19 Ağustos 2010

Lev Tolstoy "Savaş ve Barış"


HARP ve SULH

Çocukluk evimin kitaplığında eski bir cilt Harp ve Sulh dururdu, sanırım 300-400 sayfa kalınlığında bir kitaptı. Romanı okuduğumda kaç yaşındaydım hatırlamıyorum ama kitabı özgün ikibin sayfalık haliyle görmüş olsam mutlaka başlamaya korkardım. Şimdi yıllar sonra, yeni ve eksiksiz baskısıyla Savaş ve Barış’ı sanki ilk kez okuyorum. İlk karşılaşma, ilk heyecan sararak okumanın ayrı bir tadı olduğunu da görüyorum.

Lev Tolstoy Savaş ve Barış’ı yazdığında 37 yaşındaydı. On sene kadar önce, 1854-56 yılları arasında, Kırım’da savaşmış olması ona savaş hakkında gerçek bilgi vermişti. Fakat Tolstoy altmış yıl önce yaşanan, o doğmadan otuz yıl önce sona eren Napoléon savaşını anlatmayı seçti; dediğine göre, bunun nedeni biraz kendi aile geçmişini araştırmak biraz da Rusya’nın yakın tarihine bakmaktı. “Dedelerimizin günleri” dediği bir dönemi, mektup, günlük ve anılar peşinde araştırdı ve yazdı. Yıllarca süren tarih araştırmalarına dayansa da, Savaş ve Barış’ta bu hissedilmez, gerçekte okurun hissettiği yaşanmışlık duygusudur. Büyük olasılıkla çocukluğunda büyüklerden dinlediği Napoléon savaşlarını zihninde yeniden canlandırıp, kurguluyordu. Annesini iki, babasını dokuz yaşında kaybetmiş bir çocuk olarak, yakın geçmişi anlamaya çalışması, tanıyamadığı anne ve babasına yakınlaşmak çabası olarak da görülebilir; ayrıca ailesiyle aynı yaşlarda insanların hayatlarına nasıl anlam verdiklerini, yeni Rusya’nın nasıl oluşmaya başladığını (ya da nasıl oluşması gerektiğini), bu romanda yazarak kendi felsefesini kurdu. Kendisini anlamak için gerekliydi bu kurgulama.

Ilyada ile Karşılaştırma

Edebiyat tarihini savaş üzerine yazılmış dev bir başyapıtla başlatırız. Homeros’un Ilyada’sı çağlar boyunca her dönemin yazarını etkilemiş bir destandır. Tolstoy da ünlü destana çok kereler göndermeler yapar, bu yüzden iki dev yapıtın savaşa bakışlarındaki benzerlikler ve farklılıklar ilk dikkat çeken şeylerin başında gelir. Tolstoy da göndermeleri belirli kılmak için romanın ilk sayfalarına ortaya Güzel Elen karakterini koyar. İlk detaylı betimlemelerden biri güzel Elen’e aittir, nasıl bir kadın olduğu tam anlaşılmasa da, davetin en göz alıcı genç kadınlarından biridir.

İlyada’da kadınlar ve onların etrafında gelişen ev hayatı, barışı simgeler. Hektor bir an önce karısı ve çocuğuna dönmek ister, onu sevdiklerinden uzak bıraktığı için savaşı lanetler. Çarpışmaya dönmeden önce eve geldiğinde annesi ve karısından ordusunun kurtulması için dua etmelerini ister. Hektor savaşırken de karısını anar, atlarını sürerken, atlara hatırlatır güzel karısını, onlara nasıl iyi baktığını, nasıl yem verip onları eğittiğini anlatır, atlar da sanki bu güzel sözlerle hatırlarlar Andromakhe’yi ve daha canlı koşarlar. Savaş ve Barış’ın kadınları Andromakhe gibi değillerdir. Savaş da Ilyada’daki gibi lanetlenen bir baş belası değildir. Prens Andrey savaşa biraz da karısının dırdırından, sosyetik çevrenin boş dedikodularından, yüzeysel ilişkilerden kurtulmak için gitmek ister. Bir erkek ancak savaş meydanında bir erkek gibi davranır, diğer zamanlarda aşırı kadınsılaşmış bir dünya içinde hapsolur. Hektor’un özlem duyduğu kadınların yanındaki barış, Prens Andrey’in ise kadınlarla savaşmaktansa ordu içinde savaşmak şeklinde değişir. Prens Andrey dostu Piyer’e “asla, asla evlenme dostum” dedikten sonra bunu şöyle gerekçelendirir “Bonaparte diyorsun, ama Bonaparte çalıştığı, adım adım amacına yürüdüğü zaman özgürdü. Amacından başka bir şeyi yoktu da başarılı oldu. Ama kendini bir kadına bağladın mı, prangaya vurulmuş bir kürek mahkumu gibi bütün özgürlüğünü yitirirsin, her şey, umudundan, gücünden ne kalmışsa hepsi, sana yük olmaktan, acı vermekten başka bir şeye yaramaz. Salon dedikoduları, balolar, gösteriş, bayağılık; işte içinden çıkamadığım kısırdöngü. Ben şimdi savaşa gidiyorum. Şimdiye kadar çıkmış en büyük savaşa gidiyorum.” Başka bir bölümde, Prens Andrey’in babası da savaşmanın kadının yanında oturmaktan iyi olduğunu dile getirir. İlyada’nın kadınları sığınılacak kadınlarken, Savaş ve Barış’ın kadınları kaçılan kadınlardır. Yanlarında huzur ve barış bulunan kadınlar değildir. Bu durumda doğal olarak savaş lanetlenmez, erkekliğin gereği olarak görülür. Tolstoy savaş meydanını anlatırken kaderci davranmaz, tüm romana yansıyan gerçekçi anlatı özellikle savaş sahnelerinde okuru çarpacak derecede güçlüdür. Hayatın tüm rastlantıları, belirsizlikleri, hayatın kendisinde olduğu gibi kararsızlıklarla dolu, şansa bırakılmış yaşanıyor. Bu romanda en dikkat çeken ve belki de en şaşırtan şeylerin başında, savaşta kazanılan bazı zaferlerin rastlantısal kazanılmış olmaları.

Kültürel İşgal

Savaş ve Barış, Fransızca diyaloglarla başlar. Sanki Fransız ordusunun Rusya işgalinden çok daha önce kültürel işgal başlamıştır. Romanın kahramanları – biri dışında – soylu ve/veya zenginlerden oluşur. Hemen hepsi kendi kültüründen uzak, gösteriş için Fransızca yazan ve konuşan, Batılılaşma heveslisi insanlardır. Romanın girişindeki bölüm bu açıdan çok önemlidir, Batı hayranı yüksek sosyete Fransızca konuşur, hatta Napoléon’u över, ülkenin içinde olduğu durumdan neredeyse kimsenin haberi yoktur, savaş eşiğindeki Rusya’nın soylu kesimi hayatın gerçeklerinden çok uzakta, günlük dedikodular ve kişisel çıkarlar peşinde sohbet ederler. Napoléon’a dair zihinler karışıktır, bazıları komutanlığını överken diğerleri bir teğmenin imparatorluğa yükselmiş olmasını yadırgar. Bu sohbetlerde gerçek bilgi yoktur. Hatta gerçek yaşanmışlık bile yoktur, anlatılanların büyük çoğunluğu kulaktan dolma dedikodulardır. Bunların arasında sıkılan birkaç kişi de yok değildir. Prens Andrey bu boş ve yüzeysel konuşmalardan sıkıldığını çok belli eder. İlerleyen bölümlerde Nikolay Rostov Batılılaşma karşıtı bir duruş sergiler: tarımda Avrupa’nın kullandığı teknikler yerine geleneksel Rus köylüsünün erdemlerinden yararlanmayı tercih eder.

Tüm roman boyunca çok az bölümde adı geçen, buna rağmen Savaş ve Barış’ın en önemli karakterlerinden biri Platon Karataev adında bir köylüdür. Platon edebiyat tarihinde de sık örnek verilen önemli bir karakter olarak görülür. Adını aldığı filozof gibi, erdem sahibi, derin bir kişiliktir. Tolstoy ve Dostoyevski’nin neredeyse her romanında sıradan Rus köylüsünün erdemi bir karakter üzerinden gösterilir. Her iki yazar kendi kültürünü ezen ve yok sayan yönetimlere karşı tepkili duruşlarıyla bilinirler. Tolstoy, Savaş ve Barış’ta Fransızların başarısız Moskova işgalini bir kültürel işgal şeklinde anlatır. Avrupa kültürü ve yaşam biçimiyle saldırı halindedir. Aslında tehdit hem dışardan hem de içerden gelmektedir. Yönetici kadrolar, varlıklı toprak sahipleri, soylular, güç sahibi insanların hepsi çürümüş bir düzen içinde yaşamakta oldukları için, Rusya’yı tehdit eden tek unsur Napoléon’un saldırısı değildir. Fransa’da eğitim görmüş, anadili Rusçayı bilmeyen Prens buna iyi örnektir. Ayrıca romanın önemli kahramanlarından biri Piyer, adının Fransızca şeklini kullanır. Bunlar kendilerine yabancılaşmış ve toplumsal değerlerden uzak dönem Rus insanını çok güzel anlatır.

Aşk ve Evlilik

Savaş ve Barış’ın sıklıkla işlenen motiflerinden biri aşkın gizemidir. 1805 ile 1820 yılları arasını anlatan romanda, bebeğiyle oynayan bir çocuk olarak tanıdığımız Nataşa, ilerleyen seneler içinde olgunlaşır. Birlikte olduğu, sevdiği erkeklerden çok şey öğrenir, acı çeker. Yaptığı hataların bedelini ağır öder fakat asla ikiyüzlülük etmez, bu sayede adeta gelişmesine, kişiliğini bulmasına tanık oluruz. Aşkın uçucu gerçekliğini en iyi Nataşa karakterinde anlarız. Savaş ve Barış, geniş bir zaman dilimini anlattığı için çoğu genç karakterin gelişimi söz konusudur. Hayatını hangi yönde sürdüreceğine bir türlü karar veremeyen Piyer de, önce yanlış dostlar arasında sonra da yanlış evlilik kıskacında bir türlü kendini bulamaz. Sonunda en önemli yol göstericisi Platon olur. Ne gizli tarikatlar, ne de politika aradığı değildir, sonunda kendini mutlu bir evlilik içinde gelişmiş olarak bulur.

