07 Şubat 2010

İnci Aral "Sadakat"


Her yeni kitabı heyecanla beklenen yazarlardan biridir İnci Aral. En güzel yazdığı konuların başında her zaman evlilik içinde metamorfozlar geçiren kadınların öyküleri gelir. Yeni romanı “Sadakat” bu anlamda tam bir İnci Aral klasiği olarak düşünülebilir fakat burada sadece kadının değil, erkek kahramanın da uzun süreli ilişki içinde uğradığı kişilik değişimini anlatmış.

İnci Aral’ın kadın kahramanları genelde toplumda saygın yeri olan, güçlü ve hoş kadınlardır. Birçoğu ünlü sanatçılardan, akademisyenlerden oluşan kadın kahramanlar arasında birkaç tane de çarpıcı, kendini var etmiş, hırslı kadın tipleri hatırlıyorum. Örneğin “Mor”da babası kapıcılık yapan, annesi evlere temizliğe giden, ama çok varlıklı bir erkekle evlenerek sosyal statüsünü yenilemiş kadın da geliyor aklıma. “Sadakat”ın kahramanı Azra bu kadınlara benzemiyor. Hem silik hem de hayatını ancak bir erkeğin hayatıyla bağladığı zaman değerli bulan kadınlardan. Erkeğe ekonomik güvence gözüyle bakan biri değil Azra, onun erkeğe olan bağımlılığı, varlık nedenini ancak sevildiğinde bulmasından kaynaklanıyor. Görür görmez aşık olduğu yakışıklı Ferda da onun için kısa zamanda var olma nedeni oluyor.

“Sadakat” hapishane koğuşunda başlıyor. Azra hapishaneye, yedi yıldır evli olduğu Ferda’yı öldürme iddiasıyla atılıyor. Avukatının verdiği defter ve kalemle o anda içinde bulunduğu durumu anlatmaya başlıyor, ardından Ferda ile tanışmalarıyla başlayan ve Ferda’nın ölümüyle sona eren birlikteliğini anlatıyor. İlk satırdan itibaren çok mantıklı ve düzgün cümlelerle kendini ifade etmesine rağmen, birşeylerin tam da yolunda olmadığını sezdiriyor. Roman, sadece Azra’nın tanıklığından oluştuğu için, onun ruh halinden ve onun akıl yürütmesinden yola çıkan bir anlatının içine giriyoruz. Zaman zaman mantıksız davranışlarını haklı görebiliyor, basit yalanlara kanmasına kızıyoruz. İnci Aral, okuru bir görüş açısına hapsedip, olayları anlatıcı Azra’nın açısından görmemizi sağlıyor. Bunu çok akıllıca yapıyor yazar, Azra’ya hak vermesek de, onu anlayacak kadar tanıyoruz sonunda.

Hayatında bir erkek olmadan hayatın anlamsız olacağı öğretilen bir kadın olarak Azra, her defasında kendini sevmeyen erkeklere razı oluyor. Öğrencilik yıllarında bir çeşit tuzağa düşürerek evlenmeyi becerdiği ilk eşi gibi, Ferda da ilk başından beri başka şeyler peşinde. Aral bunu birkaç hoş detayla anlamamızı sağlıyor. Örneğin Ferda, daha Azra ile tanışmadan önce onun malvarlığı hakkında bilgi edinmiş, kasabadaki arsalarını ziyaret etmiştir. Bu bilgiyi Azra öğrenince kızacağını ya da en azından şüphe duyacağını sanarken, “(k)arşılaşmamızın bir rastlantı olmadığı belliydi ama gocunmadım bundan. İnsanlar aşk filmlerinde de önceden yazılmış bir senaryoya uygun olarak bir araya geliyorlardı” diye kendini inandırıyor. Aslında roman boyunca hep hayallerini süsleyen bir hayat içinde görmek istiyor kendini ama bunun olmadığını bildiği için de gittikçe hırçınlaşıyor.

