12 Mart 2010

Yiğit Okur "Sıfırlamak"


Vehbi Koç bir konuşmasında iş hayatına girdiği ilk yıllarda her müşterisinin adını bildiğini ve dükkânındaki malların hepsini tanıdığını ama geçen yıllar içinde, işler fazla büyüdüğünde, sahibi olduğu şirketlerin adını bile bazen hatırlamadığını söylemişti. Koç’un bu sözleri bu hafta okuduğum “Sıfırlamak” adlı romanla yeniden aklıma geldi. Değişen çalışma alanları hızla insandan uzaklaşırken, insani değerlerini de kaybediyor kuşkusuz. Çoğumuz hiç tanımadığımız patronlara çalışıyoruz ve dünyanın bir köşesinde işçiler kimin tükettiğini bilmedikleri, kendi hayatlarında yeri olmayan mallar üretiyorlar. Sadece iş ortamları değil, işçiler de büyük bir yabancılaşma içine sürükleniyor bu durumda. Koç’un nostaljiyle sözünü ettiği iş hayatı, geri gelmemek üzere gideli yıllar oluyor.

Yiğit Okur “Sıfırlamak” adlı yeni romanında, tam da değişen iş koşullarını ve bunun insanlar üzerindeki etkisini anlatıyor. Romanın merkezinde insani değerlerin hızla yitiriliş öyküsü, roman kahramanının öyküsüyle birlikte veriliyor. Romandaki olayların geçtiği yıl söylenmese de, 1960’lı yıllar ya da 50’lerin sonu olduğunu bazı detaylardan tahmin edebiliyoruz. Henüz Boğaz köprüsü olmayan bir İstanbul’da, Çamlıca yokuşundaki evinden her gün Bakırköy’e işe giden, Hüsamettin adlı bir muhasebeci bu romanın kahramanı. Hüsamettin Bey, otuz yıldır aynı alüminyum fabrikasında muhasebeci olarak görev yapıyor. “Ürkek, neşesiz, keyifsiz bir adam” Hüsamettin, işinden başka yaşamı olmadığı gibi, alışkanlıkların adamı, her sabah aynı kravatı takıp, aynı model takım elbise giyip gidiyor işe. Ne bir dostu var, ne de annesinden başka bir akrabası. “Hem kişiliğiyle hem beden yapısıyla tuhaf bir adamdı.” Onu hayata bağlayan sadece iki insan var: biri annesi, diğeri ise büyük hayranlık duyduğu patronu. “İkisi de sanki Tanrı’sıydı. Hem annesine hem patronuna tapardı. Çocuklar nasıl severse, ikisini de çocuklar gibi sever, çocuklar nasıl korkarsa, ikisinden de çocuklar gibi korkardı. Korktukça bağlılığı artar, ikisinin de sözünden çıkmazdı.”

Yiğit Okur’un çizdiği Hüsamettin portresi, gelişmesi annesi tarafından engellenmiş, kadınlardan korkan, kıstırılmış bir hayat sürdüren birine ait. Bana Kafka karakterlerini hatırlattı, Josef K. gibi (sonunda Josef K.’den çok, Raskolnikov belki) hayatı sorgulamadan, söylenenleri yaparak idame ettiren biri. Hayatında önemli olan iki kişiyi, annesi ve patronunu peş peşe kaybedince, hayatındaki tüm alışkanlıklar bir anda yok olur. Ona ne yapması gerektiğini söyleyecek biri kalmamıştır artık. Elli yaşında olmasına rağmen, hayatında hiç kendi kararlarını almamıştır. İki ölüm onun hayatını derinden sarsar, çünkü onların yokluğunda davranışlarının kontrolü kalmamıştır.

Roman ilk sayfalarında bu iki ölümle başlar. Değişen sadece Hüsamettin’in hayatı değildir. Patronun oğlu fabrikanın başına geçmiş, yeni bir dönem başlamıştır. Ölen patron disiplinli ama babacan, işçilerinin ailelerini koruyan, onlara eğitim ve sağlık hizmeti sunan, şirketini bir aile gibi yönetmeyi arzulayan olumlu bir patron tipidir; yerine geçen oğlu ise, dünyanın ünlü lise ve üniversitelerinde okumuş, işçiyi ve çalışanı sonuna kadar sömürmeye çalışan, anlayışsız, sevgisiz bir patrondur. Fabrikanın “yeniden yapılanma”sı için İngiltere’den uzmanlar, ünlü profesörler, muhasebeciler getirtir. Fabrikada başlatılan yeniden yapılanma için geleneksel bütçe sisteminden çıkıp “sıfır tabanlı bütçe”ye geçilecektir, böylece eski patronun anlayışlı, insancıl çalışma koşulları da değişmek zorunda kalır.

Hüsamettin’in alışkanlıkları gibi fabrikanın düzeni de değişime uğrar. Yazar bu noktada fabrika ile Hüsamettin arasında paralellik kurmamızı sağlar. Romanın başlıca teması olarak eski değerlerin kaybı, yeniden yapılanma süreci içinde aslında insanlığın kaybedilmesidir. Romandaki karakterler bunun hem farkında hem değillerdir. Josef K. nasıl adalet karşısında savunmasızsa, Hüsamettin de (diğer çalışanlar gibi) kapitalizmin işleyişi karşısında güçsüzdür. “Sıfır tabanlı bütçe” romanın teması iken aynı zamanda metnin başlıca simgesine dönüşür, sıfırlanan hayatlar olur. Yıllar içinde edinilmiş tüm alışkanlıklardan kurtulmak, yeni düzenin işlemesi için zorunludur. Değerleri sıfırlama operasyonu işçilerin değerini de sıfırlar. Roman boyunca yazar sıfırlamak düşüncesini farklı şekillerde sunar: patron kızdığında işçinin değeri sıfırdır “Sıfırla kendini. Sonra yarattığın yarar kadar puan yaz. Ne olacak senin yarar puanın? Sıfır. Çünkü sen sıfırsın” diye bağırır işçisine. Daha sonra Hüsamettin aynı teoriyi evdeki eşyaya ve çevresindeki insanlara uygulamaya başlar. Evde annesinin kuruttuğu ortancalarla başlar işe ve sorar kendine, bunlar ne işe yarar diye; sonunda fare kapanı gibi birkaç eşya dışında hiçbir şeyin işe yaramadığı kararını verir ve tüm eşyasını “sıfır” niteleyerek atar. Romanda bu nokta çok önemli bir çözülmenin de başlangıcı olur. Ne insanlık değerleri ne de maddi değerin anlam taşıdığı, her şeyin sıfırlandığı yeni bir düzen başlıyordur. Sıfırlamak, temizlemek anlamına gelir Hüsamettin için ve mantık ya da akıl işlemez artık ulaştığı noktada.

Ayrıca romanın bir başka motifi, bastırılmış öfke de sıfırlama aşamasında su yüzüne çıkar. Hüsamettin annesi tarafından kadınlardan nefret ettirilmiş, tüm kadınların lanetli olduğunu inandırılmıştır. Bu yüzden de elli yaşına kadar bir kadınla birlikte olmamış, hiç âşık olmamıştır. Doğal olarak hayat dengesi bozulunca, onca senenin ezilmişliği içinde biriken öfkenin patlamasına neden olur.

Romanın temalarından, motiflerinden söz ederken belki fazla ipucu vermiş oldum ama romana asıl güzelliğini veren yazarın zekice kullandığı simgeler olduğu için, okurun hevesini kırmış sayılmamalıyım. Ayrıca konuyu bilip bilmemek romandan alınacak zevki azaltmayacaktır. Romanda benim çok hoşuma giden simgelerden biri, iyi kalpli eski patronun, Hüsamettin’e Davidoff ürünü Romeo-Juliet olarak bilinen büyük boy sigarlarından vermesi oldu. Çok pahalı bir sigar (Hüsamettin puro demeyi cahillik sayılıyor) türü olan Romeo-Juliet, incecik bir cam kılıf içinde geliyor. Hüsamettin, sonunda sigara ulaşmak için cam kılıfı hoyratça kırmak zorunda kalıyor. Zarafet, lüks ve güzellik temsil eden sigar, cam kılıfı içinde yeterince narin fakat kokusunu sevmeyen annesinden gizlice içtiği için aynı zamanda yasak ve ulaşılmayan güzellik anlamına da geliyor. Benzer simgeleri yerine oturtmak, romandan alınan zevki kuşkusuz arttırıyor. “Sıfırlamak,” klasik roman tadında haz veren, sade ama güçlü bir roman; daha önce “Deniz Taşları” ve “Piyano” adlı romanlarını da severek okuduğum Yiğit Okur’un bence en hoş romanı.

