12 Nisan 2010

Haruki Murakami "Sahilde Kafka"


Karanlık Tüneller

Son birkaç yıldır Nobel edebiyat ödülü sahibini bulmadan önce, Haruki Murakami’nin adı ortalarda dolaşmaya başlar. Bazılarına göre Japonya’nın yaşayan en iyi yazarı, bazılarına göre de günümüzün en iyi yazarlarından biridir; ama hiç kuşkusuz Batının en sevdiği Japon yazardır. “Zemberekkuşu’nun Güncesi”yle Türkiye’de de tutkulu bir okur kitlesi edindi kendine. Yeni romanı “Sahilde Kafka” ile okur sayısının artacağına kesin gözüyle bakabiliriz.

“Sahilde Kafka” iki kahramanın öyküsünü paralel anlatıyor. Romanda tek sayılı bölümlerde anlatılan birinci öykü, Kafka Tamura’nın on beşinci yaş gününde evden kaçmasıyla başlıyor. Dünyaca ünlü bir heykeltıraş olan babasının kehanetine göre, büyüdüğünde hem babasını öldürecek hem de annesi ve ablasıyla yatacaktır. Annesi evi terk ettiğinde dört yaşında olduğu için, ikisini de hiç hatırlamaz, elinde sadece ablasının bir çocukluk resmi vardır. Bu durumda çaresiz, Sofokles’in kahramanı Oedipus gibi evden kaçmak tek çözümdür. Çift sayılı bölümlerde ise, altmışlık Nakata’nın öyküsü anlatılır: İkinci Dünya Savaşı sırasında, henüz dokuz yaşındayken, Nakata ve sınıfındaki diğer öğrenciler, mantar toplamaya gittikleri tepede ne olduğu bilinmez bir saldırı sonucunda bayılırlar. Yetişkinleri etkilemeyen “şey” on altı çocuğun birkaç saat boyunca bilinçlerini yitirmelerine neden olur. Aralarında sadece Nakata, birkaç hafta süren garip bir koma halinde kalır. Askeri hastanede uyandığında, ne ailesini hatırlar ne de okuma yazmayı, oysa bu tuhaf olaydan önce sınıfın en akıllı öğrencisidir. Nakata’nın zihnindeki her şey silinmiş, yavaş anlayan, soyut düşünme yeteneğini kaybetmiş biri haline gelmiştir. Kaybettiği düşünme yetileri yerine, kedilerle konuşabilme ve gökten yağacak balıkları önceden söyleme yeteneği geliştirmiştir. Genç Kafka ile yaşlı Nakata’nın önceleri bağlantısız görünen ama sarmal ilerleyen hikâyeleri ortak bir buluşma noktasına doğru ilerler. Roman boyunca hiç karşılaşmazlar ama birinin rüyasının diğerinin gerçekliği olduğu, bilinçdışında tanıştıkları izlenimi verir.

İki kahraman Japonya’nın Şikoku adasına doğru yol alırlar. Farklı nedenlerle, birkaç hafta arayla, kendileri dışında bir gücün etkisiyle bu adaya yönelirler. İkisi için de buraya gelmelerini gerektirecek bir neden yoktur, burada tanıdıkları da yoktur (Kafka’ya bu yönü cazip gelir) ancak bilinmez bir duygu onları Şikoku adasında Takamatsu’ya getirir. Yolculuklarında karşılarına yardımsever insanlar çıkar. Kafka’nın yol göstericisi, iş ve yatacak yer bulduğu kütüphanede çalışan androjen, eşcinsel ve hemofil Oşima’dır. Kadın bedenine sahip, erkek ruhu taşıyan bir eşcinsel olarak tanımlar kendini. Karmaşık ruhsal ve fiziksel yapısı aynı zamanda hastalığı yüzünden çok narindir. Eğitim görmediğini, okuldan erken ayrıldığını söylese de, Japon ve dünya klasiklerini çok yakından bilir Oşima. Nakata’nın yol göstericisi ve yol arkadaşı ise yoksul çevrede büyümüş bir kamyon şoförüdür. Çok sevdiği dedesine benzettiği Nakata’ya yardım etmek, onunla yolculuğa çıkmak hayatının geldiği noktasında önem kazanır. Uzun öyküleri sevmediğini, karmaşık düşüncelere alışık olmadığını sık sık söyler zaten Nakata da ancak basit sözcüklerle anlatabilir kendini.

Kafka’ya yardım eden bir de Karga adlı iç sesi var. Romanın daha başlarında uyarır alt benliği “...bundan sonra olacakların üstesinden gelebilirsin. Ne de olsa sen, dünyanın en sert on beşlik delikanlısısın. Kendine güven. Soluklarını düzenle, kafanı düzgün çalıştır. Bunu yapabilirsen sorun kalmaz. Ama çok temkinli olmalısın. Bir yerlerde, birilerinin kanı üstüne bulaşmış. Gerçek kan. Hem de bol miktarda. Şu an birileri, ciddi ciddi seni arıyor olabilir.” Romanın başlarında daha sık duyduğu alt benliği, dışarıdan yardım aldıkça az duyulur.

“Sahilde Kafka”yı okurken bir sonraki satırda nelerin beklediğini asla hayal edemez okur: bilincini yitiren on altı çocuk, gökten yağan balıklar, rüyada sevişilen hayaletler, ölü kedilerin ruhundan kaval yapmaya çalışan bir heykeltıraş, Kentucky Fried Chicken’ın ambleminde yer alan beyaz sakallı Albay Sanders’ın fahişe pazarlaması, vb... bütün bu gerçeküstü öğeler peş peşe dile getirildiğinde deli saçması gibi gelebilir fakat bunları Sofokles’in tragedyası, Platon ve Hegel’in felsefeleri ile birleştirdiğinde ve günlük yaşamın bir parçası gibi sunduğunda simgesel anlam kazanır. Murakami’nin anlatısının başarısı bence üç farklı kurgu tipinde eşit derecede başarılı olmasında yatıyor. Birincisi eşsiz sürükleyici anlatımı: her sayfada heyecan yaratmayı başaran bilinmezlerle donanmış kurgu. İkincisi tamamen Murakami’ye özgü (tahminim, ilerde Kafkaesk gibi Murakamesk sözcüğünün yerleşeceği yönünde) gerçeküstü olaylar ve bu olayların olağan bir dille anlatılıyor olması. Sonuncu olarak da kurgunun felsefeden beslenmesi ve ontolojiyi günlük yaşamın bir parçası gibi olağan hale getirmesi.

Murakami karakterleri karanlık deliklerde ya da suyu kurumuş kuyunun içinde (Zemberekkuşu’nun Güncesi) ya da ormanın acımasız karanlığında kaybolup yapayalnız kaldığında, farklı bir bilinç boyutuna geçerler. Bazen farklı bir zaman boyutu da olur bu. Kafka da bilinçdışı karanlık deliklerde yolculuklar yapar. Rüyasında baba katili olabilir, annesiyle sevişebilir; bunların hepsinin eğretileme olduğu düşüncesi onu rahatlatmaz, yine de Kafka örneklerini kurgudan alır. Aklı karıştığında, hayalete âşık olduğunu sandığında yol göstericisi Oşima onu gerçekliğe değil, antik kitaplara yönlendirir, on birinci yüzyıl Japon klasiği Genji Öyküsü’nü (romanda Genci olarak yazılmış) okumasını tavsiye eder. Böylece roman, klasiklerden, şiirlerden, resimden ve en çok da müzikten beslenir, öyle ki, roman kahramanları, kahraman oldukları bilinciyle kurguda yer alırlar.

Murakami’nin kalemi trajik olduğu kadar komik de olabilir. Romanda beni güldüren bölümlerden biri, şapşal bir sokak kedisiyle diyalog kurmaya çalışan Nakata’nın anlamsız konuşmaları ve bunun üzerine yanlarına gelen iyi beslenmiş, zeki siyam kedisi Mimi’nin zavallı sokak kedisini azarlayışı oldu. Komik unsur kadar şiddet öğeleri de vardır Murakami’nin eserlerinde. Bu romanında da canlı kedilerin kalbini yiyen karakter gibi tiksindirici ve korkunç çok fazla sahne var. Kediler hemen her romanında önemli rol oynar, “Sahilde Kafka”da durum aynı. Yazarın bir özelliği de erotizmi çok yerinde kullanmasıdır. Kahramanları, özellikle kadın kahramanları, erotik anlamda açık sözlüdür. İsteklerini kolayca dile getirirler. Hoş olmayan bir cinsel deneyim sonrasında “(ö)yle özür dilemeye kalkarsan, ben de kendimi kötü bir şey yapmış gibi hissederim. Bu vücudunun bir hali sadece. O kadar aklına takmana gerek yok” diyecek kadar rahatlardır. Ergenlik çağındaki Kafka için doğal olarak her şey cinsellikle bağlantılıdır ancak çevresindeki kadınların bu denli rahat ve hoşgörülü olmaları romanı da başka boyutlara sürükler: sapkın cinsellik yoktur, doğa gereğini yerini getirir.

Daha önce dört romanını okuduğum yazarın, altı yüz elli sayfalık “Sahilde Kafka”sı bence en güzel romanı. Özellikle görsel detaylar açısından yine çok etkileyici. Benzersiz mekân yaratma gücüyle, günlük hayatın ayrıntılarını netleştiren (her öğün yemek, günlük beden temizliği, vb.) çok renkli imgeler yaratan bir yazar Murakami. Yayınlandığı her ülkede yılın kitabı seçilmiş bir roman ayrıca. Bir de çok prestijli Kafka edebiyat ödülünün sahibi.


Sahilde Kafka / Haruki Murakami / çev.: Hüseyin Can Erkin / Doğan Kitap / 650 sayfa.

(Bu yazı 6 kasım 2009 tarihli Radikal Kitap ekinde yayımlanmıştır.)


