20 Nisan 2009

İhsan Oktay Anar Romanlarında Tanrı ile Şeytan


Türkiye’de verilen edebiyat ödüllerinin iki zayıf noktası olduğunu düşünmüşümdür hep. Birincisi, çoğu ödül başvurular üzerinden değerlendirilir. Bir roman ne denli iyi olursa olsun, eğer yayıncısı ödüller için başvuruda bulunmadıysa, neredeyse hiç bir ödül almadan seneyi bitirebilir. Dünyanın saygın edebiyat ödüllerine baktığımızda durum böyle değildir. Ancak amatör edebiyat meraklılarına verilen ödüllerde yazarın kendisi ödüle başvurur, diğer saygın ödüllerde durum bambaşkadır. Bir önceki yılın en iyi edebiyat örnekleri üzerinde tartışarak karara varılır. Genelde son ana kadar yazarın haberi olmaz. İkinci bir nokta da, bazı ödüller hep aynı türden yazara gider. Çeşitlilik barındıran ödül fazla değildir.
İki yıldır verilen Erdal Öz Edebiyat Ödülü, saydığım iki konuda da kendini sınırlanmayacağını gösterdi. Ödül jürisi son üç yılda eseri yayımlanmış tüm yazar ve şairleri değerlendiriyor. Geçen yıl, ilki Gülten Akın’a verilen ödül bu sene başka bir neslin ve başka bir geleneğin yazarına verildi. İhsan Oktay Anar’la birlikte ödülün bundan sonra da çok geniş bir yelpazede yazarların değerlendirileceği anlamı çıktı.
AMAT
İhsan Oktay Anar, günümüzün en benzersiz yapıtlarını kaleme almış yazarlardan biridir. Her öykü için o öykünün dilini yaratan, bu dili en yaratıcı biçimde kullanan yazar, romanlarında genelde 17.yüzyıl Osmanlı döneminde İstanbul’u anlatır. Edebiyat geleneğimizde çok sık rastladığımız bir anlatı değildir Anar’ın ki. Temaları aynı zamanda insanlığın bilinen efsanelerinden esinlenir. Bazan Faustus gibi geleneksel öykülerin izlerini, bazan da eski ahitten efsaneleri bulur okur onun satırlarında.
“Amat”ta Faustus efsanesinden esinlendiğini düşünmek yanlış olmaz. Bu efsaneye göre, bir Alman astrologu olan Faust, bilgi ve güç elde etme karşılığında ruhunu şeytana satar. Âdemoğlunun bilmek istediği tek şey ölümden nasıl kurtulacağıdır; Faust için de bilgi güç anlamına gelir. Şeytan ile insan arasındaki bu alışverişte, şeytan tanrı ile giriştiği düelloda bir yandaş bulur, insan ise ölümlülük içinde bir güç bulmuştur.
Faust adında bir âlimin yaşadığı ve şeytandan yakın dostu olarak söz ettiği bilinen bir gerçektir. Faust’un hikâyesi ortaçağ düşünürlerini etkilemiştir, hatta ilahiyat, astronomi ve ruhbilim konularında ortaya atılan yeni düşüncelere ilham kaynağı olduğu görülür ama efsanenin tamamı bundan ibaret değildir, bir de karanlık yüzü vardır ki, büyücülük, kehanet, simya ve şeytanla ilgili karmaşık bilgilerle doludur. İhsan Oktay Anar’ı çeken de tam bunlardır.
Şeytan ve Tanrı, Anar’ın romanlarında hep gizli kahraman olarak varlıklarını hissettirir. Bazan doğrudan insanla ilişki kurarlar, bazan da elçilerini yollarlar. Özellikle şeytan, insan kılığına büründüğünde de kişiliğini aynen korur. Kendinden güçsüz insanların aklına girmeye çalışır, onları kendi istekleri doğrultusunda kullanmak ister. “Amat”ta Eski Ahitte geçen Nuh’un hikâyesine gönderme yapar yazar. Kutsal kitapta, Allah’ın, sevgili kulu Nuh’a bir gemi siparişi verdiği anlatılır. Tüm dünyayı etkileyecek büyük bir felaketten sevdiği bazı kulları kurtulsun ister tanrı. Nuh, tanrının siparişini yerine getirir, bu sayede insan ve hayvan türleri yaşam bulurlar. Nuh’a verilen bu sipariş, bildiğimiz kadarıyla Tanrının âdemoğluna verdiği tek sipariştir.
İhsan Oktay Anar romanın başına bu siparişin geçtiği satırları (Tekvin 6:14) alarak, romanda asıl görmemizi istediği yöne işaret ediyor. Nuh’un gemisi gibi, Amat adlı gemi de bir siparişle yaratılır. Fakat arada önemli bir fark vardır, Nuh’a gemisini sipariş eden Tanrı, Amat siparişini veren ise Şeytandır. Tanrının siparişi insan ve hayvan soylarının tükenmemesi içinse, şeytanın siparişi de tam tersine insanlığın sonunu hazırlamak için verilmiştir. İhsan Oktay Anar “Amat”ı bu temel üzerine kurar. Özellikle Tanrı ile şeytan düellosunu çağrıştıran bölümleriyle hep bu temayı akılda tutmamızı sağlar.
SUSKUNLAR
İhsan Oktay Anar son romanı “Suskunlar”da da benzer bir yapı kurmuştur. Burada Tanrı ile şeytanı varlık olarak değil, simge olarak insanların içinde var eder. Mitoloji ve kutsal metinlerden besleyerek yarattığı kahramanlar, Tağut ve Neyzen Batın, şeytani ile tanrısal olanı temsil ederler. Aynı temsil ettikleri gibi, onlarda doğrudan eylemde bulunmazlar. Kötülük ve iyiliğin yayılması için insanları kullanırlar. Biri Cüce Efendi’yi, diğeri de oğlu Zahir’i kullanır. Romanın en önemli kahramanları olarak hissedilen Tağut ve Neyzen Batın, kendileri olarak görünmezler romanda fakat yazar onları yine de merkeze yakın yerleştirir. Emirlerin alındığı merciler olarak dikkatleri üzerlerine çeker.
Romanın en hoş bölümlerinden biri, Zahir’in İsa peygamber ile özdeşleştiği satırlardır. Böyle yaparak Anar, hem bildik bir mit ile özdeşlik kurar hem de Zahir’i anlattıkça babasının varlığını da hissettirir. Örneğin, İsa’nın eline aldığı bir ekmek parçasını kendi eti olarak, bir kadeh şarabı da kanı olarak sunmasını Zahir, kendi takipçilerine kavun ve rakı olarak sunuyor. Anar’ın espriliyle yaklaştığı bu benzetme bizi yine insan ve tanrı ilişkisine götürüyor. Tanrının oğlu olduğunu bilen İsa, gammazlanacağını bilir ve babası Tanrının onu koruyacağını düşünür. Zahir de aynı İsa gibi ihanete uğrayacağını önceden bilir, ihanete uğradığında da babasına neden onu yalnız bıraktı haykırarak sorar. Yeni Ahit’in “Matta’ya göre İncil” bölümünde İsa böyle haykırır babasına: “Tanrım, Tanrım, beni neden terk ettin?” Zahir de aynı düşünceyi kendince dile getirir: “Ah Beybaba! Ah be Babalık! Niye çamura yattın?”
“Suskunlar”da başka bölümlerde de ortaya çıkar Tanrı ve Şeytan. Romanın merkezine yerleştirilen müzik teması, Tanrı ile şeytanı karşıtlık olarak gördüğümüz bir yerdir. Konuyu anlatmaya ilkçağ filozoflarından Pisagor ile başlamak gerek. Pisagor, evrende her şeyin tam sayıyla özleştiğini söyleyen ilk düşünürlerden biridir. Doğanın tümüne yansıyan bir kusursuzluk görür filozof; ve bu kusursuzluğu zihin ancak yaratılış hikâyesiyle birleştirdiğinde anlamlı olur. Müzikle de uğraşan ve Babil’de aldığı eğitim sonucunda matematiğin kutsallığına inanan Pisagor, müzikal sesleri de aynı kusursuzluk teması üzerine kurar.
Yüzlerce yıl Pisagor’un teorileri müzik kuramcılarını etkisi altında tuttu. Müzik de evren gibi tam bir matematiksel kusursuzluk üzerine kurulu olarak düşünüldü. Notalar arasındaki aralıklar, bu kusursuzluğun simgesiydi. Bu felsefeden etkilenen ortaçağ kuramcıları, bazı bozuk akorlara “musica ficta” diyerek, şeytanın işi saymaya kadar götürdüler. Do ile fa diyezin birlikteliği şeytan aralığı olarak düşünüldü ve kilise müziklerinde (hatta tüm müziklerde) kullanılması bir dönem için yasaklandı.
“Suskunlar” tam da bu konuyu romanın merkezine yerleştirmiş. Kusursuz aralıklarla, tam armoni yaratmak nasıl ilahi bir erdem sayılıyorsa, bu armoniyi kıran, bölen ya da parçalayan sesler de şeytana ait sayılır. Şeytan tanrının yarattığı kusursuz evreni bozmak üzere yeryüzüne inmiştir. Anar romanında, şeytanın kullandığı ses aralıklarını, kusursuz ulvi ahenk ile karşılaştırarak, romanın gerilimini yaratmış. Tanrı, insanın içine nefes üfleyerek can veren neyzene benzetilmiş; Şeytan ise sadece evrensel uyumu değil, insanın yarattığı sanatsal kusursuzlukları da bozarak Tanrı ile insan arasına girmiş.
Anar’ın bu ilahi göndermeleri romanlarını hep zenginleştiren unsur olarak görülmüştür. Yazar kendini dilsel olarak eski çağlara bağlamayı sevdiği gibi, efsaneleri de yeni bir çağda yeniden anlatmayı sever.
(Bu yazı Dünya Gazetesi kitap ekinde 3 Nisan 2009 tarihinde yayınlanmıştır.)

08 Mart 2009

Mario Levi "Karanlık Çöktüğünde"


KARANLIKTA KALAN YAŞAMLAR


Ellili yaşlarına girmiş ya da girmek üzere olan dostlarımda, gençlikten son bir yudum alma arzusu görmeye başladım son yıllarda. Bazıları bunu en basitinden genç bir sevgili bularak yaptılar, bazıları da eski büyük aşklarını yeniden (internet çok yardımcı oluyor) arayarak. Sanırım her iki durumda asıl aranan sevgili değil, kendi gençlik yıllarıydı.


Mario Levi’nin son romanı “Karanlık Çökerken Neredeydiniz” gençlik yılları arayışı içine girmiş, tam da elli yaşlarında İzi adında birinin hikâyesini anlatıyor. İzi, evli ve üniversite çağına gelmiş iki çocuğu olan, babadan kalma aile ticaretini başarıyla sürdüren bir işadamı. Hayatında ters giden bir şey yok gibi görünüyor. Ne belirgin bir sağlık sorunu, ne de hemen dile getirilecek büyük bir mutsuzluk. Böylesi bir hayat sürerken, aklına eski dostlarını bulmak, bir araya gelmek, lisede sahneye koydukları “İstanbul Hayatım” adlı oyunu yeniden sahnelemek düşüncesi geliyor.