(Bu yazı Radikal gazetesinin 29 Ocak tarihli Kitap ekinde yayımlanmıştır.)

07 Şubat 2010

Hakan İşçen "Aşkın Haçsız Seferi"



Günümüzde evlilikleri çıkmaza sokan başlıca nedenlerin başında, kuşkusuz, toplumsal baskı geliyor. “Sonsuza dek” yalanına zorla inandırılmış tekeşlilik, sonuçta çoğu insana kendini yetersiz ve mağlup hissettirmeyi başarıyor; hâlbuki başarısızlık bireylerin değil, sonsuza dek değişmezlik vaat eden evlilik yapısında aranmalı. Günümüz romanının en sevilen konularının başında pek çok çeşitli aldatma öyküsü, aşksız evlilikler, kıstırılmış çiftler gelir oldu. 19. yüzyılda bu romanların kahramanları aşksız evlilik kıskacından kurtulma çabasındaki kadınlardı; şimdi ise (belki de kadının toplumsal yerinin güçlenmesi yüzünden) evliliğin ezdiği erkekler, kahraman oldu.

Bu hafta kitapçı raflarına giren Hakan İşcen’in “Aşkın Haçsız Seferi” adlı yeni romanı da, yasak bir aşk hikâyesi anlatıyor. Roman kahramanları Poyraz ve Duygu, yirmi yıl kadar önce severek ve isteyerek evlendikleri eşlerinden bıkmış, ortak bir zevk alanı bulamaz olmuşlardır. Her ikisi de gelir düzeyi yüksek, sık seyahat eden, lüks zevklere sahip insanlardır; birlikteliklerini, İstanbul sokaklarında tanınma korkusuyla rahat yaşayamazlar ama Londra, Amsterdam, Hong Kong’da özgürce aşklarının tadına varırlar. Roman baştan sonra bu iki aşığın üzerine yoğunlaşıyor, yazar özellikle başka karakter koymuyor araya ve adeta okurun Poyraz ve Duygu’ya odaklanmasını istiyor. Birinin karısı ve çocuğu diğerinin kocası çok silik ve arka plandalar; ayrıca ortak dostları olmadığı gibi, roman boyunca başka vesillelerle konuya dâhil olan bir tek dost da yok. En yakın arkadaşlarına bile söylemedikleri bir aşk yaşıyor gibiler, çünkü romanda başka kimse görünmüyor. Beş yüz sayfa boyunca süren aşk öyküsünü sadece iki karakter kullanarak anlatıyor İşcen fakat ilginç bir yöntemle romanı kalabalıklaştırmayı başarıyor. Roman boyunca Poyraz ve Duygu farklı benliklerle karşımıza çıkıyorlar. En âşık oldukları anlarda Çizgi ile Buğu; en umursamaz anlarında Selim ve Nazan; endişeli anlarında Gölge Adam ile Gölge Kadın oluyorlar ayrıca içlerinde toplumsal baskıları temsil eden, aşklarını özgürce hissetmelerini engelleyen benlikler de yok değil, onlar da eşlerini ne kadar üzdüklerini, yanlış yaptıklarını söylemeden durmuyorlar. Böylece iki kişiyle başlayan ama bazen altı kişiye çıkan bir koro da olabiliyorlar.

“Aşkın Haçsız Seferi”nde iç sesler ayrı bir önem taşıyor. Anlatı bazen dışardan, bazen de kadının ya da erkeğin iç sesleriyle aktarılıyor. Aynı olayı farklı açılardan görmemize yaradığı gibi, karakterlerin de içine sokuyor bizi. İç seslerin duyulduğu bir kaç bölümde sesin kime ait olduğunu anlamamak benim iyice hoşuma gitti. İlk başta kadının sandığım enigmatik ses sonra erkeğe ait çıktı. Sanırım yazar “biz” olma haline vurgu yapmak için bu iç sesleri karıştırmamızı istedi.

Sondan Başlamak

“Aşkın Haçsız Seferi”nin çok ilginç bir yapısı var. Nisan 2005 ile başlıyor ve her bölümle zamanda geri giderek, Poyraz ile Duygu’nun tanıştıkları 2001 yılına kadar geriliyor. Sonra buradan 1980’lere kadar gidip her ikisinin de eşleriyle nasıl tanıştığı ve evlendiği öyküsü anlatılıyor. Geçmişteki bu duraklardan sonra zaman bu sefer ileri doğru akmaya başlıyor. Görsel olarak roman, çifte dikiş giden bir makine gibi: zamanda geri giderken anlattığı yılları sonra ileri giderken tekrar anlatıyor fakat bu sefer okur ilişkilerin kaynağını biliyor. Sonunda roman, başladığı zamana yakın bir zaman diliminde bitiyor. Adeta yazar okuru çıkardığı yolculukta yeniden başlangıç noktasına getiriyor. Tam tur atılmış ve tamamlanmış bir yolculuğun sona ermesi gibi bir bütünlüğe sahip roman.

Roman kahramanı Duygu, orta yaşlı (sevdiği adamdan birkaç yaş büyük) ve kendine güvenini yitirmeye başlamış bir kadın. Roman boyunca her iki sayfada bir, Poyraz tarafından güveninin tazelenmesi gerekiyor, hiç durmadan güzel buluyor mu, aşkı bitecek mi, ayrılacaklar mı, hep sevilecek mi, göğüslerini fazla mı küçük buluyor, yaşlandığında yanında olacak mı gibi sorulara boğuyor sevdiği adamı. Yanıtları her zaman endişelerini giderecek yönde olsa da, Duygu’yu rahatlatmaya yetmiyor. Duygu aslında fazla ilginç bir kadın değil, hayatında aşktan başka hiç bir şeyi yok gibi. Yoğun bir işi olmasına rağmen, ne bir hobisi ne de bir tutkusunu hissediyoruz, görünen tek tutkusu Poyraz’a duyduğu aşk. Oysa Poyraz onunla buluşmak üzere beklerken okuduğu kitaplarla, yazdığı çok güzel şiirlerle, yelkene doğaya felsefeye ilgi duyan biri. Konuşmalarında da ilgi alanının genişliği hissediliyor; Duygu’nun ise birkaç yerli film bilgisi dışında bir konuyla yakında ilgilendiğini görmüyoruz. Ayrıca Poyraz’ı elinde kitapla gördüğünde ne okuduğuna ilgi göstermemesi ya da yelkenle çıktıklarında beceriyi alaya alışıyla fazla derinliği olmayan bir kadın tiplemesi olarak görülüyor. Onun için sadece sevilmek önemli. Bu tek boyutundan roman boyunca çıkmıyor. Bu yüzden de Poyraz’ın aşkını anlarken, Duygu’nun aşkını tam anlayamıyoruz. İşcen özellikle Duygu karakterini fazla boyutlu yapmayıp belki de aşka yoğunlaşmasını sağlamak istedi. Okur da aşkın bu kadın için ne denli zorunlu olduğunu bu şekilde anlıyor. Yaşam ile ölüm kadar önemli aşk ve aşksızlık. Duygu’nun orta yaşında bulduğu aşkı kaybetmekten deliler gibi korktuğunu anlıyoruz. Poyraz’da göreceği en ufak bir duygu gerilemesini kaldıracak halde değil; bir gün telefon biraz geç çalsa, üsteleyici aşk sözcüklerini söylemese ya da güzelliğine övgü yağdırılmasa, hemen umutsuzluğa kapılıyor. Bir başka ilginç nokta, Duygu’nun arkadaşının olmaması. Genelde aldatma öykülerinde yakın dostlar önemli rol oynar, bu romanın kahramanları için durum böyle değil. Seyahatleri sırasında tanıştıkları birkaç yabancıdan başka kimseyle konuşmuyorlar. Bu da yazarın karakterleri duyguları içinde iyice izole etme tekniklerinden biri olarak görülebilir.

