05 Temmuz 2011

Catullus "Bütün Şiirleri"




ANTİK ÇAĞDAN EROTİK DİZELER

Ülkemizde, dünya klasikleri arasında en az bilinen dönem büyük olasılıkla Roma İmparatorluğu yıllarıdır. Antik çağın bu döneminin adı bile birçoklarının aklını karıştırmaya yeter: “Latin Edebiyatı” dendiğinde Latin Amerika Edebiyatı ile karıştırılır, oysa Latince yazılan metinlerden söz edildiği için bazen bu deyim kullanılır; bazen de “Roman Edebiyatı” ya da “Roma Edebiyatı” deyimleri kullanılır, birincisi İngilizce’den yanlış bir çeviridir ve “roman” çok anlamlılığıyla iyice akıl karıştırıcı olur. Bunlar arasında en sık Roma Edebiyatı başlığı kullanılır ve İ.Ö. 1. yüzyıldan Ortaçağ edebiyatına dek çok uzun bir zaman dilimini kapsar. Bugün Roma edebiyatı dediğimizde genelde Altın Çağı’nı kast ederiz, bu da Cicero (İÖ 106-43) ile başlayan, Ovidius (İÖ 43 - İS 17) ile sona eren iki yüzyıldan kısa bir süredir.


Roma Altın Çağı geleneksel olarak Cumhuriyet ve Augustus dönemleri olarak ikiye ayrılır. Cumhuriyet döneminin en önemli şairleri Cicero, Lukretius ve Catullus, bir sonraki Augustus döneminin görkemli şairleri Vergilius ve Ovidius’un gölgesinde kalmışlardır. Günümüzde de eserleri ender olarak çevrilir. Catullus’un bütün şiirleri 1997’de ilk kez yayımlanmıştı, yeni bir baskısı geçtiğimiz günlerde yeniden yapıldı. Catulli Veronensis Liber (“Veronalı Catullus’un Kitabı”) altbaşlığıyla çıkan kitap Catullus’un günümüze kalan bütün şiirlerini derliyor.

Veronalı Catullus (yaklaşık İÖ 84 - 54) otuz yıllık kısacık yaşamında, ne Cicero gibi politik saygınlığa sahip olmuş ne de Lukretius gibi felsefe dalında isim yapmıştır. Onun şiirleri her zaman tepki dolu, genç sesiyle tanındılar. Buna rağmen onyedi yaşında geldiği Roma’da zorluk çekmeden edebiyat çevrelerine kabul edildi. Alaycı ve sivri dilli kaleminden çekenler arasında Jül Sezar da vardı. İmparator, Catullus’un hicivlerinin siyasi otoritesini sarstığını kabul etmiş ve birkaç kez sansürlenmesini istemişti; yine de şair kendisinden özür dilediğinde hemen aynı gece hiç duraksamadan onu yemeğe davet etti.

Sezar’ın ve diğer Romalı soyluların davranışından anlaşılacağı gibi genç Catullus olasılıkla eğlenceli biriydi. Dedikodudan zevk alan Romalı soylular, onu etraflarında tutmaktan hoşlanıyorlardı. Davetlerin konuk listesine bir kez girmişti, renkli kişiliği ve zeki esprileriyle bazılarını kızdırıp, bazılarını eğlendiriyordu. Yazdıklarında çocuksu bir gelgit hep vardı; aynı kişileri bazen göklere çıkarıyor bazen de onlara küfür dolu yergiler sıralıyordu.


Emre Caner "Mihri Müşfik hanımın İzinde"




İLK KADIN TÜRK RESSAMI

Öncü kadınların hayat hikayeleri hep ilgi çekici olur. İlk Türk kadın ressamı Mihri hanım da yaşadığı çağın kadınlardan farklı bir cesarete sahip, dilediğince yaşamaktan çekinmeyen bir kadındı. Mihri Hanım’ın adını yıllar önce Selim İleri’nin bir oyunu (Mihri Müşfik: Ölü Bir Kelebek) sayesinde duymuştum. Hayat hikayesini de bu hafta yayımlanan Emre Caner’in Mihri Müşfik Hanım’ın İzinde adlı kitaptan biraz öğrenme fırsatı buldum.

Emre Caner’in daha önce Osman Hamdi’nin hayat hikayesini anlattığı Kaplumbağa Terbiyecisi kitabını okumuş ve çok beğenmiştim. Sadece ünlü ressamın hayatını anlatmakla yetinmeyen, Osmanlı İmparatorluğunun son dönemindeki kültür ve sanat politikalarını da anlamamızı sağlayan bir biyografiydi. Ressam, arkeolog ve müze kurucusu Osman Hamdi’ye ek olarak kültürel mirasın talan edilmesiyle mücadele eden birinin portresini çıkarmıştı Caner.

Mihri Müşfik Hanım’ın İzinde’den benzer bir sanat ortamını anlatmasını bekliyordum çünkü Mihri hanım, hem bir ressam hem de özgür bir kadın olarak hassas bir çağda yaşamıştı. 1886 yılında bir paşanın kızı olarak dünyaya gelmiş, Sultan Abdülhamit’in emrindeki saray ressamı Fausto Zonaro’nun öğrencisi olmuş, Roma ve Paris’te sanat eğitimi görmüş, yetenekli bir ressam olduğunu kanıtlamış bir kadındı. Aşk hayatının detayları bilinmese de, ünlü şairler, yazarlar, ressamlar ve diplomatlarla tanışıyor, sanat çevresinin merkezinde yer almayı biliyordu. Daha onyedi yaşındayken sahte bir pasaportla İtalya’ya kaçması ne denli gözü pek olduğunu göstermeye yetiyordu. Bununla birlikte kadınların eğitimli olmalarının önemini anlamış biri olmalı ki, İstanbul’a döndüğünde resim hocalığı yaparak ve İnas Sanayi-i Nefise’nin kurulmasında rol oynayarak çok sayıda ressam yetişmesine neden oldu. Öğrencileri arasında Fahrelnisa Zeid, Bülent Ecevit’in annesi Nazlı Ecevit ve benim özellikle çok sevdiğim Aliye Berger gibi ünlü ressamlar vardı. Bir başka öğrencisi en önemli kadın ressamlarımızdan biri olarak ün kazanan, çok genç yaşta ölen yeğeni Hale Asaf’tı. Mihri hanım çok sayıda genç kadına esin kaynağı olmuş, bir nesil kadının hayatını değiştirmesine yardım etmiştir.

Ünlü Portrelerin Ressamı

Mihri hanımın az bilinen resimlerine bakmak için güzel bir neden oldu Emre Caner’in kitabı. Bazı tablolarının neden daha ünlü olmadığını anlamak kolay değil, örneğin bir süre Cumhurbaşkanlığı köşkünde durduktan sonra Arnavutluk kralına hediye edilen Atatürk portresi ya da Tevfik Fikret’i yaşlılık günlerinde tasvir eden çok başarılı resmi, daha tanınır olmayı hak eden çok güzel eserler. Mihri Müşfik’in resimleri arasında Papa XV. Benedict’in bir portresinin olduğu ve Vatikan’a giren ilk kadın ressam olarak kayda geçtiği de bilinir.

Mihri Müşfik Hanım’ın İzinde, başlığın da belirttiği gibi, Mihri hanımın hayat hikayesini anlatmıyor sadece, Caner Mihri hanım üzerine bir kitap yazmak isteyen Ulaş adında bunalımlı bir yazarı anlatıyor. Ulaş, kırk iki yaşında, ticari romanlar çevirerek geçimini sağlayan, genç sevgilisi tarafından yeni terk edilmiş bir erkek. Aslında bu kitap Mihri hanımı değil, Ulaş’ı anlatıyor. İlk başlarda paralel anlatılar gibi görünüyor fakat romanın temelinde Ulaş ve terk ediliş hikayesi yer alıyor. Ulaş’ın sosyal çevresi yok, tek dostu Beyoğlu’nda bir kitapçı dükkanı olan Rıfkı Hoca. Mihri hanımın hayat hikayesini kurgularken en çok yardımı yine Rıfkı Hoca’dan görüyor. Her yazarı, her kitabı, her alıntıyı bilen biri olarak Ulaş’ın araştırdığı konu hakkında gerekli olan kitabı zorlanmadan raftan çekip verebilen bir sahaf. Ulaş, kitabı için araştırma yaparken Mihri hanımın yaşadığı yerlerde geziniyor. Doğduğu mahalleler, Kadıköy ve İstanbul’da yaşadığı yerler arasında dolaştıktan sonra ressamın izini takip ederek önce Roma’ya sonra Paris’e gidiyor.

Romanın kahramanı Ulaş Mihri hanımın izinde Avrupa kentlerinde gezerken aslında Mihri hanımın ruhunu hissettiren ne bir olay ne de bir nesneyle karşılaşıyor. Sadece ressamın yaşadığı evin önünden geçişine ve gizlice yukarı katlara çıkışına tanık oluyoruz. Romanda hep Ulaş’ın yaşadıklarının bir şekilde araştırdığı hayatla bir bağlantı kurması bekleniyor. Romanın sonuna kadar terk eden sevgili ile Mihri hanım arasında bir bağlantı ya da benzerlik kurulacağını sanarak okuyoruz fakat paralel hayatlar arasında bağlantı olmuyor. Bu yüzden de Ulaş’ın yaşadıkları romanın merkezine yerleşemiyor; onunla ilgili satırları okurken hep ne zaman Mihri hanımın hayat hikayesine döneceği bekleniyor sadece.

Biyografi yazarlarını bekleyen en önemli tuzak, gerçeklik bağlantılarını kurguya yedirememek olur. Bu kitapta benzer bir sorun yer alıyor. Romanın 11. Bölümü, “O gece rüyamda Rıza Tevfik’i gördüm” sözleriyle başlıyor. Rüyayı gören roman kahramanı ben-anlatıcı Ulaş, gördüğü kişi ise gerçek bir kişi. Rüyalarda gerçeklerin olduğu gibi anlatılmadığı, saptırıldığı göz önüne alınırsa, rüya içinde Rıza Tevfik’in söyledikleri tamamen fantazi olma niteliği taşıyabilecek sözlerdir. Oysa gerçek, bilinen, tarihi bir kişiliğe bunu yapıyorsanız ve gerçek bir insanın biyografisinde buna izin veriliyorsa, okur açısından çok akıl karıştırıcı bir durum yaratabiliyor. Böyle bir bölümde Rıza Tevfik yerine kurgusal bir karakter yaratmak, hatta Sokrates’i canlandırmak daha akıllıca olabilirdi.

