09 Haziran 2010

Atiq Rahimi "Sabır Taşı"


SABIR TAŞI

Bazı kültürlerin edebiyatı dilimize çevrilmediği için tanıma fırsatı bulamayız. Çeviri eserlerin büyük bir bölümü Batı dillerinden olduğundan, bizler bir Afgan ya da Rus yazarı ancak Fransızca ya da İngilizce yazdığında ya da Batıda saygın edebiyat ödüllerine değer görüldüklerinde tanırız. Atiq Rahimi de bu yazarlardan. Afgan asıllı yazar, anadili Farsça’da yazdığı üç roman sonrasında, dördüncü romanı “Sabır Taşı”nı Fransızca yazmış ve 2008’de Fransa’nın en büyük edebiyat ödüllerinden biri sayılan Goncourt ödülünü kazanmış. “Sabır Taşı,” aynı zamanda sinema yönetmeni ve senarist olan yazarın dilimize çevrilen ilk eseri.

Atiq Rahimi’nin “Sabır Taşı” Afganistan’da savaşın ortasında bir evin tek bir odası içinde geçiyor. Tüm roman sadece bu odaya girenlerin görüldüğü ve duyulduğu bir tiyatro sahnesi sanki. Sahnede bir tek kadın, tek başına yerdeki döşekte yatan serum bağlı, bitkisel hayattaki kocasının başında tespih çekiyor. Molla, Allah’ın doksan dokuz adını tespihle çekerse kocasının iyileşeceğini söylediği için kocasının nefes hırıltısının ritminde, her gün Allah’ın bir adını zikrederek dua ediyor. Bulundukları odada döşeği ayıran perdeden başka, duvarda bir hançer ile kocasının resmi asılı. Sahne arkasından ise ağlayan çocukların, bombalanan şehrin sesleri duyuluyor.

Bilincini yitirmiş kocasının başında kadın, hayatında ilk kez bir özgürlük tadıyor ve tüm düşüncelerini, arzularını, korkularını ve en karanlık sırlarını kocasına anlatmaya başlıyor. Savaş kadının hayatına acı ile birlikte garip bir özgürlük de getiriyor. Hayatı boyunca bedenine sahip olan kocası yerine bu sefer kocasının bedeninin mutlak hakimiyeti kadının elinde. “Etini sakla!” diye bağıran kocası şimdi yanında bir et yığını olarak yatıyor. Kadın, kısa zamanda anlattıklarının onu rahatlattığını fark ediyor “...hasta düştüğünden beri, yani seninle konuşmaya, sana sinirlenmeye, sana hakaret etmeye, yüreğimde sakladığım her şeyi sana anlatmaya başladığım ve senin bana hiçbir yanıt veremediğin, bana hiçbir şey yapamadığın günden beri... tüm bunların beni rahatlattığını, yatıştırdığını anladım. Yani, her an sillesini yediğimiz bahtsızlığımıza rağmen kendimi rahatlamış, özgürleşmiş hissediyorsam... sırlarım sayesinde bu, senin sayende.”

Kadın konuştukça toplumdaki ikiyüzlülüğün intikamını almaya başlıyor. “Gırtlağımdan çıkan ses, binlerce yılın sesi” derken sadece kendini değil, binlerce yıldır konuşması, kendini ifade etmesi yasaklanmış kadınlar adına konuştuğunu fark ediyor. Anlattıkları normalde anlatmasına izin verilmeyen şeyler. On yıldır evli olduğu halde dudaklarından hiç öpmediği kocasına ilk kez nasıl sevişmek istediğini anlatıyor olması, kadının bedenini buluş öyküsüne dönüşüyor. Bedeni üzerindeki erkek egemenliği kalkınca, yavaş yavaş kendini bulmaya başlıyor. Kocası ise tüm çıplaklığıyla söylenen bu sözlere hiç tepki vermeden yatıyor döşeğinde. Bir sabır taşı gibi: “Sana her şeyi anlatacağım seng-i sabur’um, her şeyi. Acılarımdan, mutsuzluklarımdan kurtulana dek...”

Bir Tiyatro Sahnesi

“Sabır Taşı” roman biçemi olarak daha önce karşılaşmadığım son derece özgün bir yapıya sahip. Bütün roman boyunca bir tek mekanın kullanılıyor olması, okuru bir tiyatro sahnesini izliyor havasına sokuyor. Ayrıca sahne üzerinde anlatılanlar coğrafyadan ve kişiselleştirmeden arındırılmış olduğu için ne kahramanların ne de yerlerin adları var. Odanın (ya da sahnenin) gerisinden duyulan savaş sesleri adeta sahne arkasından duyulan sesler etkisi yaratıyor. Sesler yaklaştıkça, tehdit artıyor. Okur tüm roman boyunca bir izleyici gibi, edilgen kılınıyor. Sahne üzerinde seyrettiği kadının acısına şahit oluyor. Tiyatro sahnesine bir başka gönderme de, odanın duvarında asılı duran hançer. Anton Çehov’un “oyunun başında duvarda asılı bir tüfek varsa, oyunun sonunda bu tüfek mutlaka patlamalıdır” teorisine uyarak, dikkat çekilen ya da göze batan tüm simgeler tiyatro geleneğine uygun şekilde gerçekleşiyor.

Ayrıca kadın, garip bir yalnızlık içinde. Sanki dünyanın sonu gelmiş, önemli herkes gitmiş ve geride ancak kurtarmaya değer bulunmayanlar bırakılmış gibi. Tek oyuncunun performansı olarak düşünülebilir roman, kadın hem romanın hem de tüm kurgunun merkezinde yer alıyor. Onun hayat hikayesi, onun arzuları ve en çok da onun bastırılmış kadınlığı dile geliyor.

Anlamını Yitiren Bir Savaş

Atiq Rahimi daha önceki eserlerinde ülkesindeki Sovyet istilasını, Afgan mücahitlerin direnişini anlatmıştı, bu romanında anlamını yitirmiş bir kavgaya dönüşmüş olan savaşı anlatıyor. İlk başlarda savaşan mücahitlerle nasıl gurur duyulduğunu, onlardan kahraman olarak söz edildiğini, özgürlük savaşının bitişini heyecanla beklediklerini anlatıyor fakat ardından toplumun, ailelelerin (burada özellikle kocasının babasının) hayalkırıklığını dile getiriyor. “Baban özgürlük için savaştığın için seninle gurur duyuyordu. Bana özgürlükten söz ediyordu. Senden ve kardeşlerinden nefret etmeye özgürlüğün kazanılmasından sonra başladı, sizler artık sadece iktidar uğruna savaşmaya başladığınızda.”

Öyle ki artık kimin kiminle savaştığının da bilinmediği bir dünya anlatıyor Rahimi. Evini basan askerler “Hangi taraftansın?” diye sorduğunda, kadın “sanırım sizin taraftan” diye yanıtlıyor. Savaştan o denli kopuk ki, kimin ne taraf olduğunu bilecek halde değil. Kadın kendi hayat savaşını veriyor, kendini bulma savaşına çocuklarının can güvenliğini sağlamak eklenince, gerisinin önemli kalmıyor. Savaş konusundaki anlamsızlık romanın her satırında kendini hissettiriyor. Kimsenin kahraman olmadığı bir savaş süregidiyor, kahraman olarak ilk savaşa katılan kocasının beyinden vuruluş nedeni de savaşla ilgili değil, silah arkadaşıyla tutuştuğu bir kavgada yaralanıyor. Bir hiç için yaralandığı çok kereler tekrarlanıyor.

Bir romanı yorumlarken iki ana yol izlenir genelde. Birincisi eserdeki kültürel ve kişisel bağlantılar, ikincisi ise evrensel insanlık halleridir. Rahimi’nin romanı bu iki yol arasında kararlı bir dengede oturuyor. Kişisel göndermeler bir çoklukla verilirken, dünyanın neresinden olursa olsun, her insanın temel duyarlılıklarını yansıtan tarafı da sadelikle veriliyor. Kendini anlatan kadın, babasıyla, kocasıyla kayınpederiyle, çocuklarıyla, evini basan asker çocukla, hep farklı ilişkiler kuruyor, bunlar romandaki çokluğu, farklı katmanları yansıtıyor. Öte yandan anlattıklarını içten ve sade bir dille yaptığından, kadını özüyle tanıma fırsatı veriyor okura.

“Sabır Taşı” tüm okurlara tavsiye edeceğim bir roman. Çevirisi de çok başarılı fakat çevirmenin notu olarak verilen birkaç dipnotu gereksiz bulduğumu da ekleyeyim. Kurgu hatalarını çevirmenin dipnotla vermesi alışılmadık bir durumdur, bir bakıma metne müdahale olarak görülebilir. Oysa bu tutarsızlıklar (tespih çekişlerin sayısı, anlatılan yıllardaki tutarsızlık) okur tarafından zaten anlaşılır, bunlardan metnin içinde söz etmek çok yersiz bence. Yine de mutlaka mutlaka (iki kere) okunması gereken bir roman “Sabır Taşı.”

SABIR TAŞI / Atiq Rahimi / Can yayınları

Ece Temelkuran "Muz Sesleri"


BEYRUT’TA SİLAH SESLERİ

Yıllar, yıllar öncesinden bir sahne gelir gözümün önüne: Yasser Arafat ile Yitzhak Rabin, sanırım Oslo’da, tarihi barış görüşmelerini Bill Clinton’un aracılığıyla yapmak üzere gitmişlerdi. Yüzlerce fotoğrafçı ve basın mensubuna yapılan kısa bir açıklama sonrasında sırayla bina girip müzakerelere başlayacaklardı. Bill Clinton geride, iki yaşlı politikacının kapıdan geçmesini bekliyordu, Arafat ise önden geçmesi için Rabin’i davet ediyordu. Rabin de nezaket icabı, önden Arafat’ın geçmesini istediğinden şiddetli bir inatlaşma başlamıştı. İki inatçı adam birbirlerine yol vermekten bir türlü içeriye giremiyorlardı, Clinton ne yapacağını şaşırmış, kendilerini arkadan izleyen basına dönüp gülmüştü sonunda. Çözülmez Ortadoğu siyasetinin bir simgesi gibi, haber bültenlerine takılmıştı bir türlü bitmeyen dakikalar, sanki ikisi de Norveç soğuğunda sonsuza dek diretmeye hazırdı. Sonunda Nobel barış ödülünü paylaştılar, ardından Rabin Oslo Barış Anlaşmasına imza attığı için aşırı sağcı bir vatandaşı tarafından öldürüldü. Hayal edilen barış da hala gelmedi.

Bu olayları yeniden zihnime düşüren, yeni yılın ilk romanı olarak okuduğum Ece Temelkuran’ın “Muz Sesleri” oldu. 1980’lerden bugüne taşıdığı romanda çok sayıda kahraman, çok sayıda hikaye var fakat hepsinin merkezinde, dünyanın başka köşelerinde geçse de, hep Beyrut duruyor. Hiç bitmeyen savaşı kaderi gibi yaşayan insanların hikayelerini anlatıyor Temelkuran. Tek kahraman etrafında gelişen bir öyküsü yok “Muz Sesleri”nin, farklı mekan ve zamanlarda yaşayan üç çift anlatılıyor.

Öykünün kahramanlarından biri, 1982 yılında, Beyrut savaş meydanı olduğunda, zengin bir ailenin yanında çalışan Filipinli bir genç kadın. Hizmetçilik yaptığı binaya düşen bombalarla hayatı altüst olan, dönecek evi kalmayan kadın, Şatila kampına sığınıyor ve savaşın ortasında burada, kısa bir süreliğine, aşk, aile ve ev buluyor kendine. Kısa süreliğine, çünkü savaş alanında kimse uzun vaadeli planlar yapamıyor. Kendi gibi kaybolmuş ruhların birbirini teskin ettiği, yaralarını sardığı kampta doktorluk yapan filistinli ile yaşadığı aşk, her iki genç için huzurlu bir liman oluyor. Fakat savaşın acımasızlığı sürekli kendini hatırlatıyor; Filipina adını verdikleri bebekleri savaş ortasında büyüyecek ortam bulamayacağından anneannesinin yanına, Filipinlere yollanıyor.

Bundan yirmi sene kadar sonra Filipina geçmişini aramaya Beyrut’a dönüyor. Hiç tanımadığı anne ve babasının izini sürmeye, doğduğu şehri tanımaya geliyor; yine annesi gibi, yaşlı bir kadının yanında hizmetçi olarak işe giriyor. Yıl 2006. Yine savaş, yine parçalanmalar ve yine geleceğe duyulan güvensizlik. Filipina’nın çalıştığı apartman binasında yaşayan diğer insanlar da romanın yan karakterlerini oluşturuyor. Her dairede farklı geçmişi olan bazıları Beyrut’lu bazıları da Filipina gibi buraya rastlantı sonucu gelmiş kişiler.

Beyrut’ta, her katında renkli öyküler barındıran bu apartman binası ile paralel anlatılan bir başka öyküde ise, Oxford’da yüksek lisans tezini yazmak üzere sevgilisi ile bulunun Deniz adında bir genç kadını tanıyoruz. Deniz, Oxford’da kendini tamamen yabancı hissediyor, ne sevgilisiyle birlikte katıldığı sosyal akşam yemeklerine ne de akademik çevreye uyum sağlıyor. Hayatında bir dönüm noktasında olduğu, yaşamının devamını nasıl sürdüreceğinin kararını verme arzusunda olduğu anlaşılıyor. Ortadoğu üzerine tez hazırlıyor ama Batı felsefesinin kalesi sayılan bir üniversitede olduğu için, ikilemlere düşüyor. Deniz kendi içindeki doğu batı savaşının da içine düşüyor. Bir yandan batılı imgesinde bir akademisyen görüntüsü diğer yandan batıl inançlarıyla doğulu kadın ve bir türlü bu iki farklı kadının içinde uyum bulamaması onun en temel rahatsızlığı olarak görünüyor. Üniversitedeki tez hocası da bunu fark ediyor: “Siz, akarken çarpacağı taşlardan korkan bir su gibisiniz. Ortadoğu’ya gitmiyorsunuz. İslami hareketler çalışıyorsunuz ama kafanız karışmıyor. Yoksulluk çalışıyorsunuz ama öfkelenmiyorsunuz. Siz niye bu kadar batılıymış gibi yapıyorsunuz? Yabancıymış gibi? (...) Deniz, siz melezsiniz. Doğu ile Batı’nın tam ortasından gelen bir melez. Melezlik, bir imkan gibi görünüyor ama bir engeldir aslında. Biri olmamanın konforu insanı çok çabuk soysuzlaştırır.”

Bu fikirde olan tek kişi tez hocası değildir üstelik. Oxford’a dayanamayacağını anlayıp Paris’e doğru yola çıktığında da yaşlı bir adamla karşılaşır. Yaşlı adam Deniz’in Türk (ya da Deniz’in deyişiyle Türkiyeli) olduğunu anlayınca “tam ortasındasınız yani. Tam ortası! Berbat! İstanbul, küçükhanım, çok üzgünüm söylemek zorundayım, berbat bir yer” der. Doğu ile Batının savaşıdır yaşlı adamın anlatmak istediği, buna göre savaşın tam ortasında da İstanbul durur.

Ece Temelkuran “Muz Sesleri”nde dünyanın hiç sarılmayan yarası olarak haritaların tam ortasında duran Lübnan’ı öykünün merkezine alıyor. Sonunda Beyrut’ta toplanan roman kahramanlarını da özellikle yabancılardan yaratmış. Böylece savaş ortamının kültür ve kimlik yitimini, yabancılaşmayı ama bir o kadar da yalnız ruhların savaş kaosu içinde birbirlerine tutunmalarını, birbirlerine muhtaç olmalarını anlatıyor. Romanda beni rahatsız eden tek şey, kurguya sürekli yeni karakterler sokulmasıydı. Bu yüzden özelllikle ilk bölümde, anlatı bir türlü başlamıyor gibi geldi. Romanın başlarında bir apartmanın dairelerinde oturanları topluca tanıtsaydı sanırım sonra onların her birinin hikayesi kurguyu bu denli bölmezdi.

Bu küçük sorun romanın ikinci bölümünde zaten ortadan kalkıyor ve konu okuru içine alıyor. İlerleyen sayfalarda aslında romanın içiçe geçen öykülerden oluştuğunu, Deniz’in de öykü içinde yer aldığını görmek hoş bir etki yaratıyor. Kendi içinde kendi öyküsünü anlatan ve kendi öyküsünü bulan bir kurgusu var romanın; zekice kurgulanmış. Ayrıca bu tür siyasi meseleler üzerine yazılan romanlarda bazen karşımıza çıkan didaktik anlatı bu romanda hiç yok. Aksine Temelkuran’ın anlattığı siyasi durumlar ve savaşın iç yüzü hep bireylerin hayatındaki etkileri temelinde veriliyor. Lübnan üzerine bir roman yazıp, bu denli kişisel öykülerle hala süren bir savaşı anlatmak çok zor görünse de, Temelkuran bunu çok hoş bir şekilde başarıyor. Yıla iyi başlatan, hoş ve mutlaka okunması gereken bir roman.

Son olarak: romanın neden “Muz Sesleri” adını taşıdığından özellikle söz etmedim, fakat silah seslerinin her sesi bastırdığı Beyrut için daha hoş bir ad düşünülemezdi.

MUZ SESLERİ / Ece Temelkuran / Everest yayınları


(8 Ocak 2010 tarihli Radikal Kitap ekinde yayımlanmıştır.)

Ludwig Wittgenstein "Kesinlik Üstüne"


BU KİMİN ELİ?

Felsefeciler arasında nesilden nesle aktarılan bazı efsaneler vardır. Bunlardan biri 20. yüzyılın önemli düşünürlerinden G. E. Moore’un bir felsefe seminerinde, çağdaşı filozofları sağduyuya davet etmek için elini havaya kaldırarak “Bu bir eldir” dediği konuşmasıdır. Moore’un bu çıkışı, sağduyudan iyice uzaklaşan, varlıkbilim ve epistemolojiden sadece teknik terminolojiyle söz eden filozoflar için gerçekten de uyarıcı bir etki yaratmıştır. Konuşması boyunca arada sırada elini gösterip “bu hâlâ bir eldir” sözlerini yineleyerek, komik ama bir o kadar da etkin bir hava yaratan Moore, “A Defence of Common Sense” (Bir Sağduyu Savunması) adlı makalesinde, daha sonraları “Sağduyu Felsefesi” adıyla anılacak olan bilgi kuramını ortaya koyar. Moore’un felsefesi genel okur tarafından pek bilinmez ama felsefe öğrencileri için çok önemlidir. Hem çok sayıda düşünürü etkilemiş hem de çağdaşları gözünde çok saygın bir yere sahip olmuştur.

Ludwig Wittgenstein da Moore’un kuramlarına ilgisiz kalmaz. İki düşünür aynı dönemde Cambridge’de hocalık yaparken yakın dostluk kurma şansı da bulmuşlardır. Wittgenstein’ın geçtiğimiz hafta yayımlanan Kesinlik Üstüne, “(b)urada bir el olduğunu biliyorsan, geri kalan her şeyi sana bağışlayacağız” sözleriyle başlar. Yazarın gönderme yaptığı Moore’un ünlü sözleridir. Romanlarda bile ender bulunacak bu muazzam giriş tümcesiyle vakit kaybetmeden konuyu ve durduğu yeri belli eder Wittgenstein. Eserin ana konusu bilgi, şüphe ve kesinliktir. Bu konu elbette sadece Wittgenstein tarafından değil, yüzlerce yıldır tüm felsefe akımları tarafından ele alınmıştır. Konu aslında basit görünür: dış dünyayı bildiğimizi ne kadar netlikle söyleyebiliriz? Ve söylediğimizde, şüpheciliğin ağlarına düşmekten kurtulabilir miyiz?

Kesinlik Üstüne Wittgenstein’ın hayatının son yıllarında yazdığı notlardan oluşur. Ölümü ardından dost ve öğrencilerinin derlediği Kesinlik, genelde Felsefi Soruşturma’lardaki yan temalardan birine açıklık getiren notlar olarak ele alınır. Dağınık bir yapıda olmaları, yazarın bunları yayınlanmak üzere elden geçirmediğinin kanıtıdır, zaten eserlerinin ancak ölümünden sonra basılması dileğini dostlarına çok kereler dile getirmiştir. Dağınık yapıda dedik ama filozofun sadece merkez konu (bilgi ve kesinlik) etrafında yazdığı notlardan oluştuğu için, bu hissedilmez. Ayrıca bazı temalardaki süreklilik ve yineleme, düzensiz yapıyı yine de anlaşılır kılar.

Wittgenstein’ın ontoloji ve epistemoloji konularında en değerli (yaşamının sonunda ulaştığı olgunlukla, en gelişmiş) fikirlerini tartışan bir eseri kısa bir tanıtım yazısında anlatmak mümkün olmaz fakat bu eseri okuduktan yirmi yıl sonra yeniden elime alınca, Wittgenstein’ın felsefe tarihini, çağdaşlarını (dostlarını) ve hepsinden çok da kendisini nasıl sürekli eleştiri altında tuttuğunu görmek inanılmaz geliyor. Kendi felsefesine de en acımasız silahlarla saldırışı çok özgündür. Felsefesini kökten değiştirmekten de hiç çekinmemiştir oysa felsefe tarihi boyunca bunu yapmış düşünür sayısı fazla değildir.