Savaş ve Barış kahramanları kendilerini bulduklarında ve mutlu yaşam sürmeye başladıklarında, büyük bir aile çevresinde, toprağa yakın, sosyeteden uzaklardır. Romanın sonunda mutluluğu bulan ve hak eden iki çift, Rus hayat tarzının olabilirliğini gösterir. Gençlikleri boyunca hayatlarını başkalarının yönetmesine izin veren insanlar, sonunda kendi kültürleri, kendi kişilikleri içinde bir yaşam içinde mutluluğu bulurlar. Savaş ve Barış boyunca tekrarlanan ve en önem verilen tema kuşkusuz hayatın anlamını bulmaktır. Nataşa hayatın anlamını olgunlaşarak bulur. Nikolas aile gururunu koruyarak, Piyer ise geleneksel erdem içinde bulur anlamı. Savaş kazanmak da buna göre amaç değil, araç olur.

Romandaki kadınlar ve onların güzelliklerini de kendine özgü usta uslubüyla anlatır Tolstoy. Örneğin romanın başlarında “St. Petersburg’un en güzel kadını” diye en az üç kere söz ettiği küçük prensesi tanımlarken hiç de güzel olmayan fiziksel özelliklerini dile getirir: “Üstü tüylerle hafifçe gölgeli güzel üst dudağı dişlerine göre kısaydı. Ama açılışı zarif, alt dudağın üzerine inişi çok hoştu. Bu kusuru (dudağının kısalığı, ağzının yarı açıklığı) gerçekten çekici olan kadınlarda hep görüldüğü gibi, asıl özelliğini, asıl güzelliğini oluşturuyordu.” Daha sonra aynı prensesten söz ederken “hantal” ve “yaşıtlarından daha kilolu” diye söz eder. Ama her seferinde Petersburg’un en güzel kadını olduğunu da ekler sözlerine. Bir güzelliği kusurlarıyla anlatmak tam Tolstoy’un ustalığında yapılacak bir estetik değerlendirmedir. Prenses’in betimlemesi kusursuz taşımaz, insani ve gerçekçi bir portre olarak durur karşımızda. Tolstoy’un gerçekçiliğe yakın duruşu özellikle betimlemelerinde ve detaylı tasvirlerinde kendini en çok hissettirir.

21. Yüzyıl Okuru ve Klasikler

Henry James Trajik Esin Perisi adlı kitabının önsözünde Savaş ve Barış hakkında keskin bir yargı koyar ortaya. “Bu denli kocaman, gevşek bir canavar roman nasıl olur da içinde barındırdığı garip rastlantısal ve gelişigüzel özelliklerle bir sanatsal anlam taşıyabilir?” diye sorar. Savaş ve Barış’ın organik ve ekonomik olmadığından söz eder; bu romanı anlamak için yazarın ne yazdığını ayrıca anlatması gerekir der. Henry James’in bu görüşüne katılmayanlar katılanlardan daha kalabalıktır kuşkusuz, yine de 1900’lerin başında yazılmış bu sözler, bugünün okuru açısından Savaş ve Barış’ın nasıl görüneceğini de düşünmeye iter. 19. yüzyıl okuru için bu dev romanlar, haftalarca dalıp gideceği bir hayal dünyası anlamına geliyordu; 20. yüzyılda -- ve bugün – ise, zamana karşı yaşayan, vaktin en büyük değer olduğunu düşünen, ikibin sayfalık bir romanın içine gömülecek zamanı hak etmediğini düşünen bir nesil için Savaş ve Barış ne anlama gelebilir? Nasıl okunabilir? Bu konuda söylenebilecek tek şey, bunun gibi dev klasiklerin yaşamı değiştirme gücü taşıdıkları olabilir. Savaş ve Barış’ı okumadan önce ile okuduktan sonra, insan aynı değildir! Savaş ve Barış’ı özellikle bu çeviriden okumanın ayrı bir güzelliği var, hem çeviriye Nazım Hikmet’in elinin değmiş olması, hem de Tolstoy’un önsözleri eşsiz bir değer katıyor.

(bu yazı 13 ağustos 2010 tarihli RAdikal GAzetesinin Kitap ekinde yayımlanmıştır.)

Saramago'nun Ardından


“Dünya öyle güzel, öleceğime öyle yanıyorum ki”

“Küçük Anılar” José Saramago

Çağımızın en önemli Portekiz yazarı José Saramago, çocukluk anılarını ve yüzyıl başındaki yoksul Portekiz’i anlattığı biyografik Küçük Anılar (Can Yayınları, 2008) kitabının sonlarında eşsiz bir sahne anlatır çocukluğundan. Doksan yaşındaki ninesi evinin önündeki basamaklara oturmuş, yanında torunuyla günbatımını izlerken “Dünya öyle güzel, öleceğime öyle yanıyorum ki” der. Tarlada saatlerce çalışmış 90 yaşın yorgun bedeninin ağrıları hiçe sayılır güzel bir günbatımı karşısında. Geçtiğimiz hafta Saramago’nun ölüm haberini duyunca, aklıma kitabın sonundaki bu sözler geldi hemen.

Saramago’nun hayata bakışı belki ninesi kadar optimist olmadı hiç, hatta ölene dek insanlığın olumsuz yanlarına dikkatimizi çekmeyi sürdürdü. Pesimist dünya görüşüne rağmen, romanlarında insan sevgisi kadar yaşam sevgisini de sezdirdi okurlarına. Bu yazıda, Saramago’yu tanıyan / tanımayan okurlar için, hayat hikayesi ile birlikte, yıllar içinde okuduğum birkaç eseri ele almak istedim. Kuşkusuz böyle bir yazıda tüm eserlerinden söz etmek olanaksız fakat Saramago’nun kilometre taşları sayılan eserleri temel almaya çalıştım. Genelde yapıldığı gibi, işe çocukluğu ile başlamak belki de en doğrusu.

YOKSUL ÇOCUKLUK

Saramago’nun romanları fazla biyografik iz taşımazlar, bu yüzden yazarın çocukluk anılarını aktardığı Küçük Anılar edebiyat dünyasının ilgisini çekmişti. Çocukluğunu tek sözcükle anlatmak gerekseydi, yoksulluk en doğru seçim olurdu. Yüzyıl başında yoksul Portekiz’de büyüyen yazar, annesiyle babası şehre para kazanmaya gittiklerinde, anneannesi ve dedesiyle kalmış. Okuma yazma bilmeyen ihtiyarların torunlarına nasıl doğa sevgisi kazandırdıkları bu eserinde açıkça görülüyordu. Doğa her ne kadar sevilse de, bir sürü felaketi beraberinde getirmeden duramıyordu; çocukluğunda Saramago da seller ve kuraklıkları tanıdı. Küçük Anılar kitabının yayımlanmasının ardından verdiği bir söyleşide, küçük paralar karşılığında, her bahar, annesinin yorganları rehineciye para karşılığı bırakmak zorunda kaldığını anlatmıştı. Bazen kış bastırdığında, yorganları geri alacak para bulamıyorlardı. Bebek kardeşinin yoksulluktan ölümü ise, belki çocuk José’yi en sarsan şeylerin başında geliyordu.

Küçük Anılar sadece köyde geçen çocukluğunu değil, Portekiz’de ya da yoksul herhangi bir köyde, yüzyıl başında geçen yaşamları anlatıyordu. Köyün coğrafyası, bitki örtüsü, felaketler karşısında cahil halkın pratik zekasını kullanışı, hoş örneklerle dile anlatılıyordu. Saramago’nun bu eserinin en belirleyici özelliği, sözcük oyunları, esnetilmiş dil kuralları, eğretileme gibi karakteristik anlatısını burada kullanmıyor olmasıydı. Romanlarında görmeye alıştığımız bu yazı teknikleri yerine dolaysız ve yalın bir yazı kullanılmış. Bunun nedeni, büyük olasılıkla, entelektüel dürüstlük ile açıklanabilir. Eğretilemelerde farklı anlamlara gelebilecek sözcükleri en yalın hallerinde kullanmayı arzulamış yazar, böylece şimdi artık dünyada olmayan yakınlarını en dolaysız yolla anlatmaya girişmiş. Biyografik ve belgesel anlatılar için bu tarzın benimsenmiş olması esere ayrı bir tat vermiş ve anlatıyı çok güvenilir kılmış.

FAŞİZM KARŞITLIĞI

Yoksulluk, iyi bir eğitimden yoksun kalmasına da neden olmuş José Saramago’nun; küçük yaşta çalışmak zorunda kalmış bu yüzden. Gençlik yıllarında giderek artan okuma tutkusu sonunda, 23 yaşında ilk romanını yazmış fakat roman hiç ilgi görmeyince bundan vazgeçmiş ve otuz yıl gibi uzun bir süre bir daha roman yazmaya girişmemiş. Tekrar yazmaya, faşist rejim tarafından bir çok komünist arkadaşıyla birlikte gazetedeki işine son verilmesinden sonra yeniden başlamış. Bu arada elli yaşın üzerindeydi ve yıllar önce yazılmış “başarısız” bir romandan başka deneyimi yoktu kurgu konusunda. Geç başlayan yazarlık serüveninde üretken oldu. Özellikle Ricardo Reis’in Öldüğü Yıl (1986) romanından sonra, ki bu onun başyapıtı sayılır, ünü dünyaya yayılmaya başladı.

Saramago’nun okuduğum ilk romanı, Ricardo Reis’in Öldüğü Yıl olmuştu. Kurgusu ve konusuyla unutulmaz bir romandı. Kurgusal bir kahramanı gerçekliğe geçirmiş, gerçekliği ise kurgulandırmıştı. Bu onun büyülü gerçekçilik akımına en yakın durduğu eseri olarak görülebilir. Bir yanda Hitler, Mussolini, Franco ve Salazar’ın faşist diktatörlüklerini eleştiren politik bir roman, diğer yanda bir şairin hayaletinin kurgusal alt benliği ile karşılaşması gibi çok şiirsel bir yapı içinde geliştirmişti romanı. Portekiz’de faşist yönetim 1926’dan 1974 yılına dek sürdü. Bu yıllar içinde ülkesinin birçok aydını gibi Saramago da yönetimi sıkı eleştiri yağmuruna tutanlardan biriydi.

MİLİTAN TANRITANIMAZ

Yazarın romanları, politik görüşleri kadar dikkat çekmiştir her zaman. 2002 yılında İsrail’in Filistin halkına davranışını “Soykırım” olarak tanımlaması, belki de Avrupalı bir aydın tarafından yapılmış en ağır İsrail eleştirisi olarak çok tepki aldı. Yıllardır neredeyse her gün tuttuğu blog yazılarında da Bush’u, Berlusconi’yi ağır dille eleştirmekten geri durmadı. Bu yazıları da Nesrin Akyüz’ün çevirisiyle Not Defterimden adıyla yayımlandı. Yazarın politik duruşunu anlamak için mutlaka okunması gereken eğlenceli ama sivri dilli yazılar bunlar.

En çok tepkiyi alan romanlarının başında ise İsa’ya Göre İncil gelir. Bu romanı saygın bir edebiyat ödülüne aday gösterildiğinde Portekiz hükümeti Katolik kilisesinin baskısıyla romanı yasaklamış, ödül listesinden çıkartmıştı. Bu haksızlık üzerine Saramago ülkesi Portekiz’i terk etti ve İspanyol asıllı ikinci karısı, gazeteci Pilar del Rio ile birlikte Kanarya adalarına yerleşti. Yine de İsa’ya Göre İncil koyu Katolik Portekizlilerin tepkisini çekmeye devam etti. Roman gerçekten de kışkırtıcıydı: Tanrı oğlu İsa’yı bilinçli olarak, kendi adını yayması için, dünyaya ölmek üzere yolluyordu. İsa babası tarafından oyuna getirildiğini anlıyordu. Saramago’nun en güzel romanlarından biri sayılan bu eseri, yazarın militan ateist duruşunu ortaya koyar. Ona göre dinler olmasa, insanlık tarihi çok daha barışçı olacak, dünyadaki yaşam daha güzelleşecektir.

ESPRİ?

Saramago özellikle komik ya da esprili eserler yazmakla tanınan bir yazar olmadı hiç, fakat geçtiğimiz yıl geçirdiği ağır zatürre sonunda hastanede kaldığı uzun dönemde yeni bir roman yazdı. Sondan bir önceki romanı olan Filin Yolculuğu, diğer eserlerinden farklı yapısı ve konusuyla okurlarını bir hayli şaşırttı. Hasta yatağında roman yazdığını duyunca, içinde ölüm ve tanrı temalarını barındıran bir eser bekleyenler, benim gibi, bambaşka bir eser buldu. Ortaçağ Engizisyon Avrupa’sını baştan başa kateden koca fil, Hintli bakıcısı ve bir bölük asker, sevimli olayların gelişmesine neden olurken, onları karşılayan imparator Maximillian’ın dünyası ile hoş tezat yarattı. Bir yanda barışçı ve pasifist inançları olan Hintli fil bakıcısı, diğer yanda koyu din baskısı altında ortaçağ Avrupasının insanı, birbirlerini anladıkça, insancıl bir öyküde buluştular. Saramago insan doğasının güzel bir yüzünü ortaya koyma fırsatı buldu bu romanında. Daha önceki romanlarındaki teolojik ya da politik fikirler yoktu burada. Ortaçağ karanlığından çıkmaya başlayan insanlığın, yenilik karşısında bir yüzünü yansıtıyordu romanına.

Filin Yolculuğu, ayrıca İstanbul’dan Viyana’ya yolculuk yapan Muhteşem Kanuni Sultan Süleyman’a göndermeler yaparak, bu sefer kıta Avrupasının en batıdaki başkenti Lizbon’dan hareket eden, yine Süleyman adlı (muhteşem lakabı olmasa da fiziki görüntüsüyle muhteşem) bir filin yolculuğunu anlatıyordu. Doğu-batı ilişkisi üzerine, Asya-Avrupa üzerine düşündüren bir romandı.

SOYUTLANMIŞ İNSAN PORTRELERİ

Saramago’nun eserlerini tanımayan, okumaya hangi romandan başlayacağını bilmeyen okurları önereceğim ilk roman mutlaka Körlük olurdu. Körlük, Saramago’nun en tipik yazınsal özelliklerini barından roman olarak yazarın bibliografyasından çok önemli bir yere sahiptir. Coğrafyadan, kültürden tamamen soyutlanmış insan figürünü koyar ortaya bu romanda. Aslında bunu çok sayıda eserinde yapmıştır; Körlük, hangi ülkede, hangi şehirde, tarihin hangi döneminde geçer bilemeyiz. Orada anlattığı salt insandır, zamandan ve mekandan soyutlanmıştır. Aynı zamanda hepimizin her an alabileceği şekli de anlatır. Herhangi bir şehirde, bir zamanda, insanlar yavaş yavaş körleşmeye başlasalar, bunu bir hastalık sanan, bulaşıcı sanan (belki de gerçekten bulaşıcıdır) insanlar korkularından şiddet kullanmaya başlayacaklardır doğal olarak. Saramago özellikle bir insanı değil, insan doğasını anlatmayı seçer Körlük’te. Bence Körlük, yazarın en tipik eseridir; sadece konusu ile değil, kullanılan yazı teknikleriyle de önemli bir romandır Saramago okuru için.

Son olarak Saramago’nun romanlarının çevirilerinden de söz etmeli. Geçmiş yıllarda Portekizce gibi daha az bilinen dillerin yazarlarının eserleri, Fransızca ya da İngilizce çeviriler üzerinden yapılırdı. Son yirmi yıldır, giderek artan bir ivmeyle, tüm çeviriler aracı dil olmadan yapılmakta. Ayrıca çevirilerin kalitesi gözle görülür bir şekilde yükseldi son yıllar içinde. Saramago da çok nitelikli çevirilerle dilimize aktarılmış. Buraya tüm Saramago çevirilerini aktaramadım ama bu kısa listedeki kitapların hepsini okudum ve hepsini başarılı bulduğumu söyleyebilirim.

SARAMAGO’DAN NE OKUMALI SORUSUNA YANIT:

“Körlük” çeviri: Aykut Derman, Can yayınları, 2009

“Kopyalanmış Adam” çeviri: Emrah İmre, İş Bankası Kültür Yay., 2010

“Filin Yolculuğu” çeviri: Pınar Savaş, Turkuvaz Kitap, 2009

“Not Defterimden” çeviri: Nesrin Akyüz, Turkuvaz Kitap, 2009

“Bilinmeyen Adanın Öyküsü” çeviri: Emrah İmre, İş Bankası Kültür Yayınları, 2009

“Küçük Anılar” çeviri: İnci Kut, Can yayınları, 2008

“Görmek” çeviri: Aykut Derman, Can yayınları, 2009

“İsa’ya Göre İncil” çeviri: Emrah Efe Çakmak, Turkuvaz Kitap, 2009

“Ricardo Reis’in Öldüğü Yıl” çeviri: Saadet Özen, Can yayınları, 2003

09 Haziran 2010

Atiq Rahimi "Sabır Taşı"


SABIR TAŞI

Bazı kültürlerin edebiyatı dilimize çevrilmediği için tanıma fırsatı bulamayız. Çeviri eserlerin büyük bir bölümü Batı dillerinden olduğundan, bizler bir Afgan ya da Rus yazarı ancak Fransızca ya da İngilizce yazdığında ya da Batıda saygın edebiyat ödüllerine değer görüldüklerinde tanırız. Atiq Rahimi de bu yazarlardan. Afgan asıllı yazar, anadili Farsça’da yazdığı üç roman sonrasında, dördüncü romanı “Sabır Taşı”nı Fransızca yazmış ve 2008’de Fransa’nın en büyük edebiyat ödüllerinden biri sayılan Goncourt ödülünü kazanmış. “Sabır Taşı,” aynı zamanda sinema yönetmeni ve senarist olan yazarın dilimize çevrilen ilk eseri.

Atiq Rahimi’nin “Sabır Taşı” Afganistan’da savaşın ortasında bir evin tek bir odası içinde geçiyor. Tüm roman sadece bu odaya girenlerin görüldüğü ve duyulduğu bir tiyatro sahnesi sanki. Sahnede bir tek kadın, tek başına yerdeki döşekte yatan serum bağlı, bitkisel hayattaki kocasının başında tespih çekiyor. Molla, Allah’ın doksan dokuz adını tespihle çekerse kocasının iyileşeceğini söylediği için kocasının nefes hırıltısının ritminde, her gün Allah’ın bir adını zikrederek dua ediyor. Bulundukları odada döşeği ayıran perdeden başka, duvarda bir hançer ile kocasının resmi asılı. Sahne arkasından ise ağlayan çocukların, bombalanan şehrin sesleri duyuluyor.

Bilincini yitirmiş kocasının başında kadın, hayatında ilk kez bir özgürlük tadıyor ve tüm düşüncelerini, arzularını, korkularını ve en karanlık sırlarını kocasına anlatmaya başlıyor. Savaş kadının hayatına acı ile birlikte garip bir özgürlük de getiriyor. Hayatı boyunca bedenine sahip olan kocası yerine bu sefer kocasının bedeninin mutlak hakimiyeti kadının elinde. “Etini sakla!” diye bağıran kocası şimdi yanında bir et yığını olarak yatıyor. Kadın, kısa zamanda anlattıklarının onu rahatlattığını fark ediyor “...hasta düştüğünden beri, yani seninle konuşmaya, sana sinirlenmeye, sana hakaret etmeye, yüreğimde sakladığım her şeyi sana anlatmaya başladığım ve senin bana hiçbir yanıt veremediğin, bana hiçbir şey yapamadığın günden beri... tüm bunların beni rahatlattığını, yatıştırdığını anladım. Yani, her an sillesini yediğimiz bahtsızlığımıza rağmen kendimi rahatlamış, özgürleşmiş hissediyorsam... sırlarım sayesinde bu, senin sayende.”

Kadın konuştukça toplumdaki ikiyüzlülüğün intikamını almaya başlıyor. “Gırtlağımdan çıkan ses, binlerce yılın sesi” derken sadece kendini değil, binlerce yıldır konuşması, kendini ifade etmesi yasaklanmış kadınlar adına konuştuğunu fark ediyor. Anlattıkları normalde anlatmasına izin verilmeyen şeyler. On yıldır evli olduğu halde dudaklarından hiç öpmediği kocasına ilk kez nasıl sevişmek istediğini anlatıyor olması, kadının bedenini buluş öyküsüne dönüşüyor. Bedeni üzerindeki erkek egemenliği kalkınca, yavaş yavaş kendini bulmaya başlıyor. Kocası ise tüm çıplaklığıyla söylenen bu sözlere hiç tepki vermeden yatıyor döşeğinde. Bir sabır taşı gibi: “Sana her şeyi anlatacağım seng-i sabur’um, her şeyi. Acılarımdan, mutsuzluklarımdan kurtulana dek...”

Bir Tiyatro Sahnesi

“Sabır Taşı” roman biçemi olarak daha önce karşılaşmadığım son derece özgün bir yapıya sahip. Bütün roman boyunca bir tek mekanın kullanılıyor olması, okuru bir tiyatro sahnesini izliyor havasına sokuyor. Ayrıca sahne üzerinde anlatılanlar coğrafyadan ve kişiselleştirmeden arındırılmış olduğu için ne kahramanların ne de yerlerin adları var. Odanın (ya da sahnenin) gerisinden duyulan savaş sesleri adeta sahne arkasından duyulan sesler etkisi yaratıyor. Sesler yaklaştıkça, tehdit artıyor. Okur tüm roman boyunca bir izleyici gibi, edilgen kılınıyor. Sahne üzerinde seyrettiği kadının acısına şahit oluyor. Tiyatro sahnesine bir başka gönderme de, odanın duvarında asılı duran hançer. Anton Çehov’un “oyunun başında duvarda asılı bir tüfek varsa, oyunun sonunda bu tüfek mutlaka patlamalıdır” teorisine uyarak, dikkat çekilen ya da göze batan tüm simgeler tiyatro geleneğine uygun şekilde gerçekleşiyor.

Ayrıca kadın, garip bir yalnızlık içinde. Sanki dünyanın sonu gelmiş, önemli herkes gitmiş ve geride ancak kurtarmaya değer bulunmayanlar bırakılmış gibi. Tek oyuncunun performansı olarak düşünülebilir roman, kadın hem romanın hem de tüm kurgunun merkezinde yer alıyor. Onun hayat hikayesi, onun arzuları ve en çok da onun bastırılmış kadınlığı dile geliyor.

Anlamını Yitiren Bir Savaş

Atiq Rahimi daha önceki eserlerinde ülkesindeki Sovyet istilasını, Afgan mücahitlerin direnişini anlatmıştı, bu romanında anlamını yitirmiş bir kavgaya dönüşmüş olan savaşı anlatıyor. İlk başlarda savaşan mücahitlerle nasıl gurur duyulduğunu, onlardan kahraman olarak söz edildiğini, özgürlük savaşının bitişini heyecanla beklediklerini anlatıyor fakat ardından toplumun, ailelelerin (burada özellikle kocasının babasının) hayalkırıklığını dile getiriyor. “Baban özgürlük için savaştığın için seninle gurur duyuyordu. Bana özgürlükten söz ediyordu. Senden ve kardeşlerinden nefret etmeye özgürlüğün kazanılmasından sonra başladı, sizler artık sadece iktidar uğruna savaşmaya başladığınızda.”

Öyle ki artık kimin kiminle savaştığının da bilinmediği bir dünya anlatıyor Rahimi. Evini basan askerler “Hangi taraftansın?” diye sorduğunda, kadın “sanırım sizin taraftan” diye yanıtlıyor. Savaştan o denli kopuk ki, kimin ne taraf olduğunu bilecek halde değil. Kadın kendi hayat savaşını veriyor, kendini bulma savaşına çocuklarının can güvenliğini sağlamak eklenince, gerisinin önemli kalmıyor. Savaş konusundaki anlamsızlık romanın her satırında kendini hissettiriyor. Kimsenin kahraman olmadığı bir savaş süregidiyor, kahraman olarak ilk savaşa katılan kocasının beyinden vuruluş nedeni de savaşla ilgili değil, silah arkadaşıyla tutuştuğu bir kavgada yaralanıyor. Bir hiç için yaralandığı çok kereler tekrarlanıyor.

Bir romanı yorumlarken iki ana yol izlenir genelde. Birincisi eserdeki kültürel ve kişisel bağlantılar, ikincisi ise evrensel insanlık halleridir. Rahimi’nin romanı bu iki yol arasında kararlı bir dengede oturuyor. Kişisel göndermeler bir çoklukla verilirken, dünyanın neresinden olursa olsun, her insanın temel duyarlılıklarını yansıtan tarafı da sadelikle veriliyor. Kendini anlatan kadın, babasıyla, kocasıyla kayınpederiyle, çocuklarıyla, evini basan asker çocukla, hep farklı ilişkiler kuruyor, bunlar romandaki çokluğu, farklı katmanları yansıtıyor. Öte yandan anlattıklarını içten ve sade bir dille yaptığından, kadını özüyle tanıma fırsatı veriyor okura.

“Sabır Taşı” tüm okurlara tavsiye edeceğim bir roman. Çevirisi de çok başarılı fakat çevirmenin notu olarak verilen birkaç dipnotu gereksiz bulduğumu da ekleyeyim. Kurgu hatalarını çevirmenin dipnotla vermesi alışılmadık bir durumdur, bir bakıma metne müdahale olarak görülebilir. Oysa bu tutarsızlıklar (tespih çekişlerin sayısı, anlatılan yıllardaki tutarsızlık) okur tarafından zaten anlaşılır, bunlardan metnin içinde söz etmek çok yersiz bence. Yine de mutlaka mutlaka (iki kere) okunması gereken bir roman “Sabır Taşı.”

SABIR TAŞI / Atiq Rahimi / Can yayınları

Ece Temelkuran "Muz Sesleri"


BEYRUT’TA SİLAH SESLERİ

Yıllar, yıllar öncesinden bir sahne gelir gözümün önüne: Yasser Arafat ile Yitzhak Rabin, sanırım Oslo’da, tarihi barış görüşmelerini Bill Clinton’un aracılığıyla yapmak üzere gitmişlerdi. Yüzlerce fotoğrafçı ve basın mensubuna yapılan kısa bir açıklama sonrasında sırayla bina girip müzakerelere başlayacaklardı. Bill Clinton geride, iki yaşlı politikacının kapıdan geçmesini bekliyordu, Arafat ise önden geçmesi için Rabin’i davet ediyordu. Rabin de nezaket icabı, önden Arafat’ın geçmesini istediğinden şiddetli bir inatlaşma başlamıştı. İki inatçı adam birbirlerine yol vermekten bir türlü içeriye giremiyorlardı, Clinton ne yapacağını şaşırmış, kendilerini arkadan izleyen basına dönüp gülmüştü sonunda. Çözülmez Ortadoğu siyasetinin bir simgesi gibi, haber bültenlerine takılmıştı bir türlü bitmeyen dakikalar, sanki ikisi de Norveç soğuğunda sonsuza dek diretmeye hazırdı. Sonunda Nobel barış ödülünü paylaştılar, ardından Rabin Oslo Barış Anlaşmasına imza attığı için aşırı sağcı bir vatandaşı tarafından öldürüldü. Hayal edilen barış da hala gelmedi.

Bu olayları yeniden zihnime düşüren, yeni yılın ilk romanı olarak okuduğum Ece Temelkuran’ın “Muz Sesleri” oldu. 1980’lerden bugüne taşıdığı romanda çok sayıda kahraman, çok sayıda hikaye var fakat hepsinin merkezinde, dünyanın başka köşelerinde geçse de, hep Beyrut duruyor. Hiç bitmeyen savaşı kaderi gibi yaşayan insanların hikayelerini anlatıyor Temelkuran. Tek kahraman etrafında gelişen bir öyküsü yok “Muz Sesleri”nin, farklı mekan ve zamanlarda yaşayan üç çift anlatılıyor.

Öykünün kahramanlarından biri, 1982 yılında, Beyrut savaş meydanı olduğunda, zengin bir ailenin yanında çalışan Filipinli bir genç kadın. Hizmetçilik yaptığı binaya düşen bombalarla hayatı altüst olan, dönecek evi kalmayan kadın, Şatila kampına sığınıyor ve savaşın ortasında burada, kısa bir süreliğine, aşk, aile ve ev buluyor kendine. Kısa süreliğine, çünkü savaş alanında kimse uzun vaadeli planlar yapamıyor. Kendi gibi kaybolmuş ruhların birbirini teskin ettiği, yaralarını sardığı kampta doktorluk yapan filistinli ile yaşadığı aşk, her iki genç için huzurlu bir liman oluyor. Fakat savaşın acımasızlığı sürekli kendini hatırlatıyor; Filipina adını verdikleri bebekleri savaş ortasında büyüyecek ortam bulamayacağından anneannesinin yanına, Filipinlere yollanıyor.

Bundan yirmi sene kadar sonra Filipina geçmişini aramaya Beyrut’a dönüyor. Hiç tanımadığı anne ve babasının izini sürmeye, doğduğu şehri tanımaya geliyor; yine annesi gibi, yaşlı bir kadının yanında hizmetçi olarak işe giriyor. Yıl 2006. Yine savaş, yine parçalanmalar ve yine geleceğe duyulan güvensizlik. Filipina’nın çalıştığı apartman binasında yaşayan diğer insanlar da romanın yan karakterlerini oluşturuyor. Her dairede farklı geçmişi olan bazıları Beyrut’lu bazıları da Filipina gibi buraya rastlantı sonucu gelmiş kişiler.

Beyrut’ta, her katında renkli öyküler barındıran bu apartman binası ile paralel anlatılan bir başka öyküde ise, Oxford’da yüksek lisans tezini yazmak üzere sevgilisi ile bulunun Deniz adında bir genç kadını tanıyoruz. Deniz, Oxford’da kendini tamamen yabancı hissediyor, ne sevgilisiyle birlikte katıldığı sosyal akşam yemeklerine ne de akademik çevreye uyum sağlıyor. Hayatında bir dönüm noktasında olduğu, yaşamının devamını nasıl sürdüreceğinin kararını verme arzusunda olduğu anlaşılıyor. Ortadoğu üzerine tez hazırlıyor ama Batı felsefesinin kalesi sayılan bir üniversitede olduğu için, ikilemlere düşüyor. Deniz kendi içindeki doğu batı savaşının da içine düşüyor. Bir yandan batılı imgesinde bir akademisyen görüntüsü diğer yandan batıl inançlarıyla doğulu kadın ve bir türlü bu iki farklı kadının içinde uyum bulamaması onun en temel rahatsızlığı olarak görünüyor. Üniversitedeki tez hocası da bunu fark ediyor: “Siz, akarken çarpacağı taşlardan korkan bir su gibisiniz. Ortadoğu’ya gitmiyorsunuz. İslami hareketler çalışıyorsunuz ama kafanız karışmıyor. Yoksulluk çalışıyorsunuz ama öfkelenmiyorsunuz. Siz niye bu kadar batılıymış gibi yapıyorsunuz? Yabancıymış gibi? (...) Deniz, siz melezsiniz. Doğu ile Batı’nın tam ortasından gelen bir melez. Melezlik, bir imkan gibi görünüyor ama bir engeldir aslında. Biri olmamanın konforu insanı çok çabuk soysuzlaştırır.”