Duygu’nun soruları ve endişeleri genelde şu cinsten oluyor: “Ya bir gün buraya gelirken, şu an geldiğimiz heyecanla, şu anki duygularla gelemezsek?” “Gerçekten istiyor muyuz zincirlerden kurtulmayı?” “Kendimizi mi kandırıyoruz?” “Sanırım seni kaybetmek köpek gibi korkuyorum.” “Aşk umurumda değil, ben sadece seni kaybetmek korkuyorum.” “Onlar da bir seminerde karşılaşmamışlar mıydı? Genç ve güzel bir kadınla pekâlâ ikincisi yaşanabilirdi?” Bunca şüphe dolu soru, romanı da farklı bir formata sokuyor. İşcen roman boyunca tüm duyguları sorgulama fırsatı veriyor okura. Roman boyunca bütün duygular sürekli sorgulanıyor. Yazar özellikle çok soru soran, az yanıt veren bir roman sunuyor bize. Aşkın ne olduğunu adeta kendi içinde anlamaya çalışan bir yapıda yazılmış.

“Aşkın Haçsız Seferi” aldatma hikâyelerindeki entrikayı her boyutuyla veren bir roman. Bu yönüyle aldatma öyküleri bir anlamda dedektiflik öykülerine benzer. İlk açık nerede verilecek paniği, hiç bitmeyen parçasıdır bu tür ilişkilerin. Poyraz ile Duygu için de durum farklı değil, bir yandan yakalanmaktan delicesine korkarken, diğer yandan yakalanıp rahatlama isteği de yok değil. Yine de roman boyunca eşlerin fark edeceği detaylara dikkat ederek, tanıdık kimselerle karşılaşmamaya özen göstererek, gölge adamlar olarak yaşıyorlar. Bazen bütün bu gizliliğin yarattığı heyecan aşkın kendisinden bile fazla oluyor. Gizliliğin yarattığı heyecanın doğasına çok kereler değiniyor Hakan İşcen ayrıca aşkın sonsuzluğunu da sorguluyor. Özellikle her ikisinin eşlerinin masallardaki gibi “kötü” olarak sunulmaması iyi oluyor. Poyraz âşık olup evlenmiş ve evliliğinin ilk yıllarında çok mutlu olmuş biri; buna rağmen yıllar içinde heyecanlarını yitirmiş, konuşacak ortak konuları kalmamış, sıradanlaşmış aşksız bir birlikteliğe dönüşmüştür evliliği. Romanın özünde, içinde şiddet ya da nefret gibi aşırı duyguların olmadığı, kavganın da pek uğramadığı, “normal” evlilikler var. Ne Poyraz ne de Duygu uçlarda bir mutsuzluk yaşamıyorlar sadece zaman içinde azalmış aşkları ya da sevgileri onları başka yöne sürüklüyor. Tam da bu noktada durup düşünmek gereği duyuyoruz, eğer hiç sorunsuz başlayan ilişkileri bittiyse, şu anda sürdürdükleri ilişkinin de biteceği kesin değil mi? Hakan İşcen aşka övgü yazıyor fakat aşkın sonsuzluğunu sorgulamadan edemiyor. Roman bu açıdan okuru düşünmeye itiyor.

İşcen daha önce “Yaratıcı Yazarlık Kursu” adlı öykü kitabıyla dikkat çekmiş, ilk romanını merakla beklediğim yazarlardan biriydi. Romanın yapısı özellikle edebiyat meraklılarının ilgisini çekecek türden; konusu ise herkesin seveceği gibi...


(Bu yazı Radikal gazetesinin 22 ocak 2010 tarihli Kitap Ekinde yayımlanmıştır.)

İnci Aral "Sadakat"


Her yeni kitabı heyecanla beklenen yazarlardan biridir İnci Aral. En güzel yazdığı konuların başında her zaman evlilik içinde metamorfozlar geçiren kadınların öyküleri gelir. Yeni romanı “Sadakat” bu anlamda tam bir İnci Aral klasiği olarak düşünülebilir fakat burada sadece kadının değil, erkek kahramanın da uzun süreli ilişki içinde uğradığı kişilik değişimini anlatmış.

İnci Aral’ın kadın kahramanları genelde toplumda saygın yeri olan, güçlü ve hoş kadınlardır. Birçoğu ünlü sanatçılardan, akademisyenlerden oluşan kadın kahramanlar arasında birkaç tane de çarpıcı, kendini var etmiş, hırslı kadın tipleri hatırlıyorum. Örneğin “Mor”da babası kapıcılık yapan, annesi evlere temizliğe giden, ama çok varlıklı bir erkekle evlenerek sosyal statüsünü yenilemiş kadın da geliyor aklıma. “Sadakat”ın kahramanı Azra bu kadınlara benzemiyor. Hem silik hem de hayatını ancak bir erkeğin hayatıyla bağladığı zaman değerli bulan kadınlardan. Erkeğe ekonomik güvence gözüyle bakan biri değil Azra, onun erkeğe olan bağımlılığı, varlık nedenini ancak sevildiğinde bulmasından kaynaklanıyor. Görür görmez aşık olduğu yakışıklı Ferda da onun için kısa zamanda var olma nedeni oluyor.

“Sadakat” hapishane koğuşunda başlıyor. Azra hapishaneye, yedi yıldır evli olduğu Ferda’yı öldürme iddiasıyla atılıyor. Avukatının verdiği defter ve kalemle o anda içinde bulunduğu durumu anlatmaya başlıyor, ardından Ferda ile tanışmalarıyla başlayan ve Ferda’nın ölümüyle sona eren birlikteliğini anlatıyor. İlk satırdan itibaren çok mantıklı ve düzgün cümlelerle kendini ifade etmesine rağmen, birşeylerin tam da yolunda olmadığını sezdiriyor. Roman, sadece Azra’nın tanıklığından oluştuğu için, onun ruh halinden ve onun akıl yürütmesinden yola çıkan bir anlatının içine giriyoruz. Zaman zaman mantıksız davranışlarını haklı görebiliyor, basit yalanlara kanmasına kızıyoruz. İnci Aral, okuru bir görüş açısına hapsedip, olayları anlatıcı Azra’nın açısından görmemizi sağlıyor. Bunu çok akıllıca yapıyor yazar, Azra’ya hak vermesek de, onu anlayacak kadar tanıyoruz sonunda.

Hayatında bir erkek olmadan hayatın anlamsız olacağı öğretilen bir kadın olarak Azra, her defasında kendini sevmeyen erkeklere razı oluyor. Öğrencilik yıllarında bir çeşit tuzağa düşürerek evlenmeyi becerdiği ilk eşi gibi, Ferda da ilk başından beri başka şeyler peşinde. Aral bunu birkaç hoş detayla anlamamızı sağlıyor. Örneğin Ferda, daha Azra ile tanışmadan önce onun malvarlığı hakkında bilgi edinmiş, kasabadaki arsalarını ziyaret etmiştir. Bu bilgiyi Azra öğrenince kızacağını ya da en azından şüphe duyacağını sanarken, “(k)arşılaşmamızın bir rastlantı olmadığı belliydi ama gocunmadım bundan. İnsanlar aşk filmlerinde de önceden yazılmış bir senaryoya uygun olarak bir araya geliyorlardı” diye kendini inandırıyor. Aslında roman boyunca hep hayallerini süsleyen bir hayat içinde görmek istiyor kendini ama bunun olmadığını bildiği için de gittikçe hırçınlaşıyor.

Son yıllarda aldatma konulu film ve romanların istilasına uğradığımızı söylemek yanlış olmaz. İnci Aral, konuya aldatma nedenleri ve aldatma oyunları açısından bakmak yerine, sadakat açısından bakmayı tercih etmiş. Roman kahramanı Ferda “Evde kıskanç, mızmız, gözü yaşlı bir kadın varsa erkek dışarı kaçar” sözlerini roman içinde çok kereler yineler. Aynı şekilde Azra’nın babası karısını aldatır ve Ferda’nın babası da aynı şekilde karısını aldatır. Romandaki tüm erkek karakterler mutlaka eşlerini aldatırlar. Ferda’nın sözünü ettiği gibi kadınlar aldatıldıkları için mi hırçınlaşır, yoksa hırçınlıkları mı kocalarını ev dışında maceralara iter, bilinmez tabii. Azra annesini “alımlı sarışınlığında kendini beğenmişliğin gölgesi belirgin sert bir kadındı” diye tanımlar. Sanki babasının evlilik dışı ilişkisini annesinin sertliğine bağlar gibidir. Ayrıca Ferda çok sık özgürlüğünün kısıtlanmasını onu boğduğunu, evliliğin özgürlüğü kısıtlamaması gerektiğini söyler. Ferda’nın bu fikirlerine karşı çıktığını görmeyiz Azra’nın. Sanki kabul eder. Aslında düşünsel olarak ona uzak gelmez Ferda’nın sözleri, çünkü neye karşı çıkacağını bilemez. Soyut genellemeler yapıldığında karşı çıkmadığı düşünceler hayatına deneyim olarak girince, yaklaşımı bambaşkadır.