Mihri hanımın öyküsü roman ile biyografi arasında sıkışmış görünüyor bu kitapta. Aslında yazar hiç kuşkusuz bunun farkında, eski sevgili yeniden karşısına çıkıp “Roman mı olacak biyografi mi?” diye sorduğunda “O an’a kadar hiç düşünmemiştim yazdıklarımın nasıl adlandırılacağını. Umrumda da değil gerçi eleştirmenlerin ne diyeceği” diye duygularını ifade ediyor. Aslında romanın sonunda bir itiraf niteliğindeki bu sözler, yazarın endişesini dile getiriyor. Kaldı ki, bu sözler yazıldıktan sonra eleştirmenin bunu dile getirmesi de yersiz olur! Bu kitapta benim eleştireceğim tek şey, Mihri hanımın hikayesinin belki toplam birkaç sayfa ötesinde bahsedilmemiş olması. İlgi çekici bir dönemde, çağdaş sanatın başkenti sayılan Paris’te, biraz anarşist, çokça da bohem bir kadın olarak Mihri Müşfik hanımın öyküsü sadece özetlenerek verilmiş olması bir hayal kırıklığı yaratıyor. Belki en doğrusu bu kitabı biyografi beklentisiyle okumamak, bir roman olarak tadına varmak. Yine de ilginç hayatıyla Mihri hanım okurların ilgisini çekecektir.

MİHRİ MÜŞFİK HANIM’IN İZİNDE / Emre Caner / Kapı yayınları, 2011

Bu yazı 22 Nisan tarihli Radikal Kitap ekinde yayımlanmıştır.

Aleksandr Soljenitsin "Ivan Denisoviç'in Bir Günü"







SOLJENİTSİN ve STALİN



Bazı kitapların yayımlanış hikâyeleri, kitabın kendinden fazla ün kazanır. Eseri okumayanlar bile suçlanma, yasaklanma, toplatılma sürecini bilirler bu kitapların. Aleksandr Soljenitsin’in Ivan Denisoviç’in Bir Günü adlı eseri de hikâyesiyle ünlü olmuş böylesi bir kitaptır. Bir dönem yalnızca Sovyetler Birliği’nde değil, tüm dünyada ateşli tartışmalara neden olmuş ve kısa zamanda yazarın dünya çapında ün kazanmasına yaramıştı.

Ivan Denisoviç’in Bir Günü’nde Aleksandr Soljenitsin kendi yaşadığı, çok iyi bildiği toplama kamplarından birini anlatır. Roman kahramanı Ivan Denisoviç 1941 yılında, İkinci Dünya Savaşı’nda, Almanların eline esir düşmüş fakat sonra düşmanın elinden kaçmayı başarmış bir askerdir. Kaybolmuş halde ormanda bulunduğunda Alman ajanı olma ihtimali karşısında gözaltına alınır ve sürgüne gönderilir. Romanın anlattığı 1951 yılında artık savaş bitmiş, Almanya çoktan savaşı kaybetmiştir ama Ivan Denisoviç geçen on yıl içinde hâlâ aklanmamış ve cezasını çekmeye devam etmektedir. Çalışma kampındaki diğer suçlular da neden buraya atıldıklarını hatırlamayacak kadar uzun zamandır cezalarını çekmektedirler. Gopçik adlı genç çocuk, Sovyet yönetimine başkaldıran bir çetenin üyelerine süt götürdüğü için; sinema yönetmeni Sezar, henüz tamamlamadığı ilk filmi yüzünden; Kolbaşı Tiyurin, babası toprak ağası olduğu için; Ukraynalı Alyoşka ise, diğer Baptist kilise üyeleri gibi, dua ettiği için on yıl hapis cezasına çarptırılmıştır.

Soljenitsin, Ivan Denisoviç’in Bir Günü’nde, acımasız yaşama ve çalışma koşullarını anlatıyor. Roman, eksi otuz derecelerde bir kış günü, saat sabahın beşinde bölüğün uyandırılmasıyla başlıyor. Mahkumlar gün boyu birkaç kaşık lapa, çorba ve ekmek dışında bir şey yemeden saatlerce soğukta çalıştırılıyorlar. Birbirleriyle konuşmaları yasaklanıyor ve buna uymayanlar hücre hapsine yollanıyor. Mahkûmların kamptan kaçmalarını engellemek için düşünülmüş formül ise çok az yiyecek vererek besin yedeklemelerine engel olmak ve fazla giysilerine el koymak; böylece Sibirya soğuğunda birkaç saat dayanamayacaklarını bilen mahkûmlar kaçmaya yeltenmiyorlar. Bu soğukta ısınmak için yapabilecekleri tek şey, çalışmak. Bazen saatlerce sert toprağa küreklerini vurmak dışında bir şey yapmadıkları oluyor, çoğu zaman yapılan işlerin gereksiz olduğunun farkındalar, ancak dayak yememek ve üşümemek için emirlere uyuyorlar. Gün bittiğinde fiziksel yorgunlukları fazla olduğu için, yataklarına girer girmez uyuyorlar.

“Çalışma kampı” olarak adlandırılsa da, hapishaneden farklı değil. Bütün hapishanelerde olduğu gibi burada da ilk amaç, mahkûmların kişiliklerini yitirmelerini sağlamak. Bunun için, isim yerine rakam kullanılıyor; örneğin Ivan Denisoviç, Ş-854 olarak biliniyor. Giysilerinin üzerinde ve şapkasında bu rakam yazıyor. Kişiye özgü giysi de kampta aynı nedenden dolayı yasak. Mahkumların yabancılaşıp, güven ve dostluk bağı kurulmaması için ise, gammazlamaya ödül veriliyor.

Romanın en önemli teması, korkunç şartlar altında bile insanlığın korunması. Bazı mahkumlar insanlıklarını kaybetmemek için büyük çaba harcıyorlar. Buna en iyi örnek Ivan Denisoviç’in soğuğa ya da açlığına yenik düşmeden, her seferinde yemek yerken şapkasını çıkarması. Bunu, insanlık dışı davranışa karşı bir iç direniş olarak yapıyor ve haysiyetini kaybetmemek için harcadığı çabayı görünür kılıyor. Ayrıca, kimseye bir şey için yalvarmak istemiyor. Bunlar elbette çevresindeki despotların anlamayacakları denli sembolik davranışlar fakat sonunda Ivan bu sayede aklını (ve haysiyetini) koruyor. Yazar bu temayı farklı motiflerle, bazen bir karakterin basit bir objeye tutunması şeklinde gösteriyor. Örneğin Ivan için çorabının içinde sakladığı kaşık bu anlama geliyor. Metali eğerek yaptığı kaşık, onun sahip olduğu en değerli varlık. Hem yasaklanmış bir objeyi bedeninde taşımanın verdiği başkaldırı duygusu hem de kendi yaptığı, hiçten var ettiği bir şeye sahip olmanın verdiği duyguyla taşıyor kaşığını.

Eksi 30 Derecede Yaşam

Romanda sıkça kullanılan bir başka motif soğuk. Sabah üşüyerek uyanan ve gün boyu soğukta çalışan mahkumları adeta kuşatan bir varlık olarak görmeye başlıyoruz soğuğu. Bu durumda kamptan kaçmalarını engelleyen sadece koca duvarlar ve gözcüler değil, aynı zamanda dondurucu soğuk. Bir bakıma doğa tarafından da hapsedilmiş durumdalar. Aşırı soğuk, kaçmalarını engellediği gibi, hepsini çalışma zorunda bırakıyor.

Roman ilk satırdan başlayarak bir ortam yaratıyor: iki parmak buz tutmuş pencereler, pislik ve orman yasalarının hüküm sürdüğü ilişkiler. Bu üç motif roman boyunca defalarca çeşitlemeler halinde tekrarlanıyor. Aslında ne denli kirli, soğuk ve adaletsiz bir ortamda yaşam sürüldüğünü anladıktan sonra, roman hep aynı satırları tekrar ediyor hissi veriyor. Aleksandr Soljenitsin benzer sürgün şartları altında uzun yıllar yaşamış biri olarak, günlük rutini eksiksiz anlatıyor. Roman yirmi dört saatten az bir zaman diliminde geçiyor fakat geri dönüşlerle buradaki birçok mahkumun hayat hikayesi ve portresi çıkıyor ortaya.

Ivan Denisoviç’in Bir Günü 1962 yılında yayımlandığında Sovyetler Birliği’nde olay yaratmıştı. Aslında on yıl kadar önce böyle bir kitabın yazılması yazarını idama götürebilirdi fakat yeni Sovyet yönetimi, Stalin’in ölümü ardından devletteki yumuşamanın göstergesi olarak yayımlanmasına izin verilmişti. Yine de beklenenden fazla ilgi gören kitap kısa zamanda yasaklandı ve toplatıldı. Bundan sonra kitabın çoğaltılmış kopyaları ABD ve Avrupa ülkelerine ulaştı ve Sovyet karşıtı metin olarak Batıda ilgi görmeye başladı. Soljenitsin ise ülkesini küçük düşürdüğü için suçlanmış, yazdıkları yasaklanmıştı. 1970’de verilen Nobel Edebiyat Ödülü’nü dört yıl sonra almaya gittiğinde yaptığı konuşmada, kitabını erken ortaya çıkardığını, henüz hazır olmayan bir ortamda sadece gerginliği arttırdığını ve baskıya çoğalttığını ancak şimdi fark ettiğini söyleyecekti.