Bu fikirde olan tek kişi tez hocası değildir üstelik. Oxford’a dayanamayacağını anlayıp Paris’e doğru yola çıktığında da yaşlı bir adamla karşılaşır. Yaşlı adam Deniz’in Türk (ya da Deniz’in deyişiyle Türkiyeli) olduğunu anlayınca “tam ortasındasınız yani. Tam ortası! Berbat! İstanbul, küçükhanım, çok üzgünüm söylemek zorundayım, berbat bir yer” der. Doğu ile Batının savaşıdır yaşlı adamın anlatmak istediği, buna göre savaşın tam ortasında da İstanbul durur.

Ece Temelkuran “Muz Sesleri”nde dünyanın hiç sarılmayan yarası olarak haritaların tam ortasında duran Lübnan’ı öykünün merkezine alıyor. Sonunda Beyrut’ta toplanan roman kahramanlarını da özellikle yabancılardan yaratmış. Böylece savaş ortamının kültür ve kimlik yitimini, yabancılaşmayı ama bir o kadar da yalnız ruhların savaş kaosu içinde birbirlerine tutunmalarını, birbirlerine muhtaç olmalarını anlatıyor. Romanda beni rahatsız eden tek şey, kurguya sürekli yeni karakterler sokulmasıydı. Bu yüzden özelllikle ilk bölümde, anlatı bir türlü başlamıyor gibi geldi. Romanın başlarında bir apartmanın dairelerinde oturanları topluca tanıtsaydı sanırım sonra onların her birinin hikayesi kurguyu bu denli bölmezdi.

Bu küçük sorun romanın ikinci bölümünde zaten ortadan kalkıyor ve konu okuru içine alıyor. İlerleyen sayfalarda aslında romanın içiçe geçen öykülerden oluştuğunu, Deniz’in de öykü içinde yer aldığını görmek hoş bir etki yaratıyor. Kendi içinde kendi öyküsünü anlatan ve kendi öyküsünü bulan bir kurgusu var romanın; zekice kurgulanmış. Ayrıca bu tür siyasi meseleler üzerine yazılan romanlarda bazen karşımıza çıkan didaktik anlatı bu romanda hiç yok. Aksine Temelkuran’ın anlattığı siyasi durumlar ve savaşın iç yüzü hep bireylerin hayatındaki etkileri temelinde veriliyor. Lübnan üzerine bir roman yazıp, bu denli kişisel öykülerle hala süren bir savaşı anlatmak çok zor görünse de, Temelkuran bunu çok hoş bir şekilde başarıyor. Yıla iyi başlatan, hoş ve mutlaka okunması gereken bir roman.

Son olarak: romanın neden “Muz Sesleri” adını taşıdığından özellikle söz etmedim, fakat silah seslerinin her sesi bastırdığı Beyrut için daha hoş bir ad düşünülemezdi.

MUZ SESLERİ / Ece Temelkuran / Everest yayınları


(8 Ocak 2010 tarihli Radikal Kitap ekinde yayımlanmıştır.)

Ludwig Wittgenstein "Kesinlik Üstüne"


BU KİMİN ELİ?

Felsefeciler arasında nesilden nesle aktarılan bazı efsaneler vardır. Bunlardan biri 20. yüzyılın önemli düşünürlerinden G. E. Moore’un bir felsefe seminerinde, çağdaşı filozofları sağduyuya davet etmek için elini havaya kaldırarak “Bu bir eldir” dediği konuşmasıdır. Moore’un bu çıkışı, sağduyudan iyice uzaklaşan, varlıkbilim ve epistemolojiden sadece teknik terminolojiyle söz eden filozoflar için gerçekten de uyarıcı bir etki yaratmıştır. Konuşması boyunca arada sırada elini gösterip “bu hâlâ bir eldir” sözlerini yineleyerek, komik ama bir o kadar da etkin bir hava yaratan Moore, “A Defence of Common Sense” (Bir Sağduyu Savunması) adlı makalesinde, daha sonraları “Sağduyu Felsefesi” adıyla anılacak olan bilgi kuramını ortaya koyar. Moore’un felsefesi genel okur tarafından pek bilinmez ama felsefe öğrencileri için çok önemlidir. Hem çok sayıda düşünürü etkilemiş hem de çağdaşları gözünde çok saygın bir yere sahip olmuştur.

Ludwig Wittgenstein da Moore’un kuramlarına ilgisiz kalmaz. İki düşünür aynı dönemde Cambridge’de hocalık yaparken yakın dostluk kurma şansı da bulmuşlardır. Wittgenstein’ın geçtiğimiz hafta yayımlanan Kesinlik Üstüne, “(b)urada bir el olduğunu biliyorsan, geri kalan her şeyi sana bağışlayacağız” sözleriyle başlar. Yazarın gönderme yaptığı Moore’un ünlü sözleridir. Romanlarda bile ender bulunacak bu muazzam giriş tümcesiyle vakit kaybetmeden konuyu ve durduğu yeri belli eder Wittgenstein. Eserin ana konusu bilgi, şüphe ve kesinliktir. Bu konu elbette sadece Wittgenstein tarafından değil, yüzlerce yıldır tüm felsefe akımları tarafından ele alınmıştır. Konu aslında basit görünür: dış dünyayı bildiğimizi ne kadar netlikle söyleyebiliriz? Ve söylediğimizde, şüpheciliğin ağlarına düşmekten kurtulabilir miyiz?

Kesinlik Üstüne Wittgenstein’ın hayatının son yıllarında yazdığı notlardan oluşur. Ölümü ardından dost ve öğrencilerinin derlediği Kesinlik, genelde Felsefi Soruşturma’lardaki yan temalardan birine açıklık getiren notlar olarak ele alınır. Dağınık bir yapıda olmaları, yazarın bunları yayınlanmak üzere elden geçirmediğinin kanıtıdır, zaten eserlerinin ancak ölümünden sonra basılması dileğini dostlarına çok kereler dile getirmiştir. Dağınık yapıda dedik ama filozofun sadece merkez konu (bilgi ve kesinlik) etrafında yazdığı notlardan oluştuğu için, bu hissedilmez. Ayrıca bazı temalardaki süreklilik ve yineleme, düzensiz yapıyı yine de anlaşılır kılar.

Wittgenstein’ın ontoloji ve epistemoloji konularında en değerli (yaşamının sonunda ulaştığı olgunlukla, en gelişmiş) fikirlerini tartışan bir eseri kısa bir tanıtım yazısında anlatmak mümkün olmaz fakat bu eseri okuduktan yirmi yıl sonra yeniden elime alınca, Wittgenstein’ın felsefe tarihini, çağdaşlarını (dostlarını) ve hepsinden çok da kendisini nasıl sürekli eleştiri altında tuttuğunu görmek inanılmaz geliyor. Kendi felsefesine de en acımasız silahlarla saldırışı çok özgündür. Felsefesini kökten değiştirmekten de hiç çekinmemiştir oysa felsefe tarihi boyunca bunu yapmış düşünür sayısı fazla değildir.

Nereden Biliriz?

G. E. Moore’un kuramına göre insan algılamaları dışında ve insanın algılamalarından bağımsız olarak varlığını sürdüren bir dünya vardır. Wittgenstein’a göre bunu söylemek, felsefe adına bir şey söylemek değildir, buna rağmen Moore’a hayranlığını dile getirir. Ona göre Moore, kaçmak istediği ve gereksiz bulduğu şüpheciliğin kucağına atar kendini çünkü bu tip önermeler dünya hakkında bilgi verir ama “bunu nereden biliyorsun?” sorusuna yanıt vermezler. Felsefe içinse asıl olan bu sorudur. Buna göre, “Bu bir eldir” önermesi dil içinde bir çerçeve oluşturmak ve dünyaya bir anlam yaratmaktan başka bir şey değildir. Ve Wittgenstein’a göre, bu tür önermeler zaten şüphe altında olmamalıdır. Çünkü Moore’a yanıt olarak “burada bir el olup olmadığını bilmiyorum” denmesinin anlamı yoktur; yanıt sadece “daha yakından bak!” olabilir.

Wittgenstein filozoflar arasında, açıklamalarını en iyi örneklendirenlerin başında gelir. Kesinlik de bu açıdan benzersiz örneklerle dolu. Örneğin yukarıdaki açıklamadaki dil işlevini, bir kapı mandalına benzetir. Moore’un önermeleri gibi önermeler, aynen kapı mandalının gördüğü türden işleve sahiptir, kapının açılıp kapanmasına, başka deyişle işlemesine yararlar. Moore’un sağduyu önermeleri de bunlar gibi, dilin anlam kazanmasını sağlar. Fakat bunları epistemolojik anlamda ele aldığımızda, anlamlarını sorguladığımızda, felsefeye fayda sağlamayacak kadar basittirler. Bu noktayı anlamak, Wittgenstein’ın dil felsefesini anlamak için zorunludur.

Wittgenstein Kesinlik’te, dış dünyanın şüphe edilebilir olduğunu savunmak gibi bir niyet taşımaz. Ayrıca şüpheciliği çürütmek ya da Moore’un sağduyu felsefesini desteklemek gibi bir niyeti de yoktur. Tek gösterdiği (hem de çok zeki örneklerle) şüphenin gerekeni yapmadığıdır. Bazı önermelerin doğal hallerinde mantıklı olduğunu söylemekle yetinir, bunlar dil içinde belli bir yere sahip araçlardır Wittgenstein için. Bunlara fazla anlam yüklemek, dilin işleyiş biçimiyle dünyanın işleyiş biçimini değiştirmeye çalışmak kadar anlamsızdır. Dilsel bir kullanımla düşünceler düzene sokulabilir fakat dilsel bir düzenleme ile çorap dolabı daha toplu bir hal almaz; ya da düşünerek ve mantıksal açıklamalar yaparak dünya daha düzgün bir yer olmaz. Aslında Wittgenstein’ın dil felsefesi böylesine basit bir noktadan hareket ederek, dünyayı yeniden anlamlı kılmaya çalışır. “İkinci Wittgenstein” dönemi olarak bilinen düşüncelerinin merkezinde, gerçekliği bir dilsel oyun olarak görmemek yatar.