22 Mart 2010

Murat Gülsoy "Karanlığın Aynasında"


BU YAZIYI OKUMAYIN

Mümkün olsa, bu satırları okuyan gözler şimdilik yazının geri kalanını okumasın isterdim: hem söz edeceğim kitapla aranıza girmemek hem de tabula rasa halinde okumanın yaratacağı şaşkınlık, etkisini yitirmesin diye. İlkçağlarda tragedya seyircileri görmeye gittikleri eser başlamadan önce kahramanı ve konuyu çok iyi bilirlerdi; zaten oyunun başında kahin, tragedya kahramanının başına gelecekler konusunda uyarırdı seyirciyi. Ezbere bildiği masalı tekrar tekrar anlattıran çocuk gibi, gösteriyi yine de heyecanından birşey kaybetmeden seyrederlerdi. Hala süren bir anlatı geleneği olmasına rağmen bugünün seyircisi artık bilinmezlerle uyarılmayı sever.

Murat Gülsoy “Karanlığın Aynasında” adlı son romanında, tam da bunu yapıyor. İlk satırından başlayarak okuru zevkli bir bilinmezler içine sürüklüyor. Roman Ece adında genç bir kadının panik atak şikayetleriyle bir hastanenin acil servisine gelmesiyle başlıyor. Ece’yi muayene eden doktor Orhan daha hastayı görmeden, bu anın onun hayatını değiştireceğini hissediyor. Hasta ile doktorun karşılaşmaları adeta déja vu havasında gerçekleşiyor. Aynı zamanda anlatıcı da olan doktor Orhan “haz ve korku karışımı bir duygunun mayalanmakta olduğunu hissediyordum” diye açıklıyor duygularını ilk kez bakıştığı Ece’yle karşılaştığında. İkisi de aşık olmaya hazır, hatta karşılaşmadan önce sanki aşık olmaya başlamış gibiler.

Ece zor bir çocukluk geçirmiş tiyatro oyuncusudur. Hiç tanımadığı babası, o daha doğmadan ayrılmıştır annesinden. Ece’nin bütün çocukluğu, yaşlı bir kadının bakımını üstlenen annesiyle birlikte, kendilerine ait olmayan bir evde, bir aileden yoksun bir şekilde geçmiştir. Orhan ise doktor babasının izinden giderek doktor olmuş, kendi deyimiyle “vasat bir hekim olduğunun” farkındadır. Babası ve amcası ani bir trafik kazasında öldükten sonra, yengesinin ve ruhsal sorunları olan kuzeni Sarp’ın sorumluluğu bir bakıma ona kalmıştır. Orhan’a göre, aldığı eğitimle iyi bir doktor olunamaz zaten, vasatlığı buradan kaynaklanır, öte yandan şefkatli biri olduğu için hastalarıyla ilgilidir. Dikkatsiz değildir. Korkular içinde acile gelen Ece’yi de bilgisinden çok şefkatiyle sakinleştirir. Henüz tanışmış olmalarına rağmen “hayatımın her küçük parçasını inanılmaz bir ışıkla aydınlatmaya başlamış olan bu kadın” diye söz eder Ece’den ve birkaç kez “Ece’ye bir şey olmasına izin veremezdim” sözlerini yineler. İlk gördüğü andan itibaren sadece aşık olmamış, aynı zamanda koruma isteğiyle sarılmıştır genç kadına.

“Karanlığın Aynasında” hoş bir aşk romanı formatında başlar fakat bir yandan da, bir şeylerin yanlış gittiğini hissettirir. Olaylar Orhan tarafından birinci tekil şahısta anlatılmasına rağmen, diyaloglarda hiç sesi duyulmaz anlatıcının. Doğrudan soru sorulduğunda “cevap vermedim, sadece yutkundum,” “cevabımı beklemeden viskisinin kalanını da bir dikişte bitirdi,” “tepki vermediğimi görünce...” “her zaman olduğu gibi susmayı tercih ettim,” şeklinde olur. Hiç konuşmaz Orhan. Ama ironik şekilde anlatıcıdır. Sesi duyulmaz ama aslında hep onun sesidir duyulan. Garip bir paradoks yaratır Gülsoy böyle yaparak.

Aslında tam da bu paradokstur romanın merkezinde yatan. Bir aşk romanı olarak başlayan roman, Ece’nin kaybolmasıyla yeni boyut kazanır. Şimdi artık Ece’nin verdiği bilgiler üzerinden Orhan’ın onu yeniden bulması gerekir. Yaşadıklarını anlattığı kuzeni Sarp, görünürdeki tek yardımcısıdır. Şizotipal kişilik tanısı konulan Sarp’ın gerçeklik algılama problemi işleri zorlaştıracağına kolaylaştırır. Sarp kendini bir romanın içinde olarak algılar. Bir roman karakteridir, roman kahramanı olmadığı bilincinde olan bir yan karakter olduğunu söyler. Bu durumda romanın kahramanı olarak Orhan’ın Ece’yi araması gerekir. Fakat nerede arayacaktır, asıl soru budur? Telefon denilen şeyin işe yaramadığı, anlamsız mesajlar verdiği, adreslerin birbirlerine karıştığı, cüzdanların ve kimliklerin aynı kişinin cebinde olması gibi olayları çözmeyi zorlaştıran sorunlar doludur. Ece’yi arayacağı bir tek yer kalmıştır artık, Sarp’ın önerisini gerçekleştirmek en akıllıca fikir olarak görünür: Ece’yi romanın içinde aramaya başlar.

Roman bu noktadan sonra farklı bir gerçeklik boyutunun ironisiyle oynamaya başlar. Zaten okuru buna birkaç sahneyle alıştırmıştır önceden. İlk başta Ece’yi sahnede oynarken izlerken, piyesin gerçekliği ile gerçeklik arasında paralellik kurar. Burada katmanlar halinde gerçeklik yattığını hissettirir. Roman kahramanı Ece, sahnede oynayan Emily adlı karakteri canlandıran Ece’den daha mı az gerçektir? Daha sonra rüyasında gördüğü Ece ise bu iki Ece’den bile daha az gerçektir. Aslında bu Ece’lerin hepsi gerçekliğin farklı kademelerinde varlık bulurlar. Yazar böyle yaparak, bir roman kahramanını “daha az gerçek” ya da “daha çok gerçek” olarak algılamanın saçmalığı içine düşürür okuru. Bu noktada “Gerçek denilen şeyin elle tutulur ve gözle görülür olması gerekliliğinden o gün o dakika kuşkuya düşmüştüm. Beynimizde olup bitenleri bile tam anlamıyla kavrayamıyorduk. Kaldı ki gerçeklik...”

Gerçeklik, Murat Gülsoy’un öykü ve romanlarında en çok didiklediği temaların başında gelir. Bu romanında da “hareketlerimizi yönlendiren bir üstvarlığın varlığı” hem Sarp’ın teşhisini koyan doktor tarafından hem de Sarp tarafından dile getirilir. Doktora göre “eğer dinsel eğilimleri varsa bu Tanrı gibi bir varlığa dönüşüyor; kimilerinde uzaylılar, kimilerinde hayaletler, işte Sarp’ta da bir yazar” şeklinde üstvarlık olarak ortaya çıkıyor. Çünkü insan zihni aralarında bağlantı olmayan işaretleri birbirine bağlamakta çok usta. Sarp içinse, gerçeklik belki de fazla acı olduğu için bir romanın içinde olmak daha güvenli ve huzurlu. Ayrıca Sarp bir roman içinde olduğunu hayal etmeyi hiç bir zaman kendi zihninin yeteneği (ya da eksikliği) olarak görmez. “Bir romanın içinde olduğumu fark etmişsem, bu yazar böyle istediği için gerçekleşmiş demektir. Yani bu bir marifet değil. Peki, ama yazarı bilmenin bir yolu var mı? Yok. Mümkün değil. Romanın dışında nasıl bir dünya olduğunu bilmenin bir yolu yok gibi görünüyor. İçinde bulunduğum romanın dünyasına benzediğini varsayabilirim ama bundan asla emin olamam. Bir sürü roman okudum farklı dünyalarda geçen. İnsanların cinsiyetlerinin zaman içinde tersine döndüğü ya da hasta olanların iyileştirilmesinin korkunç bir suç olduğu ya da makinelerin insanlardan daha akıllı olduğu ya da maymunların hükmettiği ya da sadece geometrik şekillerden oluşan iki boyutlu...“

Kurgu içinde kurgu yer aldığında, en çok yazar merak edilir. Sarp da bunu yapıyor akıl yürütmesinde. Orhan sevgilisini bulmak için romanı yeniden canlandırırken, maketlerle kahramanlara yeniden can veriyor. Aynı şekilde romanın yazarı da, Orhan’a ve diğer roman kahramanlarına can veriyor. Bunlar içiçe geçen kurgular şeklinde gerçekliği sorgular hale getiriyor okuru. Nasıl Sarp’ın hastalıklı zihni olaylar arasında olmayan bağlantıları kuruyorsa, roman okuru da motifler arasında benzerlikler kurmaya başlıyor. Aslında bütün anlatı yazarın serbest çağrışımlarından başka birşey değil. Romanın sonlarına doğru bir bölümde bilinçakışı tekniğiyle Gülsoy tam da anlamamızı istediği şeyleri biçem olarak gösteriyor. Bir tek kişinin değil, topluca bir bilinçakışına sokuyor okuru. Serbest çağrışımların romanın oluşumunda oynadığı rolle, roman içinde aynı teknikle Ece’yi arıyor. Bir sözcükten diğerine, bir imgeden diğerine, tüm romanın yazılışı gözümüzde canlanmaya başlıyor. Gülsoy romanın içindeki gezintiyi, yazarın zihni içindeki bir gezintiye dönüştürüyor ve tabii burada aranan herşeyi bulmak mümkün. Ece’yi de, gizli motifleri de, karanlık aynaları da.

Bu noktada artık düşüncemiz bizi neden yazıldığı sorusuyla karşı karşıya getiriyor. Gerçekten, neden yazar Murat Gülsoy? Neden herhangi bir yazar yazma gereği duyar, bunu sormaya başlıyoruz. Sorunun yanıtı romanın başlarında bile kendini ele veriyor. Orhan nasıl sevdiği kadını kendi gerçeklik düzeyinde aradıysa, ve onu bulmak için romanı yeniden kurguladıysa, ve kurgunun içinde onu kendi içinde bulduysa (ya da onun içine girerek bulduysa) aynen yazar da kendi gerçekliğini bulmak için yazıyor. Yazıyor “çünkü romanı anlamak hayatı anlamaktan çok daha kolay.” Ayrıca “Mademki bu bir roman, sonunda her şey çözülecek. Romanların sonunda her şey çözülür.”