Son yıllarda aldatma konulu film ve romanların istilasına uğradığımızı söylemek yanlış olmaz. İnci Aral, konuya aldatma nedenleri ve aldatma oyunları açısından bakmak yerine, sadakat açısından bakmayı tercih etmiş. Roman kahramanı Ferda “Evde kıskanç, mızmız, gözü yaşlı bir kadın varsa erkek dışarı kaçar” sözlerini roman içinde çok kereler yineler. Aynı şekilde Azra’nın babası karısını aldatır ve Ferda’nın babası da aynı şekilde karısını aldatır. Romandaki tüm erkek karakterler mutlaka eşlerini aldatırlar. Ferda’nın sözünü ettiği gibi kadınlar aldatıldıkları için mi hırçınlaşır, yoksa hırçınlıkları mı kocalarını ev dışında maceralara iter, bilinmez tabii. Azra annesini “alımlı sarışınlığında kendini beğenmişliğin gölgesi belirgin sert bir kadındı” diye tanımlar. Sanki babasının evlilik dışı ilişkisini annesinin sertliğine bağlar gibidir. Ayrıca Ferda çok sık özgürlüğünün kısıtlanmasını onu boğduğunu, evliliğin özgürlüğü kısıtlamaması gerektiğini söyler. Ferda’nın bu fikirlerine karşı çıktığını görmeyiz Azra’nın. Sanki kabul eder. Aslında düşünsel olarak ona uzak gelmez Ferda’nın sözleri, çünkü neye karşı çıkacağını bilemez. Soyut genellemeler yapıldığında karşı çıkmadığı düşünceler hayatına deneyim olarak girince, yaklaşımı bambaşkadır.

Aslında İnci Aral çok önemli bir noktaya değiniyor romanında. Özgürlük ve sadakat bir karşıtlık mıdır sorusunu uyandırıyor okurun zihninde. Sadık kalma zorunluluk olduğu zaman, insan özgür olabilir mi? Kuşkusuz buradaki en önemli nokta, özgürlüğün cinsel özgürlüğe indirgenmiş olması. Ferda kesinlikle cinsel özgürlüğünün kısıtlanmış olmasını engellenmişlik, kısıtlanmışlık, baskı altına alınmışlık olarak görüyor. Zihinsel özgürlük alanına gereksinim duyacak biri olmadığı için, evliliği özgürlük kısıtlayıcı olarak görmesi çok normal.

Azra-Ferda ilişkisinin en büyük sorunu bu noktada yatıyor. Azra kocasının “ufak tefek,” “önemsiz,” “adını bile hatırlamadığı” sanal ya da ev dışındaki, “kaçamaklar”ına göz yummaya hazır çünkü bir erkek bulmuşken onu kaybetmek istemiyor. Kadına verilen toplumsal değerden fazlasını hak ettiğini düşünmüyor sanki. Neyin küçük kaçamak neyin büyük ihanet olduğu noktadaki karmaşıklık tüm düzenini sarsıyor.

Romanda dikkat çeken şeylerin başında Azra’nın anlattığı eski mutlu günler. Geri dönüşlerle Ferda ile ilişkilerinin ilk yıllarını abartılı bir tablo çizerek anlatıyor. “Eski evimi yeniledik önce. Ferda’nın hoşuma giden şık deyişiyle günün yaşama koşullarına uygun, yine de özgünlüğünü ve havasını bozmamaya özen göstererek. Geleceğimize ortaklaşa yatırım yapmanın heyecanıyla tazelendi aşkımız. Aylarca perdesinden kapı tokmağına yeni yuvamızı yaratmakla uğraştık. Evimize birlikte bir şeyler beğenip seçmenin zevkini yaşıyor, bir musluk, döşeme taşı ya da boya rengi için çekişmekten bile haz alıyorduk” diye anlattığı günlerin sonradan o denli huzurlu ve mutlu olmadığı ortaya çıkıyor. Aslında ilk baştan beri sorunları olan bir çift Azra ile Ferda. Karşılıklı güvensizlik ilk günden beri her ikisinin de içini kemiriyor. Azra hep “aşk”larından söz ediyor fakat Ferda’nın aşık olduğunu söylemek çok zor. İlk sevişmelerinde Ferda’nın ilgisizliği ve sevişmeden uyuması, hep aşktan söz eden Azra’nın sözlerinden şüphe duyulmasına neden oluyor. Azra’nın aşkı ise ilk başından itibaren hastalıklı. Hayalleri ile gerçeklerin nerede başlayıp bittiğini anlamak zor.

