18 Şubat 2009

Susanna Tamaro "Luisito"




LUİSİTO

Bazı kitaplar vardır ki, neden onca popüler olduklarını anlamakta zorlanırız, örneğin Harry Potter çılgınlığını ben hiçbir gün anlayamadım. Başta İngilizler ve çocuklar, ardından tüm dünya, bu büyücü çocuğun maceralarını heyecanla takip ettiler. Elbette edebiyat söz konusu olduğunda, bir eseri başarılı kılan öğeler kolaylıkla ayırt edilir, fakat popüler yayınlar söz konusu olduğunda neredeyse hiçbir teori geçerli olmaz. Susanna Tamaro’nun romanlarının gördüğü ilgiyi açıklayacak bir teori de bulmak zor. Ülkemizde çok az yazara nasip olacak nicelikte okur onun romanlarını benimsemiş ve okumuştu. Yeni romanı Luisito: Bir Sevgi Öyküsü de geçmiş yıllarda yayınlanan Yüreğinin Götürdüğü Yere Git’in gibi ilgi görecek mi okurdan, zaman gösterecek.
Susanna Tamaro Luisito’da Anselma adında emekli bir öğretmenin hayatını anlatıyor. Anselma, sevgisiz bir kadın değil fakat etrafında sevgisini vereceği bir varlık yok, daha da kötüsü onu sevecek kimsesi yok. Önce işini daha sonra kocasını kaybetmiş, ardından çocukları da evlenip evden gidince yalnız yaşamında iyice kabuğuna çekilmiş. Hayatı boyunca oynadığı rollerde, bir eş, bir anne, bir öğretmen olarak hiçbir zaman arzu ettiği başarıya ulaşamamış. Romanı anlayabilmek için Anselma’nın bu rollerine tek tek bakmak gerekir.
Bir Kadının Rolleri
İlk başta kocasıyla ilişkisi açısından bakarsak, çok mutsuz bir evlilik içine gömüldüğünü ve buradan çıkacak gücü bulamadığını görüyoruz. Aslında evliliklerinin ilk yılları iyi başlıyor fakat Anselma kocasının geçmişiyle ilgili bazı küçük yalanlar söylediğini fark edince büyük hayal kırıklığı yaşıyor. Kocasının ölümünden sonra ilk yaptığı şey, otuz yıl boyunca kocasının her akşam kurduğu saati susturuyor: “saati kaldırıp atabilirdi ama onun nihayet sessizliğe gömüldüğünü görmek mutluluk veriyordu” sözleriyle, aslında kocasının ölümüne hiç üzülmediği, hatta evde varlığının eksilmesinden mutluluk duyduğu anlaşılıyor. Daha sonra da kocasının her akşam televizyon karşısında hiç kımıldamadan oturduğu koltuğu atıyor. “Yalnızca eski bir koltuktu ve bana babanızın bu evdeki varlığının karabasanını anımsatıyordu, demesi gerekirdi ama uzun zamandan beri evlatlarıyla konuşmanın boşuna nefes tüketmek anlamına geldiğini öğrenmişti.”
Bu son cümleden anlaşılacağı gibi, çocuklarıyla ve torunlarıyla kurduğu ilişkide de pek başarılı olamıyor Anselma. “Çocuklar doğurmuş olmak ve sonra bundan pişmanlık duymak” sözü acımasız gelse de Anselma’nın çocuklarına karşı hislerini çok açıkça dile getiriyor. Başka bir yerde yine “Yaşıtı arkadaşlarının, torunları için çıldırdığını duyduğunda onları anlayamıyordu. Gerçeği söylemek gerekirse, onlara biraz da acıyordu çünkü yalnızlıklarını hafifletmek için her ne olursa olsun tahammül etmeye razıydılar demek ki.” Çocuklarından bir nebze de korkuyor sanki, onu bir huzurevine (kendi deyimiyle hapishaneye) kapatmak ve evi ele geçirmek istediklerini düşünüyor.