İlk başta o yıllardaki en yakın dostu Necmi’yi buluyor. Dostlukları bıraktıkları yerden hiç bozulmamış şekilde yeniden devam ediyor. Necmi, siyasi düşünceleri yüzünden ağır işkence görmüş, uzun süre hapis yatmış bir devrimci; hayatını artık turist rehberliği yaparak kazanıyor. Necmi ile birlikte diğer arkadaşların peşine düşüyorlar. Yorgo, Şeli, Niso ve en son ama en önemli Şebnem’i hayatın onları attığı köşelerinden bulup çıkarıyorlar. Bu gençlerin her birinin acı öyküsü, onları İstanbul dışına gönüllü ya da gönülsüz sürgün etmiş bir zamanlarda. Birisini ailesi ya da aşk bir diğerini siyaset savurmuş dünyanın bir taraflarına. Aralarında aslında tek gerçekten İstanbul’da kalan İzi olmuş. Necmi de günlerinin büyük bir kısmını evden çok uzaklarda geçirdiği için, o da kendini sürgün etmişler grubuna kolayca girebilir. Şebnem ise, sadece İstanbul’dan, Türkiye’den değil, tüm dünyadan koparmış kendini.


Bu durumda yapıştırıcı, bir araya getirici öğe İzi oluyor. İzmir’den, Atina’dan, İsrail’den topluyor dostlarını tek tek. Bir araya gelişler hep duygu yüklü, sıcak bağlarla gerçekleşiyor. İzi’ye bu toparlama işinde en çok yardımı da karısı yapıyor. Roman yavaş yavaş tüm bu hikâyelerini anlatılması ve çözümlenmesinden oluşuyor. Romanın başlığı “Karanlık Çökerken Neredeydiniz” tam her birine sorulan soru aslında. Hepsi sanki bir derin karanlık içine düştükleri anda birbirlerini kaybetmişler, sonra bir daha karanlık içinde de buluşamamış gibiler.


Mario Levi siyasi darbeleri ve azınlıkların dışlanmasını “karanlık” olarak simgeleştiriyor. Gerçekten de romandaki karakterlerin hayatlarına bir karanlık gibi çöküyor adaletsiz tarihimiz. Fakat birbirlerini otuz yıl sonra bulan dostlar, acı geçmişlerini, hayatlarına karanlığın çöküşünü anlattıktan sonra, birlikte rakı içip, güzel yemekler yiyorlar, hatta Fenerbahçe maçında kurtlarını döküyorlar.


“Karanlık Çöktüğünde Neredeydiniz” tür olarak çerçeve öyküye sahip, Geoffrey Chaucer’ın Canterbury Hikâyeleri ya da Boccaccio’nun “Decameron”una benziyor. Burada çerçeve öykü, İzi’nin oyunu yeniden sahnelenmek üzere dostlarını bir araya getirme çabası. Parça parça öyküler ise her kahramanın yetmişli, seksenli ve doksanlı yıllarda geçen yaşam dilimini anlatıyor.
Romanın ithaf sayfasında yazar “Bu ülkenin değişebileceğine inanan ’78 Kuşağı’na… İsyanların saflığı için…” yazmış. Bu satırlar, romanın özünü çok iyi anlatıyor. Devrimciliğin romantizmine kapılmış bir nesli anlatıyor Levi. Yer olarak seçtiği İstanbul ise, yetmişli yıllardan beri, gün geçtikçe rengini, mozaiğini, çok sesliliğini yitiren bir kent olarak, çok uygun bu anlatıya. İzi sadece mutsuz olduğu için girmiyor bu arayışa, onun hayatındaki eksikliğin İstanbul’un hızla yitirdiği çok renklilik, çok seslilik olduğu anlaşılıyor. İlk başta sadece renksizleşen evliliğini canlandırmak için yeni heyecanlar aradığı ve bunun için eski sevgilinin en sağlam çözüm olduğunu düşündüren davranışlar içinde fakat sonraları aradığının o olmadığını anlıyor.


Roman kahramanlarından Necmi ve Yorgo çok tanıdık, iyi betimlenmiş, gerçek karakterler olarak çıkıyorlar karşımıza. Aslında kahramanların hepsini çok yakın buluyor ve seviyoruz. İzi’nin davranışları ise diğerleri gibi değil, daha karmaşık bir ruh halini yansıtıyor. Örneğin otuz yıldır görmediği dostu ile karşılaşmak için İzmir’e gittiğinde, dostunun dükkânında çalışan genç bir kız ile sadece beş dakikalık bir konuşma ve el sıkışmasından öte gitmeyen bir tanışıklık sonrasında, kıza sarkıntılık eder gibi davranması ve sonradan da kızı unutamadığını söylemesi, gizliden de olsa, bir arayış içinde olduğunu düşündürdü. Tanıştığı ve karşılaştığı her kadından bunca etkilenir olması, karısına yakınlığının da adeta dostları arasında bir gösteriye dönüşmesi, İzi hakkında okurun zihninde bazı soru işaretleri oluşturan öğeler. İzi’nin hayatı mutsuz olmasa da, bir şeylerin boşluğunu çok fazla hissettiriyor. Bunun ne olduğu romanın sonunda biraz anlaşılıyor fakat aslında asıl anlaşılan, İzi’nin sorunlarını görmezden geliyor olması. Adeta karanlık içinde yaşamayı sürdürüyor.


Mario Levi’nin bu romanını sadece bir dönemin karanlığına düşmüş gençlerini anlattığı için değil, ayrıca son otuz yıl içinde Türkiye’deki azınlıkların yaşamını görülür kıldığı için önemsiyorum. Tarihin ve anıların tek sesli anlatımlarıyla büyüyen bir neslin sonunda bütüncül bir resme kavuşması için, tüm yaşamların, dışlanmışlıkların, acıların, sürgünlerin, tekrar tekrar değişik ağızlardan duyulması gerekiyor. Levi bu romanında İstanbullu olmak, azınlık olmak, solcu olmak, öteki olmak gibi konuları ele alıyor. Daha önceki romanlarındaki duruşundan da biraz farklı buldum Levi’yi: daha esprili, kendiyle alay edebilen bir dilde yazmış bu son romanını. Belki tek eleştirilecek nokta, romanın ana temasının çok uzağında bulunan karakterlerin – babanın dükkânında çalışan elemanların her birinin yaşam öyküsünün -- çok uzun anlatılmış olması. Giriş bölümü olarak fazlaca uzun bir yer kaplıyor romanda. Yine Mario Levi’den alışık olduğumuz gibi, ince detayları fazla, fakat bu sefer yazarın kalemini rahatlamış bulduğumu söylemeliyim. Örneğin romanın en can alıcı noktalarından birinde, kahramanlardan birinin ülkeden uzakta geçirdiği yıllar içinde yaşadığı en acı ve özlem dolu anlarını anlatırken, gözleri sadece Fenerbahçe maçları özlemiyle doluyor (s. 365). Bu ironik an, kahraman ile alay eden ya da onu küçük gören bir sahne yaratmıyor okurun gözünde, aksine anın coşkusunu hissettiriyor. Dostluk üzerine, yeniden buluşma üzerine etkileyici bir roman.

Karanlık Çöktüğünde Neredeydiniz / Mario Levi / Doğan Kitap / Ocak 2009 / 586 sayfa / 29.-


(Bu yazı Dünya Gazetesi Kitap ekinde 6 Şubat günü yayımlanmıştır.)

07 Mart 2009

Elif Şafak "Aşk"


BU NASIL BİR AŞK?