Nereden Biliriz?

G. E. Moore’un kuramına göre insan algılamaları dışında ve insanın algılamalarından bağımsız olarak varlığını sürdüren bir dünya vardır. Wittgenstein’a göre bunu söylemek, felsefe adına bir şey söylemek değildir, buna rağmen Moore’a hayranlığını dile getirir. Ona göre Moore, kaçmak istediği ve gereksiz bulduğu şüpheciliğin kucağına atar kendini çünkü bu tip önermeler dünya hakkında bilgi verir ama “bunu nereden biliyorsun?” sorusuna yanıt vermezler. Felsefe içinse asıl olan bu sorudur. Buna göre, “Bu bir eldir” önermesi dil içinde bir çerçeve oluşturmak ve dünyaya bir anlam yaratmaktan başka bir şey değildir. Ve Wittgenstein’a göre, bu tür önermeler zaten şüphe altında olmamalıdır. Çünkü Moore’a yanıt olarak “burada bir el olup olmadığını bilmiyorum” denmesinin anlamı yoktur; yanıt sadece “daha yakından bak!” olabilir.

Wittgenstein filozoflar arasında, açıklamalarını en iyi örneklendirenlerin başında gelir. Kesinlik de bu açıdan benzersiz örneklerle dolu. Örneğin yukarıdaki açıklamadaki dil işlevini, bir kapı mandalına benzetir. Moore’un önermeleri gibi önermeler, aynen kapı mandalının gördüğü türden işleve sahiptir, kapının açılıp kapanmasına, başka deyişle işlemesine yararlar. Moore’un sağduyu önermeleri de bunlar gibi, dilin anlam kazanmasını sağlar. Fakat bunları epistemolojik anlamda ele aldığımızda, anlamlarını sorguladığımızda, felsefeye fayda sağlamayacak kadar basittirler. Bu noktayı anlamak, Wittgenstein’ın dil felsefesini anlamak için zorunludur.

Wittgenstein Kesinlik’te, dış dünyanın şüphe edilebilir olduğunu savunmak gibi bir niyet taşımaz. Ayrıca şüpheciliği çürütmek ya da Moore’un sağduyu felsefesini desteklemek gibi bir niyeti de yoktur. Tek gösterdiği (hem de çok zeki örneklerle) şüphenin gerekeni yapmadığıdır. Bazı önermelerin doğal hallerinde mantıklı olduğunu söylemekle yetinir, bunlar dil içinde belli bir yere sahip araçlardır Wittgenstein için. Bunlara fazla anlam yüklemek, dilin işleyiş biçimiyle dünyanın işleyiş biçimini değiştirmeye çalışmak kadar anlamsızdır. Dilsel bir kullanımla düşünceler düzene sokulabilir fakat dilsel bir düzenleme ile çorap dolabı daha toplu bir hal almaz; ya da düşünerek ve mantıksal açıklamalar yaparak dünya daha düzgün bir yer olmaz. Aslında Wittgenstein’ın dil felsefesi böylesine basit bir noktadan hareket ederek, dünyayı yeniden anlamlı kılmaya çalışır. “İkinci Wittgenstein” dönemi olarak bilinen düşüncelerinin merkezinde, gerçekliği bir dilsel oyun olarak görmemek yatar.

Kesinlik Üstüne genelde kendi başına yayımlanan bir eserdir. Metis yayınları hoş bir sürprizle kitaba Kültür ve Değer adlı, yazarın başka notlarını da eklemiş. Ayrıca böyle yaparak kitabı daha geniş bir okur kitlesi için ilginç kılmışlar. Kesinlik Üstüne sadece felsefe öğrencilerinin ilgisini çekecek bir yapıt ama Kültür ve Değer aksine genel anlamda felsefeye ilgi duyan, sanat ve kültür üzerine yeni düşüncelere açık herkes tarafından zevkle okunacak bir yapıt. Wittgenstein’ın derin müzik bilgisini görmek de okurun hoşuna gidecektir. Bildiğim kadarıyla her iki eser ilk kez dilimize çevriliyor. Kesinlik’i belki en çok Felsefi Soruşturmalar’ı daha iyi anlamak isteyen bir okur ama Kültür ve Değer’i herkes okumak isteyecektir.

Kesinlik Üstüne / Ludwig Wittgenstein

(Bu yazı 1 Ocak 2010 tarihinde Radikal Kitap ekinde yayımlanmıştır.)

10 Mayıs 2010

Enis Batur "Kulak"


GÖLGEMİN GÖVDESİ OLUR MUYDUNUZ?

Berlin Filarmoni orkestrası dünyada bir ilk gerçekleştirerek, iki haftadır konser salonunu tüm dünyaya açıyor. İnternet üzerinden canlı yayında ünlü orkestranın konserlerini her isteyen, çalındığı anda dinleyebiliyor. Bu muhteşem yenilik, hafta sonlarımı değiştirdi. Pazar akşamüstü, bir yandan Enis Batur’un yeni kitabı “Kulak”ı okurken, diğer yandan, kulak deyince ilk akla gelen besteci, Beethoven’in dördüncü piyano konçertosunu dinliyordum. Dördüncü konçerto Beethoven’in orkestra eşliğinde, son kez dinleyici karşısına konser piyanisti kimliğiyle çıkmasından dolayı ayrıca önemlidir.

Beethoven’in bir eserinden haz almak için, müzik hakkında bilgi sahibi olmak gerekmez elbette, fakat müzikle kurduğumuz ilişkide bilgi, haz arttırıcı öğe olabilir. Batur’un “Kulak”ı da müziği anlamaya, esere yakınlaşmaya olanak sağlayan bir kitap.

“Kulak” üç ana bölüm ve bir sonsözden oluşuyor. Birinci bölüm, “gölgemin gövdesi olur muydunuz?” sorusuyla başlıyor. İlk başta sorunun bana, yani okura sorulduğunu sanarak okumaya başladım fakat ilerleyen sayfalarda bana öyle geldi ki, soruyu ben – yani okur – yazara soruyordum belki de. İlk satırlarda dile getirilen gibi “izin verirseniz, anlamaya/kavramaya çalışma sürecinizi anlamaya/kavramaya çalışacağım yanıbaşınızda.” Yazar da bunun üzerine “bana sorulamayacak soru yoktur” sözlerini tekrarlayarak, bir diyalog başlatıyor.

Yazarın gölgesiyle giriştiği bir diyalog bu: tam da Platon diyalogları gibi, birlikte akıl yürüten, birlikte düşünen ve okuru da birlikte düşünmeye çağıran formül üzerine kurulu. Diyalog, bir konu üzerinde akla gelebilecek her soruyu soran yapısıyla, çok çekicidir. Düz bir denemede yazarın göze alamayacağı denli zıtlığı ve görüş farklılığını rahatça dile getirebilir. Hatta fikirleri kıyasıya kavgaya bile tutuşturabilir. Platon, diyaloglarında okuru adım adım kendi istediği noktaya getirir; soruları da kendi sorduğu için, okur kendi aklına gelecek her sorunun yanıtlanmış olduğu hissine de kapılır. Batur da ele aldığı dinleme/duyma konusunda akla gelebilecek her soruyu açmaktan geri durmuyor. Böylece gerçekten de konuyla ilgili bir doyum hissettiriyor okura.

“Kulak,” kulağın yapısı ve fizyolojisiyle ilgili konuları da kapsamı içine alsa da, aslında çağdaş besteci Luciano Berio’nun “Kral Dinliyor” adlı operası üzerine bir araştırma. İlginç olan, Enis Batur’un operayı henüz dinlemeden esere başlıyor olması. Ve bu yüzden de diyaloga kendisiyle alay edercesine giriyor. Batur, hiç durmadan yazan biri olarak, sonunda ne yapsın ki, bilmediği bir konu üzerinde de yazıyor. Girişteki bu alay, “demek sıra buna da geldi” sözleri, eserin ironik havasını erkenden hissettiriyor. Bilmediği bir opera üzerine yazıyor ama kesinlikle bilgisizce değil. Henüz gezmediği yerler hakkında heyecanla bilgi toplayan birine benziyor bu bölümde. Ya da tanımadığı biriyle ilk randevusuna gidecek birine. Benzer bir duyguyu, eserlerini yakından tanıdığım bir yazarın yeni kitabı çıkmak üzereyken yaşarım. Bu bekleyiş içinde tahminler yürütmek, konusu hakkında duyduğum birkaç cümle üzerinden bir romanı hayal etmeye çalışmak çok hoştur. Enis Batur da “Kral Dinliyor” operası cd kaydının siparişi ile eserin eline ulaşması arasında geçen zaman içinde bu duyguyu anlatıyor.

İkinci bölümde diyaloga yeni bir ses katılıyor: artık operayı dinlemiş olarak, müzik hakkında da bilgi sahibi olabilecek yeni bir ses. Batur “Kral Dinliyor” operasına tüm katmanlarıyla bakıyor bu bölümde. Operanın oluşum süreci de ilginç öykülerle dolu. Roland Barthes’in bir eserini okuyup esinlenen Italo Calvino ile Luciano Berio, birlikte bir opera yaratmaya karar verirler. Calvino librettoyu yazacak, Berio da besteleyecektir. Fakat düşünüldüğü gibi olmaz ortak çalışma, libretto bugün Berio’nun eseri olarak bilinir, çünkü Calvino’nun eseri üzerinde fazlaca değişiklik yapmıştır.

Opera, kraliyetindeki her şeyi başkalarından duyan bir kralı anlatır. Gerçeklere ancak diğer insanların sözleri aracılığıyla ulaşır hükümdar. Bu arada sarayına gelen bir tiyatro topluluğu Shakespeare’in “Fırtına”sının provalarını yapmaktadır. Kral, kulağına ulaşan gerçeklikle piyesi ayırt edemez. Kendini Prospero sanmaya başlar.

Aslına bakarsak, hükümdarlar gerçekliğe “Kral Dinliyor”un kahramanından daha yakın değildir. Gerçeklik, bir kralın kendi deneyimi değildir. Saray dışına ender çıkan bir kral için, dünyada olanlar hep ona aktarıldığı şekilde yer alır zihninde. Operanın siyasi bir tavır takındığından emin değilim ama bir hükümdarın gerçeklik sorununun algılama hatalarıyla ilgili olması, sadece felsefi açıdan değil, siyasi açıdan da ilginç geldi bana. Enis Batur, konunun bu yönüyle ilgilenmemiş. Ben de Batur aracılığıyla opera hakkında bilgi edindiğim için, operayı dinleyene kadar daha fazla fikir yürütemeyeceğim.