“Karanlığın Aynasında” çok zekice yazılmış, ironik, nefis bir roman. Henüz 2010 yılının sekiz haftası geçti ama kuşkusuz yılın en iyi romanlarından biri olarak anılacaktır.


(Foto by A. Keskin: Murat Gülsoy, Hakan İşcen, Asuman Kafaoğlu-Büke)

-Bu yazı Radikal Kitap ekinde 5 mart 2010 tarihinde yayımlanmıştır.

Knut Hamsun "Göçebe"



KNUT HAMSUN’U SEVMELİ Mİ?

Knut Hamsun çelişkili duygular uyandıran bir yazar olmuştur. Bir yandan yoksul bir ailenin, şanssız çocuğu olarak dünyaya gelmiş olması, altı yaşında yanına gittiği akrabası tarafından aç bırakılıp dövülmesi ve ıssız kuzey Norveç’te eğitim fırsatı bulamamış olmasına üzülür; diğer yandan Hitler hayranlığına, ülkesini işgal etmiş Alman güçlerine sempati ile bakmasına ve büyük hayranlık beslediği Joseph Goebbels’e Nobel Edebiyat ödül madalyasını takdim etmesiyle kızdırır. Bir yazara hayat hikayesinden bağımsız bakılması gerektiğinin en iyi örneğidir Knut Hamsun. Onun eserlerini basit neden-sonuç ilişkilendirmeleriyle anlamak olanaksız olacağından, politik düşünceleri, deneyimleri ve kişiliği eserlerinden bağımsız olarak değerlendirilmesi gerekir.

Yazar ile eseri ayırmak gerekir dedikten sonra, bunun Knut Hamsun’un romanları söz konusu olduğunda çok zor olduğunu eklemeliyim. Roman kahramanları otobiyografik karakteristikler taşıdığı için bağımsız değerlendirmeyi, yazarı ve kişiliğini göz ardı etmeyi iyice zorlaştırır. Geçtiğimiz hafta yayımlanan Göçebe adlı üç kitaptan oluşan romanı da yazarın hayatından izler taşır. Hamsun’un romanlarında karşımıza çıkan gezgin bu romanların da kahramanıdır.

Göçebe, “Sonbahar Yıldızları Altında,” “Hüzünlü Havalar” ve “Son Mutluluk” adlı üç romanın ortak adıdır. Üçlemenin romanları birbirlerini tam anlamıyla takip etmezler ama ilk iki cildin temaları daha yakındır, üçüncü roman ise biraz daha kopuk olmasına rağmen öncekilerdeki ucu açık bırakılmış bazı temaları sonlandırır. Bağımsız okunabilecek üç roman olarak düşünülebilir Göçebe.

Knut Hamsun okurken aklıma geçen sene okuduğum August Strindberg’in “Açık Deniz Kenarında” romanı geldi. Strindberg’in yazar üzerindeki etkisi özellikle doğa betimlemelerinde çok hissediliyor. Ayrıca iki yazar arasında bir başka benzerlik, Nietzsche hayranlığı ve romanlarında Schopenhauer ile Nietzsche’nin felsefelerinin hissedilmesi. Toplumdan kendi tercihiyle elini ayağını çekmiş, inziva hayatını seçmiş, biraz küskün biraz öfkeli tipler anlatır iki yazar da. Aralarında dikkatimi çeken çok önemli bir fark, Hamsun’da Strindberg’deki kadın düşmanlığının olmaması fakat Hamsun Ibsen’in kadının toplumsal konumunu sorgulayan, ilerici görüşlerine karşı çıkar. Kadın hakları konusunda Strindberg kadar gerici olmadığı gibi, Ibsen kadar ilerici de değildir. Ülkenin geleneklerinin kolay değişmeyeceğini kabul eder hatta değişmelerini onaylamaz görünür.

Hamsun Göçebe’de kendi tercihiyle kentteki rahat yaşamını bırakıp ıssız Kuzey köylerine sığınmış bir adamı anlatıyor. Kahramanın adı Knud Petersen, Hamsun’un aslında gerçek adı. Hamsun’un romanlarında hep doğa ve yanlızlık temaları içiçe anlatılır. Özellikle Göçebe gibi olgunluk dönemi romanlarında bu temalar daha derin işlenir. Yabanıl bir bireysellik ve Batı kültürüne duyulan tepki, tam da Nietzsche etkisiyle anlatılır. Roman kahramanı Knud, aynı zamanda anlatıcıdır. Çocukluğunun geçtiği bölgeye yıllar sonra döner ve gençliğinde birlikte eğlendiği arkadaşı ile karşılaşır. Yaşıt olmalarına rağmen, eski arkadaşı dede olmuş, yoksullukla geçen zor hayatı onu yıpratmıştır. Knud ise buraya uyum sağlamak için, ilk başta giysilerini değiştirir, kaba saba köylü işçilerin giydiği kılıklar edinir, ardından arkadaşı ile birlikte çevredeki evlerde ufak tefek işler arar. Mevsim yaz sonu olduğu için ilk başlarda iş çoktur. Tamir ve ufak tefek iş buldukları evlerin ahırlarında ya da hizmetkarların yanında kalırlar. Knud özellikle kırsal yaşama adapte olmuş görünmek ister. Aslında iyi eğitim almış kibar biri olmasına rağmen, bunun köylü işverenler tarafından fark edilmesini istemez. Bunu istememesinin bir nedeni, kendini buraya ait hissetmek için, bir başka neden de dışlanmak istememesidir. Kazara ağzından Fransızca sözler döküldüğünde utanıp durumu düzeltmeye çalıştığı anlar, kimliğinin anlaşılmasını istemediğini en iyi gösteren bölümlerdir. Ayrıca mühendislik harikası aletler yarattığında, köylülerin evine su götürecek düzenekler kurduğunda, bunları okuma yazma bildiği şüpheli arkadaşı ve ortağı ile birlikte düşünmüş gibi göstermeye özen gösterir. Tek isteği, dikkat çekmeden işini yapıp, doğayla başbaşa kalmaktır. Ama iş kadınları etkilemeye gelince, onların ilgisini çekecek bilgi ve kültürünü göstermekten geri durmaz. Neredeyse kaldıkları her evde evin hanımı ya da kızından etkilenir hatta aşık olur. Yine de ona bir sene boyunca sürdüreceği rahat bir iş teklif ettiklerinde, maceracı gezgin hayatını tercih eder.

Hamsun’un doğa betimlerinde izlenimci yaklaşım ve yeni-romantiklere özgü spiritüalizm hissedilir. Romanlarındaki doğa, mest olarak bakılan bir doğadır. Doğada coşku ve heyecan değil, huzur ve dinginlik arar. Norveç sahillerini, balıkçı köylerini, ormanlık alanları, en yabani doğasıyla, panteizm etkisiyle anlatır. Roman kahramanları doğaya mistik bir güçle bağlıdırlar; spiritüel bir derinlik barındırır doğa, en zor şartlarda bile, doğanın en acımasız olduğu katı iklime rağmen, doğa ile uyum içinde, huzur bulur Hamsun’un karakterleri. Aslında gittikçe soğuyan havalar anlatıldıkça, göçebeliğin bu iklimlerdeki şiddetli zorluğu da canlanır okurun hayalinde. Yatacak yer bulamadıklarında, ısınacak giysilerden mahrum kaldıklarında, donma tehlikesine hiç aldırmaz görünmeleri okuru şaşırtsa da, aşırı soğuklar Hamsun’un anlatısında hep dinçlik veren ve uyarıcı özelliği ile dile gelir.

Hamsun’un kahramanları geleneklere bağlı olmalarına rağmen, tabuları yıkmaya da niyetlenirler. Örneğin Knud, arkadaşının mezarlıktan korkmasını hem komik bulur hem de arzulanacak bir basitliktir onun için. Tanrı korkusu içine işlemiş köylülerin basit yaşamlarına özenir fakat kendi gelişmiş metafizik düşünceleri onu bu basitliğe karşı koyma noktasına getirir. Sadece tabuları yıkmak için geceleri mezarlığa gider ve bir ölünün parmağını arar. Bu eylemin ardında umursamaz bir duruş vardır. Ne kadar köylülere benzemek istese de, onlardan çok temel bir noktada farklıdır.

Bu konu bizi Hamsun’un edebiyatındaki önemli başka bir noktaya getirir; öznelcilik akımının edebiyattaki başlıca isimlerinden biri olarak Hamsun, kişinin deneyimini tüm kural ve alışkanlıklar üzerinde değerlendirme gereği duyar. Öznellik, varlığın kökeninde yatar. Gerçeklik de, herşeyden önce özneldir. Bireyin doğayı içinde hissetmesi ve doğayla mistik bir bağ kurması da öznelci yaklaşımın bir parçasıdır. Hamsun bol iç monolog kullanarak kahramanların düşünce ve deneyimlerini anlatının en temel öğesi kılar. Yazının başında Strindberg ile benzerliklerinden söz ettik, bir başka benzerlik Hamsun’un az konuşan, içe dönük erkek kahramanlarının aynı şekilde keskin hatta önyargılı oluşlarıdır. Strindberg’in karakterlerindeki şiddetli öfke yoktur, onun yerine bazen bir küçümseme yer alır.

Bazen tarihte göz alıcı konuma sahip yazarların bunu hak etmediğini düşündüğümüz olabilir. Bir yazar her nesil tarafından yeniden değerlendirilmelidir. Bazı yazarlar, aldıkları ödüllerle gözümüzü kamaştırır, bazıları da bir sonraki nesli etkilemiş olmalarıyla, fakat bunlardan bağımsız olarak, bir yazara etkilenmemiş bir zihinle bakmak çok önemlidir. Hamsun, yepyeni bir gözle, tüm bilgilerden arınmış olarak bakıldığında da çok iyi bir yazar. Yıllar önce okuduğum Rosa’dan sonra ilk kez okuduğum Göçebe, bence yıllar içinde sağlam kalmayı hak eden bir roman. Özellikle Behçet Necatigil’in eşsiz çevirisi romana ayrı bir tat veriyor.