Son dönemlerde romancılarımız Anadolu’nun büyük bir zenginlik barındıran felsefesi tasavvufa özel bir ilgi duymaya başladılar. İhsan Oktay Anar’ın “Suskunlar,” Ahmet Ümit’in “Bab-ı Esrar” adlı romanları ilk aklıma gelenler. Hepimiz Mevlana’nın şiirlerini ve Konya’nın dervişlerini biliriz fakat felsefesinden ne denli uzak yaşamlar içinde olduğumuzu bu romanlar çok güzel gösterdiler bize. Bilinen, görünen olması, yaşanan olması gerekmediğini de gösterdi. En yakın olmamız gereken felsefeyi ne denli az bildiğimiz (en azından çoğumuzun) su üstüne çıktı bence romanlarla.
Aşk, bugünün yaşamında sadece iki insan arasındaki tutkulu ilişkiyi anlatmak için kullanılan bir sözcüğe indirgendi. Oysa ilk çağlarda aşkı farklı sözcüklerle ifade ederlerdi, tanrı aşkı, karı-koca aşkı, cinsel tutku başka sözcüklerle anlatılırdı. Fakat bedenimizin tam orta yerinde bir sancı olarak hissettiğimiz aşk, aslında bir tek sözcükle de anlatılabilir, aynı Rumi’nin yaptığı gibi.
Elif Şafak’ın “Siyah Süt”ten sonra beklenen yeni romanı aşkı tam da bir tek sözcükle anlatan bir eser. Romana da en basitinden “Aşk” adını vermiş yazar. Basit diyorum ama aslında hiç de basit bir aşk değil anlattığı, zaten ne zaman basittir ki aşk? İçinde her duyguyu ve her tutkuyu eriten bir tek sözcük olduğunda en karmaşık halinde değil midir?
“Aşk”ta Şafak, iki farklı zaman diliminde geçen iki öykü anlatıyor. Birincisi 2008 yılında Boston şehri yakınlarında yaşayan Ella’nın öyküsü; İkincisi ise, 13. Yüzyıl ortalarında bir kısmı Bağdat’ta kalanı Konya’da geçen Tebrizli Şems’in öyküsü. Ella, üç çocuk annesi, sevgisiz bir evlilik içinde sıkışmış kalmış “çaresiz bir evkadını.” Çocukları büyüdüğü ve ona fazla gereksinim duymadıkları bir çağa geldikleri için kendine oyalanacak bir iş bulur. Görevi bir editörün yardımcısının yardımcılığıdır, eline verilen hakkında hiçbir şey bilmediği romanı okuması ve hakkında rapor hazırlaması istenir. Roman tasavvufla ilgilidir. Hayatında hiç Mevlana’nın adını duymamış, hiç ülkesi dışında yaşamamış, gezmemiş biri olarak yabancıdır konuya ve romanın içerdiği temalara. Fakat romandaki bir şeyler çeker onu, önce yazar hakkında bilgi edinir, kitabı okumaya başladığında yazara bir e-posta yazar. Mesajında sadece kitaptan değil, kendisiyle ilgili özel bir konudan da bahseder. Hayatında tam da aşkın ne olduğunu sorguladığı, kendini nasıl aşksız bir yaşamın içinde bulduğunu anlamaya çalıştığı bir dönemdir. Okuduğu “Aşk Şeriatı” adlı roman bütün bunların yanıtını barındırır içinde, o da zamanla görmeye başlar bunları.
“Aşk Şeriatı”nın yazarı Aziz Z. Zahara, gezgin bir fotoğrafçıdır. Bunalımlı geçen hayatının bir bölümünde dinle tanışmış ve bir Sufi olmuştur. Şems’in hayatını ve Sufiliği kendi anladığı gibi yazmıştır romanında. Elif Şafak’ın roman içine roman koyarak hem anlatım katmanlarını çoğaltmış hem de – en önemlisi – Mevlana’yı bugüne bağlamış. Bugünün yaşamı içinde Sufi yaşam felsefesini göstermiş. Romanın özünü içinde yatan “Aşk Şeriatı” barındırıyor fakat romana sadece “Aşk” başlığını verdiği için, zaman ötesinde, kültür ötesinde anlaşılmasını istiyor.
“Aşk Şeriatı” 1245 yılının öncesi ve sonrasında, büyük kısmı Konya’da geçen bir roman. Her karakter birinci tekil şahıstan Şems’le tanışmasını, ondan nasıl etkilendiğini, günlüğe yazılmış haliyle anlatıyorlar. Her biri Şems’in hayatındaki bir dönemi ya da birkaç saati anlattığı için, Şems’e çok farklı açılardan bakmamızı sağlıyor ayrıca olayların akışı da bir dilden diğerine hiç aksamıyor. Şems’in kendi ağzından da çocukluğunu, düşüncelerini ve hepsinden önemlisi kırk kuralını öğreniyoruz.
Romanın kurgusu bu kırk kural üzerine kurulmuş. Bütün düşünceleri, bütün karakterleri birbirine kırk kural bağlıyor. “Gönlü geniş ve ruhu gezgin Sufi Meşreplilerin kırk kuralı” diye adlandırdığı kurallar, Şems’in gezgin bir derviş olarak tanıdığı, gördüğü yaşadığı, olaylardan kişilerden etkilenerek oluşturduğu kendi felsefesini yansıtıyor. Şems’in kırk kuralı ilk başta, “kural” oldukları için din kitaplarının ve kurumlaşmış dinlerin kurallarını çağrıştırsa da onlardan çok farklı. Tevrat’ın on emri, İslamiyet’in beş şartı gibi inananların yaşamlarını kalıplaştırmak değil kırk kuralın amacı, aksine basmakalıp düşüncelerden kurtulmayı, yaşamın merkezine sevgiyi oturtmayı anlatıyor. Şems’in kurallarından bazıları çok tanıdık, onuncu kural gibi: “Ne yöne gidersen git, -Doğu, Batı, Kuzey ya da Güney- çıktığın her yolculuğu içine doğru bir seyahat olarak düşün! Kendi içine yolculuk eden kişi, sonunda arzı dolaşır.” Bunlar sağduyulu çoğu insanın anlayacağı ve söyleyeceği türden kurallar. Bazı kurallar ise, tasavvuf felsefesinin özünü anlatan çok daha karmaşık ve derinler. Örneğin on beşinci kural: “…Tek tek herbirimiz tamamlanmamış bir sanat eseriyiz. Yaşadığımız her hadise, atlattığımız her badire eksiklerimizi gidermemiz için tasarlanmıştır.”
Elif Şafak felsefe ve metafiziğe tüm romanlarında yer vermiş bir yazar. “Aşk” bu anlamda diğer romanlarından çok farklı, burada felsefe tarihinin temel taşları olarak gördüğümüz düşünürlerin adları ya da kuramları hiç geçmiyor. Bu romanda özellikle kuramsal ve akılcı yaklaşmaktan çekindiğini görüyoruz. Belki çekinmek değil, uzak duruyor, çünkü derinlerde ruhunda hissettiği bir felsefeyi, yaşam biçimini anlatmaya girişiyor. Akılcı ve bilgi yoluyla ulaştığı felsefeyi anlatmak değil amacı. Hayatın bir parçası haline gelmiş burada felsefe ve din. Tasavvufu da aynı şekilde bir öğreti olarak değil, gündelik sorunların karşılıklarının bulunduğu bir yaşam bilgeliği olarak sunuyor. Böyle sunduğu için de, Ella adında kırk yaşında bir Amerikalı kadının da anlayacağı, özdeşlik kurabileceği bir şekle sokuyor. Bence romanı eşsiz kılan özelliği burada yatıyor. Şems en önemli hayattan ders çıkarma anlarında --kutsal metinlerden çıkmışçasına—peygamberlerle ya da inançla ilgili hikâyeler anlatıyor. Romanda benim en hoşuma giden aralara serpiştirilmiş bu kısacık hikâyeler oldu. Bu romanı nasıl anlamamızı istediği bence bu hikâyelerde yatıyordu. Basit ama özle ilgili.
“Aşk Şeriatı”nda her bölüm aynı sessiz harfle başlıyor. Sessiz harf oluşu, mahlaslarından biri suskun olan Rumi’ye gönderme olduğu gibi, başyapıtı Mesnevi’nin “Bişnev!” yani “Dinle!” diye başlıyor da olması. Her bölümün b harfiyle başlar olmasını ben bir çeşit bismillah ile başlar gibi metni kutsayan bir öğe olarak gördüm. Sadece “Aşk Şeriatı”nın dışında kalan birinci bölüm b ile başlamıyor, fakat Ella okudukça ve kitabı anladıkça onunla ilgili olan bölümler de b ile başlamaya başlıyor.
Roman bazı okurlara fazla dini, fazla kutsal bir metin havasında gelebilir. İlk başlarda ben de kutsal kitaplardan bir bölüm okuyormuşum gibi yadırgadım. Roman kahramanları iyilikleri ve kötülükleriyle ele alınmış olsalar da, çizgilerin fazla net olması, bilgelerin hep bilgece davranması ve fahişe Çöl Gülü’nün ya da Rumi’nin karısı Kerra’nın beklenenin dışında bir kişilik göstermemeleri romanın belki de tek zayıf noktası. Yıllar önce televizyonda izlediğim bir edebiyat programında Talat Halman Türk romanının “Faust”unu yaratamadığını söylemişti, bu konuyu o günden beri çok düşünme fırsatım oldu. Yazarın kendi şüphelerini metne sızdırmadığı anlamında, bence de çok doğru bu tanımlama. Yine de “Aşk” belki bu açıdan eleştirilmeyi konusu itibariyle kabul etmeyecek bir roman. Şüpheler değil, inanç üzerine kurulu.
Şafak bu romanını da İngilizce yazmış fakat belki de çeviriye katkıda bulunduğundan sadece Şafak’ın anlatacağı güzellikte bir anlatıma sahip. Cümlelerin güzelliği, dili inanılmaz bir yaratıcılıkla kullanıyor olması ve bunu şimdiye kadar yazdığı her şeyden çok daha üstün bir şekilde becermiş olması, bu romanı tek kelimeyle olağanüstü yapıyor. Yazarın kişiliğini en saf halinde görebileceğimiz bir yapıt çıkarmış ortaya.

Aşk / Elif Şafak / çeviren: K. Yiğit Us / Doğan Kitap / Mart 2009 / 419 sayfa.
(Bu yazı 6 Mart 2009 tarihli Dünya Gazetesi Kitap ekinde yayınlanmıştır.)

18 Şubat 2009

Susanna Tamaro "Luisito"




LUİSİTO

Bazı kitaplar vardır ki, neden onca popüler olduklarını anlamakta zorlanırız, örneğin Harry Potter çılgınlığını ben hiçbir gün anlayamadım. Başta İngilizler ve çocuklar, ardından tüm dünya, bu büyücü çocuğun maceralarını heyecanla takip ettiler. Elbette edebiyat söz konusu olduğunda, bir eseri başarılı kılan öğeler kolaylıkla ayırt edilir, fakat popüler yayınlar söz konusu olduğunda neredeyse hiçbir teori geçerli olmaz. Susanna Tamaro’nun romanlarının gördüğü ilgiyi açıklayacak bir teori de bulmak zor. Ülkemizde çok az yazara nasip olacak nicelikte okur onun romanlarını benimsemiş ve okumuştu. Yeni romanı Luisito: Bir Sevgi Öyküsü de geçmiş yıllarda yayınlanan Yüreğinin Götürdüğü Yere Git’in gibi ilgi görecek mi okurdan, zaman gösterecek.
Susanna Tamaro Luisito’da Anselma adında emekli bir öğretmenin hayatını anlatıyor. Anselma, sevgisiz bir kadın değil fakat etrafında sevgisini vereceği bir varlık yok, daha da kötüsü onu sevecek kimsesi yok. Önce işini daha sonra kocasını kaybetmiş, ardından çocukları da evlenip evden gidince yalnız yaşamında iyice kabuğuna çekilmiş. Hayatı boyunca oynadığı rollerde, bir eş, bir anne, bir öğretmen olarak hiçbir zaman arzu ettiği başarıya ulaşamamış. Romanı anlayabilmek için Anselma’nın bu rollerine tek tek bakmak gerekir.
Bir Kadının Rolleri
İlk başta kocasıyla ilişkisi açısından bakarsak, çok mutsuz bir evlilik içine gömüldüğünü ve buradan çıkacak gücü bulamadığını görüyoruz. Aslında evliliklerinin ilk yılları iyi başlıyor fakat Anselma kocasının geçmişiyle ilgili bazı küçük yalanlar söylediğini fark edince büyük hayal kırıklığı yaşıyor. Kocasının ölümünden sonra ilk yaptığı şey, otuz yıl boyunca kocasının her akşam kurduğu saati susturuyor: “saati kaldırıp atabilirdi ama onun nihayet sessizliğe gömüldüğünü görmek mutluluk veriyordu” sözleriyle, aslında kocasının ölümüne hiç üzülmediği, hatta evde varlığının eksilmesinden mutluluk duyduğu anlaşılıyor. Daha sonra da kocasının her akşam televizyon karşısında hiç kımıldamadan oturduğu koltuğu atıyor. “Yalnızca eski bir koltuktu ve bana babanızın bu evdeki varlığının karabasanını anımsatıyordu, demesi gerekirdi ama uzun zamandan beri evlatlarıyla konuşmanın boşuna nefes tüketmek anlamına geldiğini öğrenmişti.”
Bu son cümleden anlaşılacağı gibi, çocuklarıyla ve torunlarıyla kurduğu ilişkide de pek başarılı olamıyor Anselma. “Çocuklar doğurmuş olmak ve sonra bundan pişmanlık duymak” sözü acımasız gelse de Anselma’nın çocuklarına karşı hislerini çok açıkça dile getiriyor. Başka bir yerde yine “Yaşıtı arkadaşlarının, torunları için çıldırdığını duyduğunda onları anlayamıyordu. Gerçeği söylemek gerekirse, onlara biraz da acıyordu çünkü yalnızlıklarını hafifletmek için her ne olursa olsun tahammül etmeye razıydılar demek ki.” Çocuklarından bir nebze de korkuyor sanki, onu bir huzurevine (kendi deyimiyle hapishaneye) kapatmak ve evi ele geçirmek istediklerini düşünüyor.
Anselma eş ve anne olmak dışında genç yaşından itibaren bir öğretmen aynı zamanda. Bu konuda, en azından ilk başlarda, tatmin bulduğunu, işini sevdiğini anlıyoruz. Fakat bu da evliliğindeki gibi büyük bir hayal kırıklığı ile sona eriyor. Terbiyesizlik eden bir öğrencisine tokat attığı için okulda büyük bir tartışma çıkıyor. Gazetelere yansıyan olayda kendisi haksız bulunduğundan işinden ayrılmak zorunda kalıyor. Hâlbuki Anselma kendini sonuna kadar hep haklı görüyor. Eğitim konusundaki düşüncelerinin, evlilik ve çocuk bakımı konularında olduğu gibi hiç esnek olmadığı anlaşılıyor. Anselma’nın mutsuzluğu, çevresinden çok kendinden kaynaklanıyor. Kocası ve çocuklarını seveceği varlıklar olarak görmektense onları her gün kendinden uzaklaşan, düşmanlaşan yabancılar olarak görüyor. Bu duygusunu da en iyi, yirmi yıldır düzenli olarak gördüğü rüyası anlatıyor.
Luisito adında bir papağan
Bunca olumsuzların içine gömülmüş yaşarken, bir akşam çöp tenekelerinin arasında rengârenk bir papağan buluyor ve bununla birlikte Anselma’nın tüm yaşamı değişiyor. Hayatta tek sevdiği dostu olduğu bildiğimiz Luisita’yı çağrıştıran Luisito adını veriyor papağanına. Freud’dan beri her şeyin altında cinsellik arayan zihinlerimiz elbette Luisita’yla tabular yüzünden hiçbir zaman gerçekleşmeyen aşkının dirilmesi olarak da görebiliriz belki Luisito’yu. Roman içinde bu teoriyi güçlendirecek çok sayıda detay bulmak mümkün. Yanağından öpen papağanının yanaklarının kızarmasına neden olması ilk başta bu şüpheyi aklımıza düşürüyor, ancak daha da önemlisi, sadece birkaç gün bakımını üstlendiği papağanın, yaşamının en önemli öğesi olarak görmesi, “ansızın artık o olmadan yaşayamayacağını anladı” gibi açıklamalar, papağana gereğinden fazla değer verdiğini, onu başka bir şeyin simgesi olarak gördüğünü kanıtlıyor. Fakat bunları söylerken de, bu romanın böylesi psikanaliz yorumlarına açık olmadığını, bu türden yaklaşımların havada kaldığını da eklemem gerekir çünkü yazar okuru bilinç dışı bir yola sürüklese de, bu konuda hiç teşvik edici değil. Tamaro saf bir öykü anlatıyor. Anselma ile papağanı Luisito’nun kısa süren birlikte yaşamları, her ikisine de mutluluktan başka bir şey vermiyor. Anselma da insanlarda bulamadığı sevgi ve sadakati papağanında buluyor: öykü bu denli basit aslında.
Romanda bence inandırıcı olmayan bir yan, yaşlı bir komşusunun ona karşı bunca nefret beslemesi. Nefretin sonuçlarından, romanın sonunu ele vermemek için bahsetmiyorum fakat önceki bir bölümde (s. 27) oturdukları apartmanın altında yer alan aşırı gürültülü bardan ve cehenneme çevrilen gecelerden, polisin bir şey yapamamasından söz ediliyor. Bunca kaos ve gürültü arasında bir papağanın varlığının neden bu kadar büyük sorun yarattığını anlamak kolay değil.
Şimdi, yazının başında sözünü ettiğim Tamaro’nun okur tarafından bu denli sevilmesi konusuna dönersek, bunun tam da öykülerinin sadeliği olduğunu söyleyebiliriz. Susanna Tamaro’nun yarattığı kahramanlar asla heroik anlamda kahraman olmuyorlar, hatta çoğu zaman, hayatlarında eksiklikler olan, yaptıkları hataları anlamayan sıradan insanlar. Okurların onun kitaplarına şefkat duymalarını sağlayan unsur belki de bu.