Enis Batur “Kulak”da birçok metne gönderme yapıyor. Barthes’ın denemesi, Umberto Eco’nun Berio ile yaptığı söyleşi ve Calvino’nun librettosu ya da daha sonradan libretto kaynaklı öyküsü metnin içinde yer alıyorlar. Bunları da okuma isteği veriyor okura Batur. Kitabın sonunda aslında bu metinleri de ekleyerek kitabı yayınlamak istediğini ama yayın izinleri yüzünden bunun gerçekleşmediğini yazıyor. Ben şimdilik sadece Calvino’nun öyküsünü okuyabildim fakat operayı çok yakında dinleyeceğimi biliyorum. Fakat bunları yapmadan da eser hakkında fikir edindiğim hissine ulaştım.

Bu kitabın ayrıca hoş ironisinden de söz etmek gerekir. Enis Batur'un insanlığa sitemi gibi algılanabilecek bazı satırlar var: “Seneca, Cicero, Epikuros, Plutharkos gibi bilgelerin en hırpalayıcı özelliği, insanın akıl yürütme yetisinin iki bin yıl sonra mek parmak gelişmediğini kanıtlamalarıdır.” Bir başka yerde “(ö)yle bir acz, öylesine acıklı bir çırpınış ki bu, ‘cogito ergo sum’ cümlesini varoluşundan yüzmilyonlarca yıl sonra kurmayı başarmış olmasından bir yücelme payı çıkarabiliyor.”

Enis Batur'un eserleri asla sıradanlaşmaz gözümde, çok sık okumayı sevdiğim yazarlardan biri olduğu halde her seferinde bambaşka etkilerle ayrılırım metinlerinden. Her konuyu ele alışı farklı ve yeni gelir. Onun okurlarını yaratıcı kılan bir yönü olduğunu çok kereler düşünmüşümdür, "Kulak" da böyle bir kitap: merak uyandırıyor, düşünmeye teşvik ediyor ve tabii bilgi veriyor.


KULAK / Enis Batur / Sel yayınları / 2009 / 70 sayfa

(Bu yazı 16 Ocak 2009 Radikal Gazetesi Kitap ekinde yayımlanmıştır.)


12 Nisan 2010

Haruki Murakami "Sahilde Kafka"


Karanlık Tüneller

Son birkaç yıldır Nobel edebiyat ödülü sahibini bulmadan önce, Haruki Murakami’nin adı ortalarda dolaşmaya başlar. Bazılarına göre Japonya’nın yaşayan en iyi yazarı, bazılarına göre de günümüzün en iyi yazarlarından biridir; ama hiç kuşkusuz Batının en sevdiği Japon yazardır. “Zemberekkuşu’nun Güncesi”yle Türkiye’de de tutkulu bir okur kitlesi edindi kendine. Yeni romanı “Sahilde Kafka” ile okur sayısının artacağına kesin gözüyle bakabiliriz.

“Sahilde Kafka” iki kahramanın öyküsünü paralel anlatıyor. Romanda tek sayılı bölümlerde anlatılan birinci öykü, Kafka Tamura’nın on beşinci yaş gününde evden kaçmasıyla başlıyor. Dünyaca ünlü bir heykeltıraş olan babasının kehanetine göre, büyüdüğünde hem babasını öldürecek hem de annesi ve ablasıyla yatacaktır. Annesi evi terk ettiğinde dört yaşında olduğu için, ikisini de hiç hatırlamaz, elinde sadece ablasının bir çocukluk resmi vardır. Bu durumda çaresiz, Sofokles’in kahramanı Oedipus gibi evden kaçmak tek çözümdür. Çift sayılı bölümlerde ise, altmışlık Nakata’nın öyküsü anlatılır: İkinci Dünya Savaşı sırasında, henüz dokuz yaşındayken, Nakata ve sınıfındaki diğer öğrenciler, mantar toplamaya gittikleri tepede ne olduğu bilinmez bir saldırı sonucunda bayılırlar. Yetişkinleri etkilemeyen “şey” on altı çocuğun birkaç saat boyunca bilinçlerini yitirmelerine neden olur. Aralarında sadece Nakata, birkaç hafta süren garip bir koma halinde kalır. Askeri hastanede uyandığında, ne ailesini hatırlar ne de okuma yazmayı, oysa bu tuhaf olaydan önce sınıfın en akıllı öğrencisidir. Nakata’nın zihnindeki her şey silinmiş, yavaş anlayan, soyut düşünme yeteneğini kaybetmiş biri haline gelmiştir. Kaybettiği düşünme yetileri yerine, kedilerle konuşabilme ve gökten yağacak balıkları önceden söyleme yeteneği geliştirmiştir. Genç Kafka ile yaşlı Nakata’nın önceleri bağlantısız görünen ama sarmal ilerleyen hikâyeleri ortak bir buluşma noktasına doğru ilerler. Roman boyunca hiç karşılaşmazlar ama birinin rüyasının diğerinin gerçekliği olduğu, bilinçdışında tanıştıkları izlenimi verir.

İki kahraman Japonya’nın Şikoku adasına doğru yol alırlar. Farklı nedenlerle, birkaç hafta arayla, kendileri dışında bir gücün etkisiyle bu adaya yönelirler. İkisi için de buraya gelmelerini gerektirecek bir neden yoktur, burada tanıdıkları da yoktur (Kafka’ya bu yönü cazip gelir) ancak bilinmez bir duygu onları Şikoku adasında Takamatsu’ya getirir. Yolculuklarında karşılarına yardımsever insanlar çıkar. Kafka’nın yol göstericisi, iş ve yatacak yer bulduğu kütüphanede çalışan androjen, eşcinsel ve hemofil Oşima’dır. Kadın bedenine sahip, erkek ruhu taşıyan bir eşcinsel olarak tanımlar kendini. Karmaşık ruhsal ve fiziksel yapısı aynı zamanda hastalığı yüzünden çok narindir. Eğitim görmediğini, okuldan erken ayrıldığını söylese de, Japon ve dünya klasiklerini çok yakından bilir Oşima. Nakata’nın yol göstericisi ve yol arkadaşı ise yoksul çevrede büyümüş bir kamyon şoförüdür. Çok sevdiği dedesine benzettiği Nakata’ya yardım etmek, onunla yolculuğa çıkmak hayatının geldiği noktasında önem kazanır. Uzun öyküleri sevmediğini, karmaşık düşüncelere alışık olmadığını sık sık söyler zaten Nakata da ancak basit sözcüklerle anlatabilir kendini.

Kafka’ya yardım eden bir de Karga adlı iç sesi var. Romanın daha başlarında uyarır alt benliği “...bundan sonra olacakların üstesinden gelebilirsin. Ne de olsa sen, dünyanın en sert on beşlik delikanlısısın. Kendine güven. Soluklarını düzenle, kafanı düzgün çalıştır. Bunu yapabilirsen sorun kalmaz. Ama çok temkinli olmalısın. Bir yerlerde, birilerinin kanı üstüne bulaşmış. Gerçek kan. Hem de bol miktarda. Şu an birileri, ciddi ciddi seni arıyor olabilir.” Romanın başlarında daha sık duyduğu alt benliği, dışarıdan yardım aldıkça az duyulur.

“Sahilde Kafka”yı okurken bir sonraki satırda nelerin beklediğini asla hayal edemez okur: bilincini yitiren on altı çocuk, gökten yağan balıklar, rüyada sevişilen hayaletler, ölü kedilerin ruhundan kaval yapmaya çalışan bir heykeltıraş, Kentucky Fried Chicken’ın ambleminde yer alan beyaz sakallı Albay Sanders’ın fahişe pazarlaması, vb... bütün bu gerçeküstü öğeler peş peşe dile getirildiğinde deli saçması gibi gelebilir fakat bunları Sofokles’in tragedyası, Platon ve Hegel’in felsefeleri ile birleştirdiğinde ve günlük yaşamın bir parçası gibi sunduğunda simgesel anlam kazanır. Murakami’nin anlatısının başarısı bence üç farklı kurgu tipinde eşit derecede başarılı olmasında yatıyor. Birincisi eşsiz sürükleyici anlatımı: her sayfada heyecan yaratmayı başaran bilinmezlerle donanmış kurgu. İkincisi tamamen Murakami’ye özgü (tahminim, ilerde Kafkaesk gibi Murakamesk sözcüğünün yerleşeceği yönünde) gerçeküstü olaylar ve bu olayların olağan bir dille anlatılıyor olması. Sonuncu olarak da kurgunun felsefeden beslenmesi ve ontolojiyi günlük yaşamın bir parçası gibi olağan hale getirmesi.

Murakami karakterleri karanlık deliklerde ya da suyu kurumuş kuyunun içinde (Zemberekkuşu’nun Güncesi) ya da ormanın acımasız karanlığında kaybolup yapayalnız kaldığında, farklı bir bilinç boyutuna geçerler. Bazen farklı bir zaman boyutu da olur bu. Kafka da bilinçdışı karanlık deliklerde yolculuklar yapar. Rüyasında baba katili olabilir, annesiyle sevişebilir; bunların hepsinin eğretileme olduğu düşüncesi onu rahatlatmaz, yine de Kafka örneklerini kurgudan alır. Aklı karıştığında, hayalete âşık olduğunu sandığında yol göstericisi Oşima onu gerçekliğe değil, antik kitaplara yönlendirir, on birinci yüzyıl Japon klasiği Genji Öyküsü’nü (romanda Genci olarak yazılmış) okumasını tavsiye eder. Böylece roman, klasiklerden, şiirlerden, resimden ve en çok da müzikten beslenir, öyle ki, roman kahramanları, kahraman oldukları bilinciyle kurguda yer alırlar.

Murakami’nin kalemi trajik olduğu kadar komik de olabilir. Romanda beni güldüren bölümlerden biri, şapşal bir sokak kedisiyle diyalog kurmaya çalışan Nakata’nın anlamsız konuşmaları ve bunun üzerine yanlarına gelen iyi beslenmiş, zeki siyam kedisi Mimi’nin zavallı sokak kedisini azarlayışı oldu. Komik unsur kadar şiddet öğeleri de vardır Murakami’nin eserlerinde. Bu romanında da canlı kedilerin kalbini yiyen karakter gibi tiksindirici ve korkunç çok fazla sahne var. Kediler hemen her romanında önemli rol oynar, “Sahilde Kafka”da durum aynı. Yazarın bir özelliği de erotizmi çok yerinde kullanmasıdır. Kahramanları, özellikle kadın kahramanları, erotik anlamda açık sözlüdür. İsteklerini kolayca dile getirirler. Hoş olmayan bir cinsel deneyim sonrasında “(ö)yle özür dilemeye kalkarsan, ben de kendimi kötü bir şey yapmış gibi hissederim. Bu vücudunun bir hali sadece. O kadar aklına takmana gerek yok” diyecek kadar rahatlardır. Ergenlik çağındaki Kafka için doğal olarak her şey cinsellikle bağlantılıdır ancak çevresindeki kadınların bu denli rahat ve hoşgörülü olmaları romanı da başka boyutlara sürükler: sapkın cinsellik yoktur, doğa gereğini yerini getirir.