16 Mart 2010

Ian McEwan "Beton Bahçe"


ÇAVDAR TARLASINDAN BETON BAHÇEYE

Geçtiğimiz hafta Ian McEwan’ın dilimize yeni çevrilen “Beton Bahçe”sini okumaya başladığımda, J. D. Salinger’in “Çavdar Tarlasında Çocuklar”ı (çev.: Coşkun Yerli, YKY, 2007) düşünmeden edemedim. İki roman arasında konu benzerliği olduğundan değil, sanırım ikisinde de onbeş yaşında bir çocuğun tanıklığı doğal bir karşılaştırma yapmama neden oldu. Bizim nesil tarafından “Gönülçelen” adıyla bilinen Salinger’in ünlü romanını müthiş bir yeniden okuma isteği uyandı içimde. Kitabı elime aldığım gün, Salinger’in ölüm haberi de geldi. Şöhretten korkmasıyla ünlenmiş, gazetecilerden kaçışı, yıllardır kitap yayımlamayı reddetmesi ve inzivaya çekilmiş mizantrop yaşamıyla çok sayıda yazıya konu olmuştu Salinger. Ölüm haberini aldığımda onu düşünüyor olmam ürperticiydi gerçi ama ergenlik konusunu işleyen romanlarda ondan iz aramak pek ender bir durum da değildi.

Çocukların ben-anlatıcı olarak rol aldıkları romanların ayrı bir tadı vardır. Salinger, yetişkinlerin ikiyüzlü dünyasında yaşamın anlamını bulmaya çalışan çocuktan yola çıkar ve yarattığı klasiğin izleri çok sayıda romanda karşımıza çıkar. Aklına geleni söyleyen anlatıcı aynı zamanda gizemli bir derinliğe de sahiptir. Cinselliğin keşfi yeterince akıl karıştırıcıdır zaten, çevrede konuyu bulandıran yetişkinlerin varlığı anlamayı zorlaştırır; bazen de “Beton Bahçe”de olduğu gibi, yetişkinlerin eksikliği, çocukların tamamen kaybolmalarına neden olur. Salinger’in kahramanı Holden Caulfield, erken yaşta dünyaya şüpheyle yaklaşmaya zorlanmıştır; ergenlik romanlarında güven ve şüphe çok önemli bir denge oluşturur. Henüz kendi değer ve inançlarını sağlamlaştıramadığı için bu yaşlar kötülüklere de açık yıllardır.

ÖNCE ÇEVRE DEĞİŞİR

“Beton Bahçe,” eski evlerin yıkılıp gökdelenlere yer açtığı bir mahallede, eski ve büyük bir evde yaşayan dört çocuklu bir aileyi anlatıyor. Babanın merakı, bahçeyi çamurdan kurtamak adına her yeri betona çevirmek. Kilolarca çimentoyu büyük oğlu Jack ile birlikte beton bahçeye dönüştürmeyi planlıyor. Ancak planlarını tamamlamadan, betonun üzerinde bir kalp yetmezliğinden hayatını kaybediyor. Babanın ani ölümü ardından, önce depresyona girdiği sanılan, hiç yataktan çıkmayan annenin ise, kanser olduğu anlaşılıyor ve birkaç ay içinde çocuklar onu da kaybediyorlar. Büyük bir evde, en büyükleri henüz on altı yaşında olan çocuklar, kendi başlarına bir hayat kurmaya başlıyorlar. Bütün bunların, okulların tatile girdiği yaz aylarında olması sayesinde, annelerinin ölümünü uzun süre gizleyebiliyorlar.

Çocuğu masum bir varlık olarak görmek, romantizmin hediyesi bir klişe olarak yerleşmiş hayatlarımıza; Jean-Jacques Rousseau da “Emile” adlı eserinde çocukları masum varlıklar olarak tanımlamış. Masum görülmelerinin bir nedeni cinselliğin devreye girmediği düşünüldüğü için olsa gerek, fakat günümüz edebiyatı ergenlik çağını cinsellik dolu temalarla ele aldığından, artık masumiyetin pek geçerli olmadığını söylemek yanlış olmaz. Ian McEwan da cinsellik keşfinde en hoyrat, en kaba ama tabii bunları anlattığı için de en içten halinde anlatıyor çocukluğu. Romanın giriş cümlesi “Babamı ben öldürmedim, ama işini kolaylaştırdığımı hissettim zaman zaman” Jack’ın hiç de masum olmayan ifadesiyle okuru ilk satırda tanıştırıyor.

“Çavdar Tarlasında Çocuklar” ile benzetme yaparak başladık ama iki roman arasında farklılıklar da önemli. İlk başta Salinger’in argo, alaycı dili McEwan’da yok. “Çavdar Tarlası” “Anlatacaklarımı gerçekten dinleyecekseniz, herhalde önce nerede olduğumu, rezil çocukluğumun nasıl geçtiğini, ben doğmadan önce annemle babamın nasıl tanıştıklarını, tüm o David Copperfield zırvalıklarını filan da bilmek istersiniz, ama ben pek anlatmak istemiyorum... Her şeyden önce, ben bu zımbırtılardan sıkılıyorum” sözleriyle başlar. Daha ilk cümlelerindeki “zımbırtı” “zırvalık” gibi hem çocuksu hem de alaycı anlatı yerine McEwan çok yetişkin ve mesafeli bir dil kullanıyor. Yine de iki anlatıda ergenliğe özgü hava atma hissediyoruz. Bir çeşit “ergenlik kabadayıcılığı” denilir mi bilmiyorum ama olayları önemsizmiş gibi anlatma çabası hissediliyor “Beton Bahçe”nin kahramanı Jack’te; bir yandan aldırmaz durmaya çalışırken içini nelerin kemirdiğini de yazar çok güzel hissettiriyor. Jack, özellikle çok duyarlı olduğu anne ve babasının ölümleri söz konusu olduğunda bu aldırmaz havayı takınıyor: “... sarımsı elleri ve yüzü olan, çelimsiz, sinirli ve takıntılı bir adamdı babamız. Burada onun küçük ölüm hikayesinden söz etmemin nedeni sadece, kız kardeşlerimle benim nasıl bu kadar çok çimentomuz olduğunu anlatmak.” “Küçük ölüm hikayesi” sözleri bu bezgin tonu anlamamızı sağlıyor. Annesinin hastalığından da aynı umarsız tonda söz ediyor. Yatağın içinde gittikçe daha yorgun ve hareketsiz kalan annenin hastalık detaylarını da anlatmıyor. Evin dört çocuğu yavaş yavaş ilerleyen hastalığa, aynı hastalığın ritminde uyum sağlıyorlar. Annenin varlığı yine aynı yavaşlıkla evin içinde silikleşip yok oluyor.

ÇOCUKLAR ve ENSEST

“Beton Bahçe” ilk kez 1978 yılında yayımlanmış ve konusuyla büyük tartışmalara neden olmuş bir roman. McEwan’ın ilk eserlerinden biri olduğu için, belki de tartışmalar yazarın ilgi çekmesine ve tanınmasına yarıyor. Daha sonraki yıllarda yazdığı “Kefaret” de hiç masum olmayan bir çocuğun ağzından aktarılmış bir öyküdür ama daha tanıdık suçluluk alanlarında gezinir. “Beton Bahçe”nin temaları ise uçlarda geziniyor, çocukların “masum” başlayan oyunları, ortada otorite olmadığında hızla uçlara kayıyor.

McEwan günümüz yazarları arasında, klasik kurgu yapısını en başarılı kullananların başında gelir. Bu romanında bir yandan duyguların romanın iskeletini oluşturmasına izin verip diğer yandan tüm karakterleri kurgunun önemli taşıyıcıları kılarak çok klasik bir yapı kuruyor. Ailenin büyük çocukları Julie ve Jack’ın küçük kardeşleriyle ilişkilerindeki simetri romana ayrı bir denge veriyor. Çocukların her birinde ölüm farklı etki yaratıyor. Bu duyguları McEwan ustalıkla hissetiriyor. Yabana atılmayacak bir özgürlük duygusu da geliyor anne ve babanın ölümleri ardından fakat özellikle ailenin küçüklerinde derin bir boşluk duygusu da hissettiriyor kendini. Çocukların üzerinde hiçbir baskı ya da otorite unsuru olmadığı bir ortamda, William Golding’in “Sineklerin Tanrısı” benzeri bir anarşi dönemi başlıyor. Aslında belki her çocuğun rüyası, mutlak özgürlük, Julie ve Jack’e veriliyor. Çok kısa zaman içinde özgürlük yeni anlamlar kazanıyor, en başta kaos ve çürüme.

Ian McEwan’ın romanlarının en belirgin özelliği, kurguyu her bölümde yeni bir dönemece sokmasıdır. “Beton Bahçe”nin her bölümü yüksek bir gerilimle biter. Bazı romanlar bir büyük doruk çevresinde gelişirler, McEwan’ın romanları, bir çok doruk çevresinde, giderek yükselen bir tempoda gelişir. Bu romanı da bunun iyi örneklerinden biri. Her bölüm bir sonrasına bir sürü soruyla gidiyor ve bilinmezlere yol açıyor. McEwan günlük hayatın detaylarını görsel imgeler yaratarak vermesiyle tanınır. Gerçekten de belli bir sıradanlık havasıyla anlatması metinlerini çok benzersiz kılıyor, özellikle bu romandaki en sapkın cinselliği bile aynı tonlamayla anlatması, esere hem gizem hem de derinlik kazandırıyor. Romandaki simgeler de çok can alıcı, en başta çimento, çok farklı şekillerde romanın motifleri arasında yer alıyor. Nefes aldırmayan, kıskaçları olan, çok güçlü bir roman. “Beton Bahçe” gibi romanlar sık yayımlanmazlar, okuyucuları da kısıtlıdır; fakat okuru derinden etkileyen ender eserlerdir bunlar.

BETON BAHÇE / Ian McEwan / Çeviren: Figen Bingül / Sel Yayıncılık, 2010

(Bu yazı Radikal Kitap ekinde 19 Şubat 2010 tarihinde yayımlanmıştır.)


