04 Ağustos 2009

Yaşar Kemal




“Sanatın birinci işi başkaldırıdır.”
Yaşar Kemal

Geçtiğimiz hafta Boğaziçi Üniversitesinde Yaşar Kemal’e fahri doktorluk unvanı verileceğini duyunca bir tek şeye şaşırdım: daha önce verilmemiş olmasına. Strasbourg Üniversitesi gibi Avrupa’nın saygın eğitim kurumlarından yıllar önce aynı unvan verilmişti ama Türkiye’deki üniversitelerin daha erken davranmamış olmasıydı beni şaşırtan.


Yaşar Kemal’in romanı ve yaşamı hakkında söylenmemiş ne kaldı diye düşünerek gittim Boğaziçi Üniversitesinin Albert Long Hall’deki etkinliğine fakat Türk romanının en büyük ustası konuşmaya başlayınca, yepyeni düşünceler ürettiğini, çağımızın en önemli asilerinden biri olduğunu, bunu da her seferinde kendine özgü bir dille anlattığını görmek, taptaze duygular içinde bıraktı beni. Yaşar Kemal’in benim gözümde eskimemesinin ve yaşlanmamasının birkaç


İlk başta, asiliğini sayabilirim. Kural tanımazlığını. Hayatı boyunca adaletsizliğe başkaldırmış olmasını. 60’lı, 70’li yıllarda toplumsal düzenin adaletsizliğine, toprak ağalarının kontrolsüz gücüne karşı bir haykırıştı. Bugün de çok gelişmiş bir adalet duygusundan yola çıkarak, tüketici toplumun bireyleri doyumsuz bırakışına, sömürülere, sefalete, açlığa ve yoksulluğa başkaldırıyor Yaşar Kemal. Ancak onun romanı gördüğü bu olumsuzluklara asla teslim etmiyor kendini: “İnsanoğlu mit, umut, düş, sevgi yaratan bir yaratıktır. İnsanoğlu ölüme, yoksulluğa karşı, açlığa, doyumsuzluğa karşı, mitleriyle, düşleriyle, umutlarıyla, sevgileriyle yeni bir dünya kurup o dünyaya sığınır. İnsanlar sıkıştıklarında, ölümün acılarını yüreklerinde duyduklarında bir mit dünyası yaratıp ona sığınırlar. Mitleri yaratmak, düş dünyaları kurmak, dünyadaki büyük acılara karşı koymak, sevgiye, dostluğa, güzelliğe, belki de ölümsüzlüğe ulaşmaktır. Benim romanlarım bu temellere dayalıdır. Ben kendimi yazar sayıyorsam, insan gerçeğine bilinçli olarak miti, düşü getirdiğimdendir. İnsan nereden gelip nereye gittiğini buluncaya, doyumsuzluğunu alt edinceye kadar mite ve düşe sığınma sürecektir. Ondan sonra gene sürecektir. Çünkü insan yaşama sevincine, dünyanın güzelliğine doyamıyor.” İşte Yaşar Kemal’in romanlarında hep taze kalan ikinci öğe de tam budur. Her zaman insan doğasına ve insanın özünün iyiliğine inanır. Romanlarındaki coşkuyu yaratan da tam bu inançtır: okura doğrudan güzelliği hissettirir.
Yaşar Kemal’i bence diğer tüm yazarlardan ayıran bir başka özelliği de okur ile kendisini ayrı varlıklar olarak görmemesidir. Anlattığı öykünün yüceliğinden neredeyse okur kadar o da etkilenir. Bazen başladığı tümcede heyecanın giderek arttığını hissederiz, bunun birinci nedeni kuşkusuz Yaşar Kemal’in sözlü anlatım geleneğine yakınlığıdır, ikinci neden ise anlatımın duygusal temposunu sözcüklerin doğal büyüsüne bırakmasıdır. Çılgınca renklere bürünmüş toprak ve deniz, ılgınlar, yarpuzlar, hatmiler, püren kokuları, baş döndürücü bir etki yaratır, ama bu baş döndürücü etki sadece okurda değil, yazının kendi içinde de varlığını sürdürür. Anlatım bir anlamda, kendi başını döndürür, kendisini baştan çıkarır.


Yaşar Kemal’in fahri doktorluk töreninde yaptığı konuşma sırasında çok önemli bir başka konu eminim dinleyen herkesin zihninde yeni pencereler açtı. Okur ile kendini bir bütün olarak düşünmesinin bir başka uzantısı da, her okurla romanın yeniden yaratıldığını düşünmesi “her okuyucu bir romanı okurken okuduğu romanı başından sonuna kadar yeniden yaratır. Diyelim ki bir zeytin ağacı geçiyor romanda, okuyucunun bahçesindeki zeytinağacı gelir romanın içine oturur. Bir ovayı okursa bildiği, yaşadığı ovayı getirir gözünün önüne. Hiç ova görmemişse bir ova yaratır oraya koyar. Romanların gücü bu yaratmaya bağlıdır.” Bu alımlama kuramı yirminci yüzyılda romanı yeni bir gözle görmemize neden olmuştur. Roman açık bir yapıttır. Her alımlayanla birlikte yeniden oluşur. Yaşar Kemal’in verdiği örnekteki gibi, bir zeytinağacı her okurun zihninde yeniden can bulur. Her kahraman, gerçek yaşamda tanıdıklarıyla ortak karakteristikler taşır; her doğa betimlemesi zihne başka kokular, renkler getirir. Sözcükler asla yalnız başlarına gelmezler zihnimize; beraberinde tüm duyularımızı harekete geçirirler. Kemal’in “sözün gücüne her zaman inandım” demesi bu yüzden farklı anlamlar taşır. Bir sözcükle yaratacağı dünyaların, mitlerin, düşlerin gücünü bilir Yaşar Kemal. Bunların zihinlerimizde yeni dünyalar yarattığını, yeni mitlere yer açtığını da bilir.

Yaşar Kemal’le ilgili yazarken mutlaka söylenen ya da söylenmesi gereken bir olgu daha vardır ki o da yazarın hem siyasi görüşlerini hem de toplumcu yanını ortaya koyar. Kemal hayatının her aşamasında, halktan kopmuş bir sanata inanmadığını dile getirmiştir. Her zaman kendini “angaje” hissetmiştir. Bunu söyler söylemez hemen eklemek gerekir ki onun edebiyatı hiçbir zaman didaktik olmamıştır. Siyasi görüşlerin gölgesinde değildir kurgusu. Bağlı olduğu insanlık onuru çok önemlidir onun için. bunu şöyle açıkladı konuşmasında Yaşar Kemal: “bilinçli olarak ben aydınlığın türküsünü, iyiliğin, güzelliğin türküsünü söylemek istedim. Romanlarım yaşam gibi doğru söylesin, yaşamla birlik olsun istedim. Çünkü yaşam umutsuzluktan umut üretmektir. İnsan umutsuzluktan umut üreterek bugüne kadar gelmiştir.”

Boğaziçi Üniversitesindeki törende çok sayıda genç de vardı salonda. Konuşmayı çok duygulanmış bir şekilde dinleyen bir genci izlerken aklımdan kaç neslin bu dev destancıdan etkilendiği düşüncesi geçti. Farklı yaşlarda, farklı kültürlerde, farklı dillerin okurları, hepsi kendi iç dünyasına almıştı onun efsanelerini. Her birinin içinde bu destanların büyüdüğünü düşünmek çok güzel bir duygu bıraktı bende.


(Bu yazı Dünya gazetesi kitap ekinin Temmuz sayısında yayınlanmıştır.)

2 yorum:

Boş Arsa dedi ki...

Yaşar Kemal Ordinaryüs Profesörümdür...

On dört yaşımdan itibaren öğretmenim...

Adsız dedi ki...

ntos edebiyat dergisinin yaşar kemal özel sayısı yayımlandı doğan hızlanında köşsesinde değindi gibi...