Daha önce dört romanını okuduğum yazarın, altı yüz elli sayfalık “Sahilde Kafka”sı bence en güzel romanı. Özellikle görsel detaylar açısından yine çok etkileyici. Benzersiz mekân yaratma gücüyle, günlük hayatın ayrıntılarını netleştiren (her öğün yemek, günlük beden temizliği, vb.) çok renkli imgeler yaratan bir yazar Murakami. Yayınlandığı her ülkede yılın kitabı seçilmiş bir roman ayrıca. Bir de çok prestijli Kafka edebiyat ödülünün sahibi.


Sahilde Kafka / Haruki Murakami / çev.: Hüseyin Can Erkin / Doğan Kitap / 650 sayfa.

(Bu yazı 6 kasım 2009 tarihli Radikal Kitap ekinde yayımlanmıştır.)


22 Mart 2010

Murat Gülsoy "Karanlığın Aynasında"


BU YAZIYI OKUMAYIN

Mümkün olsa, bu satırları okuyan gözler şimdilik yazının geri kalanını okumasın isterdim: hem söz edeceğim kitapla aranıza girmemek hem de tabula rasa halinde okumanın yaratacağı şaşkınlık, etkisini yitirmesin diye. İlkçağlarda tragedya seyircileri görmeye gittikleri eser başlamadan önce kahramanı ve konuyu çok iyi bilirlerdi; zaten oyunun başında kahin, tragedya kahramanının başına gelecekler konusunda uyarırdı seyirciyi. Ezbere bildiği masalı tekrar tekrar anlattıran çocuk gibi, gösteriyi yine de heyecanından birşey kaybetmeden seyrederlerdi. Hala süren bir anlatı geleneği olmasına rağmen bugünün seyircisi artık bilinmezlerle uyarılmayı sever.

Murat Gülsoy “Karanlığın Aynasında” adlı son romanında, tam da bunu yapıyor. İlk satırından başlayarak okuru zevkli bir bilinmezler içine sürüklüyor. Roman Ece adında genç bir kadının panik atak şikayetleriyle bir hastanenin acil servisine gelmesiyle başlıyor. Ece’yi muayene eden doktor Orhan daha hastayı görmeden, bu anın onun hayatını değiştireceğini hissediyor. Hasta ile doktorun karşılaşmaları adeta déja vu havasında gerçekleşiyor. Aynı zamanda anlatıcı da olan doktor Orhan “haz ve korku karışımı bir duygunun mayalanmakta olduğunu hissediyordum” diye açıklıyor duygularını ilk kez bakıştığı Ece’yle karşılaştığında. İkisi de aşık olmaya hazır, hatta karşılaşmadan önce sanki aşık olmaya başlamış gibiler.

Ece zor bir çocukluk geçirmiş tiyatro oyuncusudur. Hiç tanımadığı babası, o daha doğmadan ayrılmıştır annesinden. Ece’nin bütün çocukluğu, yaşlı bir kadının bakımını üstlenen annesiyle birlikte, kendilerine ait olmayan bir evde, bir aileden yoksun bir şekilde geçmiştir. Orhan ise doktor babasının izinden giderek doktor olmuş, kendi deyimiyle “vasat bir hekim olduğunun” farkındadır. Babası ve amcası ani bir trafik kazasında öldükten sonra, yengesinin ve ruhsal sorunları olan kuzeni Sarp’ın sorumluluğu bir bakıma ona kalmıştır. Orhan’a göre, aldığı eğitimle iyi bir doktor olunamaz zaten, vasatlığı buradan kaynaklanır, öte yandan şefkatli biri olduğu için hastalarıyla ilgilidir. Dikkatsiz değildir. Korkular içinde acile gelen Ece’yi de bilgisinden çok şefkatiyle sakinleştirir. Henüz tanışmış olmalarına rağmen “hayatımın her küçük parçasını inanılmaz bir ışıkla aydınlatmaya başlamış olan bu kadın” diye söz eder Ece’den ve birkaç kez “Ece’ye bir şey olmasına izin veremezdim” sözlerini yineler. İlk gördüğü andan itibaren sadece aşık olmamış, aynı zamanda koruma isteğiyle sarılmıştır genç kadına.

“Karanlığın Aynasında” hoş bir aşk romanı formatında başlar fakat bir yandan da, bir şeylerin yanlış gittiğini hissettirir. Olaylar Orhan tarafından birinci tekil şahısta anlatılmasına rağmen, diyaloglarda hiç sesi duyulmaz anlatıcının. Doğrudan soru sorulduğunda “cevap vermedim, sadece yutkundum,” “cevabımı beklemeden viskisinin kalanını da bir dikişte bitirdi,” “tepki vermediğimi görünce...” “her zaman olduğu gibi susmayı tercih ettim,” şeklinde olur. Hiç konuşmaz Orhan. Ama ironik şekilde anlatıcıdır. Sesi duyulmaz ama aslında hep onun sesidir duyulan. Garip bir paradoks yaratır Gülsoy böyle yaparak.

Aslında tam da bu paradokstur romanın merkezinde yatan. Bir aşk romanı olarak başlayan roman, Ece’nin kaybolmasıyla yeni boyut kazanır. Şimdi artık Ece’nin verdiği bilgiler üzerinden Orhan’ın onu yeniden bulması gerekir. Yaşadıklarını anlattığı kuzeni Sarp, görünürdeki tek yardımcısıdır. Şizotipal kişilik tanısı konulan Sarp’ın gerçeklik algılama problemi işleri zorlaştıracağına kolaylaştırır. Sarp kendini bir romanın içinde olarak algılar. Bir roman karakteridir, roman kahramanı olmadığı bilincinde olan bir yan karakter olduğunu söyler. Bu durumda romanın kahramanı olarak Orhan’ın Ece’yi araması gerekir. Fakat nerede arayacaktır, asıl soru budur? Telefon denilen şeyin işe yaramadığı, anlamsız mesajlar verdiği, adreslerin birbirlerine karıştığı, cüzdanların ve kimliklerin aynı kişinin cebinde olması gibi olayları çözmeyi zorlaştıran sorunlar doludur. Ece’yi arayacağı bir tek yer kalmıştır artık, Sarp’ın önerisini gerçekleştirmek en akıllıca fikir olarak görünür: Ece’yi romanın içinde aramaya başlar.

Roman bu noktadan sonra farklı bir gerçeklik boyutunun ironisiyle oynamaya başlar. Zaten okuru buna birkaç sahneyle alıştırmıştır önceden. İlk başta Ece’yi sahnede oynarken izlerken, piyesin gerçekliği ile gerçeklik arasında paralellik kurar. Burada katmanlar halinde gerçeklik yattığını hissettirir. Roman kahramanı Ece, sahnede oynayan Emily adlı karakteri canlandıran Ece’den daha mı az gerçektir? Daha sonra rüyasında gördüğü Ece ise bu iki Ece’den bile daha az gerçektir. Aslında bu Ece’lerin hepsi gerçekliğin farklı kademelerinde varlık bulurlar. Yazar böyle yaparak, bir roman kahramanını “daha az gerçek” ya da “daha çok gerçek” olarak algılamanın saçmalığı içine düşürür okuru. Bu noktada “Gerçek denilen şeyin elle tutulur ve gözle görülür olması gerekliliğinden o gün o dakika kuşkuya düşmüştüm. Beynimizde olup bitenleri bile tam anlamıyla kavrayamıyorduk. Kaldı ki gerçeklik...”

Gerçeklik, Murat Gülsoy’un öykü ve romanlarında en çok didiklediği temaların başında gelir. Bu romanında da “hareketlerimizi yönlendiren bir üstvarlığın varlığı” hem Sarp’ın teşhisini koyan doktor tarafından hem de Sarp tarafından dile getirilir. Doktora göre “eğer dinsel eğilimleri varsa bu Tanrı gibi bir varlığa dönüşüyor; kimilerinde uzaylılar, kimilerinde hayaletler, işte Sarp’ta da bir yazar” şeklinde üstvarlık olarak ortaya çıkıyor. Çünkü insan zihni aralarında bağlantı olmayan işaretleri birbirine bağlamakta çok usta. Sarp içinse, gerçeklik belki de fazla acı olduğu için bir romanın içinde olmak daha güvenli ve huzurlu. Ayrıca Sarp bir roman içinde olduğunu hayal etmeyi hiç bir zaman kendi zihninin yeteneği (ya da eksikliği) olarak görmez. “Bir romanın içinde olduğumu fark etmişsem, bu yazar böyle istediği için gerçekleşmiş demektir. Yani bu bir marifet değil. Peki, ama yazarı bilmenin bir yolu var mı? Yok. Mümkün değil. Romanın dışında nasıl bir dünya olduğunu bilmenin bir yolu yok gibi görünüyor. İçinde bulunduğum romanın dünyasına benzediğini varsayabilirim ama bundan asla emin olamam. Bir sürü roman okudum farklı dünyalarda geçen. İnsanların cinsiyetlerinin zaman içinde tersine döndüğü ya da hasta olanların iyileştirilmesinin korkunç bir suç olduğu ya da makinelerin insanlardan daha akıllı olduğu ya da maymunların hükmettiği ya da sadece geometrik şekillerden oluşan iki boyutlu...“

Kurgu içinde kurgu yer aldığında, en çok yazar merak edilir. Sarp da bunu yapıyor akıl yürütmesinde. Orhan sevgilisini bulmak için romanı yeniden canlandırırken, maketlerle kahramanlara yeniden can veriyor. Aynı şekilde romanın yazarı da, Orhan’a ve diğer roman kahramanlarına can veriyor. Bunlar içiçe geçen kurgular şeklinde gerçekliği sorgular hale getiriyor okuru. Nasıl Sarp’ın hastalıklı zihni olaylar arasında olmayan bağlantıları kuruyorsa, roman okuru da motifler arasında benzerlikler kurmaya başlıyor. Aslında bütün anlatı yazarın serbest çağrışımlarından başka birşey değil. Romanın sonlarına doğru bir bölümde bilinçakışı tekniğiyle Gülsoy tam da anlamamızı istediği şeyleri biçem olarak gösteriyor. Bir tek kişinin değil, topluca bir bilinçakışına sokuyor okuru. Serbest çağrışımların romanın oluşumunda oynadığı rolle, roman içinde aynı teknikle Ece’yi arıyor. Bir sözcükten diğerine, bir imgeden diğerine, tüm romanın yazılışı gözümüzde canlanmaya başlıyor. Gülsoy romanın içindeki gezintiyi, yazarın zihni içindeki bir gezintiye dönüştürüyor ve tabii burada aranan herşeyi bulmak mümkün. Ece’yi de, gizli motifleri de, karanlık aynaları da.

