelişimini anlatıyor.
Aristoteles’in en ünlü sözlerinden biri sayılacak “Her neden bir başlangıçtır”, Kern’in elinde tersine işleyen bir saat oluyor sanki: “Her cinayet bir nedenden doğar.” Edebiyatın en nedensiz cinayetleri bile (Camus’nün “Yabancı”sı, Gide’in “Vatikan’ın Zindanları”) bu ışıkta bakıldığında, nedensel etkenleriyle birlikte görülür oluyor. Kapitalist toplumların 1830’lardan sonraya denk gelen kontrolsüz gelişimi, cinayet romanlarının gelişimi ile boşuna denk düşmez. Kern böylesine akıllı bir çerçeve kurduğu için, kolayca dağılabilecek bir konuyu hep bir arada tutmayı başarıyor.
Kitabı çekici kılan şeylerin başında, nedensellik sorununa romancı, filozof, doğabilimci ve sosyal bilimcilerin nasıl da farklı baktıklarını ortaya koyması geliyor. “Darwin, Spencer (…) Nietzsche, Freud, Wittgenstein, Sartre ve Derrida gibi başlıca düşünürler cinayet romanları üstünde doğrudan etki etmiştir, ben de bu türden etkileri dikkate aldım.” Yine aynı paragrafta bilimsel bulgulardan yararlanan romancıların çok çıktığını fakat okun ters yönde ilerlediğini hemen hiç görmediğini söylüyor. Tarihsel süreç içinde romanlardan etkilenen bilim adamı ve felsefeciler yok denecek kadar az belki fakat bugün yaşamın her alanının kurgudan etkilendiğini söyleyen kuramlar da var.
Kitapta giriş ve sonuç bölümleri dışında sekiz bölüm daha var. Genel olarak hangi güdülerle bu kitabı yazmaya giriştiğini anlatarak başlıyor ve kitabın son bölümünde de bu çalışmadan çıkardığı sonuçları sergiliyor. Diğer bölümler: soy, çocukluk, dil, cinsellik, duygular, zihin, toplum ve fikirlerden oluşuyorlar. Her bölüm, bilimsel olarak Viktorya döneminden başlayarak anlatılacak kavramın oluşumunu inceleyerek başlıyor. Örneğin “Soy” bölümü Darwin’in araştırmalarını ve kuramlarını etraflıca anlatıyor. “Çocukluk” bölümü ise Freud’un kuramlarını nasıl oluşturduğunu ve önce bilim çevresinin daha sonra da sanat çevrelerinin kurama bakışını anlatıyor. Viktorya Döneminden itibaren bilim tarihinin en temel taşlarını yerine oturttuğunu görüyoruz Kern’in. Beş yüz sayfanın üzerindeki kitabın büyük bir bölümünü bu kuramların incelenmesi oluşturuyor. “Nedenselliğin Kültürel Tarihi” sadece bilim tarihi kitabı olarak da okunabilir. Son iki yüzyıl içinde Batıda ortaya atılan kuramların hepsinden bahsediliyor, önemli kilometre taşları ise inceleme altına alınıyor.
Kitap hakkında çıkan bir eleştiri yazısında (Nicole Eustace, Journal of Social History) yazarın klasik romanlar yerine cinayet romanlarını tercih etmiş olması sert dille eleştiriliyor. Cinayet romanları üzerinden iz sürmenin kuşku yarattığına değiniliyor. Bu nokta sanırım her okurun dikkatini çekecektir, nedensellik cinayet romanlarında daha çok motivasyonla ilgili olduğu için kitabın başında söz verilen nedenselliğin araştırılmasına biraz gölge düşüyor. Bu noktadan yola çıkarak, nedenselliği yazarın sadece insan davranışlarına mı indirgediği de sorgulanabilir. Konu cinayet romanı olunca, metafiziksel anlamlarıyla nedensellik konu dışına itilmiş oluyor. Varlığın nedeni gibi bir soru bu kitapta - ne yazık ki - fazla değinilmeden geçiyor. Kitabın başlarında yer alan determinizm ve pozitivizm açıklamaları da diğer bölümlerde yeniden ortaya atılıp tartışılmıyor, ancak buna fazla gerek kalmıyor, bilim tarihi içinde felsefe kuramlarını da rahatlıkla takip ediyor okur.
“Nedenselliğin Kültürel Tarihi” referans kitabı olarak özellikle öğrencilerin faydalanacağı bir yapıt çünkü benzersiz bir akıcılıkla bilim ve teknoloji tarihini anlatıyor. Kitabı edebiyatçı için ilginç kılan şey ise, tüm bu bilimsel kuramların çok tanıdık roman kahramanları üzerinde deneylenmesi. Kitabın sonunda yer alan dizi sayesinde örneğin “Suç ve Ceza”yı bulup, Raskolnikov’un para için rehinci kadını öldürme kararının ardında annesinin özverisine karşı duyduğu öfkenin yattığını öğrenebiliyorsunuz. Kitabın en ilginç bölümlerinden biri olan “Çocukluk”ta, masumiyetin, cinsel güdülerin, utancın, farklı örneklerle nasıl katilleri şekillendirdiği anlatılıyor. Kitabın bir yerinde denildiği gibi, nedenselliğin tarihi aslında insanın düşünce tarihine dönüşüyor.
Bilim ve felsefeyle iç içe geçen metinleri çevirmek kolay değildir. Okurun alışkın olmadığı felsefe dilinde yazmak, okuru uzaklaştıracaktır; eğer okurun anlaması ön plandaysa, o zaman da dil fazla basitleşecektir. Bu ikisini dengede tutmak, hem bilimsel hem de akıcı bir anlatım geliştirmek, zordur. Stephen Kern’in başarıyla bu dengeyi kurmuş, çevirmen Emine Ayhan da kusursuz denilecek bir titizlikle dilimize aktarmış.


NEDENSELLİĞİN KÜLTÜREL TARİHİ Stephen Kern, çeviren: Emine Ayhan, Metis Yayınları, 2008, 530 sayfa 28 YTL


(Bu yazı Radikal Kitap Eki'nde, 19 Eylül 2008'de yayınlandı.)

12 Eylül 2008

Ayşe Sarısayın "Karakalem Resimler"



Flaman ressamların aile yaşamından sahneleri tablolarını taşımaları, kadının toplumsal konumunun yüzyıllar sonra belki de değiştiğinin işaretini veren ilk sinyallerdi. Avrupa’da, özellikle de Hollanda gibi kuzey ülkelerinde, on yedinci yüzyılda nükleer aile kavramı oluşmaya başladı. Yeni aile düzeniyle birlikte kadının önemi arttı. Örneğin Vermeer’in tablolarında nakış işlerken, kitap okurken ya da bir enstrüman çalarken resmedilen kadınlar, bir yandan da ev içinde kadınların nasıl giyindikleri, nasıl davrandıkları hakkında bize bilgi verirler. Sadece evin hanımları ile sınırlı kalmaz Vermeer’in konuları, evdeki hizmetkârları çamaşır yıkarken ya da mutfakta görüntüler.
Edebiyatta kadınların gündelik yaşamlarını konu edinen eserler ise çok daha geç bir tarihte ortaya çıkmaya başladı. Resimde Kuzey Rönesans’ı olarak bilinen dönem edebiyata çok daha sonraki yıllarda ulaşmış, çağdaş aile düzenini anlatan romanlar ise ancak yüzyıl sonra yazılmıştır. İlk başlarda sadece konu olarak sanatta yer alan kadın, ilerleyen dönemlerde kadının sesini de yansıtır oldu.
Geçtiğimiz haftalarda yayımlanan Ayşe Sarısayın’ın “Karakalem Resimler” adlı öykü kitabı, Vermeer’in tabloları gibi okuru ev içlerine, özel yaşam alanlarına sokan özelliğe sahip. Sarısayın’ın daha önceki öykülerinden alışık olduğumuz konular bu yeni kitabında da yer alıyorlar. Yazar, özellikle kadın dostluğu, komşuluk, anne-kız ya da kız kardeşler arasındaki ilişkiler etrafında geliştirmiş öyküleri.
“Karakalem Resimler,” dört kısa öykü ve birkaç bölümden oluşan bir novella’dan oluşuyor. Ayşe Sarısayın’ın öykülerinde dikkat çeken şeylerin başında, şiire yapılan göndermeler gelir. Bu kitapta da her öykünün başında, sanki o öyküye açılan bir pencere gibi duran, dizelere yer vermiş yazar. Öykülerin şiirden beslendiği, hatta alıntı yapılan dizelerin açtığı yoldan gidildiği izlenimi veriyor. “Kadın edebiyatı” ya da “kadın yazarlar” türünden genellemelere yakın durmasak da, Sarısayın’ın öyküleri hem ele aldığı konular açısından hem de öykülerin sahneleri açısından kadınsı bir dünyanın sesini duyuruyor bize. Öyküleri tiyatro sahnesinde gibi algılarsak, yazarın kullandığı tamamlayıcı objeler de aynı bu kadınsı dünyanın bir parçası olarak görülebilir. Bir öyküde porselen takım, diğerinde çamaşır sepetinin kenar süsü danteller, öykülerin dekorlarını da feminen bir atmosfere sokmayı başarıyor.
Sarısayın’ın öykü kahramanları kadınlardan oluşuyor; çoğunluğu erkekler tarafından terk edilmiş kadınlar. Bu yüzden erkekler yokluklarıyla hissettiriyorlar kendilerini. Bazen uzun yıllar hapiste kaldıkları için, bazen de yıllar önce evi terk ettiklerinden… her durumda, varlıkları uzak bir yere ve zamana ait.
Kitabın en etkileyici öykülerinden biri “Kristal Küre” adını taşıyor. Bu öyküde yazar çok akıllıca kristalin moleküler yapısı ile evlilik arasında bir benzetme yapıyor. “Katı bir maddenin atomlarının kesin geometrik bir yapıda olmasına kristal deniyor. Cam ve plastik dışında tüm katılarda atomlar tekrarlı bir sıra şeklinde dizildiklerinde kristal ya da billur oluşturuyorlar. Üç boyutta tekrar eden bir düzen… (…) Kristal yapı, tekdüze ve sıkıcı olmalı bu tanımlara göre. (…)”