(Bu yazı Radikal gazetesinin 23 Ocak 2009 tarihli Kitap ekinde yayınlanmıştır.)

28 Ocak 2009

UPDIKE ve BEN


Bu sabah öğrendim John Updike’in dün öldüğünü. Ruhuma en yakın yazar olmuştu 30’lu yaşlarımda. Ünlüleri sevmeyen ve pek ilgi göstermeyen biri olmama rağmen, hayatta bir tek Updike ile tanışmak istemiştim hep. Uzun uçak yolculuklarında nedense hep onun yanıma gelip oturmasını beklerdim. Hiç konuşmadan, yerkürenin üzerlerinde bir yerlerde, havada asılmış, yan yana, oturur olmaktı fantezim. Kim olduğunu bildiğimi, ruhunu tanıdığımı sadece hissetsin isterdim. Alev alev yanan bir şeyin ısısının etrafa yayılması gibi, içimdeki fanteziyi hissedeceğini, sessizce aynı düşü kuracağını bilirdim.
Onun “S.” romanını Türkçeye çevirirken, bir yazarı / bir sanatçıyı en içinde hissedebileceğin türden, onu içimde hissetmiştim. Onun her sözcüğünün anlamı vardı benim için. Bir yazarla bu netliğe ulaşmak zordur oysa onun her kurgusu, her tümcesi, tam olması gerektiği gibi gelmiştir bana. Sonradan okuduğumda “S”in kötü bir çeviri olduğunu fark ettim, hiç hayal ettiğim gibi çevirememiştim ama çeviri sürecinde sözcükler arasında yazarla kurduğum yakınlık benim için eşsizdi. Bir daha hiçbir yazarla bunu yaşamadım. S., benim içime girmiş beni tanımış, beni anlatıyordu. Aklı karışan bir kadın, toplumda, ailesinde yerini bulmaya çalışan, kendini herkesin tanımladığı gibi değil, kendi olduğu gibi görmeyi arzulayan ama buna ulaşmak için ne yapması gerektiğini bilmeyen bir kadın. “S”yi, kazadan ve hastanelerde bir sene geçirdikten sonra okumuştum. Kendimi yeniden tanıma gereği duyduğum günlerdi. Her şeyini belirlediğim, geleceğini planladığım hayatım kazık atmıştı; artık yollarımız ayrılmıştı, kendime yeni bir yol bulmam gerekiyordu. S’den fazlası bekliyordu beni, sadece yeni bir cinsellik, yeni bir hayat değil, yeni bir form da söz konusuydu.
Bunca ağırlık altında en iyi gelen şey, her zaman Updike’in en iyi yaptığı şey, beni gülümsetmekti. Aslında acı değildi yaşam. Hatta öylesine komik ve saçmaydı ki, ciddiye aldığın anda asıl sen saçma oluyordun.
“S”nin ilk sayfalarında S., uçağa binmiş, evinden ve kocasından kaçar. Bir okyanustan diğerine uzayan yolculuğunda, altında dikdörtgen tarlalar uzadıkça, o da evinden uzaklaşır. Uçak otomatik pilotun devreye girmesiyle havaya demirlenmiş gibidir, işini bitiren hosteslerde ortalıkta görünmezler. Updike havada asılmış bu anın ne denli erotik olduğu bilen bir yazardır. Belki bu yüzden ben de onu hep uçakta istemişimdir yanımda.

16 Aralık 2008

Jose Saramago "Küçük Anılar"