Bu noktada artık düşüncemiz bizi neden yazıldığı sorusuyla karşı karşıya getiriyor. Gerçekten, neden yazar Murat Gülsoy? Neden herhangi bir yazar yazma gereği duyar, bunu sormaya başlıyoruz. Sorunun yanıtı romanın başlarında bile kendini ele veriyor. Orhan nasıl sevdiği kadını kendi gerçeklik düzeyinde aradıysa, ve onu bulmak için romanı yeniden kurguladıysa, ve kurgunun içinde onu kendi içinde bulduysa (ya da onun içine girerek bulduysa) aynen yazar da kendi gerçekliğini bulmak için yazıyor. Yazıyor “çünkü romanı anlamak hayatı anlamaktan çok daha kolay.” Ayrıca “Mademki bu bir roman, sonunda her şey çözülecek. Romanların sonunda her şey çözülür.”

“Karanlığın Aynasında” çok zekice yazılmış, ironik, nefis bir roman. Henüz 2010 yılının sekiz haftası geçti ama kuşkusuz yılın en iyi romanlarından biri olarak anılacaktır.


(Foto by A. Keskin: Murat Gülsoy, Hakan İşcen, Asuman Kafaoğlu-Büke)

-Bu yazı Radikal Kitap ekinde 5 mart 2010 tarihinde yayımlanmıştır.

Knut Hamsun "Göçebe"



KNUT HAMSUN’U SEVMELİ Mİ?

Knut Hamsun çelişkili duygular uyandıran bir yazar olmuştur. Bir yandan yoksul bir ailenin, şanssız çocuğu olarak dünyaya gelmiş olması, altı yaşında yanına gittiği akrabası tarafından aç bırakılıp dövülmesi ve ıssız kuzey Norveç’te eğitim fırsatı bulamamış olmasına üzülür; diğer yandan Hitler hayranlığına, ülkesini işgal etmiş Alman güçlerine sempati ile bakmasına ve büyük hayranlık beslediği Joseph Goebbels’e Nobel Edebiyat ödül madalyasını takdim etmesiyle kızdırır. Bir yazara hayat hikayesinden bağımsız bakılması gerektiğinin en iyi örneğidir Knut Hamsun. Onun eserlerini basit neden-sonuç ilişkilendirmeleriyle anlamak olanaksız olacağından, politik düşünceleri, deneyimleri ve kişiliği eserlerinden bağımsız olarak değerlendirilmesi gerekir.

Yazar ile eseri ayırmak gerekir dedikten sonra, bunun Knut Hamsun’un romanları söz konusu olduğunda çok zor olduğunu eklemeliyim. Roman kahramanları otobiyografik karakteristikler taşıdığı için bağımsız değerlendirmeyi, yazarı ve kişiliğini göz ardı etmeyi iyice zorlaştırır. Geçtiğimiz hafta yayımlanan Göçebe adlı üç kitaptan oluşan romanı da yazarın hayatından izler taşır. Hamsun’un romanlarında karşımıza çıkan gezgin bu romanların da kahramanıdır.

Göçebe, “Sonbahar Yıldızları Altında,” “Hüzünlü Havalar” ve “Son Mutluluk” adlı üç romanın ortak adıdır. Üçlemenin romanları birbirlerini tam anlamıyla takip etmezler ama ilk iki cildin temaları daha yakındır, üçüncü roman ise biraz daha kopuk olmasına rağmen öncekilerdeki ucu açık bırakılmış bazı temaları sonlandırır. Bağımsız okunabilecek üç roman olarak düşünülebilir Göçebe.

Knut Hamsun okurken aklıma geçen sene okuduğum August Strindberg’in “Açık Deniz Kenarında” romanı geldi. Strindberg’in yazar üzerindeki etkisi özellikle doğa betimlemelerinde çok hissediliyor. Ayrıca iki yazar arasında bir başka benzerlik, Nietzsche hayranlığı ve romanlarında Schopenhauer ile Nietzsche’nin felsefelerinin hissedilmesi. Toplumdan kendi tercihiyle elini ayağını çekmiş, inziva hayatını seçmiş, biraz küskün biraz öfkeli tipler anlatır iki yazar da. Aralarında dikkatimi çeken çok önemli bir fark, Hamsun’da Strindberg’deki kadın düşmanlığının olmaması fakat Hamsun Ibsen’in kadının toplumsal konumunu sorgulayan, ilerici görüşlerine karşı çıkar. Kadın hakları konusunda Strindberg kadar gerici olmadığı gibi, Ibsen kadar ilerici de değildir. Ülkenin geleneklerinin kolay değişmeyeceğini kabul eder hatta değişmelerini onaylamaz görünür.

Hamsun Göçebe’de kendi tercihiyle kentteki rahat yaşamını bırakıp ıssız Kuzey köylerine sığınmış bir adamı anlatıyor. Kahramanın adı Knud Petersen, Hamsun’un aslında gerçek adı. Hamsun’un romanlarında hep doğa ve yanlızlık temaları içiçe anlatılır. Özellikle Göçebe gibi olgunluk dönemi romanlarında bu temalar daha derin işlenir. Yabanıl bir bireysellik ve Batı kültürüne duyulan tepki, tam da Nietzsche etkisiyle anlatılır. Roman kahramanı Knud, aynı zamanda anlatıcıdır. Çocukluğunun geçtiği bölgeye yıllar sonra döner ve gençliğinde birlikte eğlendiği arkadaşı ile karşılaşır. Yaşıt olmalarına rağmen, eski arkadaşı dede olmuş, yoksullukla geçen zor hayatı onu yıpratmıştır. Knud ise buraya uyum sağlamak için, ilk başta giysilerini değiştirir, kaba saba köylü işçilerin giydiği kılıklar edinir, ardından arkadaşı ile birlikte çevredeki evlerde ufak tefek işler arar. Mevsim yaz sonu olduğu için ilk başlarda iş çoktur. Tamir ve ufak tefek iş buldukları evlerin ahırlarında ya da hizmetkarların yanında kalırlar. Knud özellikle kırsal yaşama adapte olmuş görünmek ister. Aslında iyi eğitim almış kibar biri olmasına rağmen, bunun köylü işverenler tarafından fark edilmesini istemez. Bunu istememesinin bir nedeni, kendini buraya ait hissetmek için, bir başka neden de dışlanmak istememesidir. Kazara ağzından Fransızca sözler döküldüğünde utanıp durumu düzeltmeye çalıştığı anlar, kimliğinin anlaşılmasını istemediğini en iyi gösteren bölümlerdir. Ayrıca mühendislik harikası aletler yarattığında, köylülerin evine su götürecek düzenekler kurduğunda, bunları okuma yazma bildiği şüpheli arkadaşı ve ortağı ile birlikte düşünmüş gibi göstermeye özen gösterir. Tek isteği, dikkat çekmeden işini yapıp, doğayla başbaşa kalmaktır. Ama iş kadınları etkilemeye gelince, onların ilgisini çekecek bilgi ve kültürünü göstermekten geri durmaz. Neredeyse kaldıkları her evde evin hanımı ya da kızından etkilenir hatta aşık olur. Yine de ona bir sene boyunca sürdüreceği rahat bir iş teklif ettiklerinde, maceracı gezgin hayatını tercih eder.

Hamsun’un doğa betimlerinde izlenimci yaklaşım ve yeni-romantiklere özgü spiritüalizm hissedilir. Romanlarındaki doğa, mest olarak bakılan bir doğadır. Doğada coşku ve heyecan değil, huzur ve dinginlik arar. Norveç sahillerini, balıkçı köylerini, ormanlık alanları, en yabani doğasıyla, panteizm etkisiyle anlatır. Roman kahramanları doğaya mistik bir güçle bağlıdırlar; spiritüel bir derinlik barındırır doğa, en zor şartlarda bile, doğanın en acımasız olduğu katı iklime rağmen, doğa ile uyum içinde, huzur bulur Hamsun’un karakterleri. Aslında gittikçe soğuyan havalar anlatıldıkça, göçebeliğin bu iklimlerdeki şiddetli zorluğu da canlanır okurun hayalinde. Yatacak yer bulamadıklarında, ısınacak giysilerden mahrum kaldıklarında, donma tehlikesine hiç aldırmaz görünmeleri okuru şaşırtsa da, aşırı soğuklar Hamsun’un anlatısında hep dinçlik veren ve uyarıcı özelliği ile dile gelir.

Hamsun’un kahramanları geleneklere bağlı olmalarına rağmen, tabuları yıkmaya da niyetlenirler. Örneğin Knud, arkadaşının mezarlıktan korkmasını hem komik bulur hem de arzulanacak bir basitliktir onun için. Tanrı korkusu içine işlemiş köylülerin basit yaşamlarına özenir fakat kendi gelişmiş metafizik düşünceleri onu bu basitliğe karşı koyma noktasına getirir. Sadece tabuları yıkmak için geceleri mezarlığa gider ve bir ölünün parmağını arar. Bu eylemin ardında umursamaz bir duruş vardır. Ne kadar köylülere benzemek istese de, onlardan çok temel bir noktada farklıdır.

Bu konu bizi Hamsun’un edebiyatındaki önemli başka bir noktaya getirir; öznelcilik akımının edebiyattaki başlıca isimlerinden biri olarak Hamsun, kişinin deneyimini tüm kural ve alışkanlıklar üzerinde değerlendirme gereği duyar. Öznellik, varlığın kökeninde yatar. Gerçeklik de, herşeyden önce özneldir. Bireyin doğayı içinde hissetmesi ve doğayla mistik bir bağ kurması da öznelci yaklaşımın bir parçasıdır. Hamsun bol iç monolog kullanarak kahramanların düşünce ve deneyimlerini anlatının en temel öğesi kılar. Yazının başında Strindberg ile benzerliklerinden söz ettik, bir başka benzerlik Hamsun’un az konuşan, içe dönük erkek kahramanlarının aynı şekilde keskin hatta önyargılı oluşlarıdır. Strindberg’in karakterlerindeki şiddetli öfke yoktur, onun yerine bazen bir küçümseme yer alır.