Aslında İnci Aral çok önemli bir noktaya değiniyor romanında. Özgürlük ve sadakat bir karşıtlık mıdır sorusunu uyandırıyor okurun zihninde. Sadık kalma zorunluluk olduğu zaman, insan özgür olabilir mi? Kuşkusuz buradaki en önemli nokta, özgürlüğün cinsel özgürlüğe indirgenmiş olması. Ferda kesinlikle cinsel özgürlüğünün kısıtlanmış olmasını engellenmişlik, kısıtlanmışlık, baskı altına alınmışlık olarak görüyor. Zihinsel özgürlük alanına gereksinim duyacak biri olmadığı için, evliliği özgürlük kısıtlayıcı olarak görmesi çok normal.

Azra-Ferda ilişkisinin en büyük sorunu bu noktada yatıyor. Azra kocasının “ufak tefek,” “önemsiz,” “adını bile hatırlamadığı” sanal ya da ev dışındaki, “kaçamaklar”ına göz yummaya hazır çünkü bir erkek bulmuşken onu kaybetmek istemiyor. Kadına verilen toplumsal değerden fazlasını hak ettiğini düşünmüyor sanki. Neyin küçük kaçamak neyin büyük ihanet olduğu noktadaki karmaşıklık tüm düzenini sarsıyor.

Romanda dikkat çeken şeylerin başında Azra’nın anlattığı eski mutlu günler. Geri dönüşlerle Ferda ile ilişkilerinin ilk yıllarını abartılı bir tablo çizerek anlatıyor. “Eski evimi yeniledik önce. Ferda’nın hoşuma giden şık deyişiyle günün yaşama koşullarına uygun, yine de özgünlüğünü ve havasını bozmamaya özen göstererek. Geleceğimize ortaklaşa yatırım yapmanın heyecanıyla tazelendi aşkımız. Aylarca perdesinden kapı tokmağına yeni yuvamızı yaratmakla uğraştık. Evimize birlikte bir şeyler beğenip seçmenin zevkini yaşıyor, bir musluk, döşeme taşı ya da boya rengi için çekişmekten bile haz alıyorduk” diye anlattığı günlerin sonradan o denli huzurlu ve mutlu olmadığı ortaya çıkıyor. Aslında ilk baştan beri sorunları olan bir çift Azra ile Ferda. Karşılıklı güvensizlik ilk günden beri her ikisinin de içini kemiriyor. Azra hep “aşk”larından söz ediyor fakat Ferda’nın aşık olduğunu söylemek çok zor. İlk sevişmelerinde Ferda’nın ilgisizliği ve sevişmeden uyuması, hep aşktan söz eden Azra’nın sözlerinden şüphe duyulmasına neden oluyor. Azra’nın aşkı ise ilk başından itibaren hastalıklı. Hayalleri ile gerçeklerin nerede başlayıp bittiğini anlamak zor.

İnci Aral, “sonsuza dek” yalanıyla kandırılmış bir neslin tekeşliliğe bakışını çok güzel anlatıyor bu romanda. Azra gibi sıradan bir kadının güvensizliği, Ferda gibi kolayca kadınları etkileyen bir erkeğin yanında sürekli artmak zorunda. Azra’nın güvensizliği onu daha baskıcı, daha hoşgörüsüz yaparken, Ferda için kaçma nedeni oluyor. Kısırdöngü içine girdiklerini fark etmelerine rağmen (romanda iki kez söylüyor bunu kahramanlar) bundan nasıl çıkacaklarını bilemiyorlar.

Genelde aldatma konulu romanlarda kadın ve erkek kahramanlar klişeleşmiş çıkarlar karşımıza. Aldatan erkekler bir yanda, kıskanç kadınlar diğer yanda genellemelere maruz kalırlar. İnci Aral, Azra ve Ferda karakterlerini genellemeler dışında geliştirmeyi başarmış bu romanda, hiç klişelere düşmeden, kişilik kazandırıyor kahramanlarına. Azra gerçekten de sıradan bir kadın ama takıntılı zihniyle sıradışı bir kişilik kazanıyor gözümüzde. Aral sıradan kadın erkek sorunlarına takılı kalmıyor romanda, Azra ile Ferda’nın öyküsünü okuyoruz ve bu çok benzersiz bir öyküye dönüşüyor. Başta, aldatma ve sadakat konularının çok sık ele alındığını söyleyerek başladım ama İnci Aral’ın “Sadakat”ı son zamanlarda bu konuyla ilgili okuduğum romanların en iyisi. Çok sevileceğini tahmin ettiğim, sürükleyici ve düşündürücü bir roman. Mutlaka okunmalı.

İnci Aral

“Sadakat”

Turkuvaz Yayıncılık, 2010

278 sayfa.

(Bu yazı Dünya Gazetesi, Kitap ekinin Şubat sayısında yayımlanmıştır.)

ŞIK KİTAPLAR

Başlığı görünce belki içinizden bütün kitaplar güzeldir diyeceksiniz. Öyledir, fakat bazıları tasarımına özen gösterilmiş bir sanat eseri gibi dururlar kitaplığımızın raflarında. Ancak maliyeti fazla olduğu için, Türkiye’deki yayınevleri bu tür kitapları genelde basmak istemez, sadece ünlü bir kaç fotoğraf sanatçısının kitabı ve birkaç tane de ünlü yemek kitabı bu alanda nadide eserler olarak dikkat çekerler.

Gerçekten de ülkemizde hobi ve sanat kitaplarının oranı, genel yayın yelpazesinde küçük bir yer kaplar. Şık kitaplar derken, ilk başta kuşkusuz sanat kitaplarından söz ediyorum. Sanat kitaplarının özellikle de yağlıboya tabloların basımı hem çok zahmetli hem de çok pahalıdır, bu yüzden de iyi kalitede sanat kitapları, sadece Türkiye’de değil tüm dünyada nisbeten az yayınlanır, bunu kabul etmek zor değil. Fakat bir başka konu var ki, yabancı yazarların renkli ve pahalı baskıları kitap raflarında yerlerini alırken, kendi yazarlarımızın benzer eserleri yayıncılar tarafından aynı ilgiyi görmüyor. Örneğin, ülkemizdeki akademisyenlerden sanat tarihi kitabı siparişinde bulunan yayınevi var mıdır bilmiyorum. Halbuki bu tür eserler, yazarın talebiyle değil, yayınevinin talebiyle oluşur. Bir yayınevi editörü belli bir konuda yayında eksiklik hissettiğinde, örneğin Cumhuriyet dönemi kadın ressamlar konusunda bir kitap olmadığını fark eder ve bunu yazacak, yayına hazırlayacak bir ekip kurar. Ya da Anadolu şarapları konusunda hoş bir kitap bulunmadığını fark eder. Hobi ve sanat kitaplarının oluşum süreçleri roman ve öykü kitaplarından çok farklıdır. Bunların oluşumunda editörün çok daha önemli bir rolü vardır.

Şık kitapların eksikliği diyerek söze başladık, yine de son yıllarda yemek ve hobi kitaplarındaki artışın sevindirici olduğunu eklemek gerekir. Benim özellikle çok hoşuma gidenler arasında Deniz Gürsoy’un “Şarap” “Çikolata” ve en son yayınlanan “Puro” kitapları var. “Puro, Mavi Dumandaki Lezzet” puronun tarihçesiyle başlıyor ve bir dönemin reklam afişleriyle renkli bir yapı kazanıyor. Ayrıca Alfred Hitchcock’tan, Fidel Castro’ya; Winston Churchill’den Demi Moore’a purolu ünlülerin fotoğrafları kitabı süslüyor.