İncil’e Gönderme

Romanda Soljenitsin birkaç metne gönderme yapıyor, bunlardan biri doğrudan İncil’e yapılıyor. İsa’nın “Öyleyse Sezar’ın hakkını Sezar’a, Tanrı’nın hakkını Tanrı’ya verin” (Matta 22) sözlerini, kamptaki varlıklı Sezar karakterine ailesinden büyükçe paket geldiğinde aklımıza düşürüyor. İçinde tütün, salam, kurabiyeler bulunan bu paketlerin kamp içindeki yoksulluk göz önüne getirildiğinde eşitsizlik hatta kıskançlık yaratacağı düşünülür. Oysa ne Ivan Denisoviç ne de diğerleri Sezar’ı kıskanırlar. Yazar “Sezar’ın payı” sözleriyle bu çağrışımı yapar. Romandaki ikinci gönderme Dostoyevski’nin Karamazov Kardeşler adlı eserine yapılır. Romanın özellikle sonlarında netleşen Alyoşka karakteri, Dostoyevski’nin ünlü Alyoşa’sını akla getirir. Karamazov Kardeşler’in mutlu bir sonla bitmesine, gelecek nesillere umut taşımasına neden olan Alyoşa gibi bu roman da yükselmiş bir duyguyla sonlanır. Alyoşa’nın tüm kötü duygulardan arınmış, hırs ve kıskançlık taşımadan dua etmeye davet etmesi, roman boyunca ezilen karakterlerin başarısı ya da üstünlüğü olarak hissediliyor.

Aradan yıllar geçtikten sonra bu romanı yeni bir gözle okumak bana çok önemli geldi. Bazı romanların efsaneleşen hikayelerini bir kenara bırakarak, salt edebi değerini görmeye çalışmak zor olsa da, mutlaka yapılmalı. Şimdi söyleyebiliriz ki, Soljenitsin’in bu romanı onca politik karmaşa etrafında dönmese belki bu ilgiyi görmezdi. Betimlemeler ve klişeleriyle yer yer basitleşen anlatısı ve daha görkemli bir zirve beklentisi yaratması, okurda hayalkırıklığı yaratabiliyor. Yine de bir dönemin yazarlar üzerindeki siyasi baskıyı anlamak için okunması gereken bir roman.

IVAN DENİSOVİÇ’İN BİR GÜNÜ / Aleksandr Soljenitsin / Çeviri: Mehmet Özgül / İletişim Yayınları, 2011


(Bu yazı Radikal Kitap ekinin 8 Nisan sayısında yayımlandı.)

23 Haziran 2011

Elisabeth Badinter "Kadınlık mı Annelik mi?"


HEM ANNE, HEM KADIN OLUNUR MU?

Bir nesil kadının hayatını şekillendirmesinde Simone Weil ve Simone de Beauvoir gibi feminist düşünürler önemli rol oynamışlardı. Bizden önceki nesillerin sorgulamayı düşünmediği yeni hayat tarzları sunuyorlardı, bir çok kadın bu düşüncelerle, gerileme olasılığı olmayan yeni hayat kurduğunu düşünüyordu.

Beauvoir kadar değilse de, yaşıtım kadınlarla birlikte beni etkileyen filozoflardan biri de Elisabeth Badinter’di. Bazı argümanları mantığıma ters düşer, bazı düşünceleri de içimde tepki yaratırdı, buna rağmen her zaman önemsediğim bir yazardı. Onun söyledikleri yaygın düşüncelerden uzak olurdu; hatta bazen feminist duruşa ters düşerdi. Son kitabı “Kadınlık mı? Annelik mi?” ile yine tüm dünyada çok yankı uyandırdı. Bu sefer, son otuz yılda değişen annelik konusunu ele alıyor Badinter. “Kusursuz anne” olmayı hedef haline getiren günümüz düşüncesine savaş açıyor. Kadının toplumsal rollerinin ekonomik kriz, kapitalizm, tutucu politikalardan etkilendiğini zaten herkes biliyordu, bunlara abartılı ekoloji ve natüralizm ekleyerek çok geniş perspektifte kadın hayatı ve anneliği anlatıyor.

Badinter “Biz neredeyse farkına dahi varmadan annelik algımızda bir devrim gerçekleşti. Bu devrim hakkında hiçbir tartışma yapılmadı, hiç ses çıkmadı” sözleriyle başlıyor kitabına. Ona göre bu “devrim,” kadın özgürlüklerine kısıtlamalar getirdi hem de zorluklarla elde edilmiş kadın haklarına zarar verdi. Annelik konusunda son otuz yıldır özgürlüklerin sinsice gerilemesine neden olan üç eğilimden söz ediyor. Bunların birincisi, daha ekolojik bir hayat özlemiyle sunulan ilkel yaşam tarzı; ikincisi hayvan davranış bilimlerinin anneliğe yüklenmeye çalışılması; sonuncu olarak da öze dönüş hareketi olarak sunulan abartılı emzirme dönemi ve ilaçsız doğal doğuma övgü. Yazar bu akımların sadece iş dünyasında kendine yer edinmeye çalışan kadına değil, kusursuz annelik imgesi yüzünden kendini başarısız hisseden tüm kadınlara zarar verdiğini söylüyor.

“Kadınlık mı? Annelik mi?” günümüzün çok önemli sorunlarını ele alıyor. Kitabı okumaya başladığımda sadece kadınlık ve annelik sorunlarını ele aldığını sandım fakat aslında Elisabeth Badinter burada daha geniş açıdan toplumsal bir eleştiri sunuyor. Örneğin, Batılı kadınların tam da patriarkal düzenden kurtuldukları sırada baba ya da koca yerine yeni bir efendinin, yani bebeğin belirmesini ironik bir şekilde anlatıyor. Bebek imparatorluğu gerçekten de tüketimi, eğitimi, sağlığı, çalışma koşullarını, aile düzenini ve hatta cinselliği etkileyen geniş bir alan, sadece anne-bebek sorunlarıyla sınırlı değil.

Sanırım tam da bu geniş açıdan toplum eleştirisi sunması sayesinde geçtiğimiz sene edebiyat dışı kitaplar arasında haftalar boyunca en çok satan on kitaptan biri oldu ve çok tartışıldı. İşin ilginç yanı, henüz İngilizce’ye çevrilmemiş olmasına rağmen, Amerikan basınında da kitap geniş yer buldu. Kendi dilleri dışında yazılmış kitaplara ilgi göstermeyen Amerikan okuru açısından ender karşılaşılan bir durum yarattı. Badinter’in eleştirisinin altında Amerikan tarzı anneliğe saldırı olduğu için tutucu bir kesimden ağır eleştiriler aldı. Hatta bazıları aşırıya kaçarak yazarın hamilelere sigara ve içki tavsiye ettiğini söyleyerek karikatürize ettiler. Edwige Antier adlı Fransız pediatrist ve politikacı ise Badinter’i anneliği inkar etmekle suçladı ve yazarın bugünün genç annesini anlamadığını ileri sürdü.

Badinter’in argümanları gerçekten kolayca kabul edilecek türden değil, tartışma yaratmaları çok doğal fakat kadının üzerindeki toplumsal baskının çeşitliliği konusunda ona katılmamak zor. Sinema, televizyon, reklamlar, hangi tür anneliğin doğru olduğu konusunda hem fikir görünüyorlar. Üstelik buna dar alanda bir tek kadın tipi üzerinden yola çıkarak karar verilmiş. Sinsice bütün alanları işgal eden bir dünya görüşü çıkıyor ortaya, Badinter’e göre, kadınların buna karşı direnmeleri çok zor. Yazar örnek olarak “annelik içgüdüsü” “doğal ortam” gibi deyimlerin tutucu politikalar tarafından nasıl kullanıldığına işaret ediyor.

Badinter, bir önceki “Annelik Sevgisi: Efsane ve Gerçek” adlı kitabında 17. yüzyıldan günümüze anneliğin tarihini ele alıyordu. Annelik içgüdüsünün şüpheli varlığından söz ettiğinde, yine ortalık karışmıştı. Üç çocuk annesi ve yedi torun sahibi 67 yaşındaki Badinter, garip saldırılara uğramıştı. Bir röportajında saldırılara karşı şunları söylemişti: “Feminist akıma ihanet ettiğim düşünülmüyor fakat beni modası geçmiş, arkaik bir dönemin feministi olarak görüyorlar. Fakat eminim ki bu yönde ilerlerse, feminizm bir çıkmaza girecektir. Ben hala cinsler arası eşitliğin rol ve sorumlulukların paylaşılmasıyla sağlanacağını savunuyorum.”

Her kültürün ve dönemin ideal bir annelik modeli vardır. Kadınlar bilinçli ya da bilinçsiz olarak bu modelden etkilenirler. Yazar, günümüzün hakim annelik modelinin hiçbir zaman olmadığı kadar çetin olduğunu öne sürüyor. Annelik konusunda son yıllarda yayımlanmış çok sayıda kitaptan yaptığı alıntılar, bunun ne denli doğru bir saptama olduğunu gösteriyor. Kitabın büyük bir kısmı, bu eserlerden alıntılardan oluşuyor, ayrıca kitapta çok sayıda araştırma dosyası yer alıyor. Doğum, emzirme, çocuk bakımı gibi konularda Avrupa ve dünyadaki farklılıklara dikkat çekiliyor. Elbette bu bölümler konuyla akademik anlamda ilgilenen okuru ilgilendirecektir; fakat Badinter’in bu araştırma istatistiklerinden çıkardığı sonuçlar çok güçlü argümanlar yaratıyor.

Gerçekten de, savaş sonrası yıllarda kazanılmış özgürlükler konusunda tüm dünyada -- ve ülkemizde -- geri dönüş yaşadığımız bir dönemdeyiz. Badinter buna dikkat çekiyor ve bence Sokrates’in dediği gibi, atsineği filozof rolünü üstleniyor. Atsineği, çünkü atı silkelenmesi için rahatsız eden ve harekete geçiren bir unsur gibi, kadın hakları konusunda yeni bir sarsıntı yaratma çabasına giriyor. Kitap ağırlıklı olarak emzirme ve doğal doğum konularını işliyor, bence bir eksikliği, çocuk temelinde gelişen yeni tür eğitim tüketimini ele almamış olması. Çocuklarını en iyi okullara yazdırmak için geç kalmamaya çalışan ve geç kalma korkusuyla büyük endişe duyan bir anne tipi de yaratıldı son yıllarda. Bazı anaokulların ön kayıtlarının dört beş yıl öncesinden dolması, annenin daha hamileyken doğmamış bebeğini okula yazdırdığı gerçeğini gösteriyor. Bu sadece Londra ve Paris anaokulları için değil, İstanbul’daki bazı eğitim kurumları için de geçerliymiş. Anne olmak, çocuğun tüm olanaklardan yararlanmasını sağlayacak uyanıklıkta olmayı da gerektiriyor. Böylesi bir kusursuz anne modeli, kaygıdan başka bir şey yaratmıyor kadında. Badinter, bakmadığımız yerlere bakmayı, düşünmeden kabul ettiğimiz peşin hükümleri ve kalıplaşmış deyimleri yerlerinden oynatıyor. Anneliğe ve dolayısıyla kadınlığa önyargısız yeni bir bakış getirmeyi amaçlıyor.