12 Mart 2010

Perihan Mağden "Ali ile Ramazan"



Son günlerde çok sayıda romanın üçüncü sayfa haberlerinden beslediğini görmeye başladık. Sıradan insanların trajedisi hep ilgi çekici olmuştur, özellikle seks ve cinayet üçüncü sayfaları daha çekici kılar. Bir üçüncü sayfa haberinden etkilenerek yazılmış roman da Perihan Mağden’den geldi bu hafta. Yıllar öncesinden okuyup etkilendiği trajediyi aradan geçen on sekiz yıla rağmen unutmamış ve iki genç adamın acı dolu öyküsünü romanlaştırmış.

“Ali ile Ramazan”ın öyküsü sondan başlayarak anlatılıyor: üç kişinin ölümünü manşet yapmış 18 Aralık 1992 tarihli gazete haberi, aynı zamanda romanın ilk bölümü. Hemen ardından 1970’lerin başlarında doğan, bir cami avlusuna Ramazan arifesinde bırakıldığı için Ramazan adıyla yetimhaneye yollanan bir bebeği anlatıyor. Ramazan’ın hayatı, güzel bir bebek (ve sonra çocuk) olması dolayısıyla kolay geçiyor fakat bir yandan da güzelliği laneti oluyor. Dokuz yaşına kadar nispeten iyi geçen yetimhane hayatı, müdürle birlikte başka bir yetimhaneye taşınması ile kabusa dönüşüyor. Neyse ki on iki yaşındayken yetimhaneye Ali adlı yeni bir çocuğun gelmesiyle hayatı yeniden değişiyor. Tanıştıkları ilk andan itibaren iki çocuk birbirlerine sığınıyorlar. Ali’nin aile trajedisi ya da Ramazan’ın nasıl bir geçmişi olabileceği silik bir fonda anlatılıyor. Hayatları sanki birbirlerini bulunca başlıyor. İşkence, tecavüz ve ağır şartlarda çalıştırılmayı hayatın parçası olarak tanıyan çocuklar, yetişkinlerin güvensiz dünyasında kimseye güvenmeyeceklerini erken yaşta öğreniyorlar.

ÇAĞDAŞ GOTHİK

20. yüzyıl ortalarına dek gelen, ışık almayan şatolarda kilitlenmiş kapılar ardında yatan gizemli öyküler günümüzde farklı mekanlarda varlığını sürdürüyor. Çağdaş gotik olarak adlandırabileceğimiz bu yeni tür, mekan olarak yetimhanelerin, karanlık arka sokakların, ıslah evlerinin, yatakhanelerin soğuk ve pis ortamlarını kullanırken, korunmasız küçük çocukları da öykülerin öznesi yapıyor. Son yıllarda özellikle çocukların cinsel istismara uğradığı ve işkence gördüğü çok sayıda roman yazıldı. Perihan Mağden tinerci çocuk fahişeler kaynayan İstanbul sokaklarını katıyor gotik mekanlara.

Ali ile Ramazan kendi çukurlarında batmaya başlıyorlar. Ramazan ona küçük yaşlarından beri hastalıklı bir tutkuyla bağlı olan ve yıllarca ona tecavüz eden müdürden on üç yaşında kurtuluyor. Yeni müdürün döneminin aslında onların hayatlarındaki en rahat dönem olduğunu sonradan özlemle hatırlıyorlar fakat o yılları rahat geçirmiyorlar. Ramazan yetimhaneden kaçarak Aksaray’da birahanelerde, Sultanahmet civarında kendini satmaya başlıyor. Geceleri yetimhaneye dönme saati geciktikçe Ali korkulara ve endişeye kapılıp tinere başlıyor. Bu kısırdöngüden kurtulmaları olanaksız görünüyor. Ali tiner ve hap kullandıkça Ramazan daha çok sokağa işe gidiyor, o gittikçe de Ali daha çok uyuşturucu kullanmaya başlıyor. Sorunun ne olduğunu Ramazan anlıyor fakat bu döngüyü tersine çevirecek isteme sahip değil ikisi de. Hep bir önceki dönemin rahatlığından söz ediyorlar ama hep daha kötüye gitmekten kurtulamıyorlar. Askerden döndüklerinde de daha önce çalıştıkları atölyenin kapanmış olması, yetimhanenin binasının yıkılmış yeni bir bina yapımına başlanmış olması ama hepsinden önemlisi, on sekiz yaşında oldukları için artık yetimhanede kalamayacakları gerçeğiyle yüzleşiyorlar. Bundan sonrasında işsizlik, uyuşturucu ve fahişelikten başka yol görünmüyor önlerinde.

Roman boyunca Ramazan ile Ali’nin aşklarının temiz, dünyanın ise çok kirli olduğu anlatılıyor. Ramazan çok sık Ali’nin aşkıyla temizlendiğini dile getiriyor. Birbirlerini buldukları andan itibaren aşkları her ikisi için temiz kalıyor. Ramazan’a göre para karşılığında yaptığı fahişelik kirletici ama en çok kirlendiğini, garip bir biçimde, para almadığı iki kez hissediyor. Yaptığı işi, para karşılığı verilen bir hizmet olarak gördüğünde daha az kirlenmiş hissediyor kendini. Ama adamlar onu karılarının ve çocuklarının yaşadığı eve götürmeye kalktıklarında ya da ondan sevgili olmasını istediklerinde ya da onu sevdiklerinde, içi nefret doluyor. Ramazan’ın kendince geliştirdiği bu ahlak sayesinde ruh sağlığını dengede tutabiliyor. Ali’nin sevgisini onu temizlediği düşüncesine muhtaç. Romanda çok defalar “İbne değil onlar. Ne biçim aşıklar” sözleri yineleniyor.

Bu sözler bizi romanla ilgili başka bir noktaya getiriyor. Perihan Mağden sanki okurun tabularını kırmak için bu sözleri çok tekrarlıyor: “İkisi de erkek; tamam. Ama aşıksan ne yazar? Kime ne yazar?” Bir başka sefer Ali “İbne miyiz biz? İbne mi oldum artık ben?” diye sorduğunda Ramazan “Şşşt, kullanma o kelimeyi. İbne mibne diiliz oğlum. Sevgiliyiz biz. Tamam mı; aşık olduk işte” diye açıklıyor. Mağden, Ali ile Ramazan aşkının temizliğini kanıtlamak için çok çaba harcıyor. Küçük bir kız ile erkek çocuğu arasında güçlü bir aşk olsa yazar kuşkusuz bu çabaya gerek duymazdı. Romanın ilk satırlarından başlayarak yazar okuru kendi yanına çekmeye gayret ediyor. “Ramazan Ali’ye iyi geliyor. Başına gelenin adını bilmiyor. Aşka düşüyor. Tepetaklak düşüyor Ali. Ne kadar düşülebilirse; o kadar.” Bu satırlarda birbirlerine ne kadar muhtaç oldukları ve ne denli iyi geldikleri söyleniyor fakat birbirlerinin çöküşlerinin nedeni oldukları söylenmiyor. Birbirlerini dipsiz karanlıklara ittiklerini, aşklarının özellikle Ali için ne denli yıkıcı olduğu, sonlarını hazırladığı görmezden geliniyor. Perihan Mağden bu romanla özellikle okurun zihnindeki önyargıları yıkmaya niyetlendiği için olaylara mesafesiz bakıyor.

Roman baştan sona Ali ile Ramazan etrafında gelişiyor fakat yan karakterler de çok önemli, özellikle romanın kurgusunu anlamak açısından yan karakterlerin anlaşılması gerekiyor. Romanın en zayıf yanı bu yan karakterler çünkü yazar gerektiğinde bir karakter çıkarıp sonra gerekmediğinde bir cümleyle “bir daha görmediler” ya da “bu son konuşmalarıydı” gibi kestirip atıyor. Romanın önemli karakterlerinden biri olmasına rağmen Müdür bir figürandan öte gitmiyor. Ramazan ve Ali dışında kalan karakterlerin hiç birini tanıyor hissine kapılmıyoruz. Karakterler kısa çözümler için görünüp yok oluyorlar. Bu da kurgunun sağlam bir iskeleti olmadığı hissini veriyor.

Romandaki kadın karakterlerde de gelişmiş bir portre görmüyoruz. Kadınların hepsi Ramazan’dan faydalanmak istiyor – bunu başarıyorlar da. Öğretmeni, psikolog, partide tanıştığı zengin kız, hepsi Ramazan’da tiksinti uyandırıyor “E, mesleğinin de, Ramazanlığının da bi haysiyeti var! Bu kadar zorla ve tiksinerek yapmak istemiyor işini.” Romandaki kadınlar ya “paspas” diye adlandırılan kişiliksiz, güçsüz tiplemeler ya da Ramazan’ı bir şekilde (ağlayarak, bağırarak zor durumda bırakan) ama her seferinde ondan cinsel olarak faydalanan tipler.

Perihan Mağden’in dilinden söz etmeden olmaz. Mağden’in okurlara itici gelecek özensiz dil kullanımı, bu romanda rahatsız etmiyor. Bol küfürlü, argo ve sokak dili karışımı çocuksu bir dil kullanan kahramanlar gibi romanın anlatısı da benzer nitelikler taşıyor. Anlatının tüm romana sindirilmiş olması sanırım bu romanda gerekliydi, bunu eleştirmeyeceğim fakat noktalama işaretlerinin yanlış kullanılmış olması ve öznesiz (ve yüklemsiz) cümleler, anlatıyı kesinlikle zedeliyor. “Müdürün müdavimi, on üç yaşında bir oğlan çocuğunu kapanışa kadar yamacında oturtabilecek kadar hatırlı bir müşterisi olduğu, yetimhanenin tam karşısındaki meyhanedeki o geceleri; son görüşleri oluyor birbirlerini” gibi cümleleri anlamakta zorlanıyor okur. Birkaç kez okumama rağmen ben hala anlayabilmiş değilim. Ayrıca yıllar sonra, tekrar gitmediği söylenen meyhaneye (s. 147) “Müdür’ün meyhanesine götürmesi; onun şarkılarını söylemesi, sevmesi de cabası. Cabası, hakkaten.”

Yine de söylemek gerekir, cesurca yazılmış, kolay okunan bir roman “Ali ile Ramazan.” Mağden’in anlattığı neredeyse yirmi yıl öncesinin İstanbul sokaklarının bugün değişmemiş olduğunu da düşünmeden edemiyor insan. Her yıl, yeni binlerce çocuk için dipsiz bir kuyu olan şehrin karanlık yönüne dikkat çekmesi açısından da önemli.

(Bu yazı Radikal gazetesinin 12 şubat Kitap ekinde yayımlanmıştır.)

Yiğit Okur "Sıfırlamak"


Vehbi Koç bir konuşmasında iş hayatına girdiği ilk yıllarda her müşterisinin adını bildiğini ve dükkânındaki malların hepsini tanıdığını ama geçen yıllar içinde, işler fazla büyüdüğünde, sahibi olduğu şirketlerin adını bile bazen hatırlamadığını söylemişti. Koç’un bu sözleri bu hafta okuduğum “Sıfırlamak” adlı romanla yeniden aklıma geldi. Değişen çalışma alanları hızla insandan uzaklaşırken, insani değerlerini de kaybediyor kuşkusuz. Çoğumuz hiç tanımadığımız patronlara çalışıyoruz ve dünyanın bir köşesinde işçiler kimin tükettiğini bilmedikleri, kendi hayatlarında yeri olmayan mallar üretiyorlar. Sadece iş ortamları değil, işçiler de büyük bir yabancılaşma içine sürükleniyor bu durumda. Koç’un nostaljiyle sözünü ettiği iş hayatı, geri gelmemek üzere gideli yıllar oluyor.

Yiğit Okur “Sıfırlamak” adlı yeni romanında, tam da değişen iş koşullarını ve bunun insanlar üzerindeki etkisini anlatıyor. Romanın merkezinde insani değerlerin hızla yitiriliş öyküsü, roman kahramanının öyküsüyle birlikte veriliyor. Romandaki olayların geçtiği yıl söylenmese de, 1960’lı yıllar ya da 50’lerin sonu olduğunu bazı detaylardan tahmin edebiliyoruz. Henüz Boğaz köprüsü olmayan bir İstanbul’da, Çamlıca yokuşundaki evinden her gün Bakırköy’e işe giden, Hüsamettin adlı bir muhasebeci bu romanın kahramanı. Hüsamettin Bey, otuz yıldır aynı alüminyum fabrikasında muhasebeci olarak görev yapıyor. “Ürkek, neşesiz, keyifsiz bir adam” Hüsamettin, işinden başka yaşamı olmadığı gibi, alışkanlıkların adamı, her sabah aynı kravatı takıp, aynı model takım elbise giyip gidiyor işe. Ne bir dostu var, ne de annesinden başka bir akrabası. “Hem kişiliğiyle hem beden yapısıyla tuhaf bir adamdı.” Onu hayata bağlayan sadece iki insan var: biri annesi, diğeri ise büyük hayranlık duyduğu patronu. “İkisi de sanki Tanrı’sıydı. Hem annesine hem patronuna tapardı. Çocuklar nasıl severse, ikisini de çocuklar gibi sever, çocuklar nasıl korkarsa, ikisinden de çocuklar gibi korkardı. Korktukça bağlılığı artar, ikisinin de sözünden çıkmazdı.”

Yiğit Okur’un çizdiği Hüsamettin portresi, gelişmesi annesi tarafından engellenmiş, kadınlardan korkan, kıstırılmış bir hayat sürdüren birine ait. Bana Kafka karakterlerini hatırlattı, Josef K. gibi (sonunda Josef K.’den çok, Raskolnikov belki) hayatı sorgulamadan, söylenenleri yaparak idame ettiren biri. Hayatında önemli olan iki kişiyi, annesi ve patronunu peş peşe kaybedince, hayatındaki tüm alışkanlıklar bir anda yok olur. Ona ne yapması gerektiğini söyleyecek biri kalmamıştır artık. Elli yaşında olmasına rağmen, hayatında hiç kendi kararlarını almamıştır. İki ölüm onun hayatını derinden sarsar, çünkü onların yokluğunda davranışlarının kontrolü kalmamıştır.

Roman ilk sayfalarında bu iki ölümle başlar. Değişen sadece Hüsamettin’in hayatı değildir. Patronun oğlu fabrikanın başına geçmiş, yeni bir dönem başlamıştır. Ölen patron disiplinli ama babacan, işçilerinin ailelerini koruyan, onlara eğitim ve sağlık hizmeti sunan, şirketini bir aile gibi yönetmeyi arzulayan olumlu bir patron tipidir; yerine geçen oğlu ise, dünyanın ünlü lise ve üniversitelerinde okumuş, işçiyi ve çalışanı sonuna kadar sömürmeye çalışan, anlayışsız, sevgisiz bir patrondur. Fabrikanın “yeniden yapılanma”sı için İngiltere’den uzmanlar, ünlü profesörler, muhasebeciler getirtir. Fabrikada başlatılan yeniden yapılanma için geleneksel bütçe sisteminden çıkıp “sıfır tabanlı bütçe”ye geçilecektir, böylece eski patronun anlayışlı, insancıl çalışma koşulları da değişmek zorunda kalır.

Hüsamettin’in alışkanlıkları gibi fabrikanın düzeni de değişime uğrar. Yazar bu noktada fabrika ile Hüsamettin arasında paralellik kurmamızı sağlar. Romanın başlıca teması olarak eski değerlerin kaybı, yeniden yapılanma süreci içinde aslında insanlığın kaybedilmesidir. Romandaki karakterler bunun hem farkında hem değillerdir. Josef K. nasıl adalet karşısında savunmasızsa, Hüsamettin de (diğer çalışanlar gibi) kapitalizmin işleyişi karşısında güçsüzdür. “Sıfır tabanlı bütçe” romanın teması iken aynı zamanda metnin başlıca simgesine dönüşür, sıfırlanan hayatlar olur. Yıllar içinde edinilmiş tüm alışkanlıklardan kurtulmak, yeni düzenin işlemesi için zorunludur. Değerleri sıfırlama operasyonu işçilerin değerini de sıfırlar. Roman boyunca yazar sıfırlamak düşüncesini farklı şekillerde sunar: patron kızdığında işçinin değeri sıfırdır “Sıfırla kendini. Sonra yarattığın yarar kadar puan yaz. Ne olacak senin yarar puanın? Sıfır. Çünkü sen sıfırsın” diye bağırır işçisine. Daha sonra Hüsamettin aynı teoriyi evdeki eşyaya ve çevresindeki insanlara uygulamaya başlar. Evde annesinin kuruttuğu ortancalarla başlar işe ve sorar kendine, bunlar ne işe yarar diye; sonunda fare kapanı gibi birkaç eşya dışında hiçbir şeyin işe yaramadığı kararını verir ve tüm eşyasını “sıfır” niteleyerek atar. Romanda bu nokta çok önemli bir çözülmenin de başlangıcı olur. Ne insanlık değerleri ne de maddi değerin anlam taşıdığı, her şeyin sıfırlandığı yeni bir düzen başlıyordur. Sıfırlamak, temizlemek anlamına gelir Hüsamettin için ve mantık ya da akıl işlemez artık ulaştığı noktada.

Ayrıca romanın bir başka motifi, bastırılmış öfke de sıfırlama aşamasında su yüzüne çıkar. Hüsamettin annesi tarafından kadınlardan nefret ettirilmiş, tüm kadınların lanetli olduğunu inandırılmıştır. Bu yüzden de elli yaşına kadar bir kadınla birlikte olmamış, hiç âşık olmamıştır. Doğal olarak hayat dengesi bozulunca, onca senenin ezilmişliği içinde biriken öfkenin patlamasına neden olur.

Romanın temalarından, motiflerinden söz ederken belki fazla ipucu vermiş oldum ama romana asıl güzelliğini veren yazarın zekice kullandığı simgeler olduğu için, okurun hevesini kırmış sayılmamalıyım. Ayrıca konuyu bilip bilmemek romandan alınacak zevki azaltmayacaktır. Romanda benim çok hoşuma giden simgelerden biri, iyi kalpli eski patronun, Hüsamettin’e Davidoff ürünü Romeo-Juliet olarak bilinen büyük boy sigarlarından vermesi oldu. Çok pahalı bir sigar (Hüsamettin puro demeyi cahillik sayılıyor) türü olan Romeo-Juliet, incecik bir cam kılıf içinde geliyor. Hüsamettin, sonunda sigara ulaşmak için cam kılıfı hoyratça kırmak zorunda kalıyor. Zarafet, lüks ve güzellik temsil eden sigar, cam kılıfı içinde yeterince narin fakat kokusunu sevmeyen annesinden gizlice içtiği için aynı zamanda yasak ve ulaşılmayan güzellik anlamına da geliyor. Benzer simgeleri yerine oturtmak, romandan alınan zevki kuşkusuz arttırıyor. “Sıfırlamak,” klasik roman tadında haz veren, sade ama güçlü bir roman; daha önce “Deniz Taşları” ve “Piyano” adlı romanlarını da severek okuduğum Yiğit Okur’un bence en hoş romanı.

(Bu yazı Radikal gazetesinin 29 Ocak tarihli Kitap ekinde yayımlanmıştır.)

07 Şubat 2010

Hakan İşçen "Aşkın Haçsız Seferi"



Günümüzde evlilikleri çıkmaza sokan başlıca nedenlerin başında, kuşkusuz, toplumsal baskı geliyor. “Sonsuza dek” yalanına zorla inandırılmış tekeşlilik, sonuçta çoğu insana kendini yetersiz ve mağlup hissettirmeyi başarıyor; hâlbuki başarısızlık bireylerin değil, sonsuza dek değişmezlik vaat eden evlilik yapısında aranmalı. Günümüz romanının en sevilen konularının başında pek çok çeşitli aldatma öyküsü, aşksız evlilikler, kıstırılmış çiftler gelir oldu. 19. yüzyılda bu romanların kahramanları aşksız evlilik kıskacından kurtulma çabasındaki kadınlardı; şimdi ise (belki de kadının toplumsal yerinin güçlenmesi yüzünden) evliliğin ezdiği erkekler, kahraman oldu.