Kesinlik Üstüne genelde kendi başına yayımlanan bir eserdir. Metis yayınları hoş bir sürprizle kitaba Kültür ve Değer adlı, yazarın başka notlarını da eklemiş. Ayrıca böyle yaparak kitabı daha geniş bir okur kitlesi için ilginç kılmışlar. Kesinlik Üstüne sadece felsefe öğrencilerinin ilgisini çekecek bir yapıt ama Kültür ve Değer aksine genel anlamda felsefeye ilgi duyan, sanat ve kültür üzerine yeni düşüncelere açık herkes tarafından zevkle okunacak bir yapıt. Wittgenstein’ın derin müzik bilgisini görmek de okurun hoşuna gidecektir. Bildiğim kadarıyla her iki eser ilk kez dilimize çevriliyor. Kesinlik’i belki en çok Felsefi Soruşturmalar’ı daha iyi anlamak isteyen bir okur ama Kültür ve Değer’i herkes okumak isteyecektir.

Kesinlik Üstüne / Ludwig Wittgenstein

(Bu yazı 1 Ocak 2010 tarihinde Radikal Kitap ekinde yayımlanmıştır.)

10 Mayıs 2010

Enis Batur "Kulak"


GÖLGEMİN GÖVDESİ OLUR MUYDUNUZ?

Berlin Filarmoni orkestrası dünyada bir ilk gerçekleştirerek, iki haftadır konser salonunu tüm dünyaya açıyor. İnternet üzerinden canlı yayında ünlü orkestranın konserlerini her isteyen, çalındığı anda dinleyebiliyor. Bu muhteşem yenilik, hafta sonlarımı değiştirdi. Pazar akşamüstü, bir yandan Enis Batur’un yeni kitabı “Kulak”ı okurken, diğer yandan, kulak deyince ilk akla gelen besteci, Beethoven’in dördüncü piyano konçertosunu dinliyordum. Dördüncü konçerto Beethoven’in orkestra eşliğinde, son kez dinleyici karşısına konser piyanisti kimliğiyle çıkmasından dolayı ayrıca önemlidir.

Beethoven’in bir eserinden haz almak için, müzik hakkında bilgi sahibi olmak gerekmez elbette, fakat müzikle kurduğumuz ilişkide bilgi, haz arttırıcı öğe olabilir. Batur’un “Kulak”ı da müziği anlamaya, esere yakınlaşmaya olanak sağlayan bir kitap.

“Kulak” üç ana bölüm ve bir sonsözden oluşuyor. Birinci bölüm, “gölgemin gövdesi olur muydunuz?” sorusuyla başlıyor. İlk başta sorunun bana, yani okura sorulduğunu sanarak okumaya başladım fakat ilerleyen sayfalarda bana öyle geldi ki, soruyu ben – yani okur – yazara soruyordum belki de. İlk satırlarda dile getirilen gibi “izin verirseniz, anlamaya/kavramaya çalışma sürecinizi anlamaya/kavramaya çalışacağım yanıbaşınızda.” Yazar da bunun üzerine “bana sorulamayacak soru yoktur” sözlerini tekrarlayarak, bir diyalog başlatıyor.

Yazarın gölgesiyle giriştiği bir diyalog bu: tam da Platon diyalogları gibi, birlikte akıl yürüten, birlikte düşünen ve okuru da birlikte düşünmeye çağıran formül üzerine kurulu. Diyalog, bir konu üzerinde akla gelebilecek her soruyu soran yapısıyla, çok çekicidir. Düz bir denemede yazarın göze alamayacağı denli zıtlığı ve görüş farklılığını rahatça dile getirebilir. Hatta fikirleri kıyasıya kavgaya bile tutuşturabilir. Platon, diyaloglarında okuru adım adım kendi istediği noktaya getirir; soruları da kendi sorduğu için, okur kendi aklına gelecek her sorunun yanıtlanmış olduğu hissine de kapılır. Batur da ele aldığı dinleme/duyma konusunda akla gelebilecek her soruyu açmaktan geri durmuyor. Böylece gerçekten de konuyla ilgili bir doyum hissettiriyor okura.

“Kulak,” kulağın yapısı ve fizyolojisiyle ilgili konuları da kapsamı içine alsa da, aslında çağdaş besteci Luciano Berio’nun “Kral Dinliyor” adlı operası üzerine bir araştırma. İlginç olan, Enis Batur’un operayı henüz dinlemeden esere başlıyor olması. Ve bu yüzden de diyaloga kendisiyle alay edercesine giriyor. Batur, hiç durmadan yazan biri olarak, sonunda ne yapsın ki, bilmediği bir konu üzerinde de yazıyor. Girişteki bu alay, “demek sıra buna da geldi” sözleri, eserin ironik havasını erkenden hissettiriyor. Bilmediği bir opera üzerine yazıyor ama kesinlikle bilgisizce değil. Henüz gezmediği yerler hakkında heyecanla bilgi toplayan birine benziyor bu bölümde. Ya da tanımadığı biriyle ilk randevusuna gidecek birine. Benzer bir duyguyu, eserlerini yakından tanıdığım bir yazarın yeni kitabı çıkmak üzereyken yaşarım. Bu bekleyiş içinde tahminler yürütmek, konusu hakkında duyduğum birkaç cümle üzerinden bir romanı hayal etmeye çalışmak çok hoştur. Enis Batur da “Kral Dinliyor” operası cd kaydının siparişi ile eserin eline ulaşması arasında geçen zaman içinde bu duyguyu anlatıyor.

İkinci bölümde diyaloga yeni bir ses katılıyor: artık operayı dinlemiş olarak, müzik hakkında da bilgi sahibi olabilecek yeni bir ses. Batur “Kral Dinliyor” operasına tüm katmanlarıyla bakıyor bu bölümde. Operanın oluşum süreci de ilginç öykülerle dolu. Roland Barthes’in bir eserini okuyup esinlenen Italo Calvino ile Luciano Berio, birlikte bir opera yaratmaya karar verirler. Calvino librettoyu yazacak, Berio da besteleyecektir. Fakat düşünüldüğü gibi olmaz ortak çalışma, libretto bugün Berio’nun eseri olarak bilinir, çünkü Calvino’nun eseri üzerinde fazlaca değişiklik yapmıştır.

Opera, kraliyetindeki her şeyi başkalarından duyan bir kralı anlatır. Gerçeklere ancak diğer insanların sözleri aracılığıyla ulaşır hükümdar. Bu arada sarayına gelen bir tiyatro topluluğu Shakespeare’in “Fırtına”sının provalarını yapmaktadır. Kral, kulağına ulaşan gerçeklikle piyesi ayırt edemez. Kendini Prospero sanmaya başlar.

Aslına bakarsak, hükümdarlar gerçekliğe “Kral Dinliyor”un kahramanından daha yakın değildir. Gerçeklik, bir kralın kendi deneyimi değildir. Saray dışına ender çıkan bir kral için, dünyada olanlar hep ona aktarıldığı şekilde yer alır zihninde. Operanın siyasi bir tavır takındığından emin değilim ama bir hükümdarın gerçeklik sorununun algılama hatalarıyla ilgili olması, sadece felsefi açıdan değil, siyasi açıdan da ilginç geldi bana. Enis Batur, konunun bu yönüyle ilgilenmemiş. Ben de Batur aracılığıyla opera hakkında bilgi edindiğim için, operayı dinleyene kadar daha fazla fikir yürütemeyeceğim.

Enis Batur “Kulak”da birçok metne gönderme yapıyor. Barthes’ın denemesi, Umberto Eco’nun Berio ile yaptığı söyleşi ve Calvino’nun librettosu ya da daha sonradan libretto kaynaklı öyküsü metnin içinde yer alıyorlar. Bunları da okuma isteği veriyor okura Batur. Kitabın sonunda aslında bu metinleri de ekleyerek kitabı yayınlamak istediğini ama yayın izinleri yüzünden bunun gerçekleşmediğini yazıyor. Ben şimdilik sadece Calvino’nun öyküsünü okuyabildim fakat operayı çok yakında dinleyeceğimi biliyorum. Fakat bunları yapmadan da eser hakkında fikir edindiğim hissine ulaştım.

Bu kitabın ayrıca hoş ironisinden de söz etmek gerekir. Enis Batur'un insanlığa sitemi gibi algılanabilecek bazı satırlar var: “Seneca, Cicero, Epikuros, Plutharkos gibi bilgelerin en hırpalayıcı özelliği, insanın akıl yürütme yetisinin iki bin yıl sonra mek parmak gelişmediğini kanıtlamalarıdır.” Bir başka yerde “(ö)yle bir acz, öylesine acıklı bir çırpınış ki bu, ‘cogito ergo sum’ cümlesini varoluşundan yüzmilyonlarca yıl sonra kurmayı başarmış olmasından bir yücelme payı çıkarabiliyor.”

Enis Batur'un eserleri asla sıradanlaşmaz gözümde, çok sık okumayı sevdiğim yazarlardan biri olduğu halde her seferinde bambaşka etkilerle ayrılırım metinlerinden. Her konuyu ele alışı farklı ve yeni gelir. Onun okurlarını yaratıcı kılan bir yönü olduğunu çok kereler düşünmüşümdür, "Kulak" da böyle bir kitap: merak uyandırıyor, düşünmeye teşvik ediyor ve tabii bilgi veriyor.


KULAK / Enis Batur / Sel yayınları / 2009 / 70 sayfa

(Bu yazı 16 Ocak 2009 Radikal Gazetesi Kitap ekinde yayımlanmıştır.)