KÜÇÜK ANILAR

José Saramago geçtiğimiz hafta seksen altı yaşına bastı. Yazarın çocukluk ve ilkgençlik anılarını anlattığı “Küçük Anılar” adlı kitabını tam da doğumgünü 16 Kasım’da okuyordum. Yirminci yüzyılın büyük bir kısmını yaşamış biri olarak, bir hayat içinde dünyanın o denli değiştiğine tanık olması bir an gözüme inanılmaz göründü. Aslında ailemde onunla yaşıt çok kişiden duyduklarımdan farklı değildi; hiçbir çağda çevre koşullarının, toplumsal alışkanlıkların, yaşam hızının bu denli şiddetli değişimine insanoğlunun tanık olmadığı gerçeği yine de sarsıcı geldi. Portekiz’in “yoksul ve ilkel” bir köyünde dünyaya gelen Saramago, emniyet görevlisi babası, okuma yazma bilmeyen annesi ile yüzyıl başında dünyanın herhangi bir yerinde de olağan sayılacak bir çocukluk geçiriyor.
Entelektüel Dürüstlük
Saramago, sayfalarca uzunlukta cümleler yazan, imla kurallarını esneten bir yazar olarak, edebi eserlerle ender yüzleşen okura zor görünen romanlar yazmıştır. Romanlarında yer alan çok sevdiği dilsel oyunlardan, yaşam öyküsünü anlatırken özellikle uzak durmuş. Bunun ilk görünen nedeni kuşkusuz daha geniş bir kitle tarafından okunmak ve anlaşılmak arzusu; ancak bununla birlikte bir ikinci neden daha geliyor akla, yazarın arzuladığı entelektüel dürüstlük dilsel oyunlar arasında kaybolabilir, hatta yanlış anlaşılmasına neden olabilirdi. Bu yüzden çok sade bir anlatım tercih etmiş Saramago. Hiçbir süsleme yapmadan, alegoriden uzak, dolaysız bir anlatım hüküm sürüyor tüm kitap boyunca.
İnsan zihni, anılar söz konusu olduğunda oyun oynamaya meyillidir. Yıllar önce yaşanmış bir olayı yaşadığımız için mi yoksa bize anlatıldığı için mi iyi anımsarız bilmek zordur. Ayrıca bazen olaylardan çok geride kalan izlenimi hatırlarız. Genelde çok küçük yaşlardan hatırladığımızı sandığımız olaylar, yıllar içinde evde sürekli anlatıldığından zihnimizde yer etmiştir. Saramago anılarındaki gerçeklere ulaşmak için büyük bir gayret sarf ediyor. Neredeyse anılarını temizleyerek, ona anlatılanlarla kendi gerçeklerini ayırarak zihninde netleştirmeye çalışıyor. Aslında kitap yazarın çocukluğunu netleştirme sürecini de kapsıyor. Örneğin 27. sayfada anlattığı bir anısının hatalı olduğunu anlatı sırasında fark edip 63. sayfada düzeltiyor.
Kitabın, bundan da anlaşılacağı gibi, sistematik bir yapısı yok. Anılar zihne düştükçe, birbirini çağrıştırdıkça dile getiriliyor. İlk cinsel uyanış, ilk aşağılanış, ilk övünç, kızgınlıklar, çocuksu kavgalar, suçluluk duygusu, bunların hepsini hiçbir şey saklamadan, içtenlikle anlatıyor. İçtenlik ve entelektüel dürüstlük bu kitabı benzerlerinin çok üstünde bir yere koymamızı sağlıyor. Dürüst olmaya özellikle aşırı dikkat ettiği görülüyor yazarın, bunun nedeni sadece kendini anlamak ve rahatlatmak değil, çoktan ölmüş olan aile fertlerinin anısını gerçek kılmak gibi bir görev veriyor kendine. Hiç tanımadığı üç yaşında ölen ağabeyine ve çocukluğu boyunca oynadığı ve boğuştuğu genç yaşta ölen kuzenine, onların hiç unutulmayacakları bir armağan sunuyor sanki. Armağanın içinde övgüye ya da iltifata yer yok, sadece gerçekler anlatılıyor.
Çocuğun Mistik Sezgileri
“Küçük Anılar,” sadece ünlü bir yazarın olağan sayılacak çocukluğunu anlatmakla kalmıyor, Saramago her çocuğun zihninde yer alan sezgilerin gücünü de eşsiz örneklerle ortaya koyuyor. Yedi yaşlarındayken bir köpeğin saldırısına uğradığında “aslında ikimiz de birbirimizden korkmuştuk, olan buydu. Geri kalanıyla son derece sıradan olan bu öykünün en şaşırtıcı yanı, ben daha kapının dışındayken, köpeğin, yani tam olarak o köpeğin, gırtlağıma atılmak üzerine beni orada beklediğini biliyor olmamdı… Bunu biliyordum, nasıl olduğunu bana sormayın, ama bunu biliyordum…” Kitabın başka bölümlerinde de çocuksu sezgilerinin onu nasıl doğru yönlendirdiğini görüyoruz. Saflık, bir yandan da sezgilerdeki saflığı getiriyor beraberinde. Belki de her çocukta var bu sezgiler, ama yıllar içinde, eğitim ve çevre etkisiyle bu özellik kaybediliyor, yerine mantık ve alışkanlıklar geliyor.
Çocuk büyürken, dünya da büyük bir hızla değişiyor. Çok küçük yaştayken, anneannesine biraz gezmeye gideceğini söylediğinde anneannesi hiç tereddüt etmeden gitmesini söylüyor “ama bana dikkatli olmamı tembihlemiyor. O zamanlar büyüklerin kendi baktıkları küçüklere daha fazla güvenleri vardı” diye açıklıyor çağını yazar. Fakat belki de anneannesi çocuğa güvenmiyordu sadece, dünyaya da güveniyordu. Dünya kuşkusuz daha güvenliydi Portekiz’in bu köyü açısından bakıldığında.
Zaman da ağır akar o yıllarda, “(b)ugünün çocukları bunu nasıl kavrayacaklardır bilemiyorum ama, o uzak dönemlerde, bizim gibi çocuklar için zaman, hepsi de bitmek bilmez bir şekilde ağır ağır sürüklenen özel birtakım saatlerden oluşuyor gibiydi.” Saatlerce elinde olta balık beklediğinde ya da suyun mutlak sessizliği içine gömüldüğünde, sanki bize dondurulmuş zaman dilimleri anlatır yazar. Ahlak da değişmiştir geçen yıllar içinde: ev döşemeleri arasında vicdanın sesi olarak duyduğu sesleri de duymaz artık, “dünyada ne haltlar olup bitti de öylesine ortadan kayboluverdi bilemiyorum, çünkü yetmiş yıldan fazla oluyor, ne onun sesini duyuyorum ne de ondan söz edebilecek birine rastladım.” Değişen eski inançlarla birlikte aslında en önemlisi Saramago’nun da vurguladığı gibi her bireyin sahip olduğu suçluluk duygusunun değişmesiydi.
“Küçük Anılar”ı José Saramago, yaklaşık iki yıl kadar önce kaleme almış. Anlattığı günlerden ortalama yetmiş yıl sonra. Bir insanı, seksenli yaşlarında böylesine bir berraklıkla çocukluk yıllarına götüren, pürüzsüz bir dille o yılları aktarmasına neden olan şey kitabın bir yerinde “şimdi madalyonu çevirip öbür yüzünü gösterecek cesareti bulmam gerekiyor” sözlerinde yatıyor. Gerçekten de inanılmaz bir cesaretle ve sağduyuyla, hiçbir şeyi gizlemeden, tüm açıklığıyla anlatıyor. Bu kitabı okurken, başyapıtlarla diğer kitapları ayıran özellik üzerinde düşünmeden edemedim: Bu hiç kuşkusuz yazarın entelektüel dürüstlüğü. Kendini ne denli hırpaladığı önemsiz kalıyor gerçekler karşısında. Romanlarında kimlik sorunuyla çok ilgilenen Saramago, kendi yaşam öyküsünü de kimlik oluşumu süreci olarak anlatıyor.
“Küçük Anılar” okurun zihninde iz bırakacak türden bir başyapıt. Kusursuz bir çeviri olması, kitaptan alınan zevki çoğaltıyor. Bu küçücük kitabın – sadece 79 sayfası metinden oluşuyor, gerisi yazarın aile fotoğrafları – tek kusuru çok küçük puntoyla basılmış olması.
Son bir söz daha: bir gün doksan yaşındaki anneannesi, evin kapısı önünde oturmuş, yıldızlı, uçsuz bucaksız geceyi seyrederken “Dünya öyle güzel, öleceğime öyle yanıyorum ki” der. Kitap boyunca kendinden pesimist biri olarak söz eden Saramago, kitabı yine de optimist bir tonda bitirmeyi başarıyor.

KÜÇÜK ANILAR José Saramago, çeviren: İnci Kut, Can Yayınları, 2008, 9.- Ytl.

NE DE MÜKEMMEL BiR GÜN!

Bir roman sinemaya uyarlandığında hemen tartışma başlar: roman mı, film mi daha iyi diye. İnsanlar sinema ile edebiyat arasında bir seçim yapmak zorunda hissederler kendilerini. Oysa ikisi de türünün iyi örneği olabilir. Özellikle yönetmen romanı yeniden anlatmaya kalkışmak yerine, romanın duyarlılıklarını anlatmayı tercih ettiyse.
Ferzan Özpetek ilk kez roman uyarlaması denediği yedinci filminde, Melania G. Mazzucco’nun “Mükemmel Bir Gün” romanından küçük değişiklikler yaparak, ana temayı vermeyi seçmiş. Romanın dilini beyaz perdede taklit etmek yerine, kendi dilini, kendi öyküsünü anlatan bir film çıkmış ortaya.
Romanın Dili
Bir uyarlamadan söz ederken her şeyden önce yazarın dili nasıl kullandığına dikkatle bakmak gerekir. Ünlü yönetmen ve sinema kuramcısı Sergey Eisenstein, fiziksel betimlemelerin ağırlıkta olduğu romanların filme kolay uyarlandığını söylemekle gerçekten çok haklıydı. İç seslerin ya da bilinçakışının yoğun olduğu anlatılar ekrana çok zor yansır. Eisenstein, öğrencilerine sinemaya uyarlama egzersizi olarak Balzac’ın romanlarını önerirmiş, çünkü Balzac betimlemeler ustasıdır; mekân ve kişi betimlemeleri her okurun zihninde sinema kareleri gibi görsel şekilde canlanır.
Mazzucco ise Balzac türü görsellik yaratan bir yazar değil. Mazzucco “Mükemmel Bir Gün” romanında atmosferi peş peşe çok sayıda görüntü kolajı yaparak vermeye çalışan yazarlardan. Örneğin romanın giriş bölümü Roma sokaklarını anlatarak başlıyor. Siren sesleri, patlamış bir doğalgaz borusunu tamir eden işçiler, çöp kamyonları, kırılan tabaklarla birlikte duyulan kavga sesleri, okurun tüm duyularına hitap ederek bir atmosfer yaratıyor. Kokular, sesler, renkler, ışıklar birbirlerinin içine girmiş, bir kentin üst üste binmiş görüntülerinin bombardımanı olarak yansıyor kitabın satırlarına. Elbette ilerleyen sayfalarda bu görüntülerin hiçbirini hatırlamıyor okur, sadece bunların yarattığı, yalnızlık ve endişe duygusu kalıyor geride. Balzac gibi bir tek sahnenin seçilmiş öğesini ya da öğelerini tasvir etmek yerine, görünen her şeyi bir bilinç akışı gibi veriyor. Ferzan Özpetek de filminde, görüntü kolajları yapmak yerine, sokakların ıssız ve tekin olmayan halini, uzayan gölgelerle, sokak taşlarından yankılanan ayak sesleriyle vermeyi yeğlemiş.
İnsan yapısının karmaşık ruhsallığını roman gibi katmanlarla verebilen bir başka sanat dalı yoktur. Roman uyarlamalarının belki de en büyük sorunu budur. Mazzucco’nun romanında en karmaşık halinde insan duygularının anlatıldığı bölümler var. Örneğin, kâbus gören milletvekili/avukat, rahatlamak için karısı Maja’nın koynuna gider ama karısı derin bir uykudadır: “Maja’nın derin ve umursamaz uykusu ona incitici bir sevgisizlik eylemi gibi geldi” diye anlatır yazar kahramanın duygusunu. Elbette bir film umursamazca uyuyan bir kadını verebilir ama bunun “incitici bir sevgisizlik eylemi” olarak görmemizi ancak bir romancı sağlayabilir.
Mazzucco romanda her karaktere eşit ağırlık vererek anlatıyor. Roman kahramanı yok gibi; neredeyse her karakterden eşit sayıda satırda bahsediyor. Ancak romanın sonlarına doğru, kurgunun merkezine Emma karakterinin geçtiğini görüyoruz. Emma kocasını terk edip, iki çocuğuyla annesinin evine sığınmış otuzlu yaşlarda bir kadın. Düşük sınıftan, bayağı bir görünüşü olduğu için, herkes onu ahlaksız biri zannediyor. Tenine oturan dar eteğiyle, diplerinden koyu rengin göründüğü bakımsız boyalı saçlarıyla romanın ilk bölümlerinde okur da onu nasıl görmesi gerektiğini bilemiyor. Kocası dizginleyemediği kıskançlık nedeninde haklı mı, ailesini yıkıp, çocuklarına zor bir hayat sunma nedeni romanın başlarında özellikle gizemli bir şekilde kapalı kalıyor.
Mazzucco, bir roman kahramanı yaratmıyor ama yarattığı tezatlarla karakterlerini ve konumlarını netleştiriyor. Emma ne denli bayağı ve seksi görünüyorsa, romandaki diğer kadın karakter Maja da tam tersine, mesafeli ve klasik görünüyor. Emma annesinin tek odalı evinde kanepede yatan oğluna sarılarak uyurken, Maja üç kişilik küçücük ailesi için çok büyük bir malikânede yaşıyor ve çok odalı evinde kocasıyla aynı odayı paylaşmıyor. Emma’nın oğlu uykusunu sarmalayan korkular yüzünden altını ıslatırken, Maja’nın kızı korkmasın diye aydınlatılmış bir odada, yanında dadısıyla yatıyor. Roman bir sahneden diğerine geçtikçe, aradaki zıtlıklar okurun zihninde netleşiyor.
“Mükemmel Bir Gün” yirmi dört saatlik bir süre içinde bu iki farklı ev halkının hayatlarını anlatıyor. Romanın girişinde Lou Reed’in aynı adlı ünlü şarkısının sözleri, ancak roman bittiğinde ironik bir anlam kazanıyor. Daha komik bir ironiyi yine kitabın başında yer alan George W. Bush’un “Aile, ülkemizin umutlarını barındıran, düşleri kanatlandıran yerdir” alıntısıyla yapıyor Mazzucco. Bu romanda geçen yirmi dört saat, hiçbir açıdan mükemmel olmadığı gibi, bulaşan herkes için de lanetli bir yirmi dört saat.
Türkçeye ilk kez çevrilen Melania G. Mazzucco etkileyici bir yazar. “Mükemmel Bir Gün” de, tahminlerimin üzerinde inceliklerle dolu bir roman. Kalabalık ve gürültü bir hikâye anlatıyor yazar ama kendine has stili, konudan konuya atlayışı, çelişkileri sunuşuyla iyi bir etki yaratıyor. Romanın çevirisindeki bazı küçük sorunlar (“Sonra ise vazgeçmişti. Şimdi ise ona bir ergenlik projesi, boş ve gülünç bir gaye gibi geliyordu.” “Öte yandan ise çok da sık rastlanan bir soyadı” gibi “ise”nin yanlış kullanımı) dışında akıcı bir dile sahip.
Sinema Dili
Ferzan Özpetek filminde bazı değişiklikler yapmış. En önemli değişiklik, Aris karakterinin geceleri ortaya çıkan anarşist ruhu, Zero’ya filmde yer vermemiş olması. Filmdeki Aris, uzun mor saçlı bir asi değil, babasından ve babasının politik gücünden kaçmaya çalışan bir genç sadece; karakter McDonald’s bombalayacak bir kişilik olarak canlandırılmıyor. İkinci değişiklik ise, romanda Sacha adındaki eşcinsel öğretmenin filmde bir kadın tarafından canlandırılması. Bu karakterin cinsiyetini değiştirerek filmin sonunu da değiştirmiş Özpetek.
Yazının başında bazı edebi betimlemelerin sadece romanda yer alabileceğini, filme aktarılamayacağını söylemiştik. Hemen buna bir ekleme yaparak, sinemanın da seyircide bir anda çok yoğun duygular yaratabileceğini, bunu da edebi yapıtın aynı hızda yapmasının olanaksız olduğunu söylemek gerek.
Özpetek filminde böylesi ani etkiler yapan sahneler kullanmış. Örneğin Roma sokaklarında Emma ile birlikte yürürken öğretmene bir telefon gelir. Bu sahnede her iki kadını arkadan görürüz, yüzlerini görmediğimiz halde, aralarında garip bir sessizliğin gerilim yarattığını hissederiz. Sırtlarını gördüğümüz için iki kadın da son derece korunmasız görünür, sanki arkadan vurulacak av gibidirler. Daha sonra Antonio karakterini sırttan gördüğümüz bir başka sahnede, onun ne yaptığını görmeyiz sadece metalik sesler duyarız. Yine bir sahne sonra, küçük çocuğun kanepe üzerinde zıplarken babasının arkasından bakması, benzer bir kuşku yaratır. Romanın özünde yatan sıradanlıktan kuşku duyma, Özpetek’in yorumunda da değişmez. Roman benzetme ve karşıtlıklarla canlandırır içimizdeki kuşkuyu, film ise bambaşka anlatım diliyle aynı duyguyu besler.
Sonuçta, birbirleriyle hiçbir şekilde kıyaslamadan, hem filmi görün hem de romanı okuyun derim. Birini diğerinin özeti olarak algılamadan, insanlık trajedisinin iki farklı anlatım yolu olarak düşünerek…