İnci Aral, “sonsuza dek” yalanıyla kandırılmış bir neslin tekeşliliğe bakışını çok güzel anlatıyor bu romanda. Azra gibi sıradan bir kadının güvensizliği, Ferda gibi kolayca kadınları etkileyen bir erkeğin yanında sürekli artmak zorunda. Azra’nın güvensizliği onu daha baskıcı, daha hoşgörüsüz yaparken, Ferda için kaçma nedeni oluyor. Kısırdöngü içine girdiklerini fark etmelerine rağmen (romanda iki kez söylüyor bunu kahramanlar) bundan nasıl çıkacaklarını bilemiyorlar.

Genelde aldatma konulu romanlarda kadın ve erkek kahramanlar klişeleşmiş çıkarlar karşımıza. Aldatan erkekler bir yanda, kıskanç kadınlar diğer yanda genellemelere maruz kalırlar. İnci Aral, Azra ve Ferda karakterlerini genellemeler dışında geliştirmeyi başarmış bu romanda, hiç klişelere düşmeden, kişilik kazandırıyor kahramanlarına. Azra gerçekten de sıradan bir kadın ama takıntılı zihniyle sıradışı bir kişilik kazanıyor gözümüzde. Aral sıradan kadın erkek sorunlarına takılı kalmıyor romanda, Azra ile Ferda’nın öyküsünü okuyoruz ve bu çok benzersiz bir öyküye dönüşüyor. Başta, aldatma ve sadakat konularının çok sık ele alındığını söyleyerek başladım ama İnci Aral’ın “Sadakat”ı son zamanlarda bu konuyla ilgili okuduğum romanların en iyisi. Çok sevileceğini tahmin ettiğim, sürükleyici ve düşündürücü bir roman. Mutlaka okunmalı.

İnci Aral

“Sadakat”

Turkuvaz Yayıncılık, 2010

278 sayfa.

(Bu yazı Dünya Gazetesi, Kitap ekinin Şubat sayısında yayımlanmıştır.)

8 yorum:

özgü dedi ki...

Kitabı merak eidyordum, yazıyı okuyunca daha da merak ettim. İnci Aral' ın kitaplarını beğeniyorum. Sizin de vurguladığınız gibi farklı açılardan yaklaşımlarla zenginleştiriyor. ve özellikle değişen zamanı can alıcı yerlerinden yakalıyor.

burcu dedi ki...

ineceğim durağı kaç kez kaçırdım bu kitap yüzünden..
kesinlikle okunmalı.
bazı yaşadıklarını kelimelere o kadar güzel dökmüş ki, inanamıyorsunuz...
muhteşem ötesi ve sürükleyici...

İlkay Gökçen dedi ki...

Dedim ki kitabı okurken"İnci Aral,benim yaşadıklarımı seyretti"Öylesine gerçekçi ve öylesine acıtıcıydı ki;sanırım bütün sadakat hikayeleri birbirine benziyor.Bir solukta okudum romanı,roman bitti ben de bittim.Çok da güzel bir değerlendirme yazısı olmuş,elinize sağlık

esra dedi ki...

çok saçma kurgusu olan bir kitap.Bir kadnın bu kadar aşağılanması çok acı bence aşk olsa bile arada.Hiçbir insanın aşkı uğruna bu kadar özverili olamsı kitabı basit kılıyor.Ayrıca sayın yazarın " yer yatağında yatmak" ifadesi ne öyle.sayın yazarımız bu ifadesiyle yer yatağında yatan insanları küçümsüyor.Halbuki gerçek bir yazar olarak doğuda bütün insanların bu şekilde uyuduğunu bilmesi gerekiyor ve bu şekilde goğufaki okurlarının tepkisinden korkması gerekiyor bence....
esra

Adsız dedi ki...

tavsiye etmiyorum

Adsız dedi ki...

sana katılmıyorum esracım hiç bir kitap saçma değildir. acılar gerçekler vardır. ve aşk aşağılanmasını bırak insanın gözünü gerçkten kör eder. yapamayacağı ve aklının alamayacağı şeyler yaptır. birazda kendini azranın yerine koy bence. mükemmel bir kitap sürükleyici. görüşürm budur tabi senin görüşünede saygı duyuyorum teşekkürler(sibel)

Adsız dedi ki...

ben bu kitabı yeni aldım sizce okumalı mıyım okumamalı mıyım fikriniz nedir?

Adsız dedi ki...

2 kere okumalisin.