12 Nisan 2010

Haruki Murakami "Sahilde Kafka"


Karanlık Tüneller

Son birkaç yıldır Nobel edebiyat ödülü sahibini bulmadan önce, Haruki Murakami’nin adı ortalarda dolaşmaya başlar. Bazılarına göre Japonya’nın yaşayan en iyi yazarı, bazılarına göre de günümüzün en iyi yazarlarından biridir; ama hiç kuşkusuz Batının en sevdiği Japon yazardır. “Zemberekkuşu’nun Güncesi”yle Türkiye’de de tutkulu bir okur kitlesi edindi kendine. Yeni romanı “Sahilde Kafka” ile okur sayısının artacağına kesin gözüyle bakabiliriz.

“Sahilde Kafka” iki kahramanın öyküsünü paralel anlatıyor. Romanda tek sayılı bölümlerde anlatılan birinci öykü, Kafka Tamura’nın on beşinci yaş gününde evden kaçmasıyla başlıyor. Dünyaca ünlü bir heykeltıraş olan babasının kehanetine göre, büyüdüğünde hem babasını öldürecek hem de annesi ve ablasıyla yatacaktır. Annesi evi terk ettiğinde dört yaşında olduğu için, ikisini de hiç hatırlamaz, elinde sadece ablasının bir çocukluk resmi vardır. Bu durumda çaresiz, Sofokles’in kahramanı Oedipus gibi evden kaçmak tek çözümdür. Çift sayılı bölümlerde ise, altmışlık Nakata’nın öyküsü anlatılır: İkinci Dünya Savaşı sırasında, henüz dokuz yaşındayken, Nakata ve sınıfındaki diğer öğrenciler, mantar toplamaya gittikleri tepede ne olduğu bilinmez bir saldırı sonucunda bayılırlar. Yetişkinleri etkilemeyen “şey” on altı çocuğun birkaç saat boyunca bilinçlerini yitirmelerine neden olur. Aralarında sadece Nakata, birkaç hafta süren garip bir koma halinde kalır. Askeri hastanede uyandığında, ne ailesini hatırlar ne de okuma yazmayı, oysa bu tuhaf olaydan önce sınıfın en akıllı öğrencisidir. Nakata’nın zihnindeki her şey silinmiş, yavaş anlayan, soyut düşünme yeteneğini kaybetmiş biri haline gelmiştir. Kaybettiği düşünme yetileri yerine, kedilerle konuşabilme ve gökten yağacak balıkları önceden söyleme yeteneği geliştirmiştir. Genç Kafka ile yaşlı Nakata’nın önceleri bağlantısız görünen ama sarmal ilerleyen hikâyeleri ortak bir buluşma noktasına doğru ilerler. Roman boyunca hiç karşılaşmazlar ama birinin rüyasının diğerinin gerçekliği olduğu, bilinçdışında tanıştıkları izlenimi verir.

İki kahraman Japonya’nın Şikoku adasına doğru yol alırlar. Farklı nedenlerle, birkaç hafta arayla, kendileri dışında bir gücün etkisiyle bu adaya yönelirler. İkisi için de buraya gelmelerini gerektirecek bir neden yoktur, burada tanıdıkları da yoktur (Kafka’ya bu yönü cazip gelir) ancak bilinmez bir duygu onları Şikoku adasında Takamatsu’ya getirir. Yolculuklarında karşılarına yardımsever insanlar çıkar. Kafka’nın yol göstericisi, iş ve yatacak yer bulduğu kütüphanede çalışan androjen, eşcinsel ve hemofil Oşima’dır. Kadın bedenine sahip, erkek ruhu taşıyan bir eşcinsel olarak tanımlar kendini. Karmaşık ruhsal ve fiziksel yapısı aynı zamanda hastalığı yüzünden çok narindir. Eğitim görmediğini, okuldan erken ayrıldığını söylese de, Japon ve dünya klasiklerini çok yakından bilir Oşima. Nakata’nın yol göstericisi ve yol arkadaşı ise yoksul çevrede büyümüş bir kamyon şoförüdür. Çok sevdiği dedesine benzettiği Nakata’ya yardım etmek, onunla yolculuğa çıkmak hayatının geldiği noktasında önem kazanır. Uzun öyküleri sevmediğini, karmaşık düşüncelere alışık olmadığını sık sık söyler zaten Nakata da ancak basit sözcüklerle anlatabilir kendini.

Kafka’ya yardım eden bir de Karga adlı iç sesi var. Romanın daha başlarında uyarır alt benliği “...bundan sonra olacakların üstesinden gelebilirsin. Ne de olsa sen, dünyanın en sert on beşlik delikanlısısın. Kendine güven. Soluklarını düzenle, kafanı düzgün çalıştır. Bunu yapabilirsen sorun kalmaz. Ama çok temkinli olmalısın. Bir yerlerde, birilerinin kanı üstüne bulaşmış. Gerçek kan. Hem de bol miktarda. Şu an birileri, ciddi ciddi seni arıyor olabilir.” Romanın başlarında daha sık duyduğu alt benliği, dışarıdan yardım aldıkça az duyulur.

“Sahilde Kafka”yı okurken bir sonraki satırda nelerin beklediğini asla hayal edemez okur: bilincini yitiren on altı çocuk, gökten yağan balıklar, rüyada sevişilen hayaletler, ölü kedilerin ruhundan kaval yapmaya çalışan bir heykeltıraş, Kentucky Fried Chicken’ın ambleminde yer alan beyaz sakallı Albay Sanders’ın fahişe pazarlaması, vb... bütün bu gerçeküstü öğeler peş peşe dile getirildiğinde deli saçması gibi gelebilir fakat bunları Sofokles’in tragedyası, Platon ve Hegel’in felsefeleri ile birleştirdiğinde ve günlük yaşamın bir parçası gibi sunduğunda simgesel anlam kazanır. Murakami’nin anlatısının başarısı bence üç farklı kurgu tipinde eşit derecede başarılı olmasında yatıyor. Birincisi eşsiz sürükleyici anlatımı: her sayfada heyecan yaratmayı başaran bilinmezlerle donanmış kurgu. İkincisi tamamen Murakami’ye özgü (tahminim, ilerde Kafkaesk gibi Murakamesk sözcüğünün yerleşeceği yönünde) gerçeküstü olaylar ve bu olayların olağan bir dille anlatılıyor olması. Sonuncu olarak da kurgunun felsefeden beslenmesi ve ontolojiyi günlük yaşamın bir parçası gibi olağan hale getirmesi.

Murakami karakterleri karanlık deliklerde ya da suyu kurumuş kuyunun içinde (Zemberekkuşu’nun Güncesi) ya da ormanın acımasız karanlığında kaybolup yapayalnız kaldığında, farklı bir bilinç boyutuna geçerler. Bazen farklı bir zaman boyutu da olur bu. Kafka da bilinçdışı karanlık deliklerde yolculuklar yapar. Rüyasında baba katili olabilir, annesiyle sevişebilir; bunların hepsinin eğretileme olduğu düşüncesi onu rahatlatmaz, yine de Kafka örneklerini kurgudan alır. Aklı karıştığında, hayalete âşık olduğunu sandığında yol göstericisi Oşima onu gerçekliğe değil, antik kitaplara yönlendirir, on birinci yüzyıl Japon klasiği Genji Öyküsü’nü (romanda Genci olarak yazılmış) okumasını tavsiye eder. Böylece roman, klasiklerden, şiirlerden, resimden ve en çok da müzikten beslenir, öyle ki, roman kahramanları, kahraman oldukları bilinciyle kurguda yer alırlar.

Murakami’nin kalemi trajik olduğu kadar komik de olabilir. Romanda beni güldüren bölümlerden biri, şapşal bir sokak kedisiyle diyalog kurmaya çalışan Nakata’nın anlamsız konuşmaları ve bunun üzerine yanlarına gelen iyi beslenmiş, zeki siyam kedisi Mimi’nin zavallı sokak kedisini azarlayışı oldu. Komik unsur kadar şiddet öğeleri de vardır Murakami’nin eserlerinde. Bu romanında da canlı kedilerin kalbini yiyen karakter gibi tiksindirici ve korkunç çok fazla sahne var. Kediler hemen her romanında önemli rol oynar, “Sahilde Kafka”da durum aynı. Yazarın bir özelliği de erotizmi çok yerinde kullanmasıdır. Kahramanları, özellikle kadın kahramanları, erotik anlamda açık sözlüdür. İsteklerini kolayca dile getirirler. Hoş olmayan bir cinsel deneyim sonrasında “(ö)yle özür dilemeye kalkarsan, ben de kendimi kötü bir şey yapmış gibi hissederim. Bu vücudunun bir hali sadece. O kadar aklına takmana gerek yok” diyecek kadar rahatlardır. Ergenlik çağındaki Kafka için doğal olarak her şey cinsellikle bağlantılıdır ancak çevresindeki kadınların bu denli rahat ve hoşgörülü olmaları romanı da başka boyutlara sürükler: sapkın cinsellik yoktur, doğa gereğini yerini getirir.

Daha önce dört romanını okuduğum yazarın, altı yüz elli sayfalık “Sahilde Kafka”sı bence en güzel romanı. Özellikle görsel detaylar açısından yine çok etkileyici. Benzersiz mekân yaratma gücüyle, günlük hayatın ayrıntılarını netleştiren (her öğün yemek, günlük beden temizliği, vb.) çok renkli imgeler yaratan bir yazar Murakami. Yayınlandığı her ülkede yılın kitabı seçilmiş bir roman ayrıca. Bir de çok prestijli Kafka edebiyat ödülünün sahibi.


Sahilde Kafka / Haruki Murakami / çev.: Hüseyin Can Erkin / Doğan Kitap / 650 sayfa.

(Bu yazı 6 kasım 2009 tarihli Radikal Kitap ekinde yayımlanmıştır.)


22 Mart 2010

Murat Gülsoy "Karanlığın Aynasında"


BU YAZIYI OKUMAYIN

Mümkün olsa, bu satırları okuyan gözler şimdilik yazının geri kalanını okumasın isterdim: hem söz edeceğim kitapla aranıza girmemek hem de tabula rasa halinde okumanın yaratacağı şaşkınlık, etkisini yitirmesin diye. İlkçağlarda tragedya seyircileri görmeye gittikleri eser başlamadan önce kahramanı ve konuyu çok iyi bilirlerdi; zaten oyunun başında kahin, tragedya kahramanının başına gelecekler konusunda uyarırdı seyirciyi. Ezbere bildiği masalı tekrar tekrar anlattıran çocuk gibi, gösteriyi yine de heyecanından birşey kaybetmeden seyrederlerdi. Hala süren bir anlatı geleneği olmasına rağmen bugünün seyircisi artık bilinmezlerle uyarılmayı sever.