Tek düze evlilik yaşamı ile kristal molekülleri arasında kurulan hoş benzetme, daha sonra bir kristalin kırılabilir özelliği ile yeni bir anlam katıyor öyküye “oysa benim meselem hem sayısız parçaya ayrılabilen ışıltılı bir nesneyle, hem de üç boyutta tekrar eden bir düzenin bozulmasıyla” ilgili. Ne denli itinalı yapıştırılsa da asla eski pırıltısına kavuşamayacak olan kristal küre gibi, evlilik de bir kez zedelendikten sonra asla eski parlaklığına kavuşmayacaktır. Ve öykünün kahramanı, evliliğindeki kırılmalar yüzünden tüm yaşamını paramparça olmuş bir kristal küre gibi algılamaya başlar.
“Karakalem Resimler”de çok sevdiğim bir diğer öykü “Yarım Kalmış Bir MS Öyküsü” oldu. Ayşe Sarısayın öykülerinde iki farklı ses kullanmayı seven bir yazar. Kuşkusuz bu iki seslilik öykülerine derinlik kazandırıyor. Genelde italik ile ayırdığı ikinci ses, ya eskiden anıları düşündüren ya da paralel bir yaşamı anlatan bir ses olarak yer alıyor. “Yarım Kalmış Bir MS Öyküsü”nde iç içe geçen birçok öykü bir merkezde toplanarak anlatılıyor. Orta yaşlarda olduğunu tahmin ettiğimiz bir kadın, tedavisi için geldiği hastanede koluna bağlanan serumu bir yandan damlarken, bir öykü okumaya başlar. Okuduğu öyküdeki kadın ile kendi yaşamı arasındaki paralellik can acıtıcı bir boyuta dayanır. Bu iki öykü iç içe anlatılırken, yandaki yatağa gelen bir başka kadın, okumasını yarıda keserek kendi hayat hikâyesini anlatmaya başlar. Böylece üç kadın kahramanın öyküleri birbirlerine karışır. Birisinin geçmişi, diğerinin geleceğinin habercisidir sanki. Terk eden kocalar da öykü kahramanının kaderini belirler sanki.
Bu öykünün kurgusal açıdan çok başarılı olduğu söylenebilir. Geçmiş, gelecek ve kurgusal olan aynı hastalığa yakalanan üç farklı kadını hikâyelerin ötesinde birleştirir. Bu öyküde çok hoşuma giden bir başka şey, yazarın ironi dolu satırları oldu. Öykü kahramanının okuduğu öykü ile ilgili düşüncelerini aktardığı satırlar, kendisiyle alay eden bir mizah taşıyor: “ilk cümlelere bakılırsa, anılarla ilgili bir öykü olmalı. Anlatıcı da bir kadın büyük olasılıkla! Geçmişi pek aklında tutamayan, anılarına ise hiç sahip çıkamayan biri olduğum için belki, bu tip öyküler ilgimi çeker genellikle. İki yönden merak duyarım; gerçekten anılarından yola çıkıp yazıyorlarsa, geçmişe ait bunca ayrıntıyı anımsayabilmeleri şaşırtır beni. Anılarıyla ilgisi olmayan kurmaca olaylar ise yazdıkları, bu kez de okuru, olayların gerçek olduğuna inandırabilmelerine şaşırırım. Birebir yaşamışlar gibi anlatmayı, nasıl başarırlar?”
Aslında Ayşe Sarısayın, geçmişle ilgili bir yazardır. Bu öyküde hiç anılarına sahip çıkamayan biri olarak kendini betimleyen anlatıcı kendisi olamaz, fakat kahramanın okuduğu öykü hiç kuşkusuz yazarın kendi öykülerinden biridir. Çünkü aynı okumakta olduğumuz öykü gibi kahramanın okuduğu öykü de nostalji dolu, anıları taptaze anlatan, detayları tüm berraklığı ile dile getiren bir öyküdür.
Sarısayın’ın öykülerini içten ve özentisiz bulurum. Bu kitapta yer alan öykülerinde yazarın kendi öyküsüne uzaktan bakması, özellikle kurguyu katmanlaştırmış ve güzel bir derinlik kazandırmış.