Fotoğraflar, resimler ve çizimlerle zenginleştirilmiş kitaplar elbette sadece yiyecek, içecekle ilgili olanlar değil, gezi kitapları da bu türün sevilenleri arasındadır. Benim en hoşuma gidenler ise yelkencilik ve deniz üzerine hazırlanmış, güzel resimlerle donatılmış kitaplardır. Bunları İngilizce ya da Fransızca bulmak Türkçe bulmaktan ne yazık ki daha kolaydır. İstanbul’daki birçok kitapçıya girdiğinizde de örneğin Kapadokya ya da Ege sahilleri hakkında yayımlanmış en hoş kitaplar Türkçe değil İngilizce olarak çıkar karşısınıza. Kendi sahillerimizi bile bir İngiliz ya da Amerikan yayınevinin bastığı kitapta görmemiz acı vericidir. Bu kitapların Türkçe örnekleri ise genelde tatmin edici olmaz. Aynı şeyi gezi kitapları için de söylemek mümkün, bunlarda da bazen çok kaliteli yazılar bazen de çok nitelikli fotoğraflar olur ama ender olarak her ikisi aynı kitapta buluşurlar. Elime geçen birkaç kitap arasında ya fotoğraflar amatörce, ya gezginlik ya da anlatı. Bu türden kitapların çok iyi olması için belki yöreyi iyi bilen bir rehber, usta bir fotoğrafçı ve aynı ustalıkta bir kalem bir araya gelmelidir. Turist rehberlerinin yazdığı kitaplarda ise, satıcı tonunda gidilen yerler fazla abartıyla, sadece olumlu özellikleriyle ele alınır. Bu türde, her üç öğesiyle tatmin eden kitap sayısı fazla değildir ne yazık ki.

Bir kaç dalda aynı anda uzmanlık gerektiren bu kitapların dışında, bir de derleme kitaplar vardır. Bunların, yukarda bahsettiğim kitaplar kadar masraflı yapımı yoktur fakat benzer şekilde editör elinden geçmeleri gerekir. Bir şairin bir dönemi ya da tüm eserleri; klasiklerden oluşan bir dizi; sevilen bir gazete yazılarının derlenmesi, ortaya hoş kitaplar çıkarır. Genelde bunlar roman ya da öykü kitaplarına nazaran daha albenili, hoş kapaklı, hatta belki ciltli olarak yayınlanır. Buna güzel örneklerden biri Faruk Şüyün’ün “Beklemek ve Ummak” adı altında topladığı denemeleri gösterilebilir. Nazım Hikmet, Dağlarca, Atilla İlhan gibi şairlerden beslenen metinler, yazarın gezilerini, düşüncelerini ve çok özel anılarını kapsıyor. Uzun bir dönemin ürünü olan bu türden derlemeler, aynı bir yazarın ya da şairin derlenmiş eserleri gibi hediye olarak vermeye uygun şık kitaplar kategorisine de girerler.

Son olarak yılbaşı hediyesi olmak için belki biraz geç piyasaya çıktılar ama Alfa yayınlarının “Çikolata” “Kurabiyeler” ve “Kokteyller” kitapları tam anlamıyla göz doldurucuydu. Ayrıca İş Kültür yayınlarından “Çikolatalı ve Kahveli Tarifler,” İnkilap kitabevinden de “Görsel Rehberler 4: Şarap” geçtiğimiz yılın en güzel kitapları arasındaydı. Bu sene biraz daha yaygınlaşmaya başlayan bahçe ve çiçek kitapları da sevindiriciydi. Özellikle çeviri olmayan birkaç tanesinden söz etmek isterim: Nejat Ebcioğlu’nun “Bahçe Çiçekleri” (İş Kültür) Yıldız Demiriz’in “Osmanlı Çiçek Yetiştiriciliği” (Yorum Sanat) ve Gülnar Önay ile Haluk Şahin’in “99 Sayfada Bahçe, Balkon ve Ev Bitkileri” (İş Kültür) kitapları dikkat çekiciydi.

Bunlardan çok farklı ama baskı kalitesiyle öne çıkan bir de çizgi romanlardan söz etmek gerekir. Çocukluğumuzun Tom Miks, Zagor, Kaptan Swing ve Teksas’larının hala varlıklarını sürdürdüklerini Kitap fuarında görmek hoş geldi. Bu işi ciddiye alarak sürdüren çok sayıda yayınevi var, bunların başında İthaki ve Oğlak yayınları geliyor. Bir de sanatsal değeri olan bir takım çizgi romanlar daha var ki, onlar çok daha ender çıkıyor okurların karşısına. Çizgi roman denildiğinde hala çocuk kitapları geliyor akla ilk başta, oysa bu tür pornografikten maceraya, masallardan klasiklere çok geniş bir yelpazede türler sunabilir. Geçtiğimiz yıl nitekim çizgi romanın albenisini keşfeden yayınevleri oldu. İlk başta “Macbeth” “Madame Bovary” gibi klasikleri hoş çizimlerle sunan NTV yayınları oldu. Bu kitaplar özellikle gençleri kitaplara yakınlaştıracak, yeni okurlar kazandıracak yapıtlar olarak görülebilir.

Yeni yılda, şık ve güzel kitapların artması umuduyla, hepinize şık ve güzel bir yıl diliyorum.

(Bu yazı, Dünya gazetesinin Ocak ayı Kitap ekinde yayımlanmıştır.)

24 Ocak 2010

2009'un ardından



Aralık ayı gelince başlarız düşünmeye, yaşamaya değer bir yıl mıydı? Geride ne izler bıraktı? En güzeli, en kötüsü neydi? Neler okundu bütün bir yıl boyunca? Ve bu yıldan hangi kitaplar kalacak geleceğe? Hangileri unutulmaya mahkum olacak? Her yılı, en kötü geçenini bile, yaşamaya değer bulan biri olarak, okuduğum her kitabı da okumaya değer bulmuşumdur. Beğenmemiş olsam da, geride iz bırakmamış olsa da, bir kitabı sonuna dek okumuşsam, gözümde bir değeri vardır. Birkaç öykü kitabı, birkaç tane de biyografiyi (ki çok ilginç ve güzeldi bu yılın biyografileri) saymazsak, 2009 boyunca elliye yakın roman okumuşum. Şimdi üzerinden zaman geçtikten sonra, hangi romanlar iz bıraktı, hangileri yıla damga vurdu, hangileri ödül kazandı, yeniden bakmak zamanı.

Önce 2009 boyunca verilen bazı prestijli ödüllerle başlayalım. İlk başta her zaman olduğu gibi, yılın en çok sözü edilen, en merakla beklenen ödülü olarak nam salmış, Nobel edebiyat ödülü, ülkemizde fazla tanınmayan Herta Müller’e verildi bu yıl. Geçtiğimiz hafta Müller, edebiyat dışı bir haberle yeniden gündeme geldi. Romanya’nın gizli polis servisinin başı, Müller’i yıllarca takip ettiklerini ve yazarın aklı dengesinin yerinde olmadığını söyleyince edebiyat dünyası da habere ilgi gösterdi. Herta Müller çok kereler sorguya çekildiğini, özgürlüğünün kısıtlandığını söylemişti fakat yazarın üzerindeki baskının ne denli fazla olduğu ancak bu son demeçle ortaya çıktı. Bu haberle sadece Çavuşesku dönemi değil, tüm dünyada onlarca yıl süren baskıcı rejimler yeniden gündeme geldi. Dünya bu konuyu tartışırken, biz 2009’un romanlarına son kez göz atalım.

Ülkenin Portresini Çizen Romanlar

2009 yine bol romanlı bir yıldı. Çok sayıda tanıdık yazar yeni romanlarıyla tekrar çıktılar okur karşısına; bazılarından çok söz edildi, diğerleriyse –bu ne yazık ki büyük çoğunluğu– daha 1000 adet satmadan kitapçılarda arka raflara itiliverdiler. Genel Türkiye portresi sunan çok özel bir roman Ayfer Tunç’un “Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Anlatılan Kısa Tarihi”ydi. Bir karakterden diğerine hızla akan, çok ilginç bir kurguyla, zekice yazılmış bu roman, Karadeniz’de bir akıl hastanesinden tüm ülkenin resmini çıkartıyordu adeta. Doğrusu ben bir aralar, bu romanın yanlış bir zamanda yayınlandığını düşündüm, çünkü neden daha çok sözü edilmedi, neden dilden dile dolaşmadı anlamak mümkün değil. 2009’un en önemli romanlarından biriydi ama ikinci baskı yaptı mı ondan bile emin değilim.

Yine geçen yılın önemli romanlarından, 1970’li yıllara ayna tutan Vedat Türkali’nin “Yalancı Tanıklar Kahvesi” ülkenin o yıllardan beri içinde bulunduğu siyasi sorunlar üzerinde okurun yeniden düşünmesini sağladı. Vedat Türkali’nin en temel sorularından biri, bir dönemin idealler dolu devrimcisine bugün ne olduğudur; bugünün teröristi ile aynı mıdır? Kuşkusuz bugün sormamız gereken önemli bir sorudur bu, Türkali “Güven”den sonra yazdığı romanlarda okurlarını bu konu üzerine düşündürmeyi sever.

Bu yılın etkileyici romanlardan biri de Osman Şahin’in “Bucaklar”ıydı. Bucak aşiretinin kan davasını anlatan roman, tam da bir yıl kadar önce bir başka köyde elli kişinin öldürüldüğü tarihten hemen sonra yayımlandığı için, özellikle ilgi çekti. Türk-Yunan ilişkilerinin ve çıkmazların ele alındığı bir roman da Cem Eryümlü’den geldi bu sene: “Sakız’ın Gözyaşları”. İki ülke arasındaki farklılıklar, benzerlikler ve araya sıkışan insanlar çok güzel anlatıldı bu romanda. Bir başka ilginç roman Oya Baydar’ın “Çöplüğün Generali”ydi. Hayali bir ülkede geçen roman, halkın belleğini bir virüs yüzünden yitirmesini anlatır. Unutulanların başında gömülü silahlar, siyasal baskı ve şiddet gelir. Genel anlamda ülke politikalarının her romanında yer aldığı bir başka yazar, Mehmet Eroğlu’nun da “Mehmet” adlı romanı yayımlandı bu sene. “Mehmet” yazarın açıklamasına göre “Fay Kırığı” dörtlemenin ilk cildi. Bu romanda Hakkari’de birlikte savaşmış beş “silah arkadaşı” Türkiye’nin farklı köşelerinde yaşayıp farklı işlerle uğraşırken, kader onları bir araya getirir. Roman toplumsal kopukluklar, sınıflar arası uçurumlar ve insanlar arasındaki iletişimsizlik üzerine kurulu olarak gelişir.

Tarihten Esin

Bu yıl yayımlanan tarihi ya da tarihten esinlenmiş romanların arasında sanırım en büyük ilgiyi Elif Şafak’ın “Aşk”ı gördü. Büyük bir kısmı 13. Yüzyılın Konyasında geçen roman, Mevlana ile Şems’in hayatı, düşünceleri, inançları ve en önemlisi birlikte paylaştıkları zamanı anlatıyordu. Roman ele aldığı temalar kadar pembe ve gri kapaklarıyla da gündeme geldi. Kitabın satışlarında hafif bir azalma başlayınca sanırım kitabın tanıtımını yapan reklam şirketi, satışları canlandırmak için “erkekler için özel” gri kapakla yeniden piyasaya sürdü ve bununla günlerce süren bir tartışma yaratmayı başardı. Kitabın tanıtımının hırslı bir reklam kampanyasına dönüşmesi bence çok yazık oldu; bu çirkin ve anlamsız kampanya tercih edilmemeliydi.

Şems-i Tebrizi’nin esrarını yüzyıllardır koruyan cinayetini romanına taşıyan bir başka yazar Ahmet Ümit’ti. Yazar daha önceki cinayet romanlarından farklı olarak “Bab-ı Esrar”da Mevlevilik ve Anadolu inançlarına da yöneliyor, böylece cinayet romanı iken bir yandan da felsefe ve inanç konularına giriyordu.

Lale devrinin son yıllarında, Sultan III. Ahmet döneminde, geçen başka bir aşk cinayetini de İskender Pala yazdı, “Katre-i Matem”. Barış Müstecaplıoğlu da bu sene sanat tarihinin en gizemli ressamlarından biri, Siyah Kalem hakkında bir romanla çıktı okurun karşısına. Romanda Türklerin Şaman gelenekleri kadar hırslı günümüz dünyası anlatıldı “Bir Hayaldi Gerçekten Güzel” adlı romanda.

Ve Aşk Temalı Romanlar

2008’de Sait Faik Öykü ödülünü kazanan Behçet Çelik’in bu yıl “Dünyanın Uğultusu” adlı ilk romanı yayımlandı. Aşkın daha çok acı anlamına geldiği, değişik bir aşk hikayesi anlattı burada yazar. Mario Levi de “Karanlık Çökerken Neredeydiniz” adlı son romanında yıllar sonra bulunan eski sevgiliyi yazdı. Aslında bu romanı kolayca ülkenin portresini çizen romanlar bölümüne de koyabilirdik çünkü yazar ülkenin son otuz yılını konu ediyor romanında. Bir neslin saflığı ve romantizmini anlatırken bir yandan da darmadağınık olmuş bir neslin insanını anlatıyor.

Yıl sonunda hep sorarız kendimize, iyi bir edebiyat yılı mıydı diye ve bu soruya yanıt bulmakta zorlanırız. Çoğu zaman eski yılların edebiyat kalitesi daha üstün görünür gözümüze. Yine de sevinecek çok şey vardır yayın dünyamızda. Birincisi edebiyatımızın daha çok dile çevriliyor olması, daha çok yazarın ülke dışında tanınır olması ve dünyada geniş bir okur kitlesi kazanması. Bir başka güzel konu da dünya edebiyatının önde gelen kitaplarının araya zaman girmeden hemen basılıyor olması. Önceki yıllarda zorlukla çevrilen bazı dillerin artık yaygın olarak çevrilmesi ve az tanınan bazı dünya edebiyatlarının yakından takip ediliyor olması. 2000’li yıllarda oluşan kuşkusuz en önemli gelişme, küçülen dünyanın her yerinden seslerin daha rahat duyulabilir olması.

(Bu yazı Dünya Gazetesi Kitap ekinin Aralık sayısında yayınlandı.)

KAFKA ve YABANCILAŞMA


Franz Kafka’yı 20.yüzyıl yabancılaşmasının poster yüzü olarak düşünürüm. Yazardan geriye kalan birkaç resimden birinde, çökük avurtları ve hüzünlü bakan gözleriyle adeta yüzyıl boyunca yaşanacak trajedileri önceden sezmiş izlenimi verir.

Kafka’nın hayatı “dışlanma”nın prototipi olarak gösterilebilir. Avusturya Macaristan imparatorluğunda bir Çek olarak doğmuş olması; Çekler arasında Almanca konuşan ve yazan biri olması; Almancayı anadili yapmışlar arasında bir Yahudi olması; Yahudiler arasında ise bir inançsız olması… Ait olduğu hiçbir gruba, hiçbir kültüre tam olarak ait olmadığını çok güzel kanıtlar. O içinde olduğu her ortamın yabancısıdır. Her ortamın dışlanmışıdır. Pragmatik ve aşırı kontrolcü bir babanın oğlu olması ya da hayatını kazanmak için bürokratik işlerde çalışmak zorunda kalması da Kafka’nın sanatçı ruhuna ters düşen, kuşkusuz yabancılaşmasını arttıran unsurlardı.

KAFKA ve KADINLAR

Son yıllarda Kafka’nın kadınlarla ilişkisi üzerine çok sayıda makale ve birkaç kitap yayınlandı. Kadınlarla gerçekten de zorlu ilişkisi olmuştu hayatı boyunca. İki kez nişanlanmış olmasına ve birçok kadınla ilişkiye girmiş olmasına rağmen, sevdiği güvendiği, hem âşık olup hem de dostça hissettiği kadın sayısı fazla değildi. Ayrıca yazdıklarında, özellikle de mektuplarında hiç çekinmeden erotik bir dil kullanan ve kadınlarla yazışarak kolayca flört eden biri olmasına rağmen, yüzyüze geldiğinde aynı yakınlığı kuramıyordu. Her zaman kuşku dolu biri oldu. Kadınlarla ilişkisinde de belki en büyük sorun buydu; asla tam olarak güven duyamıyordu. Hep evlenmek istemesine rağmen bir türlü bunu becerememiş olması da dikkat çeker. Son zamanlarda Kafka ve kadınları üzerine yazılan makalelerde sıklıkla kadınları iki gruba ayırdığı, fahişe, garson ya da tezgâhtar kızlarla kolay ilişkiye girdiği ancak kendi çevresinden saygıdeğer ailelerin kızlarından ölümüne çekindiği yazılır. İlk nişanlısı Felice ya da gazeteci sevgilisi Milena ile yoğun ilişkileri olmasına rağmen cinselliği dökülmemiş olması bu davranışına örnek olarak gösterilir.