MÜKEMMEL BİR GÜN, Melania G. Mazzucco, çeviren: Daniela Lepori Çelik, Doğan Kitap, 2008, 17 YTL.


(Bu yazı 31 Ekim 2008'de Radikal gazetesinin Kitap ekinde yayınlanmıştır)

02 Kasım 2008

D. H. Lawrence "Bakire ile Çingene"


D. H. LAWRENCE ve KADINLAR


D. H. Lawrence, Türk okurunun yakından tanıdığı romancılardan biri değildir. Bunun birinci nedeni, Lawrence’ın başının sansürle hep dertte olmasıdır. Uzun yıllar boyunca kendi ülkesinde eserleri yasaklanmış, kendisi de toplum dışına itilmiştir.


Bazı yazarların toplum dışına itilmiş olma nedenleri sanatsal yetenekleriyle hiç de ilgili değildir; Lawrence da romanlarındaki kahramanları andıran hayat hikâyesiyle ve Viktoryen ahlaka aykırı duruşuyla kendini toplum dışına itilmiş bulmuştur.

D. H. Lawrence’ın hayatındaki ikilem, anne ve babasının arasındaki farklılıklarla başlar. Annesi eğitimli ve zarif bir öğretmen, babası ise ağır içki içen, kaba saba bir kömür madeni işçisidir. Çiftin arasındaki farklılık dördüncü çocukları David Herbert doğduğunda artık her ikisi için de çekilmez olmuştur. Lawrence ailesi bu yılları yoksulluk ve aile içi kavgalarla geçirir. Nottingham Lisesinde eğitim gören David Herbert, kazandığı bursla üniversite eğitimine devam etme şansı bulur.

Yüksek eğitim almasını özellikle annesi çok destekler fakat parasal sıkıntıları yüzünden aynı zamanda bir fabrikada çalışması ve ders vermesi gerekmektedir. Mezun olduktan sonra bir süre eğitmenlik kariyerine başlasa da, 1910’da annesinin ölümünden sonra bu işten vazgeçti. Annesinin ölümü onu derinden sarstı; ölüm döşeğindeki annesinin ölümüne yüksek dozda uyku ilacı vererek yardım etti.

Bu arada ilk şiirleri yayınlanmış ve beğenilmişti. 1911’de ilk romanı “Beyaz Tavus kuşu” yazarlığa ilk adımı oldu. Yazar olarak kendini henüz kanıtlamamıştı ama edebiyat çevrelerinin ilgisini çekmeyi başarıyordu. O aralarda evlerine gittiği Profesör Ernest Weekly’nin karısı Frieda’ya âşık oldu. Alman kökenli soylu bir aileden gelen Frieda von Richthofen de Lawrence’a âşık olmuştu; üç çocuğunu ve kocasını bırakıp birlikte Bavyera’ya kaçtılar.

Böylesi bir skandal, her ikisinin de hayatlarını sonsuza dek zorlaştırıyordu. İki yıl sonra ancak evlenebildiler. Fakat bu arada D. H. Lawrence, en önemli eserlerinden biri sayılan, kendi çocukluğundan izler taşıyan “Babalar ve Âşıklar” romanını yazmış ve sadece edebiyat çevrelerinin değil, çok daha genel bir okur kitlesinin ilgisini çekmeyi başarmıştı. Evlendikleri halde Frieda da o da rahat değillerdi. Ülkelerine dönme konusunda kuşkuları vardı. Çok sık seyahatler yapıp, değişik ülkelerde yaşadıktan sonra Sicilya’da bir köy evi alıp oraya yerleştiler.

Bu arada Birinci Dünya Savaşı patlak vermiş, tüm Avrupa birbirine girmişti. Alman köklerinden dolayı, Frieda’nın casusluk yaptığı söylentileri dolaşıyordu. Çift, pasaport da alamıyordu, tüm hükümetler tarafından reddedilmiş durumda zor bir hayat sürüyorlardı.

Bu yıllarda çok üretken olmasa da, “Âşık Kadınlar” ve “Gökkuşağı” gibi ünlü romanları yayınlanmıştı. Nietzsche’nin felsefesinden etkilendiğini gösteren romanlar ve makaleler yazdı ayrıca bu yıllarda. Psikanaliz ve bilinçaltı konularını da irdeliyordu; roman dışında alanlarda da eserler yazmayı seviyordu. Düşünceleri bazen çok katı ve toplumsal ahlaka karşı aşırı tepkiliydi; fakat bu tam da D. H. Lawrence’ı sonraki yıllarda benzersiz kılan özellikleriydi.

“Lady Chatterly’nin Sevgilisi” romanını yayınlayacak yayınevi bulmakta zorlanınca, 1928’de kendi yayınlamayı tercih etti. Varlıklı evli bir kadın ile kocasının topraklarında çalışan bir genç erkeğin aşkının anlatıldığı roman, İngiltere ve Amerika’da pornografik bulunarak yasaklandı.

Romanlarında hep kendi hayatından da izler bulmak mümkün oldu. Geçtiğimiz haftalarda yayınlanan “Bakire ile Çingene” romanı da kendi hayatından bir kesit sunar adeta. Romanın açılış bölümü “Rahibin karısı meteliksiz bir gençle kaçınca, görülmedik bir skandal koptu. Yedi ve dokuz yaşlarında, iki küçük kızı varı. Ayrıca rahip öyle iyi bir kocaydı ki. Tamam, saçları kırlaşmıştı. Ama bıyığı kapkaraydı, yakışıklıydı; güzel ve dizginlenemez karısına hala, gizliden gizliye, büyük bir tutkuyla bağlıydı” sözleriyle başlar.

Roman, karısı evi terk ettikten sonraki yıllarda geçer. Kızların küçüğü on dokuz, büyüğü ise yirmi bir yaşındadır. Annelerine hakaret edilen bir ortamda büyümüş olmalarına rağmen, annelerine gizli bir hayranlık duyarlar. Evde babalarının yanı sıra, çekilmez bir babaanne ile hala da onlarla oturuyordur. Yaşlılık ve kasvet dolu evleri gibi, yaşadıkları kasabada da ilgilerini çeken pek bir şey yoktur. Buradaki insanlar gibi olmak istemezler ama öte yandan, anneleri ve onun gibi hayat yaşayanlar da kızlara yasaklanmıştır.

D. H. Lawrence “Bakire ile Çingene” romanında, her zaman en iyi anlattığı konuyu, kadının cinsel uyanışını dile getiriyor yine. Yaşadığı çağda kadının konumunu ve içinde bulunduğu kısıtlanmış hayatı çoğu yazardan daha iyi anlamış ve bunu ağır sansürlenme pahasına yazmıştır.

Lawrence bugünün okuyucusu için bile hala açık sözlü ve cesurdur. “Bakire ile Çingene”de de ailenin küçük kızı, aşk konusunda kafası karışmış Yvette’i anlatır. Yvette, cinsellik, aşk ve evlilik konularını öğrenmek ister; bir tarafta katı toplumsal düzen onu sıkar, diğer taraftan rahibin kızı olarak elinde tuttuğu saygınlığı kaybetmek istemez. Kasabanın tepelerinde kamp kuran Çingeneler arasında yakışıklı bir adamla karşılaştığında aklına ilk gelen şey, “işte benden daha güçlü bir erkek” olur. Çünkü etrafında ondan ilgi bekleyen sıradan gençler, belki babasına benzediklerinden, güçsüz ve yeterince erkeksi değildir.

Roman, Lawrence’ın diğer romanlarından tanıdığımız bir karşıtlık üzerine kurulu yine. Adını ancak romanın son satırlarında öğrendiğimiz Çingene, “özgür ruhu” temsil ediyor; Rahip ise toplumsal ahlakın kölesi olarak yaşayan küçük insanları temsil ediyor. Kendisini “tutucu bir anarşist” diye tanımlamaktan hoşlanan rahip, tam da yazarın tiksintiyle sözünü ettiği ikiyüzlülüğün örneği olarak sunuluyor romanda.