Murat Gülsoy “Karanlığın Aynasında” adlı son romanında, tam da bunu yapıyor. İlk satırından başlayarak okuru zevkli bir bilinmezler içine sürüklüyor. Roman Ece adında genç bir kadının panik atak şikayetleriyle bir hastanenin acil servisine gelmesiyle başlıyor. Ece’yi muayene eden doktor Orhan daha hastayı görmeden, bu anın onun hayatını değiştireceğini hissediyor. Hasta ile doktorun karşılaşmaları adeta déja vu havasında gerçekleşiyor. Aynı zamanda anlatıcı da olan doktor Orhan “haz ve korku karışımı bir duygunun mayalanmakta olduğunu hissediyordum” diye açıklıyor duygularını ilk kez bakıştığı Ece’yle karşılaştığında. İkisi de aşık olmaya hazır, hatta karşılaşmadan önce sanki aşık olmaya başlamış gibiler.

Ece zor bir çocukluk geçirmiş tiyatro oyuncusudur. Hiç tanımadığı babası, o daha doğmadan ayrılmıştır annesinden. Ece’nin bütün çocukluğu, yaşlı bir kadının bakımını üstlenen annesiyle birlikte, kendilerine ait olmayan bir evde, bir aileden yoksun bir şekilde geçmiştir. Orhan ise doktor babasının izinden giderek doktor olmuş, kendi deyimiyle “vasat bir hekim olduğunun” farkındadır. Babası ve amcası ani bir trafik kazasında öldükten sonra, yengesinin ve ruhsal sorunları olan kuzeni Sarp’ın sorumluluğu bir bakıma ona kalmıştır. Orhan’a göre, aldığı eğitimle iyi bir doktor olunamaz zaten, vasatlığı buradan kaynaklanır, öte yandan şefkatli biri olduğu için hastalarıyla ilgilidir. Dikkatsiz değildir. Korkular içinde acile gelen Ece’yi de bilgisinden çok şefkatiyle sakinleştirir. Henüz tanışmış olmalarına rağmen “hayatımın her küçük parçasını inanılmaz bir ışıkla aydınlatmaya başlamış olan bu kadın” diye söz eder Ece’den ve birkaç kez “Ece’ye bir şey olmasına izin veremezdim” sözlerini yineler. İlk gördüğü andan itibaren sadece aşık olmamış, aynı zamanda koruma isteğiyle sarılmıştır genç kadına.

“Karanlığın Aynasında” hoş bir aşk romanı formatında başlar fakat bir yandan da, bir şeylerin yanlış gittiğini hissettirir. Olaylar Orhan tarafından birinci tekil şahısta anlatılmasına rağmen, diyaloglarda hiç sesi duyulmaz anlatıcının. Doğrudan soru sorulduğunda “cevap vermedim, sadece yutkundum,” “cevabımı beklemeden viskisinin kalanını da bir dikişte bitirdi,” “tepki vermediğimi görünce...” “her zaman olduğu gibi susmayı tercih ettim,” şeklinde olur. Hiç konuşmaz Orhan. Ama ironik şekilde anlatıcıdır. Sesi duyulmaz ama aslında hep onun sesidir duyulan. Garip bir paradoks yaratır Gülsoy böyle yaparak.

Aslında tam da bu paradokstur romanın merkezinde yatan. Bir aşk romanı olarak başlayan roman, Ece’nin kaybolmasıyla yeni boyut kazanır. Şimdi artık Ece’nin verdiği bilgiler üzerinden Orhan’ın onu yeniden bulması gerekir. Yaşadıklarını anlattığı kuzeni Sarp, görünürdeki tek yardımcısıdır. Şizotipal kişilik tanısı konulan Sarp’ın gerçeklik algılama problemi işleri zorlaştıracağına kolaylaştırır. Sarp kendini bir romanın içinde olarak algılar. Bir roman karakteridir, roman kahramanı olmadığı bilincinde olan bir yan karakter olduğunu söyler. Bu durumda romanın kahramanı olarak Orhan’ın Ece’yi araması gerekir. Fakat nerede arayacaktır, asıl soru budur? Telefon denilen şeyin işe yaramadığı, anlamsız mesajlar verdiği, adreslerin birbirlerine karıştığı, cüzdanların ve kimliklerin aynı kişinin cebinde olması gibi olayları çözmeyi zorlaştıran sorunlar doludur. Ece’yi arayacağı bir tek yer kalmıştır artık, Sarp’ın önerisini gerçekleştirmek en akıllıca fikir olarak görünür: Ece’yi romanın içinde aramaya başlar.

Roman bu noktadan sonra farklı bir gerçeklik boyutunun ironisiyle oynamaya başlar. Zaten okuru buna birkaç sahneyle alıştırmıştır önceden. İlk başta Ece’yi sahnede oynarken izlerken, piyesin gerçekliği ile gerçeklik arasında paralellik kurar. Burada katmanlar halinde gerçeklik yattığını hissettirir. Roman kahramanı Ece, sahnede oynayan Emily adlı karakteri canlandıran Ece’den daha mı az gerçektir? Daha sonra rüyasında gördüğü Ece ise bu iki Ece’den bile daha az gerçektir. Aslında bu Ece’lerin hepsi gerçekliğin farklı kademelerinde varlık bulurlar. Yazar böyle yaparak, bir roman kahramanını “daha az gerçek” ya da “daha çok gerçek” olarak algılamanın saçmalığı içine düşürür okuru. Bu noktada “Gerçek denilen şeyin elle tutulur ve gözle görülür olması gerekliliğinden o gün o dakika kuşkuya düşmüştüm. Beynimizde olup bitenleri bile tam anlamıyla kavrayamıyorduk. Kaldı ki gerçeklik...”

Gerçeklik, Murat Gülsoy’un öykü ve romanlarında en çok didiklediği temaların başında gelir. Bu romanında da “hareketlerimizi yönlendiren bir üstvarlığın varlığı” hem Sarp’ın teşhisini koyan doktor tarafından hem de Sarp tarafından dile getirilir. Doktora göre “eğer dinsel eğilimleri varsa bu Tanrı gibi bir varlığa dönüşüyor; kimilerinde uzaylılar, kimilerinde hayaletler, işte Sarp’ta da bir yazar” şeklinde üstvarlık olarak ortaya çıkıyor. Çünkü insan zihni aralarında bağlantı olmayan işaretleri birbirine bağlamakta çok usta. Sarp içinse, gerçeklik belki de fazla acı olduğu için bir romanın içinde olmak daha güvenli ve huzurlu. Ayrıca Sarp bir roman içinde olduğunu hayal etmeyi hiç bir zaman kendi zihninin yeteneği (ya da eksikliği) olarak görmez. “Bir romanın içinde olduğumu fark etmişsem, bu yazar böyle istediği için gerçekleşmiş demektir. Yani bu bir marifet değil. Peki, ama yazarı bilmenin bir yolu var mı? Yok. Mümkün değil. Romanın dışında nasıl bir dünya olduğunu bilmenin bir yolu yok gibi görünüyor. İçinde bulunduğum romanın dünyasına benzediğini varsayabilirim ama bundan asla emin olamam. Bir sürü roman okudum farklı dünyalarda geçen. İnsanların cinsiyetlerinin zaman içinde tersine döndüğü ya da hasta olanların iyileştirilmesinin korkunç bir suç olduğu ya da makinelerin insanlardan daha akıllı olduğu ya da maymunların hükmettiği ya da sadece geometrik şekillerden oluşan iki boyutlu...“

Kurgu içinde kurgu yer aldığında, en çok yazar merak edilir. Sarp da bunu yapıyor akıl yürütmesinde. Orhan sevgilisini bulmak için romanı yeniden canlandırırken, maketlerle kahramanlara yeniden can veriyor. Aynı şekilde romanın yazarı da, Orhan’a ve diğer roman kahramanlarına can veriyor. Bunlar içiçe geçen kurgular şeklinde gerçekliği sorgular hale getiriyor okuru. Nasıl Sarp’ın hastalıklı zihni olaylar arasında olmayan bağlantıları kuruyorsa, roman okuru da motifler arasında benzerlikler kurmaya başlıyor. Aslında bütün anlatı yazarın serbest çağrışımlarından başka birşey değil. Romanın sonlarına doğru bir bölümde bilinçakışı tekniğiyle Gülsoy tam da anlamamızı istediği şeyleri biçem olarak gösteriyor. Bir tek kişinin değil, topluca bir bilinçakışına sokuyor okuru. Serbest çağrışımların romanın oluşumunda oynadığı rolle, roman içinde aynı teknikle Ece’yi arıyor. Bir sözcükten diğerine, bir imgeden diğerine, tüm romanın yazılışı gözümüzde canlanmaya başlıyor. Gülsoy romanın içindeki gezintiyi, yazarın zihni içindeki bir gezintiye dönüştürüyor ve tabii burada aranan herşeyi bulmak mümkün. Ece’yi de, gizli motifleri de, karanlık aynaları da.

Bu noktada artık düşüncemiz bizi neden yazıldığı sorusuyla karşı karşıya getiriyor. Gerçekten, neden yazar Murat Gülsoy? Neden herhangi bir yazar yazma gereği duyar, bunu sormaya başlıyoruz. Sorunun yanıtı romanın başlarında bile kendini ele veriyor. Orhan nasıl sevdiği kadını kendi gerçeklik düzeyinde aradıysa, ve onu bulmak için romanı yeniden kurguladıysa, ve kurgunun içinde onu kendi içinde bulduysa (ya da onun içine girerek bulduysa) aynen yazar da kendi gerçekliğini bulmak için yazıyor. Yazıyor “çünkü romanı anlamak hayatı anlamaktan çok daha kolay.” Ayrıca “Mademki bu bir roman, sonunda her şey çözülecek. Romanların sonunda her şey çözülür.”

“Karanlığın Aynasında” çok zekice yazılmış, ironik, nefis bir roman. Henüz 2010 yılının sekiz haftası geçti ama kuşkusuz yılın en iyi romanlarından biri olarak anılacaktır.


(Foto by A. Keskin: Murat Gülsoy, Hakan İşcen, Asuman Kafaoğlu-Büke)

-Bu yazı Radikal Kitap ekinde 5 mart 2010 tarihinde yayımlanmıştır.