KADINLIK MI ANNELİK Mİ? / Elisabeth Badinter / Çeviri: Ayşen Ekmekci / İletişim Yayınları, 2011 / 184 sayfa.

(Bu yazı Radikal gazetesinin Kitap ekinde, Nisan ayından yayımlanmıştır.)

10 Mayıs 2011

Gabriella Ambrosio "Ayrılmadan Önce"


SIRADANLAŞAN ÖLÜM

Filistin’de sıradan bir gün, ölümden ve ölüm haberinden uzak bir gün olmaz. İtalyan gazeteci yazar Gabriella Ambrosio “Ayrılmadan Önce” adlı romanında Kudüs’te yaşayan birkaç ailenin yedi saatini anlatıyor.

Aslında herşey sıradan bir gün gibi başlıyor: bir bahar gününde, sabah saat yedide, roman kahramanları masum uykularından uyanıyorlar. Kalkıp hazırlananlar ve evlerinden çıkanlar arasında farklı iki dünyanın yaşıt iki kızı var. Biri onsekiz yaşında Filistinli Dima adında bir genç kız, diğeri aynı yaştaki İsrailli Miriam. Dima Deyşa mülteci kampında kalabalık ailesiyle yaşıyor. Miriam ise ortasınıf evinde, babasından boşanmış annesiyle yalnız yaşıyor. Miriam ve annesinin hayatlarını belirleyen endişeler var. Birincisi Miriam’dan bir yaş büyük ağabeyi tehlikeli bölgede askerliğini yapıyor, ikincisi ise Miriam en yakın arkadaşını iki ay kadar önce bir patlamada kaybediyor. Parçalanan bedeninden geriye sadece dövmeli kolu kalan arkadaşının ölümü ardından kendini yalnız hissediyor ve içine kapanıyor. Tek ilgi duyduğu şey ıssız bir tepeye gidip oradaki ağaçların resimlerini çekmek. Dışardan bu iki genç kıza bakıldığında Dima daha dışa dönük görünüyor.

Romandaki diğer kahramanlar Dima ve Miriam’ın yakın çevresinden oluşuyor. En başta her ikisinin ailesi ve konu merkezine onlardan daha yakın duran bir başka genç, Filistinli yirmi üç yaşındaki patlayıcı uzmanı Hasan var. Hasan Dima’nın bağlantı kişisi. Anlatıda saatler ilerledikçe Dima’nın Hasan’la buluşmaya gidişinin altında yatan neden ortaya çıkıyor.

İtalyan gazeteci yazar Gabriella Ambrosio ilk (ve bildiğim kadarıyla tek) romanı Ayrılmadan Önce’de canlı bomba diye adlandırılan, intihar saldırısına hazırlanan genç Dima’yı anlatıyor. Olay gerçekten 29 Mart 2002’de yaşanmış. Genç kızın kendisiyle birlikte iki kişinin ölümüne neden oluyor bu olayda. Ambrosio, roman kişilerinin adlarını değiştirerek anlatıyor fakat olayları tam o gün yaşandıkları şekilde, bir gazeteci gibi aktarıyor. O günlerde basında çıkan haberlere daha sonra Dima’nın (genç kızın gerçek adı Ayat) babası ve nişanlısı ile; Miriam’ın (gerçek adı Rachel) annesi ve sınıf arkadaşlarıyla röportaj yaparak araştırmasını derinleştiriyor. Bu olay o günlerde gazetelerde geniş yer bulan haberlerden biri, çünkü ilk başta Filistinli ile İsrailli genç kızları kardeş zannederek polis iki kişinin suçlu olduğu sonucuna varıyor. Daha sonra öğreniliyor ki, süpermarketten içeriye girmekte olan İsrailli genç kızın yanında, üzerinde yüzlerce kişiyi öldürecek patlayıcı bulunan Filistinli kızı süpermarketin girişindeki koruma görevlisi de kardeş sandığı için şüphelenmiyor. Zira İsrailli kızı daha önce markete gelirken çok kereler görmüş ve ondan şüphelenmek aklına gelmiyor.

Ambrosio korkunç ama ilginç bir paradoks anlatıyor romanında. Aynı boy, aynı kilo ve aynı yaşta, kardeş sanılacak kadar birbirine benzeyen Filistinli ve İsrailli kızların her ikisinin de okulda başarılı olmaları, savaş ortamı içine doğmuş olmaları tamamen bir rastlantı. Çünkü bu çocuklar kendi iradeleri dışında bir savaşın içinde yer alıyorlar. Ambrosio romanında zaten bilinen bir gerçeği incelikle gösteriyor: bu coğrafyada yüzlerce yıldır bir arada yaşayan Musevi, Hıristiyan ve Müslüman’ın ortak kültürü, tarihi ve asla dile getirilmeyen, kardeşliği. Yöneticiler özellikle benzerliklere dikkat çekmekten hep kaçınmışlardır. Dima ile Miriam düşman güçlerin çocuklarıdır, düşmanlık da farklılıkla, ötekileştirmeyle mümkündür. Nesillerdir körüklenen düşmanlık duygularıyla büyüyen çocuklar ne benzerlikten ne de kültürlerini besleyen ana kaynaklardan haberdardır. Bu durumda iki genç kızın şaşırtıcı benzerliği ironik görünür.

Yazar ayrıca canlı bomba Dima karakteriyle etkileyici bir portre çiziyor. Dima yakında teyzesinin oğlu ile evlenme planları yapan, gazeteci olma hayalleri kuran bir genç kız. Onu sevgi dolu bir genç kız olarak görüyoruz: Mülteci kampında babalarının ölümü ardından yetim kalan bebeklere karşı son derece şefkatli. Ailesi de onun geleceğini parlak görüyor, babası onun okumasını ve meslek sahibi olmasını istiyor. Bütün bunlar Dima’nın ilk görünen yüzü, bu olumlu tabloya rağmen romanın ilk sayfalarında onunla ilgili gariplik hissediyoruz “Ocağı yaktı ve o gün sıradan bir gün olmadığı için, gazın kokusu hemen damarlarına girdi ve kanında yavaş yavaş akmaya başladı” sözlerinden Dima’nın sıradan bir sabah kahvesi yapmadığını anlıyoruz. İlerleyen satırlarda gariplik daha belirginleşiyor: “o sabah her şey yavaş olacaktı, bir yanını incitmemek için yavaş ve donuk olacaktı. Kapıda da yavaş ve donuk bir şekilde gülümsedi, tek bir bakışla, fotoğraf çeker gibi herkesi ve her şeyi kapsadı, kendisinin de tepeden tırnağa fotoğrafı çekildi sanki, tek parça halinde başı, kolları ve ayaklarıyla. Ayakları oradan ayrılmak istemiyordu...” Bir yanda yardımsever Dima, diğer yanda bir robot asker gibi görevine odaklanmış, tüm duygularını kilitlemiş birini görüyoruz. Örneğin, aklına ona dama oynamayı öğreten çok sevdiği teyzesi geldiğinde, kendini katılaşmaya zorluyor: “Dima yüreğinin yumuşadığını fark edince, işe yaramayan sayfalar nasıl yırtılıp atılıyorsa, teyzesinin düşüncesini de yırtıp atmaya karar verdi.”

“Ayrılmadan Önce,” nesnel bir bakışla, gazeteci diliyle yazılmış bir roman. İntihar saldırıları gibi anlaması olanaksız görünen bir konuyu tarafsız ele alışıyla takdire değer. Gabriella Ambrosio, Filistin - İsrail savaşını ya da Ortadoğu sorunlarını anlatmaya çalışmıyor, burada sadece ölüme giden üç kişinin hayatlarının son yedi saatini sergiliyor. Anlatı tekniği olarak özetleme formunu kullandığı için, yargıdan uzak ve nedenselliği sorgulamayan bir metin çıkmış ortaya. Form olarak da Keifer Sutherland’ın başrolünde oynadığı “24” adlı televizyon dizisinin kalıpları kullanılmış. Bütün bunlarla birlikte, kitabın belgesel anlatı tekniğini özellikle kullandığını, edebi bir kaygı taşımadığını eklemek gerekir. Belgesel form bahsettiğim konularda yazarın işine yaramış, fakat okur açısından bakıldığında herhangi akşam haberlerinden öte bir şey katmadığını da söylemeli.

Necip Mahfuz "Aşk Zamanı"


GÖZLER MISIR’DA

Haftalardır tüm dünya gözlerini kulaklarını Mısır’a dikmiş, iyi haberler bekliyordu. Görünene göre, sonunda halkın istediği oldu; sokaklarda şenlikler yapıldı, Tunus gibi bazı Kuzey Afrika ülkeleri bu sevinci Mısırlılarla paylaştı. Yine de Ortadoğu’da bilinmezlerle dolu yeni bir sürecin başladığını kabul etmek gerekiyor. Ülkemizde çoğu insan Mısır’ı Necip Mahfuz’un romanlarından tanımıştır. 95 yıl süren uzun hayatı boyunca ülkesini en iyi anlatan yazarlardan biri olarak bilinirdi; ayrıca Arap dilinin tek Nobel ödülü kazanmış yazarı olarak, müslümanların hayatını, gündelik temposunu, yaşam koşullarını, inançlarını tüm dünyaya aktaran kişiydi. Yazarın doğumunun 100. yılı nedeniyle bu yıl eserleri yeniden çevirilip basılıyor.