Bu hafta kitapçı raflarına giren Hakan İşcen’in “Aşkın Haçsız Seferi” adlı yeni romanı da, yasak bir aşk hikâyesi anlatıyor. Roman kahramanları Poyraz ve Duygu, yirmi yıl kadar önce severek ve isteyerek evlendikleri eşlerinden bıkmış, ortak bir zevk alanı bulamaz olmuşlardır. Her ikisi de gelir düzeyi yüksek, sık seyahat eden, lüks zevklere sahip insanlardır; birlikteliklerini, İstanbul sokaklarında tanınma korkusuyla rahat yaşayamazlar ama Londra, Amsterdam, Hong Kong’da özgürce aşklarının tadına varırlar. Roman baştan sonra bu iki aşığın üzerine yoğunlaşıyor, yazar özellikle başka karakter koymuyor araya ve adeta okurun Poyraz ve Duygu’ya odaklanmasını istiyor. Birinin karısı ve çocuğu diğerinin kocası çok silik ve arka plandalar; ayrıca ortak dostları olmadığı gibi, roman boyunca başka vesillelerle konuya dâhil olan bir tek dost da yok. En yakın arkadaşlarına bile söylemedikleri bir aşk yaşıyor gibiler, çünkü romanda başka kimse görünmüyor. Beş yüz sayfa boyunca süren aşk öyküsünü sadece iki karakter kullanarak anlatıyor İşcen fakat ilginç bir yöntemle romanı kalabalıklaştırmayı başarıyor. Roman boyunca Poyraz ve Duygu farklı benliklerle karşımıza çıkıyorlar. En âşık oldukları anlarda Çizgi ile Buğu; en umursamaz anlarında Selim ve Nazan; endişeli anlarında Gölge Adam ile Gölge Kadın oluyorlar ayrıca içlerinde toplumsal baskıları temsil eden, aşklarını özgürce hissetmelerini engelleyen benlikler de yok değil, onlar da eşlerini ne kadar üzdüklerini, yanlış yaptıklarını söylemeden durmuyorlar. Böylece iki kişiyle başlayan ama bazen altı kişiye çıkan bir koro da olabiliyorlar.

“Aşkın Haçsız Seferi”nde iç sesler ayrı bir önem taşıyor. Anlatı bazen dışardan, bazen de kadının ya da erkeğin iç sesleriyle aktarılıyor. Aynı olayı farklı açılardan görmemize yaradığı gibi, karakterlerin de içine sokuyor bizi. İç seslerin duyulduğu bir kaç bölümde sesin kime ait olduğunu anlamamak benim iyice hoşuma gitti. İlk başta kadının sandığım enigmatik ses sonra erkeğe ait çıktı. Sanırım yazar “biz” olma haline vurgu yapmak için bu iç sesleri karıştırmamızı istedi.

Sondan Başlamak

“Aşkın Haçsız Seferi”nin çok ilginç bir yapısı var. Nisan 2005 ile başlıyor ve her bölümle zamanda geri giderek, Poyraz ile Duygu’nun tanıştıkları 2001 yılına kadar geriliyor. Sonra buradan 1980’lere kadar gidip her ikisinin de eşleriyle nasıl tanıştığı ve evlendiği öyküsü anlatılıyor. Geçmişteki bu duraklardan sonra zaman bu sefer ileri doğru akmaya başlıyor. Görsel olarak roman, çifte dikiş giden bir makine gibi: zamanda geri giderken anlattığı yılları sonra ileri giderken tekrar anlatıyor fakat bu sefer okur ilişkilerin kaynağını biliyor. Sonunda roman, başladığı zamana yakın bir zaman diliminde bitiyor. Adeta yazar okuru çıkardığı yolculukta yeniden başlangıç noktasına getiriyor. Tam tur atılmış ve tamamlanmış bir yolculuğun sona ermesi gibi bir bütünlüğe sahip roman.

Roman kahramanı Duygu, orta yaşlı (sevdiği adamdan birkaç yaş büyük) ve kendine güvenini yitirmeye başlamış bir kadın. Roman boyunca her iki sayfada bir, Poyraz tarafından güveninin tazelenmesi gerekiyor, hiç durmadan güzel buluyor mu, aşkı bitecek mi, ayrılacaklar mı, hep sevilecek mi, göğüslerini fazla mı küçük buluyor, yaşlandığında yanında olacak mı gibi sorulara boğuyor sevdiği adamı. Yanıtları her zaman endişelerini giderecek yönde olsa da, Duygu’yu rahatlatmaya yetmiyor. Duygu aslında fazla ilginç bir kadın değil, hayatında aşktan başka hiç bir şeyi yok gibi. Yoğun bir işi olmasına rağmen, ne bir hobisi ne de bir tutkusunu hissediyoruz, görünen tek tutkusu Poyraz’a duyduğu aşk. Oysa Poyraz onunla buluşmak üzere beklerken okuduğu kitaplarla, yazdığı çok güzel şiirlerle, yelkene doğaya felsefeye ilgi duyan biri. Konuşmalarında da ilgi alanının genişliği hissediliyor; Duygu’nun ise birkaç yerli film bilgisi dışında bir konuyla yakında ilgilendiğini görmüyoruz. Ayrıca Poyraz’ı elinde kitapla gördüğünde ne okuduğuna ilgi göstermemesi ya da yelkenle çıktıklarında beceriyi alaya alışıyla fazla derinliği olmayan bir kadın tiplemesi olarak görülüyor. Onun için sadece sevilmek önemli. Bu tek boyutundan roman boyunca çıkmıyor. Bu yüzden de Poyraz’ın aşkını anlarken, Duygu’nun aşkını tam anlayamıyoruz. İşcen özellikle Duygu karakterini fazla boyutlu yapmayıp belki de aşka yoğunlaşmasını sağlamak istedi. Okur da aşkın bu kadın için ne denli zorunlu olduğunu bu şekilde anlıyor. Yaşam ile ölüm kadar önemli aşk ve aşksızlık. Duygu’nun orta yaşında bulduğu aşkı kaybetmekten deliler gibi korktuğunu anlıyoruz. Poyraz’da göreceği en ufak bir duygu gerilemesini kaldıracak halde değil; bir gün telefon biraz geç çalsa, üsteleyici aşk sözcüklerini söylemese ya da güzelliğine övgü yağdırılmasa, hemen umutsuzluğa kapılıyor. Bir başka ilginç nokta, Duygu’nun arkadaşının olmaması. Genelde aldatma öykülerinde yakın dostlar önemli rol oynar, bu romanın kahramanları için durum böyle değil. Seyahatleri sırasında tanıştıkları birkaç yabancıdan başka kimseyle konuşmuyorlar. Bu da yazarın karakterleri duyguları içinde iyice izole etme tekniklerinden biri olarak görülebilir.

Duygu’nun soruları ve endişeleri genelde şu cinsten oluyor: “Ya bir gün buraya gelirken, şu an geldiğimiz heyecanla, şu anki duygularla gelemezsek?” “Gerçekten istiyor muyuz zincirlerden kurtulmayı?” “Kendimizi mi kandırıyoruz?” “Sanırım seni kaybetmek köpek gibi korkuyorum.” “Aşk umurumda değil, ben sadece seni kaybetmek korkuyorum.” “Onlar da bir seminerde karşılaşmamışlar mıydı? Genç ve güzel bir kadınla pekâlâ ikincisi yaşanabilirdi?” Bunca şüphe dolu soru, romanı da farklı bir formata sokuyor. İşcen roman boyunca tüm duyguları sorgulama fırsatı veriyor okura. Roman boyunca bütün duygular sürekli sorgulanıyor. Yazar özellikle çok soru soran, az yanıt veren bir roman sunuyor bize. Aşkın ne olduğunu adeta kendi içinde anlamaya çalışan bir yapıda yazılmış.

“Aşkın Haçsız Seferi” aldatma hikâyelerindeki entrikayı her boyutuyla veren bir roman. Bu yönüyle aldatma öyküleri bir anlamda dedektiflik öykülerine benzer. İlk açık nerede verilecek paniği, hiç bitmeyen parçasıdır bu tür ilişkilerin. Poyraz ile Duygu için de durum farklı değil, bir yandan yakalanmaktan delicesine korkarken, diğer yandan yakalanıp rahatlama isteği de yok değil. Yine de roman boyunca eşlerin fark edeceği detaylara dikkat ederek, tanıdık kimselerle karşılaşmamaya özen göstererek, gölge adamlar olarak yaşıyorlar. Bazen bütün bu gizliliğin yarattığı heyecan aşkın kendisinden bile fazla oluyor. Gizliliğin yarattığı heyecanın doğasına çok kereler değiniyor Hakan İşcen ayrıca aşkın sonsuzluğunu da sorguluyor. Özellikle her ikisinin eşlerinin masallardaki gibi “kötü” olarak sunulmaması iyi oluyor. Poyraz âşık olup evlenmiş ve evliliğinin ilk yıllarında çok mutlu olmuş biri; buna rağmen yıllar içinde heyecanlarını yitirmiş, konuşacak ortak konuları kalmamış, sıradanlaşmış aşksız bir birlikteliğe dönüşmüştür evliliği. Romanın özünde, içinde şiddet ya da nefret gibi aşırı duyguların olmadığı, kavganın da pek uğramadığı, “normal” evlilikler var. Ne Poyraz ne de Duygu uçlarda bir mutsuzluk yaşamıyorlar sadece zaman içinde azalmış aşkları ya da sevgileri onları başka yöne sürüklüyor. Tam da bu noktada durup düşünmek gereği duyuyoruz, eğer hiç sorunsuz başlayan ilişkileri bittiyse, şu anda sürdürdükleri ilişkinin de biteceği kesin değil mi? Hakan İşcen aşka övgü yazıyor fakat aşkın sonsuzluğunu sorgulamadan edemiyor. Roman bu açıdan okuru düşünmeye itiyor.

İşcen daha önce “Yaratıcı Yazarlık Kursu” adlı öykü kitabıyla dikkat çekmiş, ilk romanını merakla beklediğim yazarlardan biriydi. Romanın yapısı özellikle edebiyat meraklılarının ilgisini çekecek türden; konusu ise herkesin seveceği gibi...


(Bu yazı Radikal gazetesinin 22 ocak 2010 tarihli Kitap Ekinde yayımlanmıştır.)