Roman çok sık başkaldırı temasına dönüyor. Gençlerin içlerinde patlamaya hazır isyan duygusuyla yaşadıklarını hissettiriyor. “Keşke ortada baş kaldıracak birkaç ‘katı kural’ olsaydı! (…) canlarının her istediğini yapmalarına izin verirdi. Ortada ne koparılacak bir pranga, ne eğlenecek bir demir parmaklık, ne de kırılacak bir asma kilit vardı. Yaşamlarının anahtarı, zaten kendi ellerindeydi. Ve anahtarlar miskince sallanıp durmaktaydı. Hapishane parmaklıklarını parçalamak, yaşamın keşfedilmemiş kapılarını açmaktan çok daha kolaydır.”

D. H. Lawrence insanın kendini esir kılan toplumsal ahlaka her zaman başkaldırmış biri olarak, romanlarında da bunu güçlü karakterlere yaptırmaktan zevk alır. Bunu yapamayanları ise sadece kınamakla kalmaz, zavallılıkla ve ağır hakaretlerle suçlar. “Bakire ile Çingene” özellikle yazarı daha önce okuma fırsatı bulmamış okur için mutlaka okunması gereken bir roman.

Bakire ile Çingene / D. H. Lawrence / çeviren: Püren Özgören / Turkuvaz yayınları / 108 sayfa.

Resim: D.H. Lawrence ile karısı Frieda.
(Bu yazı Dünya gazetesi Kitap ekinin fuar 2008 sayısında yayınlanmıştır)

08 Ekim 2008

Orhan Pamuk "Masumiyet Müzesi"


MASUMİYET ÇAĞI MÜZESİ

Orhan Pamuk'un yeni romanı "Masumiyet Müzesi" basına bir "aşk romanı" olarak duyuruldu. gerçekten de ilk satırlarından başlayarak bir erkeğin bir kadını sevme hikayesi anlatılıyordu, fakat ironik bir biçimde, bu, içinde aşk olmayan bir aşk hikayesiydi.

“Masumiyet Müzesi” 1970’li yılların ortalarında başlayan ve günümüze dek süren bir aşk hikâyesini anlatıyor. Varlıklı erkek kahraman ile yoksul ama güzel genç kızın aşkı, anlatılan yılların Türk filmlerine göndermeler yaptığı gibi, o filmleri de canlandırıyor okurun zihninde.
Romandaki kadın ve erkek kahramanlardan, aşk ilişkisinden, toplumsal davranışlardan ve olaylardan söz etmeden önce, Pamuk’a yazar olarak ününü sağlayan yapısal özelliklerden bahsederek başlayalım. Orhan Pamuk’un romanlarında belirgin bir iskelet göze çarpar, örneğin “Kar”da, bir kar tanesinin yapısından yola çıkarak bütün romanın iskeletini oluşturmuştu. “Masumiyet Müzesi”nde bu denli dikkat çeken bir iskelet yok ama yine de romanın formu yazarın özelliğini gösterir nitelikte.

“Masumiyet Müzesi”nde Pamuk, üç farklı zaman akışı kullanıyor. Bunlara kabaca, Akan Zaman – Duran Zaman – Geçmiş Zaman adlarını verelim. Roman çok akıcı bir dille ve eylemlerle dolu olarak başlıyor. Bu bölümde âşıkların tanışmaları, karşılaştıkları sorunlar, aile yapıları büyük bir hızla yaşanıyor/anlatılıyor. Sonra yazarın zamanı tamamen durdurduğu ikinci bölüm başlıyor. Bu bölüm sekiz yıla yakın bir süreyi anlatıyor. Zamanın durduğu bu bölüm, roman kahramanı Kemal’in babasının ölümü ile başlıyor, Füsun’un babasının ölümüyle son buluyor. İki babanın ölümü arasındaki bu bölümde anlatının da tüm akıcılığı kayboluyor. Yazar bu bölümdeki durağanlığı anlamamız için özellikle çok sık olarak resim ve fotoğraflardan söz ediyor. Bazı görüntülerin sonradan nasıl resimlerini yaptırdığını anlatırken, okurun zihninde de sahneleri dondurulmuş olarak canlandırmaya çalışıyor. Roman kahramanı Kemal, zihninde kazınan bu görüntüleri aradan yıllar geçtikten sonra anlatarak ressamlara yaptırıyor. Bu bölüm boyunca yaşanan olaylar da hep geniş zamanda anlatılıyor. Her gece aynı rutin yaşanıyor: televizyonun karşısında, yemek masasında, birlikte gidilen eğlence yerlerinde, vb hep tablolar halinde gözümüzde canlanıyor. Ayrıca bu bölümde Füsun’un da kuş resimleri yapmaya başlaması boşuna değil, o da durdurulmuş bir zamanı yansıtıyor.

Kuşlar, romanda ayrı bir önem taşıyorlar. Sadece Füsun’un resimlerinde form bulduklarından değil, Füsun’u da ilerleyen sayfalarda Limon adlı kanaryasıyla özdeşleştirmeye başladığımızdan. Kafes içindeki Limon gibi, Füsun da (özellikle iki erkeğin emelleri arasında) sıkışmış kalmış bir halde. Romanın başlarında Füsun’u paragöz bir kadın olarak tanıyoruz biraz. Bu toplumdaki birçok kadın gibi o da güzelliğini erkekler üzerinde kendi amaçlarına ulaşmak için kullanıyor sanki. Aslında Füsun’u fazla tanımıyoruz; Orhan Pamuk’un romanlarındaki kadın kahramanlar genelde uzak ve donuk olurlar. Ne düşündüklerini, ne hissettiklerini pek anlamayız, Füsun da öyle. Daha kontrolcü kadın tiplemeleri genelde anneler bu romanda da. Füsun ise kendi kaderini çizen bir kadın değil, kendini kaderin (ve bu durumda erkeklerin) eline bırakıyor adeta. Ancak romanın sonlarında onun aslında tek istediğinin özgürlük olduğunu anlıyoruz. Tek karakter gösterdiği eylem, ehliyet sınavında Kemal’in rüşvet vermesini şiddetle reddettiği zaman ortaya çıkıyor. Bu önemli eylemine kadar onu aslında hiç tanımadığımızı fark ediyoruz.

Edebiyatın ünlü aşk hikâyelerinde genelde kadına edilgen bir rol biçilir fakat bazı ünlü aşık kadınlar da hiç edilgen değildir. Örneğin “Romeo ve Juliet”in başkahramanı Juliet, kendi kaderini çizen, kendi hayatının – ve aşkının – senaristi olan bir kadın kahramandır. Juliet, kendi seçtiği ve sevdiği erkeği, kendi istekleri doğrultusunda yatağına kabul eder; evlenmeye kendi karar verir ve ailesinin bunu kabul etmesi için tereddüt etmeden kalbini durduracak iksiri içer, sonunda da kendi isteğiyle yaşamına son verir. Şimdi Juliet ile Füsun gibi bir kadını karşılaştırdığımızda, Füsun kendi aşk hikâyesinde dublör rolüne çıkmış gibi görünür. Ne Kemal ile ilişkisinde ne de evliliğinde söz sahibidir. Kimse onun gerçekte ne istediğine aldırmaz, zamanla o da unutur temelde ne istediğini.

Roman kahramanı Füsun, benden iki-üç yaş büyük, ayrıca romanda anlatılan dönem ve yerler hiç yabancım değil, bu yüzden biraz uzak geldiğini söylesem de, anlamadığım bir kadın değil Füsun. Ayrıca Orhan Pamuk’un diğer kadın kahramanlarından çok daha fazla beni düşündürdü. Romana yansımayan bir derinliği vardı sanki ama romana yansımıyordu çünkü erkekler onun güzelliğinin ötesini görme çabasına girmiyorlardı. Roman da onu işlenmemiş bir karakter olarak bırakmayı tercih ediyor. Fakat buna hemen bunun işlenmemişliği Orhan Pamuk'un çok bilinçli yaptığını da eklemek gerekir.

“Masumiyet Müzesi” bir aşk romanı ama hemen eklemeli, içinde aşk olmayan bir aşk romanı. Orhan Pamuk çok ilginç bir şekilde aşk yerine eşyalarda teselli bulan bir kahraman yaratıyor. Romanın 28. bölümünün adı da “Eşyaların Tesellisi,” zaten bundan sonra gelen elli beş bölüm boyunca aşk yerini eşyaya bırakıyor. Kemal kaybolmuş bir zamanın anısını yaşatacağı inancıyla eşyanın içine sinen hayaletlerle yaşamaya başlıyor. Roman öylesi bir duygu yaratıyor ki, yanı başında duran sevdiği kadından bile daha değerli oluyor neredeyse bu eşyalar. Çünkü bu kadının kendisi değil belki de sevilen, kadının geçmişte bıraktığı iz.

Bu duyguyu yazarın verdiği birkaç ipucu sayesinde daha net anlıyoruz. İlk olarak, romanın başlarında Füsun’un güzelliği her iki satırda bir tekrarlanırken, ilerleyen sayfalarda güzelliğine seyrek değiniliyor. Ayrıca, Kemal Füsun’la bir zaman sonra yeniden karşılaşmasını (s. 261) “Füsun’un ablası varmış diye düşündüm, çünkü kapının eşiğinde, babanın arkasında Füsun’a benzeyen, ama esmer bir başka kız görmüştüm” diye açıklıyor.

“Masumiyet Müzesi” ele aldığı konularla, çok farklı açılardan tartışılacak bir roman. Aşk ve Türk toplumunda hastalıklı kadın erkek ilişkileri birinci sırada gelse de, roman, okuru daha genel olarak mutluluk üzerinde düşünmeye itiyor. Romanı okuyan erkek dostlarımdan bazıları, Pamuk’un aşkı tam da erkek açısından anlattığını söylediler. Ben de Kemal karakterini içten ve yakın buldum. Ayrıca kendisine olanak verilse, poligami içinde yaşamaktan mutluluk duyacağı çok açıktı.

Kemal’in eşya ile ilişkisine dönersek, bence roman, Kemal’in davranışlarını “normal” göstermek için fazla enerji kaybediyor. Romanda beni rahatsız eden bir başka şey, “batılı” yaşam biçimini benimsemiş sınıfı hep özenti olarak göstermesiydi. “Sosyetik” olarak adlandırılanlar, fazlasıyla basmakalıp örneklerden oluşuyordu ve aynı o dönem Türk filmlerindeki karakterler gibi son derece yapay duruyorlardı.