“Aşk Zamanı” başlığındaki “aşk” sözcüğüne rağmen, bir aşk hikayesi anlatmıyor, romanın merkezinde bir anne-oğul ilişkisi var. Roman, Ain hanım adında güçlü bir kadının portresiyle açılıyor. Ain, geç yaşta anne olmuş bir duldur; anlatının başladığı noktada kendisi elli, oğlu ise altı yaşındadır. Mahallelerindeki büyük yapıların çoğunun sahibi Ain’dir; çevrenin en zengin kişidir ve en büyük evde yaşar. Üzerine titrediği oğlu ise annesine benzemez, ne annesi gibi vericidir ne de çalışkan. Ain hanımın en büyük özelliği herkesin gözünde onu efsaneleştiren merhatmetiydi. Sokak sokak dolaşarak yoksulların evlerine gidip onlara yardım eden biri olarak ün yapmıştı, özellikle kocasının ölümü ardından kendini iki şeye adamış gibiydi: birincisi oğlu, diğeriyse yoksul ve hastalara yardımdı. Mahfuz Ain’i şöyle betimliyor: “... kimse Ain Hanım’ı sokakta ne sıkma başla ne düşmeli entariyle, ne de siyah veya beyaz peçenin ardına gizlenmiş bir halde görmüş değildi. Yaşının verdiği olgunlukla, ağırbaşlılığıyla, alımlı tavırlarıyla, ulaşılmaz mevkii ve gül gibi mis kokulu itibarının verdiği onurla kendisine dil uzatanlara meydan okurdu.”

Ain hanım gerektiğinde sert olmayı bilen, iş yaptığı erkekler dünyasında kendini ezdirmeyen bir kadındır. “Ain’in erkeksi tavrı, herkesten daha iyi bildiği bir çevrede iş görürken kullanmayı uygun bulduğu bir üsluptu yalnızca” diye açıklanan işkadını yanı, roman ilerledikçe geri planda kalır ve daha çok yardımsever yanıyla bütünleşir. Elinden hiç bırakmadığı şemsiyesiyle merhamet gezilerine çıkmayı, çalışıp didinen kadınlarla dulların ve sakatların ailelerini ziyaret ederek barakalarına girmeyi alışkanlık haline getirmişti.

Oğlu İzzet’in hikayesi ise bambaşkadır. Fazla çalışkan olmadığı gibi hırslı biri de değildir. Çocukluk dönemini anlatırken İzzet’in içinde çelişen iki şeyden söz eder yazar: ibadet ve iktidar. Ancak bu çocukluk hevesini çabuk kaybediyor olmalı ki, romanın ilerleyen bölümlerinde ne iktidar arzusu ne de ibadet merakı görülüyor İzzet’te. Büyük olasılıkla iktidar gücü annesinin güçlü kişiliği tarafından kırılıyor, ibadet ise yaşam biçimine uymadığı için yavaş yavaş unutuluyor. İzzet’in hikayesi, okulun ilk gününden beri en yakın arkadaşıyla aynı kıza aşık olduğunda şekillenmeye başlıyor. İzzet’in kızla birlikte olmasına önce annesi engel oluyor, sonra da yakın dostu. Henüz onbeş-onaltı yaşında olmasına rağmen bu yenilmişlik duygusu İzzet’in tüm hayatını şekillendiriyor. Bundan sonra sevmediği, annesinin istediği bir kızla evleniyor, çok genç yaşta baba oluyor ve daha yirmi yaşına gelmeden “her yenilgiye uğrayan güçlü erkek gibi acı çekiyordu.”

“Aşk Zamanı” bu noktadan sonra asıl roman kahramanı sandığımız Ain’i anlatmayı bırakıp İzzet’in hayatı çevresinde gelişiyor. Annesini, evini, karısını ve oğlunu geride bırakıp mahalleden ayrılıyor. Çocukluk arkadaşı ve ilk aşkı yeniden hayatına giriyorlar, birlikte yeni bir yaşama atılıyor. Çocukluk ve gençlik yıllarını annesinin hayalleri şekillendiriliyordu, ortayaşındaki hayatında ise yakın dostunun hayallerinin baskın olduğunu görüyoruz. İzzet kendisini duygularının sürüklediğini zannediyor fakat yakın çevresindekilere karşı davranışından böyle olmadığını kolayca anlayabiliyoruz. Necip Mahfuz bu romanında Ain gibi bazı karakterleri ince dokusuna kadar geliştiriyor fakat ne yazık ki romandaki tüm karakterlerin aynı incelikle anlatıldığını söylemek zor. Özellikle İzzet’in aşık olduğu Bedriye tutarlı bir portre olsa da fazlasıyla gizemli kalıyor.

Roman, 1900’lu yılların başında geçiyor. Ain’in eve elektrik ve su bağlatması, bu tesislerin varlıklı kesim için ancak sağlanıyor olması bize olayların geçtiği zaman hakkında bilgi veriyor. Mısır, bir yandan yeniliklere açılan yüzüyle diğer yandan da bağlı olduğu gelenekleriyle görünüyor. Kahire’de yeni tiyatroların açıldığı, sosyal hayatın zenginleştiği, varlıklı kesimin gece klüplerinde içkili eğlencelere katıldığı bir ortam gelişiyor. Elbette toplumsal değerler ve gelenekler de yeni yaşam biçimiyle değişime uğruyor. Farklı nesilleri temsil eden anne ve oğul, geleneksel olan ile yeni yozlaşmayı simgeliyorlar. Ain’in hayatı doyurucu çünkü çevresine karşı verici ve inançlı biri; oğlu İzzet bencil kişiliğiyle yüzeysel bir hayat sürüyor. İzzet içki ve esrarın etkisinde, ailesinden uzak, idealleri olmayan bir yaşam içinde adeta kayboluyor. Ain ise yaşlandıkça gerçek bir efsaneye dönüşüyor.

Kahire’deki sosyal hayatla birlikte kadının toplumsal yerini de bazı olaylardan anlıyoruz. Örneğin evlilik konusunda kadının neredeyse hiç söz hakkı olmadığını görüyoruz. Ailelerin dört ve altı yaşındaki iki çocuğun evliliğine karar verilmesi, çok normal bir olgu olarak dile getiriliyor. Üstelik bu çocukların teyze çocukları olması kimseyi rahatsız etmiyor. “Hadi evlilik sözleşmelerini yapalım” diyen kızkardeşinin sözlerini sonradan çok mantıklı buluyor Ain. “Canımız ne isterse onu yapmaya özgürüz!” diye üstlediğinde de “Günü gelince oğluma yeğenimi gelin almak beni mutlu eder” diye yanıtlıyor kızkardeşini. Benzer adaletsizlik boşanmalarda da aynen yer alıyor. Bir erkek evden çıkarken kızdığı karısına “boş ol” dediği için kadın hiç bir mal varlığı olmaksızın kendini sokakta bulabiliyor. Tek şansı yeni bir erkeğin ona evlenme teklif etmesi oluyor. Bu ve bunun gibi kadına karşı yapılan birçok haksızlık toplumsal hayatın bir parçası olarak normalleşmiş şekilde anlatılıyorlar. Kadının konumundaki kabul edilmişlik ve erkek dünyası ile kadın dünyası arasındaki bağlantısızlık özellikle dikkat çekiyor.

Necip Mahfuz bazı başarılı simgeler kullanmış romanında; bir tanesi, Ain’in elinden bırakmadığı şemsiyesi. Bu şemsiye aynı zamanda onun toplumsal olarak koruyuculuğunu temsil ediyor. Şemsiyesi yaşlılığında bir nevi baston görevi görüyor, Ain sokaklarda yoksulların evlerine giderken şemsiyesini hiç elinden düşürmüyor. Şemsiye simgesini Mahfuz bir başka anlamda kötülüklerden koruyucu bir örtü olarak görmemizi sağlıyor. “Bütün dertler, yüreği sevgiyle çarpan, almadan vermesini bilen merhametli Ain’in şemsiyesi altında yok olup giderdi.”

Romandaki en hoş bölümlerden biri hikâyecinin hikâyesi. Romanın ilk sayfalarında yer alan kısa giriş bölümünde “Peki kim bu hikâyeci?” sorusuyla başlayan paragraf kurgunun anlatıcısının önemini vurguluyor. Mahfuz’un hikâyecisi, tatlı hayallerin yüksek sesle dile getirilişini yapan kişi. “...keskin bir hayal gücüyle yoğrulmuş hakikati, kendi gücünden ve derin arzularından alır” sözleriyle, destanların bilinciyle anlatıyor hikâyeciyi. Ayrıca roman boyunca hikâyeciyi unutmamamız için bunun bir anlatı olduğunu sık sık hatırlatıyor. Mahfuz bu kısacık romanında elli yıl gibi geniş bir zaman dilimini anlatmayı başarıyor. Az sayıda karakter kullanarak, birkaç hayat hikayesini baştan sona sığdırabiliyor romanına. Politik kavgalar, ezilen kadınlar, baskıcı din eğitimi gibi bazı temaları konunun uzağında tutuyor; bunlar yine de ülkenin fonunda gerçeklik yaratmaya yetiyorlar.

akafaoglu@yahoo.com

AŞK ZAMANI

Necip Mahfuz

Çeviri: Dilek Şendil

Kırmızı Kedi yayınevi, 2011

21 Mart 2011

Murathan Mungan "Kibrit Çöpleri"

MİNİ ÖYKÜLER

Dünya edebiyatının bilinen en kısa deyiş biçimi olarak kabul edilir Haiku’lar. Onyedi heceden oluşan haiku, bir an’ı ya da bir imgeyi anlatır. Bir sadeleşme örneğidir adeta. Özünde, en az olanla yetinme sanatı ve detay, fazlalık, gereksiz süslemelerden kaçınma felsefesini barındıran Zen Budist sanat formudur. Haiku’ların hissedilen ilk özelliği, dondurulmuş zaman dilimi sunmasıdır. Bir anın sonsuzluğa uzanan resmi gibidir. Süregelen bir duygunun çok yoğun olarak yaşandığı bir anı anlatır: “Birden bir ürperme / odamda ölmüş karımın / ayağıma takılan tarağı” (Taniguçi Buson, çev.: Cevat Çapan) ya da “Su testisi çatlar-- / kırpmam gözümü/ buzlu gecede” (Başo çev.: Oruç Aruoba) örneklerinde olduğu gibi, bir anın resmini başka duygulara gönderme yaparak anlatır.