Bazen tarihte göz alıcı konuma sahip yazarların bunu hak etmediğini düşündüğümüz olabilir. Bir yazar her nesil tarafından yeniden değerlendirilmelidir. Bazı yazarlar, aldıkları ödüllerle gözümüzü kamaştırır, bazıları da bir sonraki nesli etkilemiş olmalarıyla, fakat bunlardan bağımsız olarak, bir yazara etkilenmemiş bir zihinle bakmak çok önemlidir. Hamsun, yepyeni bir gözle, tüm bilgilerden arınmış olarak bakıldığında da çok iyi bir yazar. Yıllar önce okuduğum Rosa’dan sonra ilk kez okuduğum Göçebe, bence yıllar içinde sağlam kalmayı hak eden bir roman. Özellikle Behçet Necatigil’in eşsiz çevirisi romana ayrı bir tat veriyor.

16 Mart 2010

Ian McEwan "Beton Bahçe"


ÇAVDAR TARLASINDAN BETON BAHÇEYE

Geçtiğimiz hafta Ian McEwan’ın dilimize yeni çevrilen “Beton Bahçe”sini okumaya başladığımda, J. D. Salinger’in “Çavdar Tarlasında Çocuklar”ı (çev.: Coşkun Yerli, YKY, 2007) düşünmeden edemedim. İki roman arasında konu benzerliği olduğundan değil, sanırım ikisinde de onbeş yaşında bir çocuğun tanıklığı doğal bir karşılaştırma yapmama neden oldu. Bizim nesil tarafından “Gönülçelen” adıyla bilinen Salinger’in ünlü romanını müthiş bir yeniden okuma isteği uyandı içimde. Kitabı elime aldığım gün, Salinger’in ölüm haberi de geldi. Şöhretten korkmasıyla ünlenmiş, gazetecilerden kaçışı, yıllardır kitap yayımlamayı reddetmesi ve inzivaya çekilmiş mizantrop yaşamıyla çok sayıda yazıya konu olmuştu Salinger. Ölüm haberini aldığımda onu düşünüyor olmam ürperticiydi gerçi ama ergenlik konusunu işleyen romanlarda ondan iz aramak pek ender bir durum da değildi.

Çocukların ben-anlatıcı olarak rol aldıkları romanların ayrı bir tadı vardır. Salinger, yetişkinlerin ikiyüzlü dünyasında yaşamın anlamını bulmaya çalışan çocuktan yola çıkar ve yarattığı klasiğin izleri çok sayıda romanda karşımıza çıkar. Aklına geleni söyleyen anlatıcı aynı zamanda gizemli bir derinliğe de sahiptir. Cinselliğin keşfi yeterince akıl karıştırıcıdır zaten, çevrede konuyu bulandıran yetişkinlerin varlığı anlamayı zorlaştırır; bazen de “Beton Bahçe”de olduğu gibi, yetişkinlerin eksikliği, çocukların tamamen kaybolmalarına neden olur. Salinger’in kahramanı Holden Caulfield, erken yaşta dünyaya şüpheyle yaklaşmaya zorlanmıştır; ergenlik romanlarında güven ve şüphe çok önemli bir denge oluşturur. Henüz kendi değer ve inançlarını sağlamlaştıramadığı için bu yaşlar kötülüklere de açık yıllardır.

ÖNCE ÇEVRE DEĞİŞİR

“Beton Bahçe,” eski evlerin yıkılıp gökdelenlere yer açtığı bir mahallede, eski ve büyük bir evde yaşayan dört çocuklu bir aileyi anlatıyor. Babanın merakı, bahçeyi çamurdan kurtamak adına her yeri betona çevirmek. Kilolarca çimentoyu büyük oğlu Jack ile birlikte beton bahçeye dönüştürmeyi planlıyor. Ancak planlarını tamamlamadan, betonun üzerinde bir kalp yetmezliğinden hayatını kaybediyor. Babanın ani ölümü ardından, önce depresyona girdiği sanılan, hiç yataktan çıkmayan annenin ise, kanser olduğu anlaşılıyor ve birkaç ay içinde çocuklar onu da kaybediyorlar. Büyük bir evde, en büyükleri henüz on altı yaşında olan çocuklar, kendi başlarına bir hayat kurmaya başlıyorlar. Bütün bunların, okulların tatile girdiği yaz aylarında olması sayesinde, annelerinin ölümünü uzun süre gizleyebiliyorlar.

Çocuğu masum bir varlık olarak görmek, romantizmin hediyesi bir klişe olarak yerleşmiş hayatlarımıza; Jean-Jacques Rousseau da “Emile” adlı eserinde çocukları masum varlıklar olarak tanımlamış. Masum görülmelerinin bir nedeni cinselliğin devreye girmediği düşünüldüğü için olsa gerek, fakat günümüz edebiyatı ergenlik çağını cinsellik dolu temalarla ele aldığından, artık masumiyetin pek geçerli olmadığını söylemek yanlış olmaz. Ian McEwan da cinsellik keşfinde en hoyrat, en kaba ama tabii bunları anlattığı için de en içten halinde anlatıyor çocukluğu. Romanın giriş cümlesi “Babamı ben öldürmedim, ama işini kolaylaştırdığımı hissettim zaman zaman” Jack’ın hiç de masum olmayan ifadesiyle okuru ilk satırda tanıştırıyor.

“Çavdar Tarlasında Çocuklar” ile benzetme yaparak başladık ama iki roman arasında farklılıklar da önemli. İlk başta Salinger’in argo, alaycı dili McEwan’da yok. “Çavdar Tarlası” “Anlatacaklarımı gerçekten dinleyecekseniz, herhalde önce nerede olduğumu, rezil çocukluğumun nasıl geçtiğini, ben doğmadan önce annemle babamın nasıl tanıştıklarını, tüm o David Copperfield zırvalıklarını filan da bilmek istersiniz, ama ben pek anlatmak istemiyorum... Her şeyden önce, ben bu zımbırtılardan sıkılıyorum” sözleriyle başlar. Daha ilk cümlelerindeki “zımbırtı” “zırvalık” gibi hem çocuksu hem de alaycı anlatı yerine McEwan çok yetişkin ve mesafeli bir dil kullanıyor. Yine de iki anlatıda ergenliğe özgü hava atma hissediyoruz. Bir çeşit “ergenlik kabadayıcılığı” denilir mi bilmiyorum ama olayları önemsizmiş gibi anlatma çabası hissediliyor “Beton Bahçe”nin kahramanı Jack’te; bir yandan aldırmaz durmaya çalışırken içini nelerin kemirdiğini de yazar çok güzel hissettiriyor. Jack, özellikle çok duyarlı olduğu anne ve babasının ölümleri söz konusu olduğunda bu aldırmaz havayı takınıyor: “... sarımsı elleri ve yüzü olan, çelimsiz, sinirli ve takıntılı bir adamdı babamız. Burada onun küçük ölüm hikayesinden söz etmemin nedeni sadece, kız kardeşlerimle benim nasıl bu kadar çok çimentomuz olduğunu anlatmak.” “Küçük ölüm hikayesi” sözleri bu bezgin tonu anlamamızı sağlıyor. Annesinin hastalığından da aynı umarsız tonda söz ediyor. Yatağın içinde gittikçe daha yorgun ve hareketsiz kalan annenin hastalık detaylarını da anlatmıyor. Evin dört çocuğu yavaş yavaş ilerleyen hastalığa, aynı hastalığın ritminde uyum sağlıyorlar. Annenin varlığı yine aynı yavaşlıkla evin içinde silikleşip yok oluyor.

ÇOCUKLAR ve ENSEST

“Beton Bahçe” ilk kez 1978 yılında yayımlanmış ve konusuyla büyük tartışmalara neden olmuş bir roman. McEwan’ın ilk eserlerinden biri olduğu için, belki de tartışmalar yazarın ilgi çekmesine ve tanınmasına yarıyor. Daha sonraki yıllarda yazdığı “Kefaret” de hiç masum olmayan bir çocuğun ağzından aktarılmış bir öyküdür ama daha tanıdık suçluluk alanlarında gezinir. “Beton Bahçe”nin temaları ise uçlarda geziniyor, çocukların “masum” başlayan oyunları, ortada otorite olmadığında hızla uçlara kayıyor.

McEwan günümüz yazarları arasında, klasik kurgu yapısını en başarılı kullananların başında gelir. Bu romanında bir yandan duyguların romanın iskeletini oluşturmasına izin verip diğer yandan tüm karakterleri kurgunun önemli taşıyıcıları kılarak çok klasik bir yapı kuruyor. Ailenin büyük çocukları Julie ve Jack’ın küçük kardeşleriyle ilişkilerindeki simetri romana ayrı bir denge veriyor. Çocukların her birinde ölüm farklı etki yaratıyor. Bu duyguları McEwan ustalıkla hissetiriyor. Yabana atılmayacak bir özgürlük duygusu da geliyor anne ve babanın ölümleri ardından fakat özellikle ailenin küçüklerinde derin bir boşluk duygusu da hissettiriyor kendini. Çocukların üzerinde hiçbir baskı ya da otorite unsuru olmadığı bir ortamda, William Golding’in “Sineklerin Tanrısı” benzeri bir anarşi dönemi başlıyor. Aslında belki her çocuğun rüyası, mutlak özgürlük, Julie ve Jack’e veriliyor. Çok kısa zaman içinde özgürlük yeni anlamlar kazanıyor, en başta kaos ve çürüme.

Ian McEwan’ın romanlarının en belirgin özelliği, kurguyu her bölümde yeni bir dönemece sokmasıdır. “Beton Bahçe”nin her bölümü yüksek bir gerilimle biter. Bazı romanlar bir büyük doruk çevresinde gelişirler, McEwan’ın romanları, bir çok doruk çevresinde, giderek yükselen bir tempoda gelişir. Bu romanı da bunun iyi örneklerinden biri. Her bölüm bir sonrasına bir sürü soruyla gidiyor ve bilinmezlere yol açıyor. McEwan günlük hayatın detaylarını görsel imgeler yaratarak vermesiyle tanınır. Gerçekten de belli bir sıradanlık havasıyla anlatması metinlerini çok benzersiz kılıyor, özellikle bu romandaki en sapkın cinselliği bile aynı tonlamayla anlatması, esere hem gizem hem de derinlik kazandırıyor. Romandaki simgeler de çok can alıcı, en başta çimento, çok farklı şekillerde romanın motifleri arasında yer alıyor. Nefes aldırmayan, kıskaçları olan, çok güçlü bir roman. “Beton Bahçe” gibi romanlar sık yayımlanmazlar, okuyucuları da kısıtlıdır; fakat okuru derinden etkileyen ender eserlerdir bunlar.

BETON BAHÇE / Ian McEwan / Çeviren: Figen Bingül / Sel Yayıncılık, 2010

(Bu yazı Radikal Kitap ekinde 19 Şubat 2010 tarihinde yayımlanmıştır.)