Anselma eş ve anne olmak dışında genç yaşından itibaren bir öğretmen aynı zamanda. Bu konuda, en azından ilk başlarda, tatmin bulduğunu, işini sevdiğini anlıyoruz. Fakat bu da evliliğindeki gibi büyük bir hayal kırıklığı ile sona eriyor. Terbiyesizlik eden bir öğrencisine tokat attığı için okulda büyük bir tartışma çıkıyor. Gazetelere yansıyan olayda kendisi haksız bulunduğundan işinden ayrılmak zorunda kalıyor. Hâlbuki Anselma kendini sonuna kadar hep haklı görüyor. Eğitim konusundaki düşüncelerinin, evlilik ve çocuk bakımı konularında olduğu gibi hiç esnek olmadığı anlaşılıyor. Anselma’nın mutsuzluğu, çevresinden çok kendinden kaynaklanıyor. Kocası ve çocuklarını seveceği varlıklar olarak görmektense onları her gün kendinden uzaklaşan, düşmanlaşan yabancılar olarak görüyor. Bu duygusunu da en iyi, yirmi yıldır düzenli olarak gördüğü rüyası anlatıyor.
Luisito adında bir papağan
Bunca olumsuzların içine gömülmüş yaşarken, bir akşam çöp tenekelerinin arasında rengârenk bir papağan buluyor ve bununla birlikte Anselma’nın tüm yaşamı değişiyor. Hayatta tek sevdiği dostu olduğu bildiğimiz Luisita’yı çağrıştıran Luisito adını veriyor papağanına. Freud’dan beri her şeyin altında cinsellik arayan zihinlerimiz elbette Luisita’yla tabular yüzünden hiçbir zaman gerçekleşmeyen aşkının dirilmesi olarak da görebiliriz belki Luisito’yu. Roman içinde bu teoriyi güçlendirecek çok sayıda detay bulmak mümkün. Yanağından öpen papağanının yanaklarının kızarmasına neden olması ilk başta bu şüpheyi aklımıza düşürüyor, ancak daha da önemlisi, sadece birkaç gün bakımını üstlendiği papağanın, yaşamının en önemli öğesi olarak görmesi, “ansızın artık o olmadan yaşayamayacağını anladı” gibi açıklamalar, papağana gereğinden fazla değer verdiğini, onu başka bir şeyin simgesi olarak gördüğünü kanıtlıyor. Fakat bunları söylerken de, bu romanın böylesi psikanaliz yorumlarına açık olmadığını, bu türden yaklaşımların havada kaldığını da eklemem gerekir çünkü yazar okuru bilinç dışı bir yola sürüklese de, bu konuda hiç teşvik edici değil. Tamaro saf bir öykü anlatıyor. Anselma ile papağanı Luisito’nun kısa süren birlikte yaşamları, her ikisine de mutluluktan başka bir şey vermiyor. Anselma da insanlarda bulamadığı sevgi ve sadakati papağanında buluyor: öykü bu denli basit aslında.
Romanda bence inandırıcı olmayan bir yan, yaşlı bir komşusunun ona karşı bunca nefret beslemesi. Nefretin sonuçlarından, romanın sonunu ele vermemek için bahsetmiyorum fakat önceki bir bölümde (s. 27) oturdukları apartmanın altında yer alan aşırı gürültülü bardan ve cehenneme çevrilen gecelerden, polisin bir şey yapamamasından söz ediliyor. Bunca kaos ve gürültü arasında bir papağanın varlığının neden bu kadar büyük sorun yarattığını anlamak kolay değil.
Şimdi, yazının başında sözünü ettiğim Tamaro’nun okur tarafından bu denli sevilmesi konusuna dönersek, bunun tam da öykülerinin sadeliği olduğunu söyleyebiliriz. Susanna Tamaro’nun yarattığı kahramanlar asla heroik anlamda kahraman olmuyorlar, hatta çoğu zaman, hayatlarında eksiklikler olan, yaptıkları hataları anlamayan sıradan insanlar. Okurların onun kitaplarına şefkat duymalarını sağlayan unsur belki de bu.




(Bu yazı Radikal gazetesinin 23 Ocak 2009 tarihli Kitap ekinde yayınlanmıştır.)

Hiç yorum yok: