13 Ekim 2006

"İstanbul" Orhan Pamuk


İstanbul

Orhan Pamuk’un romanlarını okurken okur için yerleştirdiği bulmacaları çözmekten hep hoşlanmışımdır, ama bu dikkat – ya da zeka – testi gibi yerleri bulduğumu sandığım satırlardan hemen sonra Pamuk’un bu testi nasıl yerleştirdiğini anlatmasından da bir o kadar rahatsız olurum. Böyle yaparak Orhan Pamuk sanki “ey okur, bak sen anladın ve zekisin ama bu oyunun kurallarını ben koyuyorum ve ben daha zekiyim” demeye getirdiğini hissederim. Ve bu hiç hoşuma gitmez. Zaten kolayca anlaşılan şeylerin bir kez daha altının çizilmesi bence gereksizdir, ayrıca kendimi sıradan hissetmeme neden olur.
“İstanbul: Hatıralar ve Şehir” kitabında anlattığı, herşeye parmak kaldıran, öğretmenlerini ve belki sınıf arkadaşlarını bıktırırcasına her sorunun yanıtını bilen ve söylemek isteyen çocuk, tam da benim romanlardan tanıdığım Orhan Pamuk’a benziyordu. Çevresiyle zeka rekabetine giriştiğini söylemesi beni hiç şaşırtmadı, fakat bir başka şeyi daha görmeme yardım etti, o da, okur ile de aynı türden bir rekabete girdiğiydi.
Anılar
Anı kitapları neden ilgimizi çeker konusunu da düşünmemize yarıyor Orhan Pamuk’un “İstanbul” kitabı. Bir sanatçının zihninin nasıl işlediğini, nelerden etkilendiğini ve dünyayı nasıl gördüğünü anlamamız, sevdiğimiz sanatçıların eserlerini aydınlatan bir ışık görevi görüyor. Aile yapısı, politik duruşu da, ikinci derecede, romanlarda yarattığı kahramanlara ışık tutan bir öğe oluyor.
Ernest Hemingway, coşku ve macera dolu yaşamını romanlarına konu ederdi, bir bakıma, av merakı, boğa güreşleri, aşkları, seyahatleri onun yaratıcılığını besleyen şeylerdi. Hemingway tattığı marjinal yaşamlar yerine, Illinois, Oak Park’tan hiç ayrılmamış biri olsaydı romanlarını nasıl yazardı, diye sorabiliriz kendimize. Onun gibi bazı yazarların romanlarını, yaşamlarından bağımsız olarak düşünmek çok zordur, yaşadıkları ve tanıdıkları romanlarına konu olurlar.
Orhan Pamuk da yakın çevresini ve kendini romanlarına sık sık konu eder, ama Hemingway’den farklı olarak onun hayatı başka kıtaları, kültürleri içermediğinden romanlarında da onların izi azdır. Anılarını okurken Hemingway ile doğal olarak karşılaştırdım Pamuk’u, Hemingway’in aksine kendi soyadını taşıyan apartmanda geçen yaşamı boyunca hayattan değil hayallerinden ilham almış. Pamuk’un yaşam öyküsü, İstanbul’da doğmuş büyümüş burjuva bir okur için hiç yabancı değil, sokaklar, apartmanlar, aile içi ilişkileri, babaanne, hatta ağabeyi bile (en azından benim için) çok tanıdık.
Genelde anı türünde kitap okurken hep olduğu gibi kendi anılarımızı düşünmeye iten bir yönü var “İstanbul”un. Türkiye’de altmışlı, yetmişli senelerde büyüyen okur için, günden güne fakirleşen ve kalabalıklaşan bir İstanbul, yakılan köşkler ve yerine yapılan apartmanlar, gerçekleri yansıtıyor. “İstanbul”da Orhan Pamuk daha çok çocukluk yıllarını anlatıyor, yirmi yaşına geldiği, yazar olmaya karar verdiği noktada bitiriyor kitabı, bu yüzden de belki yetmişli yılların politik ortamını kitabın dışında bırakıyor.
Ama Asıl İstanbul
Aslında kitap başlığı gibi, Pamuk’un anılarından çok İstanbul’u anlatıyor. Orhan Pamuk’un İstanbul sokaklarındaki gezintisinde ona rehber olan birçok yazar ve ressam var, Gustave Flaubert, Theophile Gautier, Antoine-Ignace Melling, Ara Güler gibi sanatçı ve yazarlar ona eşlik ediyorlar ama en çok etkilendiği dört yazarın ismini özel bir ayırarak anlatıyor Pamuk, bunlar: Ahmet Hamdi Tanpınar, Yahya Kemal, Reşat Ekrem Koçu ve Abdülhak Şinasi Hisar. Bu dört yazar ve şairin İstanbul’unu anlattığı bölümler özellikle kitabın en güzel yerleri. Dante’nin İlahi Komedya’da Vergilius’un rehberliğine başvurması gibi Pamuk bu dört yazara başvuruyor, onların etkisiyle tanıdığı İstanbul’u anlatıyor.
İstanbul ile duygularını bir tek paragrafta (ama 5 sayfa sürüyor bu paragraf!) listelerken, hep hüzün duygusuna gönderme yapıyor (s. 95) melankoli ile hüzün arasındaki farka değindiği bu bölüm özellikle İstanbul ile Pamuk’un kendisini nasıl özdeşleştirdiğini iyice anladığımız yerler oluyor. Aslında kitabın başından beri İstanbul ve Pamuk içiçe geçerek anlatılıyor.
Ve Hüzün
Kitap boyunca “hüzün” sözcüğünün geçtiği her defayı işaretleyerek başlamıştım ama bundan çok kısa zaman sonra vazgeçtim çünkü neredeyse hemen her sayfada bir kez geçiyordu bu kelime. Bir noktadan sonra hüzünlü olanın İstanbul değil, küçük Orhan olduğunu anlıyoruz ve bu küçük çocuğun okurdan defalarca istediği şefkati ona karşı duymadan edemiyoruz.
Pamuk’un hüzünlü İstanbul’unda tek mevsim kış gibi, biraz da sonbahar var ama hiç mor salkımların, erguvan ağaçlarının neşeyle açtığı, boğazı bir renk cümbüşüne boyadığı bahar ayları ya da eskinin yaz aylarında coşan plajları yok. İlk aşkını bile çoğumuzun aksine yaz aylarında yaşamıyor, sanki havaların soğumasını bekliyor aşkının kendine uygun bir ruh haline gelmesi için. Kitap için seçilen siyah beyaz resimlerde de karlı, sisli, ıssız ya da kendine yabancılaşmış, hüzünlü İstanbul manzaraları var.
Orhan Pamuk “İstanbul”da, romanlarında yaptığı gibi bazı temaları sık sık tekrarlıyor. Bu temalar sanki bir senfoninin melodileri gibi farklı bölümlerde yeniden aynı sözcüklerle karşımıza çıkıyor. Yakılıp yok edilen yalılar ve köşkler ilk göze çarpan temalardan biri; aile servetini iflaslarla tüketen baba ve amca ve insanların aptallığı ise diğer tekrarlanan temalar arasında. Kitaptaki bütünlüğü sağlayan unsurların başında bu temaların tekrarlanması geliyor.
Aslında bu kitabı ilk elime aldığımda bunca güzel fotoğrafın saman kağıdına basılmış ve metin arasına sıkıştırılmış olmasına üzüldüm. Bu kitabın içinden bir anılar kitabı – ki bu türdeki kitaplar içinde birkaç aile resmi yerleştirmek yeterli olur – bir de Orhan Pamuk’un İstanbul kitabı çıkartılabilirdi, böylece sanat kitaplarından aldığımız tadı alabilirdik bu resimlerden. Ama sanırım Türkiye’de sanat kitaplarının baskı zorluğu ve satış sorunları yüzünden bu orta yolda karar kılındı. 268-271 sayfalardaki taşbaskıların dışında, diğer İstanbul resimlerine bakarken pek zevk almadım. Yine de, küçücük ve bulanık resimler belki de Orhan Pamuk’un hissetmemizi istediği hüzünlü İstanbul’u daha iyi anlatıyor diye düşündüm.
Orhan Pamuk “İstanbul”da sadece resim yaptığı dönemi anlatıyor ama resimlere bakışında yazarlığının oluşumunu da görmemizi sağlıyor. “Üstelik artık yeteneğim yavaş yavaş hak edilmiş bir hünere dönüşüyordu” (s.141) satırlarını okurken bu kitaptaki anlatımının da bir hünere dönüştüğünü düşünmeden edemedim. Kendi deyimiyle “hokkabaz” gibi yarattığı resimlerin ardından şimdi de iyice ustalaşmış bir kalemle yazıyor. İfadesini hep güçlü bulurdum Pamuk’un ama özellikle bu kitabında ustalaştığını kanıtladığını düşündüm. Ona, yazdıklarının içerdiği hüzün dolayısıyla şefkat duymak yerine, yazısının niteliğinden dolayı sevgi duymak daha doğru geliyor bana.

(Bu yazı 22 Ocak 2004 tarihinde Cumhuriyet Kitap ekinde yayımlanmıştır)

4 yorum:

K.Banu dedi ki...

Keşke daha sık güncellense, seviyorum bu siteyi ben.

internetçi dedi ki...

Orhan Pamuk bir yalancıdır. Milyonlarca Türk e iftira atmıştır, bu sebeple zevkle okumuyorum yazılarını, yemişim pamukları..

Adsız dedi ki...

ben orhan pamugun istanbul adlı romanını okuyorum.gerçekten çok güzel bir kitap.herkesin okumasını tavsiye ederim.orhan pamuk 22 yaşına kadar ki kendi hayat hikayesini, hem de kendi bildiği İstanbul şehrinin ilginç hikayesini bir roman tadıyla birleştirerek okuyucuya sunuyor.fiyatı biraz pahalı fakat okumanızda fayda var.(22-24TL arası)

Robindarling dedi ki...

need an employee benefit from myloweslife, then you need to visit it home page