Bugün Kafka’nın yaşamına baktığımızda, büyük bir kısmını klinik depresyon halinde geçirdiği aşikâr görünür. Toplumsal olaylara katılmakta aşırı endişe duymasının yanı sıra, sağlık sorunları da bir hayli etkiler çevresiyle ilişkilerini. Her şeyden önce uykusuzluk, migren çeker ve midesi aşırı hassastır.

Kafka’nın dilinde ilk dikkat çeken şey belirsizlik içeren sıfatlar kullanmasıdır. Çift anlamlı sözcükleri sevdiği gibi, okur üzerinde yanlış izlenim bırakacak sözcükler kullanmayı da sever. Hangi şehirde, hangi yılda ya da mevsimde olayların geçtiğini söylemez, buna rağmen detaylı mekân anlatımıyla okuru olayların içinde hissettirir. Bir kültüre ya da bir döneme bağlı olmadan, en soyut halinde insanı ele aldığı için 20. yüzyıl yazarlarını ve okurlarını bunca sarsıcı boyutlarda etkilemiştir. Herkesin ilişki kurabileceği, her okurun anlayacağı türden iç sıkışmalarını dile getirmiştir.

DAVA

1914 yılında yazdığı, başyapıtlarından biri sayılan “Dava”da Kafka enigmalarla ördüğü bir suçluluk öyküsü anlatır. Okurun suç karşısındaki kavramsal anlayışıyla oynar bir bakıma. Adalet yüce ve güçlüdür oysa roman kahramanı Josef K. güçsüz bir bireydir. Dünyanın sarsılmaz mantığı fazla güçlüdür, kendi başına bırakılmış birey ancak bu güç karşısında kabul etmek durumunda bırakılmıştır. Aynı zamanda Kafka öznel suçluluk ile nesnel suçluluk kavramlarını da gündeme getirir. Her insan ahlaksal açıdan suçlu sayılabilir, özellikle din karşısında günahkâr olabilir, günahlar ya da ahlaksal bozukluklar karşısına suç olarak çıksa, yasalar önünde de dirençsiz kalır insan. Kafka suç ve günah olgularını yan yana işler “Dava”da, günahkar doğan insan burada suçludur aynı zamanda.

30uncu yaş gününde Josef K. sabah iki adam tarafından tutuklanır. “Dava” doğumgünü sabahıyla başlar. Tam bir yıl sonra, 31. yaşgününde de suçlu bulunup ölüm cezası gerçekleşmesiyle de sona erer. Dava, bir yılı anlatır. Suçlu bulunduğu andan itibaren yargılanış ve cezanın hükmü süreci işlenir. K.’nın dokunulmaz adalet sistemi karşısında kendini yok ediş öyküsüdür aynı zamanda. Kafka’nın tüm iyi romanlarında olduğu gibi Dava’da da anlam bulanıktır. Büyük olasılıkla gelecek yıllar içinde Avrupa’da güçlenecek faşist totaliter rejimleri önceden hissetmiş, adaletin kaybedildiği bir boşlukta kahramanını asılı bırakmıştır.

“Dava” okura garip bir zorunluluk hissi verir. Makine bir kez çalıştırılmış, artık önüne çıkanı öğütecektir. Romanın başlarında Josef K için bir çıkış kalmadığını anlarız, bu duygu bizi isyana sürükler. Kafka yine bu romanında çok sık yaptığı şekilde saptırılmış bir gerçeklik duygusu yaratır. Örneğin ilk bölümde yandaki odada sorguya çekilme sahnesi bir düş gibidir. Sanki kahraman her an uyanacak ve bu kâbustan kurtulacaktır. Kafka hep okurun gerçeklikten şüphe duymasını sağlar. Josef K gerçeklikten koptukça okur olarak biz de kopmaya başlarız. Gün normal seyrinde devam etse de karanlık bir gölge hep hissedilir.

K. kibirli ve fırsatçı biridir. İşyerinde astlarını küçümseyen bir tavrı vardır. Bir yandan da haksızlığa uğradığında isyan etmeyecek denli düzenin adamıdır. Düzenin bir bildiği var diye düşünür sonunda. Karmaşa içinde bir ruh halindeyken de adeta kendini suçlu hissetmeye başlar, çünkü kendinden daha güçlü bir varlık tarafından böyle hissettirilmiştir. Adalet, düzen ve kanunları hiç sorgulamadan kabul etmiş olması, kendisi haksızlığa uğradığında sorgulanmak için geçtir artık. Düzen zaten K. gibiler yüzünden başarılı olmuştur.

Ülkemizde son haftalarda yaşananlar, Kafka’nın “Dava”sını çağştırdığından olsa gerek, bu günlerde bu ünlü klasiği okumanın tam vakti. Bir sabah uyandığında suçsuz insanların kapılarına dayanmış yargıyı görünce, adaletin işleyişinden şüphe duymadan edemedi bu ülkenin çoğu vatandaşı. Bir tek insanın bile suçsuz yere yargılanması, tüm adalet sistemini sorgulamamız gerektiğini gösterir. Kafka kısa bir süre sonra görülecek Mussolini, Hitler ve Franco gibi diktatörlerin adaleti nasıl ellerinde bir alet olarak istedikleri biçimde kullanacaklarının kehanetini yapar Dava’da. Geçtiğimiz hafta ben yeniden okuma gereği duydum Kafka’yı, her yıl yeni baskıları piyasa çıkan bir kitap olarak, her zaman okurun sağduyusunu güçlendiren bir eser olarak, hep okuması zorunlu bir roman olmuştur. Her nesil için, her kültür için.

(Bu yazı Dünya Gazetesi kitap ekinde Mayıs 2009'da yayınlanmıştır.)

25 Aralık 2009

Paulo Coelho "Kazanan Yalnızdır"


CANNES’DA BİR SİMYACI

Paulo Coelho, yazdıklarının yanı sıra acıklı yaşamöyküsüyle de okurların ilgisini çekmiş bir yazardır. On yedi yaşındayken yazar olmak isteğini dile getirdiği ailesi onun ruh sağlığından endişe etmiş ve onu bir akıl hastanesine yatırmıştı. Ailenin mühendislikten gelen fertlerine yazarlık çok garip bir tercih olarak görünmüştü herhalde. Çok kereler kaçmaya çalıştığı akıl hastanesinde iki yıla yakın zaman kalmış olması, Coelho’yu kuşkusuz derinden etkileyen şeylerin başında gelir. Kaldı ki, bu olayların yaşandığı 1950’li, 60’lı yıllarda akıl hastaneleri bugünkülerden çok daha berbat, insan sevgisinin uğramadığı yerler olarak ün salmışlardı. Böylesi olumsuz başlangıcın etkisiyle Coelho, gençlik yıllarını uyuşturucu etkisinde, bohem ve gezgin olarak yaşadı. Geçimini kendisi gibi bohem yaşam süren müzisyenlerle birlikte, onlar için şarkı sözleri yazarak kazanıyordu. Hayatını radikal bir biçimde değiştirmesine neden olan olaylar, aynı zamanda Coelho’nun ilk romanlarının da konusu oldu; ruhani uyanış öyküleri onun yapıtlarının temel taşıydı. Dünyanın en çok dile çevrilmiş yaşayan yazarı olarak rekorlar kitabına geçen Coelho, son romanı “Kazanan Yalnızdır”da tanıdık temalarından uzak durmuş. Bu sefer mistik çöl manzaraları yerine Fransız Riviera’sının parlak güneşi altında marka giysiler içinde, güzellikleriyle göz kamaştıran şöhretleri ele almış.