İnci Aral "Sadakat"


Her yeni kitabı heyecanla beklenen yazarlardan biridir İnci Aral. En güzel yazdığı konuların başında her zaman evlilik içinde metamorfozlar geçiren kadınların öyküleri gelir. Yeni romanı “Sadakat” bu anlamda tam bir İnci Aral klasiği olarak düşünülebilir fakat burada sadece kadının değil, erkek kahramanın da uzun süreli ilişki içinde uğradığı kişilik değişimini anlatmış.

İnci Aral’ın kadın kahramanları genelde toplumda saygın yeri olan, güçlü ve hoş kadınlardır. Birçoğu ünlü sanatçılardan, akademisyenlerden oluşan kadın kahramanlar arasında birkaç tane de çarpıcı, kendini var etmiş, hırslı kadın tipleri hatırlıyorum. Örneğin “Mor”da babası kapıcılık yapan, annesi evlere temizliğe giden, ama çok varlıklı bir erkekle evlenerek sosyal statüsünü yenilemiş kadın da geliyor aklıma. “Sadakat”ın kahramanı Azra bu kadınlara benzemiyor. Hem silik hem de hayatını ancak bir erkeğin hayatıyla bağladığı zaman değerli bulan kadınlardan. Erkeğe ekonomik güvence gözüyle bakan biri değil Azra, onun erkeğe olan bağımlılığı, varlık nedenini ancak sevildiğinde bulmasından kaynaklanıyor. Görür görmez aşık olduğu yakışıklı Ferda da onun için kısa zamanda var olma nedeni oluyor.

“Sadakat” hapishane koğuşunda başlıyor. Azra hapishaneye, yedi yıldır evli olduğu Ferda’yı öldürme iddiasıyla atılıyor. Avukatının verdiği defter ve kalemle o anda içinde bulunduğu durumu anlatmaya başlıyor, ardından Ferda ile tanışmalarıyla başlayan ve Ferda’nın ölümüyle sona eren birlikteliğini anlatıyor. İlk satırdan itibaren çok mantıklı ve düzgün cümlelerle kendini ifade etmesine rağmen, birşeylerin tam da yolunda olmadığını sezdiriyor. Roman, sadece Azra’nın tanıklığından oluştuğu için, onun ruh halinden ve onun akıl yürütmesinden yola çıkan bir anlatının içine giriyoruz. Zaman zaman mantıksız davranışlarını haklı görebiliyor, basit yalanlara kanmasına kızıyoruz. İnci Aral, okuru bir görüş açısına hapsedip, olayları anlatıcı Azra’nın açısından görmemizi sağlıyor. Bunu çok akıllıca yapıyor yazar, Azra’ya hak vermesek de, onu anlayacak kadar tanıyoruz sonunda.

Hayatında bir erkek olmadan hayatın anlamsız olacağı öğretilen bir kadın olarak Azra, her defasında kendini sevmeyen erkeklere razı oluyor. Öğrencilik yıllarında bir çeşit tuzağa düşürerek evlenmeyi becerdiği ilk eşi gibi, Ferda da ilk başından beri başka şeyler peşinde. Aral bunu birkaç hoş detayla anlamamızı sağlıyor. Örneğin Ferda, daha Azra ile tanışmadan önce onun malvarlığı hakkında bilgi edinmiş, kasabadaki arsalarını ziyaret etmiştir. Bu bilgiyi Azra öğrenince kızacağını ya da en azından şüphe duyacağını sanarken, “(k)arşılaşmamızın bir rastlantı olmadığı belliydi ama gocunmadım bundan. İnsanlar aşk filmlerinde de önceden yazılmış bir senaryoya uygun olarak bir araya geliyorlardı” diye kendini inandırıyor. Aslında roman boyunca hep hayallerini süsleyen bir hayat içinde görmek istiyor kendini ama bunun olmadığını bildiği için de gittikçe hırçınlaşıyor.

Son yıllarda aldatma konulu film ve romanların istilasına uğradığımızı söylemek yanlış olmaz. İnci Aral, konuya aldatma nedenleri ve aldatma oyunları açısından bakmak yerine, sadakat açısından bakmayı tercih etmiş. Roman kahramanı Ferda “Evde kıskanç, mızmız, gözü yaşlı bir kadın varsa erkek dışarı kaçar” sözlerini roman içinde çok kereler yineler. Aynı şekilde Azra’nın babası karısını aldatır ve Ferda’nın babası da aynı şekilde karısını aldatır. Romandaki tüm erkek karakterler mutlaka eşlerini aldatırlar. Ferda’nın sözünü ettiği gibi kadınlar aldatıldıkları için mi hırçınlaşır, yoksa hırçınlıkları mı kocalarını ev dışında maceralara iter, bilinmez tabii. Azra annesini “alımlı sarışınlığında kendini beğenmişliğin gölgesi belirgin sert bir kadındı” diye tanımlar. Sanki babasının evlilik dışı ilişkisini annesinin sertliğine bağlar gibidir. Ayrıca Ferda çok sık özgürlüğünün kısıtlanmasını onu boğduğunu, evliliğin özgürlüğü kısıtlamaması gerektiğini söyler. Ferda’nın bu fikirlerine karşı çıktığını görmeyiz Azra’nın. Sanki kabul eder. Aslında düşünsel olarak ona uzak gelmez Ferda’nın sözleri, çünkü neye karşı çıkacağını bilemez. Soyut genellemeler yapıldığında karşı çıkmadığı düşünceler hayatına deneyim olarak girince, yaklaşımı bambaşkadır.

Aslında İnci Aral çok önemli bir noktaya değiniyor romanında. Özgürlük ve sadakat bir karşıtlık mıdır sorusunu uyandırıyor okurun zihninde. Sadık kalma zorunluluk olduğu zaman, insan özgür olabilir mi? Kuşkusuz buradaki en önemli nokta, özgürlüğün cinsel özgürlüğe indirgenmiş olması. Ferda kesinlikle cinsel özgürlüğünün kısıtlanmış olmasını engellenmişlik, kısıtlanmışlık, baskı altına alınmışlık olarak görüyor. Zihinsel özgürlük alanına gereksinim duyacak biri olmadığı için, evliliği özgürlük kısıtlayıcı olarak görmesi çok normal.

Azra-Ferda ilişkisinin en büyük sorunu bu noktada yatıyor. Azra kocasının “ufak tefek,” “önemsiz,” “adını bile hatırlamadığı” sanal ya da ev dışındaki, “kaçamaklar”ına göz yummaya hazır çünkü bir erkek bulmuşken onu kaybetmek istemiyor. Kadına verilen toplumsal değerden fazlasını hak ettiğini düşünmüyor sanki. Neyin küçük kaçamak neyin büyük ihanet olduğu noktadaki karmaşıklık tüm düzenini sarsıyor.

Romanda dikkat çeken şeylerin başında Azra’nın anlattığı eski mutlu günler. Geri dönüşlerle Ferda ile ilişkilerinin ilk yıllarını abartılı bir tablo çizerek anlatıyor. “Eski evimi yeniledik önce. Ferda’nın hoşuma giden şık deyişiyle günün yaşama koşullarına uygun, yine de özgünlüğünü ve havasını bozmamaya özen göstererek. Geleceğimize ortaklaşa yatırım yapmanın heyecanıyla tazelendi aşkımız. Aylarca perdesinden kapı tokmağına yeni yuvamızı yaratmakla uğraştık. Evimize birlikte bir şeyler beğenip seçmenin zevkini yaşıyor, bir musluk, döşeme taşı ya da boya rengi için çekişmekten bile haz alıyorduk” diye anlattığı günlerin sonradan o denli huzurlu ve mutlu olmadığı ortaya çıkıyor. Aslında ilk baştan beri sorunları olan bir çift Azra ile Ferda. Karşılıklı güvensizlik ilk günden beri her ikisinin de içini kemiriyor. Azra hep “aşk”larından söz ediyor fakat Ferda’nın aşık olduğunu söylemek çok zor. İlk sevişmelerinde Ferda’nın ilgisizliği ve sevişmeden uyuması, hep aşktan söz eden Azra’nın sözlerinden şüphe duyulmasına neden oluyor. Azra’nın aşkı ise ilk başından itibaren hastalıklı. Hayalleri ile gerçeklerin nerede başlayıp bittiğini anlamak zor.

İnci Aral, “sonsuza dek” yalanıyla kandırılmış bir neslin tekeşliliğe bakışını çok güzel anlatıyor bu romanda. Azra gibi sıradan bir kadının güvensizliği, Ferda gibi kolayca kadınları etkileyen bir erkeğin yanında sürekli artmak zorunda. Azra’nın güvensizliği onu daha baskıcı, daha hoşgörüsüz yaparken, Ferda için kaçma nedeni oluyor. Kısırdöngü içine girdiklerini fark etmelerine rağmen (romanda iki kez söylüyor bunu kahramanlar) bundan nasıl çıkacaklarını bilemiyorlar.

Genelde aldatma konulu romanlarda kadın ve erkek kahramanlar klişeleşmiş çıkarlar karşımıza. Aldatan erkekler bir yanda, kıskanç kadınlar diğer yanda genellemelere maruz kalırlar. İnci Aral, Azra ve Ferda karakterlerini genellemeler dışında geliştirmeyi başarmış bu romanda, hiç klişelere düşmeden, kişilik kazandırıyor kahramanlarına. Azra gerçekten de sıradan bir kadın ama takıntılı zihniyle sıradışı bir kişilik kazanıyor gözümüzde. Aral sıradan kadın erkek sorunlarına takılı kalmıyor romanda, Azra ile Ferda’nın öyküsünü okuyoruz ve bu çok benzersiz bir öyküye dönüşüyor. Başta, aldatma ve sadakat konularının çok sık ele alındığını söyleyerek başladım ama İnci Aral’ın “Sadakat”ı son zamanlarda bu konuyla ilgili okuduğum romanların en iyisi. Çok sevileceğini tahmin ettiğim, sürükleyici ve düşündürücü bir roman. Mutlaka okunmalı.

İnci Aral

“Sadakat”

Turkuvaz Yayıncılık, 2010

278 sayfa.

(Bu yazı Dünya Gazetesi, Kitap ekinin Şubat sayısında yayımlanmıştır.)