Karakalem Resimler / Ayşe Sarısayın / Can Yayınları / 2008 / 129 sayfa.
RESİMALTI: Elif Naci (1898-1988)

07 Ağustos 2008

Kitap Üzerine Kitaplar


KRALİÇE OKURSA!


Yaz aylarına gelindiğinde kitap piyasası gözle görülür bir şekilde farklı bir yöne gider. Yıl boyunca kitapçı raflarını dolduran yeni yazılmış romanlar, yerlerini klasiklere ve derlemelere bırakırlar. Bu yaz, en az klasikler kadar bir başka tür çok sayıda basıldı, bunlar kitaplar üzerine yazılmış kitaplardı.
Bazı yazarlar nasıl ve neden yazdıkları hakkında yazmayı severler (bu konuda Murathan Mungan, birkaç yıl önce, “Yazıhane” adlı çok hoş bir kitap derlemişti) bazı yazarlar da okuduklarını anlatmayı severler. Hangisi olursa, yazının iç yüzünü anlatan eserler hep sevilir. Bütün bir yılın yoğun okuması sonrasında yazın bu kitaplara yönelmek, tam anlamıyla bir soluklanma gibidir. Okuduklarımızı gözden geçirip, yeniden değerlendirme fırsatı verirler bize. Hatta içlerinden bazıları neden okuduğumuz hakkında düşünmeye bile iter.

Geçtiğimiz haftalarda yayınlanan “Kraliçe Kitap Okursa” kuşkusuz son dönemde bu konularda yazılmış en iyi kitaplardan biri. Yazar Alan Bennett çok sevimli bir konu bulmuş. Elinde rugan çantasıyla ve hiç değişmeyen saç modeliyle hepimizin çok yakından bildiği İngiltere kraliçesi Elizabeth’in, yaşlılık günlerinde bir anda tam anlamıyla bir kitap kurduna dönüşmesinin hikâyesini anlatıyor. Helen Mirren’i “Kraliçe” rolünde izledikten sonra zaten sevmeye karar verdiğimiz kraliçe, bu kitapta da çok olumlu bir portre olarak aktarılıyor.
Aslında kitabın konusu çok basit, Buckingham sarayının bahçesine park etmiş garip kamyonete köpekleri havlayınca, kraliçe kamyonetin orada ne yaptığını merak eder ve içeri girer. Westminster gezici kütüphanesinin saraya her hafta Salı günleri geldiğini daha önce fark etmemiştir. Köpeklerinin gürültüsü için özür dilemek üzere girdiği kütüphaneden çıkmadan önce, “ayıp olmasın diye” bir de kitap alır. İşin ilginç yanı, kitap büyüleyici falan değildir fakat başladığı her işi sonuna kadar götürmesi gerektiği öğretilen kraliçe, beğenmemesine rağmen kitabı bitirir. Birinciyi iade etmek üzere kütüphaneye gittiğinde daha iyi bir seçim olan ikinci kitabını alır. Ve böylece okuma bağımlılığı başlar kraliçenin.
Buckingham sarayının dev kütüphanesini göz önüne getirdiğimizde, kraliçenin yüzyıllardır birikmiş bu eşsiz değerdeki kitapları pek de kitap olarak görmediği, kütüphaneyi de - mekan olarak - ancak sözleşme imzalamak için kullandığı ortaya çıkar. Kitaptaki güzel şey, belki de dünyanın en muhteşem kütüphanelerinden birine sahip olan kraliçenin, saraydaki düşük rütbeli hizmetkârların faydalanmaları için düşünülen kütüphaneden ilham almış olması.