“Kazanan Yalnızdır”da olaylar İgor adlı multimilyarder bir Rus işadamının özel jetiyle Cannes Film Festivali sırasında şehre gelmesiyle başlar. Ve tam tamına yirmi dört saat boyunca gelişen olayları anlatır. İgor’un tek isteği, onu iki yıl önce terk eden karısının kalbini yeniden kazanmaktır. Oysa karısı buraya Arap asıllı dünyaca ünlü moda tasarımcısı yeni kocasıyla gelmiştir. Jet sosyetenin bir davetten diğerine, bir restorandan diğerine hızla geçtiği Cannes sahnesinde, çeşit çeşit insan akmaya başlar. İlk başta şöhret adayı avına çıkmış paralı, güçlü, nüfuzlu yapımcılar; diğer yanda da şöhret sözüyle kandırılmaya hazır, güzel, hevesli ve hırslı genç kadınlar. İgor bunların arasından adeta süzülürken, hiç kimseye önerilmeyecek bir yöntemle karısını geri kazanmayı düşünüyor: önüne çıkanı öldürmek! Kafasındaki hastalıklı düşünceye göre, öldürdüğü masum insanlar sayesinde karısı onu ne kadar sevdiğini anlayacak ve ona geri dönecek! Bu yüzden de her cinayet sonrasında karısına bir sms yollayarak bir hayatı daha kararttığı haberini yollamayı adet ediniyor. Afganistan’da savaşırken öğrendiği, yakası oyulmadık öldürme teknikleriyle ve bir seri katilin serinkanlılığıyla, gün ışığında kalabalık Cannes sokaklarında, ne görgü tanıklarına ne de geride bıraktığı izlere aldırmaksızın bir ölüm makinesi gibi yok eder. Öte yanda telefonuna inen sms mesajlarının anlamını çözmekten aciz karısı, ne polise ne de yeni kocasına haber vermeyi akıl eder. Romanın merkezinde İgor ve eski karısı yer alıyor; yan karakterler ise olaylar süresinde İgor’un karşısına rastlantıyla çıkan kişiler. Bunların arasında ünlü yapımcılar, buraya rol kapmaya gelmiş genç yetenekler ve bir de sokak satıcısı var. Hepsi festival süresince burada bulanacak dünyanın bir köşesinden gelmiş yabancılar. Aynı İgor gibi. Bazıları şanslı, yanlarından geçen ölüm meleği İgor’un elinden kurtulduklarının farkında değiller ama bazıları hiç de şanslı günlerinde değiller, bu kesin.

Eğer “Kazanan Yalnızdır”ı bir cinayet romanı gibi okumaya kalkarsanız, hayalkırıklığı yaşayabilirsiniz. Zira bu bir cinayet romanı değil. Cinayet romanından beklenen ustalıklı gizeme de sahip değil. Roman ilk sayfadan cinayetleri söylediği için, ilerleyen sayfalara gizem taşımıyor, sadece hangi teknikle öldüreceği konusu belki biraz merak uyandırıyor. Ayrıca peşpeşe gelen cinayetler inandırıcı olmaktan çok uzak. Düşünün bir adam 24 saat içinde beş-altı kişiyi öldürüyor, bunların hepsini açık havada, büyük bir kısmını aydınlık Cote d’Azur güneşi altında, metrekare başına en yoğun nüfusun düştüğü sırada, parmak izlerini silmeden, geride ipuçları bırakarak yapıyor, sonra da yolda gördüğü bir polise gidip katil olduğunu çok düzgün bir Fransızca ile söylüyor. Ama yakalanmıyor. Bu arada cinayet işlerken onu gören görgü tanıkları, cinayet mekânından ayrılırken çarpıştığı kadın ya da sokakta cesurca selamlaştığı insanların hiç biri, aynen itirafta bulunduğu polis gibi onu ele vermiyor ve İgor yine yakalanmıyor.

Birazcık polisiye okumuş ya da kadavralar üzerine moleküler analiz yapan televizyon dizilerden birini seyretmiş herhangi bir okura bu cinayetler inandırıcı gelmeyecektir. Teknolojinin tüm nimetlerinin kullanıldığı bu çağda neden İgor’un peşine düşülmez, anlamak mümkün değil. Oysa geride bıraktığı izler çok açık. Adeta yakalanmak istiyor. Peşindeki zeki dedektif ise cesetleri görür görmez, öldürme tekniklerinde usta bir katilin olduğunu anlıyor ama İgor hala yakalanamıyor. Okur açısından bunu anlamak gerçekten zor.

Yine de bunun bir cinayet romanı olmadığını söyleyerek bu konudan sıyrılabilir yazar; fakat romandaki kurgu hataları cinayetlerle ilgili değil, daha birçok konuda tutarsızlıklar var. Örneğin ilk sayfalarda daha önce Cannes’a gelmediği söylenen İgor’un şehre çok hâkim olması ya da çarpıştığı kadını aynı gün daha aradan birkaç saat bile geçmemişken tanımaması (bu her iki karakter için de zorlama bir unutuş, çünkü birbirlerinin dikkatini çektiği netlikle söyleniyor) romanın üstün körü yazıldığı izlenimi veriyor.

Coelho’nun Bitmez Klişeleri

Romanda, okurun dikkatini çekecek bir başka nokta Coelho’nun “Süpersınıf” diye yerin dibine batırdığı zenginler kulübünü çok fazla klişeleştirmiş olması. Roman boyunca belli aralıklarla sürekli olarak güç sahibi süpersınıfı betimliyor; her seferinde tek değer yargısını para etrafında şekillendirmiş, ahlaki kokuşmuşluk içinde yaşayan insanlar topluluğu olarak anlatılıyor bu süpersınıf. Bu sınıfa dâhil insanların ne inançları, ne ahlaki doğruları, ne de vicdanları var. Coelho’nun tüm bu çürümüşlüğü Cannes Film Festivalini mekân olarak kullanarak yapmış olması belki de en şaşırtıcı yanı. Yazarın bu satırlarını okurken, Fransız Rivierasının güzel şehri Cannes’ı modern çağın Sodom ve Gomora’sına benzetmeden edemedim. Kutsal kitaplarda günahları yüzünden yok olmaya mahkûm edilen kabileler gibi, antik çağın yozlaşmış kentlerinin akibetine uğruyor; Cannes acımasız bir deprem ya da yanardağ alevleri altında kalmıyor, bunlar yerine buraya İgor’un yolu düşüyor.

Paulo Coelho’nun romanına Cannes’ı mekân olarak seçmiş olması aslında bir rastlantı değil. Geçtiğimiz yıl Cannes Film Festivaline davetli olarak gittiğinde tüm dünyada çok satanlar listesinden aylarca inmeyen ünlü romanı “Simyacı”nın film haklarını tam altmış milyon dolara satmıştı. Basında daha sonra çıkan haberlere göre, yapımcı Harvey Weinstein’in satın aldığı hakları, Othello rolüyle tanıdığımız, Matrix filminin Morpheus karakteri Laurence Fishburne yönetmek istermiş yıllardır. Coelho, büyük bir olasılıkla süpersınıf diye adlandırdığı estetik ameliyatlı, haute couture giyimli, züppe ve paralı insanlarla bu dönemde tanıştı.

Coelho’nun önceki romanlarının çok satanlar listelerinde başarı kazanmasının bir nedeni, metafizik ve inanç konularını bu çağın insanına adapte edilmiş mistik öğelerle bezeyerek sunmasıdır. Yazar, metafizik düşüncelerini Simyacı ve Hac’ta etraflıca anlatacak ortam buluyordu. “Kazanan Yalnızdır” bu açıdan bakıldığında öncekilerden çok farklı, çünkü yazara ilahi adalet temelinde bir temel hazırlamıyor. Seri cinayetlerin anlatıldığı olaylar dizisi Coelho’ya böyle bir alan bırakmadığı gibi, daha temel yasal ve ahlaki yaklaşım bekliyor. Konuya bu açılardan yaklaşmadığı için de, cinayetler inandırıcılıktan uzak, psikolojik gerilim de yetersiz görünüyor.

Kazanan Yalnızdır / Paulo Coelho / çev.: Celal Üster / Can Yayınları / 377 sayfa.

(Bu yazı Dünya Gazetesi Kitap ekinin Kasım sayısında yayınlandı)