Murathan Mungan’ın yeni kitabı “Kibrit Çöpleri,” haiku’nun bir an’ı anlatma öğesine uyan, kıpkısa öyküler ve zaten kitap, “takribi ve vasati kıpkısa öyküler” altbaşlığını taşıyor. Kitapta yer alan seksen mini öyküyü birbirine bağlayan bir tema yok ama hepsi aynı estetik yaklaşım ile yazılmış olduğundan kitabın görünür bir bütünlüğü var. Mini öykülerin bazıları birkaç satırdan oluşuyor, en uzun öykü ise ancak bir sayfa uzunluğunda. Mungan uyarıcı etki kullanarak, okurda belli bir ürperti duygusu yaratmayı amaçlıyor. Öykülerin kısa olması da mutlaka yoğunluğu arttıran bir öğe oluyor. Klasik bir öyküde anlatılan olay, tüm çerçevesiyle, etkilediği karakterlerle ve geçmişiyle canladırılır, oysa bu mini öykülerde bir an’a odaklanmamız ve tek imge üzerinden canlandırılıyor duyular. Yazar, birkaç kez bu öykülerin nasıl olduğunu, nasıl okunmalarını istediğini söylüyor. “An” adlı öyküde kitapta yer alan metinlerin özüyle ilgili önemli bilgi veriyor okura. “En kısa hikâye parçasına an denir. Bazı anlar bütün yaşamımızı belirler. ‘Bütün yaşamımız’ dediğimiz de o birkaç âna bakar aslında... Bu yüzden yıllar sonra en çok hatırladıklarımız anlardır. Gerisi bulanıktır. Geçmişi anlar berraklaştırır.” Öykülerin kısalığı ile ilgili olarak “Duman İşaretleri” adlı öyküde onları “kısa kesik duman işaretleri”ne benzetir. Bu kitapta yer alan metinleri okumak için de çok yerinde bir benzetmedir bu; Mungan tam da bir haiku tadında anlatır öykülerin özünü: “Derin derin aldığın soluğu, yavaş yavaş verirsin yüksek dağlarda. Nice tırmanmalardan sonra çıktığın açıklık. Kazandığın doruk. Azalmış sözün duruluğu. Kaynak suyu berraklığı.”

Minimalizm

Mimarlık, tasarım ve sanat dallarında başlayan minimalizm akımı, bir yapıtı en temel ana öğesine indirgeyen ve diğer tüm yüklerinden arındırmak düşüncesiyle gelişmiştir. Edebiyatta ise betimlemeleri mümkün olduğunca en az sözcükle dile getirmeyi amaçlar. Özellikle belirteç kullanmayan, içeriğin kendi anlamlarına yönelten, hatta simgeleştiren bir anlatıdır. Okurun da metni paylaştığı bir edebiyat akımıdır, çünkü okur kendi imgeleri üzerinden yeniden kurgulayabilir. Yazar mümkün olduğunca metne müdahale etmez, sözcüklerin kendi yönlerini seçmelerine, sübjektif anlam yüklemelerine açık bırakır.

“Kibrit Çöpleri” bu türden kısa metinlerden oluşuyor. Murathan Mungan dondurulmuş anlar üzerinden okurun zihninde imgeler yaratıyor. Gündelik hayatın sıradanlığı içinde fark edilmeyen bir imgeye dikkat çekiyor ve okurun zihninde bir uyanışa neden oluyor. Aslında bu türden ani uyanışlar haiku’ların da amacıdır; ani bir ses patlaması gibi imgenin zihne girmesi beklenir. Dikkat çekilen, sonsuzluk içinde yakalanmış, sonsuz sayıdaki anlardan sadece biridir ama bu âna dikkat çekilmesiyle ötesindeki başka şeyler anlaşılır olur.

Metinlerin bir kısmı insan portrelerinden oluşuyor. “İşsiz,” hayatında çalışmamış babayı, “Müfide” artık karşılaşmaktan zevk alınmayan eski tanıdığı, “Yaşar Yenge” sevilen bir aile üyesini, “Yüzme Kayaları” torunu karşısında sevecenleşen bir dedeyi, “Keşke Böyle Olmasaydı” yakınlık duyulan bir kadını anlatıyor. Portresi çizilen karakterin özündeki bir özellik onu resmetmemize yetiyor. Örneğin “Keşke Böyle Olmasaydı” öyküsünde “Bir ayağını altına alıp yün sarıp örgü ördüğü, gazete-kitap okuduğu pencere önündeki uzun ayaklı lambanın latında şefkatle ışıyan yüzüyle beni beklediğini bilirdim” karakter hakkında verilen tek betimleme. Buna rağmen, anaç yapısını, şefkatli kişiliğini sadece bu satırlardan anlayabiliyoruz. Bu metinler yavaş okuma gerektiren, okuru kendi imgelerine götürmeyi amaçlayan öyküler. İlk öyküde yazar “söylediklerimi, gösterdiklerimi buna göre tartıp biçin. Sizden tek isteğim, hız yapmayın okurken. Göze az görünenler, hızda çabuk kaybedilirler” diye uyarıyor okuru.

Klişeler

Son zamanlarda klişeler üzerinde çok düşünür oldum. “İyi” edebiyat ile diğerleri arasındaki en önemli fark, hiç kuşkusuz, klişeler. Twitter çağında yaşayan insanlar olarak geliştirdiğimiz yeni beceri, sınırlı sayıda harf kullanarak kendimizi ifade etmek. Ayrıca çağımız insanı, filozofları dev metinlerden değil atasözleri haline getirilmiş alıntılardan tanımaktan rahatsızlık duymuyor. Bu yüzden çağımızı, klişeler çağı olarak adlandırmak yanlış olmaz. Aşk, ölüm, hayat, barış hakkında herkesin dilindeki büyük doğrular, hap şeklinde söylenmeyi bekliyorlar. George Orwell Politika ve İngiliz Dili adlı kitabında “ölü mecaz” olarak tanımlıyor klişeleri. Murathan Mungan birkaç satırla anlattığı öykülerde bilinçli bir minimalizm kullanıyor fakat bu metinlerde azla anlatmak, kesinlikle az’ı anlatmak ile aynı şey değil. Yazar hiç klişe kullanmadan içten bir sesle olay ve kişilere yakınlaştırıyor okuru. Klişeler konusunu da yine ilk metinde ele alıyor (bu aynı zamanda okuma kılavuzu görevi görüyor.) “Hayat Böyle!” adlı birkaç satırlık metinde “geçmiş olsun” “kendini fazla hırpalama” “neler görüp geçirmiyor ki insan!” “hayat böyle” gibi klişeleri sıraladıktan sonra “bazı boktan lafların bu kadar gerçek olması ne kadar kötü değil mi?” diye soruyor. Mungan bu kitaptaki metin / öykü / şiir-öykülerinde (en doğru tanım bence) öze inen ve en azla yetinen bir dil kullanıyor ve bu sayede yazdıkları zarif bir şiirsellik kazanıyor.

KİBRİT ÇÖPLERİ

Murathan Mungan

Metis Yayınları, 2011


(Bu yazı Radikal Kitap ekinde yayımlanmıştır)

23 Ocak 2011

Paul Auster "Sunset Park"



Savaştan evine dönen -- bazen yaralı, bazen umutsuz -- erkeğin hikayesi, Odysseus’tan beri sayısız kereler anlatılmıştır. Paul Auster son romanı “Sunset Park”ta Odysseus’a ve daha birçok kahramana gönderme yaparak bir eve dönüş hikayesi anlatıyor.

Roman kahramanı, Miles adında bir genç adam. Çocukluğunda iyi bir öğrenci, yetenekli bir sporcu, zeki, aklı başında ve göründüğü kadarıyla mutlu bir çocuktur Miles. Hollywood yıldızı olmayı aklına koymuş oyuncu annesi ile babası, o daha bebekken boşanırlar; üvey annesi ve onun oğluyla birlikte büyür. Evdeki ortam sakindir. Üvey annesi üniversitede hoca, babası da isim yapmış bir yayınevinin sahibidir. New York’un şık bir mahallesinde otururlar, çocuklar iyi okullarda eğitim görür, ve akşam yemeklerinde masada edebiyat konuşulur. Tek sorun, aralarında sadece birkaç yaş fark olan iki üvey kardeşin kavga etmeleridir. Aslında birlikte eğlendikleri de olur, her ailede olabilecek bir sürtüşmeden öte değildir anlaşmazlıklar. Ancak bu üst orta sınıf entelektüel ailenin başına büyük bir trajedi gelir, Miles’ın üvey ağabeyi korkunç bir kazada ölür. Artık evdeki tüm dengeler değişmiş, hiçbir şey eskisi gibi değildir. Lise öğrencisi Miles önce yanlış arkadaşlarla takılır, sonra içmeye başlar; sonunda geride birkaç satırlık bir not bırakıp evi terk eder.

Terk ediş, yedi yıl süren gönüllü bir sürgüne dönüşür. Evinden uzak olduğu yıllar içinde Miles garip işlerde çalışır; sonuncu işi, kredi borçlarını ödeyemeyen, mallarına el konulmuş insanların evlerini boşaltmaktır. Bu arada parkta kitap okurken aynı kitabı, “Muhteşem Gatsby”i, okuyan bir kızla tanışır. Kız zeki ve güzeldir, Miles ile birbirlerine aşık olurlar. Kendi “geleceğiyle ilgili hiçbir hırsı olmayan, ayrıcalıklı eski yaşamının göz boyayan yularlarına tekme vurup üniversiteyi bırakan bu genç adam, şimdi kızın geleceği için hırslı” olmayı kendine görev bilir. Bu ilişkideki en önemli kusur, kızın daha on sekiz yaşına basmamış olmasıdır.

Paul Auster, büyük bir bölümü 2008 yılında geçen “Sunset Park”ın motiflerinden biri olarak ekonomik krizi kullanıyor. Miles sevgilisinin yaşı yüzünden başının belaya gireceğini anlayınca, kız on sekiz yaşına girince dek ondan uzakta olması gerektiğini düşünerek New York’a dönüyor. Boş bir evi işgal eden arkadaşı ile birlikte dört genç evi paylaşıyorlar. Ev, Sunset Park denilen bir mahallede yer alıyor. Yıllardır kimsenin oturmadığı, yer yer yıkılmış evde belediyenin dikkatini çekmemeye çalışarak kaçak oturuyorlar. Miles’ın ev arkadaşları, biri ressam, diğeri doktora öğrencisi iki genç kadın ile “kırık eşyalar hastanesi” adlı bir dükkanda eski daktilo ve telefonları tamir eden amatör bir müzisyenden oluşuyor. Bu genç insanların hiç birinin kira veremeyecek denli yoksul oluşları yine ekonomik krize dikkat çeken bir unsur olarak yer alıyor romanda.