“Masumiyet Müzesi” Orhan Pamuk romanları içinde üst sıralarda yer alacak bir eser değil belki, ama tüm eserleri göz önüne alındığında, yazılması gereken bir romandı diye düşünmeden de edemedim. Bu romanda beni etkileyen şey, toplumumuzdaki kadın-erkek ilişkilerinin ne denli hastalıklı olduğunun, benzersiz bir şekilde ortaya dökülmesi. Türk erkeği kadını nasıl görür, nasıl sever, bunları düşündürdüğü için, en uç noktalarda da olsa, en hastalıklı halini de anlatsa, bunların anlatılmış olmalarını önemsememek mümkün değil. Özellikle 70'li 80'li yıllarda gençliğin içinde bulunduğu ilişkiler ortamının kaskatı, sevimsiz, iletişimsiz halini kendi açımdan bugün bakınca, yürekler acısı bulduğumu da eklemeliyim. Orhan Pamuk'u eleştirenler içinde, onu fazla Batılı bulanlar olmuştur hep, oysa bana hep çok fazla buralı, çok fazla Türk estetiğinden dünyaya bakan bir yazar olarak görünmüştür.
Orhan Pamuk’un en etkileyici yanlarından biri, bütün eserlerini – henüz yazmadıkları dâhil – bir bütün olarak görmesidir. Bu romanı yazdıktan sonra da “ilk ve son aşk romanım” demişti; İlk aşk romanı olduğunu söylemesi çok normaldi ama bunun son aşk romanı olacağını söylemiş olması, sanki içinde tüm eserlerini bitirmiş saklayan, onları bir bütün olarak algılayan yanını göstermiş oldu bize. Büyük bir romancı olduğunu bir kez daha kanıtladı “Masumiyet Müzesi”yle.

Masumiyet Müzesi / Orhan Pamuk / İletişim Yayınları / Eylül 2008 / 592 sayfa.
(Bu yazı Dünya Gazetesi Kitap ekinde 3 Ekim 2008 tarihinde yayınlandı.)

07 Ekim 2008

Münir Göle "Uzak Bir Gölge"


İÇİMİZDEKİ GÖLGELER

Genelde evli çiftler kavga ettiklerinde, suçlamalar er geç pek sevilmeyen kayınvalide, görümce ya da başka bir akrabaya yüklenmeye başlar. Farklı kültürlerden gelen, birbirlerine yabancı ülkelerde büyümüş insanların birlikteliklerinde çıkan kavgalarda ise, konu bir noktada tarihsel suçlamalara dayanır.
Münir Göle “Uzak Bir Gölge” adlı romanında bir kadınla erkeğin aşkını anlatıyor. Bir yandan da iki kahramanın geldikleri iki farklı şehrin karakterleri devreye giriyor. Romanda ilk başlarda bir çift olarak gördüğümüz kadınla erkek, ilerleyen sayfalarda kültürlerini temsil eden birer imgeye dönüşmeye başlıyorlar.
Aslında “Uzak Bir Gölge”nin konusu basit: genç bir adam, yabancısı olduğu bir kentte yaşamaya başlar ve bir süre sonra Anna adında bir genç kadına âşık olur. İlk başlarda Anna ilişkiye girmeye hazır olmadığını, acılı bir ilişkiden yeni çıktığını söyler fakat sabırla bekleyen âşık genç sonunda onu kazanır. Anna’nın eski sevgilisinin yeniden ortaya çıkması ile romana adını da veren karanlık gölgeler de ilişkilerinin üzerine çökmeye başlar.
Münir Göle, bu ilişkiyi iki şehrin hikâyesi olarak sunuyor bize. İki kentin de adı roman boyunca hiç verilmiyor: birinden “pencerelerinden deniz taşan kent” diğerinden de “gizemini sislere damıtan kent” olarak söz ediliyor hep. Asla İstanbul ve Prag adları geçmiyor. Roman kahramanının adını da, aynı kentler gibi, hiç öğrenmiyoruz. Fakat roman bize, adını bilmediğimiz bu iki kentin sokaklarını, meydanlarını, lokantalarını olanca detaylarıyla anlatıyor.
Anlatılan iki şehrin hikâyesi aslında doğu ile batının farklılığı olarak da görülebilir. Doğudaki bir kentten gelen adam ile Batılı bir kadın. İlk başta doğu-batı karşıtlığı olarak görmesek de, roman ilerledikçe, Avrupalı Anna ile Türk sevgilisi, birbirlerini karşıtlık olarak görmeye başlıyorlar. Anna sisli kentini anlatırken, tüm şehre hükmeden karanlık şatoyu ve Kral Rudolf’un hikâyesini bir lanet gibi dile getiriyor: “Hiçbirimiz ilgisiz kalamayız, ama bu anlaşılmaz korkuyu da itiraf edemeyiz birbirimize. Hepimiz, fısıltıyla anlatılan hortlak öyküleriyle büyüdük burada (…) Bu hortlaklar dünyasının bir de hükümdarı vardır. Şatonun dehlizlerinde, mahzenlerinde, kulelerinde hep ayak sesleri yankılanır, mutsuz ve yalnız bir adamdır Kral Rudolf.” Kente hükmeden karanlık güçler, kısa zamanda Anna ile sevgilisinin de ilişkisine hükmetmeye başlıyor.
Roman bu noktada bazı konular üzerinde okuru düşünmeye itiyor. Yazar çok gerçekçi bir yaklaşımla çiftin ilk kavgalarını anlatıyor. Özgür düşünen ve iyi eğitim almış insanlar olduğunu tahmin ettiğimiz çift, kızgınlık anında zihinlerine kazınan önyargılı düşünceleri birbirlerine haykırmaya başlıyorlar. Anna, çocukluğundan beri tarih derslerinde ona öğretilen Türk tiplemesini karşısında görmeye başlıyor. Kadınlara değer vermeyen, harem sahibi birine dönüşüyor sanki sevdiği erkek. Aynı şey erkek için de geçerli, o da Avrupalı kadının özgür cinsellik yaşaması konusunda önyargılarından kurtulamıyor. Aslında kavgalarının nedeninin her ikisinin de kendi zayıflıkları ve güvensizlikleri olduğunu okur anlıyor fakat onların basmakalıp düşüncelerden kurtulamayıp birbirlerini suçlamalarını da yadırgamıyor.
Gerçekten de yazar bu gerilim dolu sahneleri çok içtenlikle ve gerçekçi bir dille aktarıyor. Bir anda bakıyoruz ki, dört yüz yıl gerilerden Avrupalıların Türkler hakkındaki kalıplaşmış düşünceleri, bu çiftin ilişkilerini etkiler hale geliyor. Roman boyunca Çek’lerin tarihinin, özellikle de Kral Rudolf’un kişiliğinin çiftin ilişkisi ile paralel verilmesinin nedeni de ortaya çıkıyor.
Şehrin hortlakları ve gölgelerinden bahsederek başlayan anlatı yavaş yavaş roman kişilerinin benliklerini de sarmaya başlıyor. “O gün aralarında bir başka kızın gölgesi vardı, birkaç gün önceyse kendi gölgesi. Delikanlının gölgesi de yedi yıldır Anna ile aralarında bir yerde durmuştu hep, kimi zaman derin kapkaranlık bir gölge, kimi zaman solgun uçucu bir hayalet. Birlikte yaşadıkları her şeyde, bu karaltı onlarınkine bulaşmıştı, ta başından beri…”
Roman kahramanının gözlerinden Anna’nın bedenine baktığımızda, eski sevgilinin izleri görülüyor, çünkü o, sevdiği kadında, giderek artan bir hızla, bu gölgeleri görüyor. Anna’nın güzelliğini lekeleyen gölgeler bunlar. Romanın dördüncü bölümünün sonunda, tüm cinsel imgeler, bir başka erkeğin bu bedende bıraktığı izler halini alıyor. Doğal olarak sevişirken bu izler daha belirgin oluyorlar. Garip bir ikilemle, sevdiği bedene yaklaştıkça, başka bir erkeğin gölgesi netleşiyor. Sevdiğinden uzaklaşıp uzaklaşmamak arasında gidip gelişler, bir zaman sonra şiddeti davet ediyor.
Bu noktada yazar bizi de düşünmeye itiyor, insan sevdiği kişinin teninde daha önceki sevgililerin sinmiş gölgelerini mi görür? Diyelim ki, görür, yeni bir soru eklenir bir önceki soruya, gördüğünden tiksinti mi duyması gerekir? Kıskanmalı mıdır? Belki Münir Göle’nin düşünmemizi istediği şey tam da bu noktadır: sevdiğinin bedenini ve ruhunu tamamen sahiplenerek birlikte olmayı istemek ile sahiplenmeden sevebilmek arasındaki fark. Doğulu ve Batılı aşk masalları arasındaki en belirgin özellik de bu değil midir?
“Uzak Bir Gölge”yi kuşkusuz bir aşkın hikâyesi olarak okumak mümkün, bu aşkın pürüz yaratan yanı, yüzyıllar öncesine dayanan doğu-batı önyargıları. Yazarın her iki kenti adsız bırakmış olmasının ardında yatan nedeni böyle açıklayabiliriz, biri doğuyu diğeri batıyı simgeleyen iki kentin her biri diğerinin gözünden görülüyor. İkisi de yabancı, ikisi de öteki. Bu yüzden de hep uzak.
Roman bir karşıtlığı, anlaşmazlığı anlatsa da, aslında temel bir arzu da sıklıkla dile getiriliyor: “varlığı basan tüm gölgelerden kurtulmak.” Roman kahramanı en büyük arzusu olarak bu sözleri birkaç kez tekrarlıyor. Kurtulmak istediği sadece sevdiği kadının bedeninde karşısına çıkan gölgeler değil üstelik kendi benliğini de sardığını gördüğümüz gölgeler asıl kurtulmak istediği. “Gölgeler gitmiş, kendi gölgesiyle, karanlığıyla baş başa kalmıştı. Aylardır başka gölgelerle uğraşması, kendi gölgesine giden bir yol olmuştu.” Göle çok akıllıca bir yolla, gölgelerin dışarıda olmadığını, kendi içimizde onları yaşattığımızı anlatıyor.
Münir Göle karakter betimlemelerini diğer karakterler ve objeler üzerinden yapan bir yazar. Örneğin bir lokantada piyanisti öylesine detaylarla anlatıyor ki, aslında anlatılanın piyanist değil, ona bakan kişinin ruh hali olduğunu anlıyoruz. Genelde gözlemlemeleri bir tek bakış açısına hapsettiği için, bakılan nesne ya da kişiden çok bakan kişi hakkında bilgi sahibi oluyoruz. Bu yazı tekniği sayesinde, objeler anime edilmiş, hatta tüm şehir canlanmış bir havaya bürünüyor.
“Uzak Bir Gölge” çok güzel kaleme alınmış bir roman. Bazı yerlerinde – özellikle kentin tanıtıldığı ve tarihçesinin anlatıldığı bölümlerde – didaktik bir tona girdiği oluyor fakat konudan kopmadığı ve bütünlük bozulmadığı için rahatsız etmiyor. Romanın en hoş yanı, kuşkusuz mistik konuları ele alışı. Ay’ın evreleri (s. 221), maddenin dönüşümü (s. 228) ve çok kereler bahsedilen Hermes Trimesgistus ile ilgili bölümler, bunlar mistik havayı güçlendiriyorlar.

UZAK BİR GÖLGE Münir Göle, Can Yayınları, 2008, 264 sayfa, 15,50Ytl.