12 Mart 2010

Perihan Mağden "Ali ile Ramazan"



Son günlerde çok sayıda romanın üçüncü sayfa haberlerinden beslediğini görmeye başladık. Sıradan insanların trajedisi hep ilgi çekici olmuştur, özellikle seks ve cinayet üçüncü sayfaları daha çekici kılar. Bir üçüncü sayfa haberinden etkilenerek yazılmış roman da Perihan Mağden’den geldi bu hafta. Yıllar öncesinden okuyup etkilendiği trajediyi aradan geçen on sekiz yıla rağmen unutmamış ve iki genç adamın acı dolu öyküsünü romanlaştırmış.

“Ali ile Ramazan”ın öyküsü sondan başlayarak anlatılıyor: üç kişinin ölümünü manşet yapmış 18 Aralık 1992 tarihli gazete haberi, aynı zamanda romanın ilk bölümü. Hemen ardından 1970’lerin başlarında doğan, bir cami avlusuna Ramazan arifesinde bırakıldığı için Ramazan adıyla yetimhaneye yollanan bir bebeği anlatıyor. Ramazan’ın hayatı, güzel bir bebek (ve sonra çocuk) olması dolayısıyla kolay geçiyor fakat bir yandan da güzelliği laneti oluyor. Dokuz yaşına kadar nispeten iyi geçen yetimhane hayatı, müdürle birlikte başka bir yetimhaneye taşınması ile kabusa dönüşüyor. Neyse ki on iki yaşındayken yetimhaneye Ali adlı yeni bir çocuğun gelmesiyle hayatı yeniden değişiyor. Tanıştıkları ilk andan itibaren iki çocuk birbirlerine sığınıyorlar. Ali’nin aile trajedisi ya da Ramazan’ın nasıl bir geçmişi olabileceği silik bir fonda anlatılıyor. Hayatları sanki birbirlerini bulunca başlıyor. İşkence, tecavüz ve ağır şartlarda çalıştırılmayı hayatın parçası olarak tanıyan çocuklar, yetişkinlerin güvensiz dünyasında kimseye güvenmeyeceklerini erken yaşta öğreniyorlar.

ÇAĞDAŞ GOTHİK

20. yüzyıl ortalarına dek gelen, ışık almayan şatolarda kilitlenmiş kapılar ardında yatan gizemli öyküler günümüzde farklı mekanlarda varlığını sürdürüyor. Çağdaş gotik olarak adlandırabileceğimiz bu yeni tür, mekan olarak yetimhanelerin, karanlık arka sokakların, ıslah evlerinin, yatakhanelerin soğuk ve pis ortamlarını kullanırken, korunmasız küçük çocukları da öykülerin öznesi yapıyor. Son yıllarda özellikle çocukların cinsel istismara uğradığı ve işkence gördüğü çok sayıda roman yazıldı. Perihan Mağden tinerci çocuk fahişeler kaynayan İstanbul sokaklarını katıyor gotik mekanlara.

Ali ile Ramazan kendi çukurlarında batmaya başlıyorlar. Ramazan ona küçük yaşlarından beri hastalıklı bir tutkuyla bağlı olan ve yıllarca ona tecavüz eden müdürden on üç yaşında kurtuluyor. Yeni müdürün döneminin aslında onların hayatlarındaki en rahat dönem olduğunu sonradan özlemle hatırlıyorlar fakat o yılları rahat geçirmiyorlar. Ramazan yetimhaneden kaçarak Aksaray’da birahanelerde, Sultanahmet civarında kendini satmaya başlıyor. Geceleri yetimhaneye dönme saati geciktikçe Ali korkulara ve endişeye kapılıp tinere başlıyor. Bu kısırdöngüden kurtulmaları olanaksız görünüyor. Ali tiner ve hap kullandıkça Ramazan daha çok sokağa işe gidiyor, o gittikçe de Ali daha çok uyuşturucu kullanmaya başlıyor. Sorunun ne olduğunu Ramazan anlıyor fakat bu döngüyü tersine çevirecek isteme sahip değil ikisi de. Hep bir önceki dönemin rahatlığından söz ediyorlar ama hep daha kötüye gitmekten kurtulamıyorlar. Askerden döndüklerinde de daha önce çalıştıkları atölyenin kapanmış olması, yetimhanenin binasının yıkılmış yeni bir bina yapımına başlanmış olması ama hepsinden önemlisi, on sekiz yaşında oldukları için artık yetimhanede kalamayacakları gerçeğiyle yüzleşiyorlar. Bundan sonrasında işsizlik, uyuşturucu ve fahişelikten başka yol görünmüyor önlerinde.

Roman boyunca Ramazan ile Ali’nin aşklarının temiz, dünyanın ise çok kirli olduğu anlatılıyor. Ramazan çok sık Ali’nin aşkıyla temizlendiğini dile getiriyor. Birbirlerini buldukları andan itibaren aşkları her ikisi için temiz kalıyor. Ramazan’a göre para karşılığında yaptığı fahişelik kirletici ama en çok kirlendiğini, garip bir biçimde, para almadığı iki kez hissediyor. Yaptığı işi, para karşılığı verilen bir hizmet olarak gördüğünde daha az kirlenmiş hissediyor kendini. Ama adamlar onu karılarının ve çocuklarının yaşadığı eve götürmeye kalktıklarında ya da ondan sevgili olmasını istediklerinde ya da onu sevdiklerinde, içi nefret doluyor. Ramazan’ın kendince geliştirdiği bu ahlak sayesinde ruh sağlığını dengede tutabiliyor. Ali’nin sevgisini onu temizlediği düşüncesine muhtaç. Romanda çok defalar “İbne değil onlar. Ne biçim aşıklar” sözleri yineleniyor.

Bu sözler bizi romanla ilgili başka bir noktaya getiriyor. Perihan Mağden sanki okurun tabularını kırmak için bu sözleri çok tekrarlıyor: “İkisi de erkek; tamam. Ama aşıksan ne yazar? Kime ne yazar?” Bir başka sefer Ali “İbne miyiz biz? İbne mi oldum artık ben?” diye sorduğunda Ramazan “Şşşt, kullanma o kelimeyi. İbne mibne diiliz oğlum. Sevgiliyiz biz. Tamam mı; aşık olduk işte” diye açıklıyor. Mağden, Ali ile Ramazan aşkının temizliğini kanıtlamak için çok çaba harcıyor. Küçük bir kız ile erkek çocuğu arasında güçlü bir aşk olsa yazar kuşkusuz bu çabaya gerek duymazdı. Romanın ilk satırlarından başlayarak yazar okuru kendi yanına çekmeye gayret ediyor. “Ramazan Ali’ye iyi geliyor. Başına gelenin adını bilmiyor. Aşka düşüyor. Tepetaklak düşüyor Ali. Ne kadar düşülebilirse; o kadar.” Bu satırlarda birbirlerine ne kadar muhtaç oldukları ve ne denli iyi geldikleri söyleniyor fakat birbirlerinin çöküşlerinin nedeni oldukları söylenmiyor. Birbirlerini dipsiz karanlıklara ittiklerini, aşklarının özellikle Ali için ne denli yıkıcı olduğu, sonlarını hazırladığı görmezden geliniyor. Perihan Mağden bu romanla özellikle okurun zihnindeki önyargıları yıkmaya niyetlendiği için olaylara mesafesiz bakıyor.

Roman baştan sona Ali ile Ramazan etrafında gelişiyor fakat yan karakterler de çok önemli, özellikle romanın kurgusunu anlamak açısından yan karakterlerin anlaşılması gerekiyor. Romanın en zayıf yanı bu yan karakterler çünkü yazar gerektiğinde bir karakter çıkarıp sonra gerekmediğinde bir cümleyle “bir daha görmediler” ya da “bu son konuşmalarıydı” gibi kestirip atıyor. Romanın önemli karakterlerinden biri olmasına rağmen Müdür bir figürandan öte gitmiyor. Ramazan ve Ali dışında kalan karakterlerin hiç birini tanıyor hissine kapılmıyoruz. Karakterler kısa çözümler için görünüp yok oluyorlar. Bu da kurgunun sağlam bir iskeleti olmadığı hissini veriyor.

Romandaki kadın karakterlerde de gelişmiş bir portre görmüyoruz. Kadınların hepsi Ramazan’dan faydalanmak istiyor – bunu başarıyorlar da. Öğretmeni, psikolog, partide tanıştığı zengin kız, hepsi Ramazan’da tiksinti uyandırıyor “E, mesleğinin de, Ramazanlığının da bi haysiyeti var! Bu kadar zorla ve tiksinerek yapmak istemiyor işini.” Romandaki kadınlar ya “paspas” diye adlandırılan kişiliksiz, güçsüz tiplemeler ya da Ramazan’ı bir şekilde (ağlayarak, bağırarak zor durumda bırakan) ama her seferinde ondan cinsel olarak faydalanan tipler.

Perihan Mağden’in dilinden söz etmeden olmaz. Mağden’in okurlara itici gelecek özensiz dil kullanımı, bu romanda rahatsız etmiyor. Bol küfürlü, argo ve sokak dili karışımı çocuksu bir dil kullanan kahramanlar gibi romanın anlatısı da benzer nitelikler taşıyor. Anlatının tüm romana sindirilmiş olması sanırım bu romanda gerekliydi, bunu eleştirmeyeceğim fakat noktalama işaretlerinin yanlış kullanılmış olması ve öznesiz (ve yüklemsiz) cümleler, anlatıyı kesinlikle zedeliyor. “Müdürün müdavimi, on üç yaşında bir oğlan çocuğunu kapanışa kadar yamacında oturtabilecek kadar hatırlı bir müşterisi olduğu, yetimhanenin tam karşısındaki meyhanedeki o geceleri; son görüşleri oluyor birbirlerini” gibi cümleleri anlamakta zorlanıyor okur. Birkaç kez okumama rağmen ben hala anlayabilmiş değilim. Ayrıca yıllar sonra, tekrar gitmediği söylenen meyhaneye (s. 147) “Müdür’ün meyhanesine götürmesi; onun şarkılarını söylemesi, sevmesi de cabası. Cabası, hakkaten.”

Yine de söylemek gerekir, cesurca yazılmış, kolay okunan bir roman “Ali ile Ramazan.” Mağden’in anlattığı neredeyse yirmi yıl öncesinin İstanbul sokaklarının bugün değişmemiş olduğunu da düşünmeden edemiyor insan. Her yıl, yeni binlerce çocuk için dipsiz bir kuyu olan şehrin karanlık yönüne dikkat çekmesi açısından da önemli.

(Bu yazı Radikal gazetesinin 12 şubat Kitap ekinde yayımlanmıştır.)