Paul Auster dokuma tekniğini büyük bir beceriyle kullanır. “Sunset Park”ta da Amerikan sinemasının klasiklerinden “Hayatımızın En Güzel Yılları”nı ve Samuel Beckett’in “Mutlu Günler” oyununu romanın temaları içine yerleştirmiş. İlk dikkat çeken, bu eserlerin başlıklarındaki ironi oluyor, “Hayatımızın En Güzel Yılları” 2. Dünya savaşından dönen, biri kollarını kaybetmiş üç askerin evlerine ve geçmiş hayatlarına adapte olamayışlarını anlatır; yani, büyük olasılıkla yaşadıkları, hayatlarının en berbat yılıdır. Beckett’in “Mutlu Günler” adlı oyunu da hiç durmadan boş konuşan, bedeni kuma gömülmüş bir kadını anlatır. Auster tam da örnek aldığı bu iki eser gibi romanına “Sunset Park” adını vermiş, oysa Sunset Park, ne romantik bir güneş batışıyla, ne de herhangi bir parkla ilişkisi olmayan, şehrin en yoksul mahallelerinden birinin adıdır, ayrıca evin karşısında park değil, dev bir mezarlık vardır.

“Sunset Park” Auster’in diğer romanları gibi yine çok sayıda dokuma teknikleri ile dolu. Çok sayıda roman, piyes ve filme göndermeler yaparak, romanın nasıl okunmasını istediğini en dolaysız yollarla okura gösteriyor. Buna en basit örnek, “Bülbülü Öldürmek” romanıyla ilgili bir bölümde dile getiriliyor. Roman içinde roman tekniğini kullandığı satırlarda şöyle diyor roman kahramanı: “anafikir yaraların yaşamın gerekli bir parçası olduğu (...) ve herhangi bir şekilde yaralanmadıkça erkek olanamayacağı.” Burada Auster roman kahramanlarına başka bir romanı analiz ettirirken aslında okurun görmesini istediği ana temayı ortaya koyuyor. (Aslında ortaya koyduğunu söylemek hafif kalır, galiba okurun gözüne soktuğunu söyleyebiliriz.) Aynı şekilde “Hayatımızın En Güzel Yılları” filmini de Miles’ın eve yaralı ve de savaşını vermiş, olgunluğa ulaşmış bir erkek olarak döndüğünü anlamamız için kullanır. Auster böyle yaparak bence okura hayal kuracağı ya da düşüneceği alanı kısıtlamış oluyor. Roman boyunca kullanılan allame anlatıcı (her karakterin aklından geçenleri, geçmiş ve geleceği bilen anlatıcı için kullanılan bir deyim) çok kereler okura ne hissetmesi gerektiğini de söylüyor. Örneğin, Miles ve kızarkadaşının ilişkisinden bahsederken “aşk hayatları çok zengin, çok doyurucu ve bir süre sonra etkisini yitirecek bir görünmeyen kusursuz bir erotik beraberlik” olarak tanımlanıyor. Roman boyunca her roman karakterinin özetini vererek ve okura ne düşünmesi gerektiğini söyleyerek gereksiz bir basitleştirmeye neden oluyor. Karakterler hakkında bilinebilecek herşeyi öğrendiğimiz halde, onlara kendimizi yakın hissetmiyoruz. Ayrıca yan karakterler konunun merkezinden uzak duruyorlar, tatminsiz hayatları olan, boşlukta bir nesli anlatıyor onlar aracılığıyla Auster. 80’li yıllarda doğmuş bu nesli anlatırken, onları bir önceki nesillerle özellikle de “Hayatımızın En Güzel Yılları” filminin kahramanlarıyla karşılaştırıyor: “...bu suskun erkekler kuşağını, büyük bunalım dönemini yaşamış, büyüyüp savaşa gitmiş çocukları düşünürken, geçmişe dönmek istemedikleri, konuşmaktan kaçındıkları için onları suçlamıyor; ama henüz konuşacak fazla bir deneyimi, birikimi olmayan kendi kuşağının çenesi kapanmayan ya da her fırsatta kendinden söz eden, her konuda fikir sahibi olan, sabahtan akşama ağzından sözcükler saçan erkekleri ortaya çıkarmış olmasını tutarsız buluyor.”

Sonuçta Sunset Park yazı atölyelerinde örnek olarak kullanılacak dokuma teknikleriyle örülmüş bir roman, ayrıca çevirisi de çok iyi, buna rağmen kuru ve geride tat bırakmayan bir roman olduğunu söylemek hiç yanlış olmaz. Yönlerini şaşırmış kahramanların ve absürd iç hesaplaşmaların yazarı olarak bizi güldüren, New York Üçlemesi’yle bir şehrin katmanlarının ne denli zevkli anlatılabileceğini gösteren, o sevdiğimiz Paul Auster, bu romanında (ve son yıllarda yazdığı diğer romanlarıyla da) çıkış noktasındaki derinliği yitirdiğini gösteriyor.

SUNSET PARK

Paul Auster

Çeviri: Seçkin Selvi

Can Yayınları, 2011

273 sayfa.

(Bu yazı Radikal Kitap ekinde 15 ocak 2011 tarihinde yayımlanmıştır.)


John Burnside "Şeytanın Ayak İzleri"


KASABANIN ŞEYTANI

Bazı roman girişleri öylesine etkileyici bir güce sahiptir ki, adeta kitaba yapıştığınızı hissedersiniz. Bu hafta okuduğum John Burnside’ın “Şeytanın Ayak İzleri” aynen böylesi yapıştırıcı güce sahip romanlardan. Giriş bölümü katlanarak açılan, kendini soyarak ele veren bir anlatıyla yakalıyor okuru, gerçi bu gerilimi romanın sonuna kadar sürdürdüğü söylenemez, yine de iyi bir açılışla okurun ilgisini garantiliyor.

“Şeytanın Ayak İzleri”nin anlatıcı-kahramanı Michael, İskoçya’nın küçük bir sahil kasabasında yeterli aile varlığına sahip olduğu için çalışması gerekmeyen, otuzlu yaşlarda bir adamdır. Kasabada pek dostu yoktur ve mutsuz evliliği çökmek üzeredir fakat bunu dert etmez çünkü yalnızlığı seven biridir Michael. Romanın ilk satırı korkunç bir gazete haberi ile açılır: kadının biri, üç ve dört yaşlarındaki iki çocuğunu öldürüp ardından intihar etmiştir. Micheal bu haberi ilk okuduğunda fark etmez ama haberin resimlerini görünce bu dehşet verici olayı yapan kişinin lise yıllarında çıktığı bir kız olduğunu anlar.

Romandaki sürprizleri bozmamak adına konuyu genellemelerle ele almak gerek. Micheal’ın dünyasında herşey birbiriyle bağlantılıdır. Hastalıklı zihni bağlantılar kurar ayrıca bu bağlantılar bir bakıma kurguyu dallandıran, nehirler gibi kollara ayıran unsur gibi işler romanın içinde. Tam bize çocuklarını öldürüp intihar eden kadının hikayesine anlatacak sandığımızda başka sırlar çıkar ortaya, başka sırlar içinde de kasabanın karanlık gizemleri ortaya dökülmeye başlar. Çağlar önce, İskoçya’nın Hıristiyanlık öncesi pagan döneminde, karlı bir kış günü şeytanın ta kendisi kasabayı ziyaret etmiştir. Michael’a göre kasabadaki kötülüklerin en akla yatkın açıklamasıdır.

Otobiyografik Açıklamalar

John Burnside daha önce okuduğum bir yazar değildi, zaten “Şeytanın Ayak İzleri” Türkçe yayımlanan ilk kitabı fakat yazarın geçtiğimiz yıllarda çok yankı uyandıran “A Lie About My Father” (Babam Hakkında Bir Yalan) adındaki otobiyografik kitabını duymuş ve hakkında birkaç yazı okumuştum. Burnside, dengesiz ve ilgisiz babasını, çocukluğunda maruz kaldığı şiddeti, çevresindeki zorbalığı, ihmalkâr yetişkinleri anlatıyordu bu kitabında. “Şeytanın Ayak İzleri”ni okurken bu bağlantıları yapmak, yazarın nasıl bir çocukluk geçirdiğini bilerek romanı okumak, benim gözümde konuya farklı bir aydınlık getirdi. Yazarın anı formunu kullanışı, geçmişi suçluluk ve günah yükleriyle görmesi boşuna değildi. Ayrıca küçük kasaba insanlarının ne denli dedikoducu ve gaddar olabileceklerini anlatması, çevreye olan güvensizliği de daha anlaşılır kılıyordu. Sanırım romandaki kahramanın çocukluğunu, işlediği suçları ve onların altında ezilmiş bir yetişkinlik geçirmesini, yazarın ve yazarın babasının hayat hikâyesiyle bağlayan noktalar oldukça fazla. Bunları bilmek romanı anlamak için gerekli değil elbette ama nasıl bu denli inandırıcı olduğunu anlamak için önemli.

“Şeytanın Ayak İzleri”nde kahramanımız Michael’ın hayatın anlamını sorguladığını duyarız. Fazla bir anlamı olmadığını düşündüğü hayatta onu yaşama bağlayan öğeler çok azdır. Eve temizliğe gelen dedikoducu Bayan K., sohbet etmeyi sevdiği tek kişidir. Başka dostu olmadığı gibi, karısının dostlarından da hiç hoşlanmaz. Karısı yemeğe dostlarını davet ettiğinde mazeretler uydurup ortamdan uzaklaşmaya çalışır, sırf bu yüzden sigara içmeye başlar, bahçeye çıkıp kendi başına kalmak ona daha ilginç gelir. Bu yalnızlık içinde zihninde düşünceler hareketlenmeye başlar. Bunlar sağlıklı ya da üretken düşünceler değildir, aksine ruhsal dengesinin bozukluğuna işaret eden zihinsel aktivitelerdir. Roman bir noktada psikolojik bir gerilim romanına dönüşür.