Her hafta bu kamyoneti beklemek, yeni kitaplar almak ve okumak kraliçenin yeni tutkusu olur. Bu arada sarayın mutfağında çalışan bir genç de her seferinde kamyonette kitapların içine gömülmüş okuyordur. Kraliçe onun kitap tutkusundan etkilenir, birkaç kitap tavsiyesinin üzerine kitaplar üzerine sohbet ederler; sonunda onu saraya kitap danışmanı olarak işe alır. Fakat kraliçenin bu yeni merakı, sarayda kimsenin hoşuna gitmez.

Alan Bennett, çok başarılı bir şekilde, kitapların içine gömülüp okurken hissettiğimiz duyguyu romanın merkezine yerleştirmiş. Ortada mucizevî ya da büyülü bir şey yok aslında. Sadece kendi halinde kalıp, dünyadan koparcasına okumanın verdiği mutluluğu tadan bir kadını anlatıyor kitapta. Fakat bu kadın bir kraliçe. Kitap okurken tüm insanlığın eşit olduğu fikri belki de büyüler onu. Herhangi bir okurla eşit olduğu bir yer bulmuş olmaktan mutludur. Kitaplar diyarında ayrıcalık yoktur. Yazar kimin okuyacağını bilmeden yazar. Kraliçe de bu anonim-demokratik-eşitlikçi durumdan çok memnundur. “Kitap anonimdi, paylaşılan bir şeydi, ortak bir şeydi. Ve herkesten ayrı bir yaşama yöneltilmiş Kraliçe buna can attığını hissediyordu. Bu sayfaların ve bu kitapların kapaklarının arasında, tanınmadan yaşayabiliyordu.”
Bu noktada yazar da esprili birkaç satır yazmadan duramamış “Kraliçe gerçek bir demokrattı, ülkedeki tek demokrattı belki de” diye kraliyet yönetimiyle güzel alay ediyor. Gerçekten de, krallıkla yönetilen bir ülkede hükümdarın tebaası olmayan tek kişi hükümdarın kendisi olduğu için, kraliçe elbette tek demokrat olmak zorundadır.

Alan Bennett, bu kitabıyla okuma üzerine bir övgü yazmış diyebiliriz. Okumaya yönelten, okumayı yücelten bir düşünce yatıyor kitabın ardında. Bennett sadece okuma konusuyla da sınırlı kalmamış. Romanın en hoş bölümlerinden biri, yazarın yaşlılık ve ölüm üzerine yazdığı satırlar. Kraliçeyi fazla okuduğu için uyarmakla görevlendirilen doksan yaşlarında eski saray görevlisi ile kraliçe arasında geçen konuşmaların yer aldığı satırlar romanın en güzel bölümlerinden biri. Hamlet’in eline Yorick’in kafatasını almış, mezarı başında söylediği sözlerini düşünmüş belki de yazar. Ölümlülük duygusu ve yaşlılığın bu denli canlı verildiği satırlar çok etkileyici.
“Kraliçe Kitap Okursa” romanını bir tek konuda eleştirebiliriz belki: İngiltere kraliçesi Elizabeth’i fazlasıyla kusursuz biri gibi göstermek için fazla zorlanmış. Özellikle kendi işe aldığı kitapsever gencin işten çıkarılması karşısında duyarsız davranışlarını temize çıkarmak için çok fazla uğraşıyor yazar (s. 60). Yine de bu yazın en güzel okumalarından biri bu kitap.

***
Bu yaz ilgi gören bir başka kitap, Italo Calvino’nun “Klasikler Niçin Okunmalı?” adlı eseri oldu. Kitapla aynı adı taşıyan birinci deneme, gerçekten de klasiklerin önemine her açıdan değiniyor. “Klasik” sözcüğünün on dört anlamı üzerinde duruyor ve bunlara açıklık getirmeye çalışıyor.
Çok genel okur kitlesine hitap etmek üzere yazılmış gibi görünse de, aslında Calvino kendi klasikleri okuma sürecinde aldığı notlar görünümünde bir kitap sunuyor okura. Bu kitaptan alınacak zevk tamamıyla yazarın bahsettiği eserlerin okunmuş olmasıyla bağlantılı. Homeros, Ovidius, Flaubert üzerine denemeler ilginçken, Giammaria Ortes ya da Tirant lo Blanc üzerine yazdıkları pek ilginç gelmeyebilir.

***
Bu ay önereceğim üçüncü kitap, Javier Marias’ın “Yazınsal Yaşamlar” adlı yazar biyografileri. “Ünlü Yazarların Gizli Yaşamları” alt başlığı taşıyan kitap ele aldığı ünlü yazarların hayatlarını ve eserlerini ilginç bir hikâye eşliğinde dile getiriyor.

Ve Sevgili Fethi Naci…
Bu yazıya başladığımda Fethi Naci’nin vefat haberini aldım. Onun yazılarından çok şey öğrendim. Benim en iyi öğretmenlerimden biri oldu hep. Beni onunla, Can Yayınlarının Beyoğlu’nda açılan kitapçısında Erdal Öz tanıştırmıştı. Şimdi özlediğim insanların sayısı gün geçtikçe artıyor.


Kraliçe Kitap Okursa / Alan Bennett / çev.: Süha Sertabiboğlu / Sel Yayıncılık / 100 sayfa. Yazınsal Yaşamlar / Javier Marias / çev.: Pınar Savaş / Can Yayınları / 190 sayfa.
Klasikleri Niçin Okumalı? / Italo Calvino / çev.: Kemal Atakay / YKY / 291 sayfa.


(Bu yazı, Dünya Gazetesi Kitap ekinde 4 Ağustos 2008'de yayınlanmıştır.)

11 Temmuz 2008

Cees Nooteboom "Gezginin Oteli"



Gezginin Oteli

Yıllardır bu köşenin okuru olarak, artık çok iyi biliyorsunuz ki, iki satırlık bir yazıda bile birkaç kitap önermeden edemem. Tam yaz tatilinde gezgin olmayı hayal edenler için biçilmiş kaftan diyebileceğimiz bir kitap okudum bu hafta. Cees Nooteboom’un “Gezginin Oteli: Zamanda ve Mekânda Yolculuklar” adlı eseri, gezme üzerine, yalnızlık üzerine, farklı kültürlerin içine girme üzerine, eşsiz bir metin.

Genelde gezi kitaplarını çok sıkıcı bulduğumu söyleyerek başlamalıyım. Gezi yazılarının en büyük kusuru, gezilen yerler ve insanları hakkında genellemeler yapılmasıdır. Günümüzde gezgin ile “turist” gittikçe yakın deyimler oldular; gezmek de bir çeşit “fast-food”a dönüştü. Ellerinde “görülecek yerler listesi”yle topluca dolaşan insan grupları öylesine çok yer kaplar oldular ki, yalnız gezgine yer kalmaz oldu.
19 yaşında ilk kez Roma’ya gittiğimde Sistine Şapelinin tavanını süsleyen resimlere bakmak için kilisenin taş zeminine yatıp, çok uzun süre resimlere baktığımı hatırlıyorum. Kimseyi rahatsız etmemişti yerde uzanıp yatmam. Yanımdan geçen bir iki rahipten başka da fazla giren olmamıştı kiliseye sabahın o saatinde. Şimdi aynı yere girmek için saatlerce kuyrukta beklemek gerekiyor; içeri girdiğinde de yüzlerce turistin basıncıyla sürüklenerek bir anda kendini dışarıda buluyorsun.

Gezgin olmanın anlam yitirdiği bir çağda yaşıyoruz belki de. Cees Nooteboom, “Gezginin Oteli” adlı eserinde, gerçek anlamda gezgin olma halinden söz ediyor. Kitabın ilk satırı okuru bir anda yakalayan türden: “Varlığın kökeni harekettir.” Çünkü İbn al-Arabi’ye göre, varlık hareketsiz olursa kaynağına, yani Hiçliğe geri döner. Nooteboom, bu düşünce ile açıyor kitabını. 30 yıllık yolculuk serüvenini anlatırken, herhangi bir yolculuğun anlam kazanması için mutlaka zihinsel yolculuğun da “yol”a eşlik etmesi gerektiğini düşündüm.

Hollandalı yazar Cees Nooteboom, ben en sevdiğim Avrupalı yazarlardan biridir. Böyle bir kitabı, ancak yetmiş yaşını geçtikten sonra yazmış olması, bir anlamda beni hüzünlendirdi: acaba “gezgin” olma halini sona mı erdirdi diye düşünmeden edemedim. Hayatı boyunca biriktirdiği tüm gezi notlarını, her birinin üzerinden geçerek, ilk kez bir kitap halinde sunmasında, sanki bir final eylemi var gibi geldi bana.

Kitaba yazdığı giriş bölümünde bu serüvenin nasıl başladığını da anlatıyor: “güzel bir gündü; ve bunun size ne kadar romantik ve demode geldiğini biliyorum, ama benim hikayemde olan buydu; bir sırt çantası hazırladım, annemden ayrıldım ve Breda’ya giden trene bindim. Bir saat sonra – Hollanda’nın ne kadar küçük olduğunu bilirsiniz – Belçika sınırının ötesindeki yolun kenarında durmuş, başparmağımla otostop işareti yapıyordum ve o günden beridir hiç durmadım.”

Kitapta yer alan ilk yolculuk Venedik’e. Fakat bu kitabın en ilginç gezilerinden biri değil, Nooteboom Venedik’te bir anlamda zaman yolculuğuna çıkıyor. Yüzyıllar önce aynı yerde yaşamış Vivaldi, Haendel bir kapının girişinde nereyi görüyorlardı, Stravinski’nin müziğini duysalar ne derlerdi, türünden bir deneme kaleme almış.

Kitabın bence en güzel bölümü Gambiya yolculuğunu anlattığı bölüm: bu ülkeyi “dünyaya geçici bir süre veda etmek isteyen herkesin gideceği yerdir” diye tanımlıyor. Gazetelerin ancak haftalar sonra ulaştığı, bürokrasinin ağır değil, hiç işlemediği bir yer olarak Gambiya portresi gerçekten de çok ilginç. Yazarın başına da yer kadar ilginç olaylar geliyor. Devlet başkanı yolda makam arabasıyla geçerken, yeterince hızlı bisikletinden inip saygı duruşunda bulunmadığı için tutuklanması, yaşadığı saçma olaylardan sadece biri.

Nooteboom’un gezileri Alp’lerden Afrika çöllerine kadar uzanıyor. Münih ve Zürih gibi çok tanıdık şehirlerde gezdiği gibi, yeryüzünde tamamen yalnız bir varlık olarak kaldığını hissettiren yerlere de gidiyor. Gezme sadece fiziksel olduğunda, çok fazla anlam taşımaz. Başka deyişle, gezginin ruhunda bir çalkalanmaya ya da dramatik bir değişime neden olmuyorsa, gezmenin de fazla bir anlamı olmaz. Gezmeyi bir yerden diğerine gitmek gibi algılayan gezi kitaplarından farklı olarak Nooteboom, gezinin gerçek anlamda yalnız kalmak olduğunu öne sürüyor. Anlatmak istediği şey, kendi kültüründen, korumacı aile ve çevre yapından kopmadan, kim olduğunu bulman bile mümkün olmayabilir. Bu kopuş da ancak uzağa giderek gerçekleşebilir. Bir kere uzaklaştıkça, gerçekten kendi değerlerini yaratmaya başlar insan. Kendisine öğretilen değerleri kabul etmek zorunda kalmaz.

Nietzsche’nin düşünerek yaptığı bu yolculuğu -- var olmanın nedeni bulmayı -- Nooteboom da “yol”larda gerçekleştiriyor. Kitabın başlığında söz ettiği otel ise, yazarın aynı zamanda büyük bir romancı olduğunu gösteren hayal gücüyle kurulmuş bir mekân. Her birimizin içindeki gezgine hitap eden bir kitap “Gezginin Oteli” ve aynı zamanda uzak yerlere gidenlere veya gitme hayali kuran herkese önereceğim bir kitap.



Gezginin Oteli / Cees Nooteboom / Sel Yayıncılık / 2008.

(Bu yazı 4 Temmuz 2008 tarihli Dünya Gazetesi Kitap ekinde yayınlanmıştır)