Aslında John Burnside gibi sanatçıların eserlerini sınıflandırmak çok zordur. Gerilim, cinayet ve kanun kaçağının yol macerası, yazarın yazınsal seçimidir, bir türe bağlı kalmasını gerektiren klişeler kullanmadan edebi formlar arasında gezinir. “Şeytanın Ayak İzleri”nde yazar, edebiyat tarihini iyi bildiğini gösteriyor, bazı teknikleri kuru şekillerde değil, tamamen kendine has yöntemlerle kullanmış olması romana ayrıcalıklı bir tat vermiş. Romanın ilk yarısı, daha doğrusu kahraman kanun kaçağı olarak yollara düşmeden öncesine kadar, kurgu eşsiz bir gerilim ivme kazanıyor. Anlatı geçmiş yıllara ve kahramanın çocukluğuna döndüğü satırlarda bugünün gizemlerini çözecek anahtarların o günlerde saklı olduğunu görüyoruz, bu sayede bugünle birlikte geçmişin de çözülmesini bekliyoruz.

Romanın belki tek eksikliği geçmişteki çözümsüzlükleri bugüne taşıyamamasında yatıyor. Baba-oğul ilişkisinin, komşularla yaşanan gerilimin, çocuk cinayetlerinin, babasının geçmişindeki suçluluk duygusunun, dayısının işkenceden ölmesinin ve daha bir çok hikayenin aydınlanmasını boşuna bekliyoruz. Roman adeta her geçen gün daha karmaşık bir düğümle bağlanan, hiçbir çözüm umudu olmayan bir gelecekten başka bir şey vaat etmiyor. Belki Michael’in kabul edişindeki edilgenlik okuru biraz rahatsız ediyor, fakat sonunda çocukluğundan başlayarak yaşadığı hiç bir sorunun çözülmediği, hiç bir hatanın düzeltilmediği, hiç bir suçun cezasının çekilmediği bir hayat sunuyor roman. Bu kuşkusuz yazarın seçimi ancak Michael’in dramatik bir değişim yaşaması inandırıcı olmuyor.

John Burnside yetenekli ve kendine has serinkanlı bir anlatısı olan bir yazar; “Şeytanın Ayak İzleri” de, farklı bir anlatısı olan ilginç bir karanlık roman.

ŞEYTANIN AYAK İZLERİ

John Burnside

Çeviren: Tankut Aykut

Yapı Kredi Yayınları, 2011

187 sayfa.


(Bu yazı Radikal Kitap'ta 21 Ocak 2011 tarihinde yayımlandı.)

Yazarın resmi: Norman McBeath

Cemil Kavukçu "DüşKaçıran"

Mutsuzluktan Kaçabilmek

Bir insan hayatın gidişatından memnun değilse ve herşeyi geride bırakmak istiyorsa, nereye kaçabilir? Mümkün müdür mutsuzluktan kaçabilmek? Cemil Kavukçu’nun yeni kitabı Düşkaçıran’ı okurken bunun gibi bir sürü soru yağdı aklıma. Bir sahil kasabasında yeni bir hayata başlamak, kaçmak mıdır? Yoksa bir kişiden kaçarken, insan hayattan mı kaçar? “Kaçan”, “Kovalayan” ve “Yakalanan” başlıkları altında üç bölümde toplanmış öyküler, kaçmanın çeşitli anlamları üzerinde düşünmeye itiyor okuru.

Kitaptaki birinci öykü, “İki Nokta Üst Üste,” bir ayrılık hikayesi anlatarak başlıyor. Kadın, bir türlü kurtulamadığı eski sevgilisine ayrılma kararının kesinliğini anlatmak üzere buluşmaya gidiyor. Daha kadın birşey söylemeye fırsat bulmadan, adam İstanbul’dan gideceğini açıklayarak kadını şaşırtıyor; bir anda roller değişiyor, ağlayıp yalvarması beklenen adam yerine, bu habere üzülen kadın ağlayan oluyor. İlk öyküde yer alan bu tersine dönüş, kitaptaki diğer öyküler için de belirleyici bir durum yaratıyor. Kaçmak ya da tutsaklık, kovalamak ya da yakalanmak, birbirlerine dönüşüyorlar.

Roman Kurgusunda Öyküler

Bazı öykü kitapları, bağımsız öyküler yerine birbirlerine gizli biçimlerde bağlı öykülerden oluşur; böyle olunca okur, sanki bir roman okuyormuşcasına kurgunun bütünlüğüne odaklanır. Belki öykü yazarının istediği bu değildir, bir roman gibi okunması için yazmamıştır öyküleri; büyük olasılıkla öyküleri birbirine bağlamasındaki neden, serbest çağrışımlarla anlatıyı zenginleştirmektir. Cemil Kavukçu, farklı öyküler içinde karşımıza aynı karakterleri çıkararak bunu yapar. Bazen de farklı karakterlerin benzer yalnızlıklarını, terk edilmişliklerini ve tutsaklıklarını ortak bir nokta olarak görmemizi sağlar. Bir öykünün kahramanı, bir başka öyküde sadece bir sahnede görünür ama biz onun varlığıyla tanıdık bir ortam içine çekilmişizdir bile. İmgeler adeta düğüm görevi görüp karakterleri ve hikayeleri birbirlerine bağlarlar. Altı öyküden oluşan “Kaçan” adlı ilk bölümde yaralı bir adamın kaçış öykülerini okuruz. İkinci “Kovalayan” bölümünde Madenci adlı bir gezginin masal tadında öyküleri yer alıyor. Madenci’nin gezginliği altında bir kaçış öyküsü yattığını hayal etmeden olmuyor, ama onun öyküsü bir kaçıştan kovalamacayı dönüşüyor: “’Sen aslında serüveni seviyorsun ama bir şeyden de kaçıyorsun,’ demişti. Yanılıyordu. ‘Yanılıyorsun,’ dedim, ‘ben kaçmıyor, kovalıyorum. Kaçan, sığınacak bir liman aradığı için teslimiyetçidir ve yaşamı ıskalar.’ Gözlerini kısıp yüzüme bakmıştı. ‘Yalnız kovalamıyor, arıyorsun da.’”

Kitap içindeki öyküler bazen konularıyla, bazen karakterleriyle bağlanıyorlar ama bunların hiç biri olmadığında kaçmak bağlayıcı düğümü oluşturuyor. Düşkaçıran tam da bu sayede roman tadında okunan bir kitap. Bir önceki öyküde yer alan bir söz, başka formda karşımıza çıktığında doğal çağrışımlara neden oluyor. Bir önceki öyküyü de adeta beraberinde getiriyor.

Hayvanlar

Öykülerin ortak imgelerinden biri de hayvanlar. Kavukçu neredeyse her öyküye farklı bir hayvan imgesi yerleştirmiş. Doç isimli bir köpeğin anlatıldığı öyküyü okurken yıllar önce okuduğum bir haiku geldi aklıma. Bir havuzda yüzen “neşeli” bir balığı anlatıyordu haiku. Aslında elbette neşeli olan balık değildi, onu izleyen insanın, kendi ruh halinin balıkta yansımasını görmesiydi. “Doç” öyküsünde de aynı neşeli balık gibi, kırgın ve yalnız sahibinin tüm ruh hallerini anlatan bir varlığa dönüşüyor köpek. Kavukçu’nun öykülerinde bir Zen ruhu bulmam, bu “Doç” öyküsüyle başladı. Onun karakterleri, yaşadıkları evlerle, çevredeki bitkilerle ve özellikle de hayvanlarla bütünleşen, kendi benliklerini başka varlıklarda tanıyan kişiler. “Horoz sesiyle uyandım. Ama asıl gürültüyü yapan kargalardı. Arka bahçede ve bahçenin dışındaki ağaçlarda gagalaşıp şakalaşıyor olmalıydılar. Sevinçliydiler, çünkü gece bitmişti.” Bir başka öyküde köpek “...uyuyormuş gibi yatıyor. Nasıl yorgun, nasıl küskün” ifadeleri yine hayvandan çok onu sahiplenen kişiyi tanımlıyorlar.

Yazarın hayvan-insan bütünleştirmesini en çok “Ürkek Böcek” ve “Gelintavuk” öykülerinde hissediyoruz, ama bütün öykülerdeki hayvan imgesinin önemini “Madenci” berraklaştırıyor. Bu öyküde her koyunun sahibi tarafından bilinmesi, yüzlerce koyun arasında her birinin tekliği konusunu işliyor yazar. “Köylülerden birine, ‘Bunlar birbirine karışmıyor mu?’ dedim. Yüzüme şaşkınlıkla baktı, ‘Niye karışsın ki?’ dedi. (...) Ama arada otlakta unutulan, kaybolanlar da oluyormuş. Onun da başına gelmiş. Bir akşam ağıla döndüklerinde bakmış, bir koyun eksik. ‘Her akşam sayarak mı ağıla sokarsın koyunları?’ dedim. ‘Yoo,’ dedi, ‘hiç saymam ki... onu göremedim. Göremeyince de eksik olduğunu anladım.’ Bu kez şaşırma sırası bendeydi, ‘Nasıl yani,’ dedim, ‘sen bütün koyunları tanır mısın?’ ‘Tanırım tabii, herkes koyunlarını tanır.’” Kavukçu’nun öykülerinde doğa ve hayvanların insanın yalnızlığının simgesi haline geliyorlar. “Boynuz Bıyıklı Baba” adlı öyküde güvercinler, “Düşkaçıran”da inekler, “Bir Yılbaşı Öyküsü”nde kirpiler, hep öykülerin en can alıcı motiflerinde yer alıyorlar.

Hayvanlardan çok söz ettik ama aslında Kavukçu’nun ana teması, başlıklardan da anlaşılacağı gibi kaçmak, kovalamak ve yakalanmak (belki bu sözcükler de av-avcı akla getirerek hayvan-insan ilişkisine bağlanabilir.) Kaçış, genelde insandan ve toplumdan kaçış; sığınılan yer, doğal ortamda hayvan ve yabani insanlar arasına gidiş; kaçılan kişi ise genelde bir kadın. Aslında belki sevilen ve özlenen ama aynı zamanda acı veren bir kadın. Öykülerde en çok hissedilen kahramanın yalnızlığı. Cemil Kavukçu’nun öyküleri okura çok şey yaşatan, çok şey düşündüren öyküler. Çizilen insan portreleri kırılgan ve çok inandırıcı. Tema altında toplanmış izlenimi verdiği için öykülerden özellikle hoşlandığımı söylemeliyim.

akafaoglu@yahoo.com

DÜŞKAÇIRAN

Cemil Kavukçu

Can Yayınları, 2011


(Bu yazı Radikal Gazetesi Kitap ekinde yayımlanmıştır.)