23 Ocak 2011

John Burnside "Şeytanın Ayak İzleri"


KASABANIN ŞEYTANI

Bazı roman girişleri öylesine etkileyici bir güce sahiptir ki, adeta kitaba yapıştığınızı hissedersiniz. Bu hafta okuduğum John Burnside’ın “Şeytanın Ayak İzleri” aynen böylesi yapıştırıcı güce sahip romanlardan. Giriş bölümü katlanarak açılan, kendini soyarak ele veren bir anlatıyla yakalıyor okuru, gerçi bu gerilimi romanın sonuna kadar sürdürdüğü söylenemez, yine de iyi bir açılışla okurun ilgisini garantiliyor.

“Şeytanın Ayak İzleri”nin anlatıcı-kahramanı Michael, İskoçya’nın küçük bir sahil kasabasında yeterli aile varlığına sahip olduğu için çalışması gerekmeyen, otuzlu yaşlarda bir adamdır. Kasabada pek dostu yoktur ve mutsuz evliliği çökmek üzeredir fakat bunu dert etmez çünkü yalnızlığı seven biridir Michael. Romanın ilk satırı korkunç bir gazete haberi ile açılır: kadının biri, üç ve dört yaşlarındaki iki çocuğunu öldürüp ardından intihar etmiştir. Micheal bu haberi ilk okuduğunda fark etmez ama haberin resimlerini görünce bu dehşet verici olayı yapan kişinin lise yıllarında çıktığı bir kız olduğunu anlar.

Romandaki sürprizleri bozmamak adına konuyu genellemelerle ele almak gerek. Micheal’ın dünyasında herşey birbiriyle bağlantılıdır. Hastalıklı zihni bağlantılar kurar ayrıca bu bağlantılar bir bakıma kurguyu dallandıran, nehirler gibi kollara ayıran unsur gibi işler romanın içinde. Tam bize çocuklarını öldürüp intihar eden kadının hikayesine anlatacak sandığımızda başka sırlar çıkar ortaya, başka sırlar içinde de kasabanın karanlık gizemleri ortaya dökülmeye başlar. Çağlar önce, İskoçya’nın Hıristiyanlık öncesi pagan döneminde, karlı bir kış günü şeytanın ta kendisi kasabayı ziyaret etmiştir. Michael’a göre kasabadaki kötülüklerin en akla yatkın açıklamasıdır.

Otobiyografik Açıklamalar

John Burnside daha önce okuduğum bir yazar değildi, zaten “Şeytanın Ayak İzleri” Türkçe yayımlanan ilk kitabı fakat yazarın geçtiğimiz yıllarda çok yankı uyandıran “A Lie About My Father” (Babam Hakkında Bir Yalan) adındaki otobiyografik kitabını duymuş ve hakkında birkaç yazı okumuştum. Burnside, dengesiz ve ilgisiz babasını, çocukluğunda maruz kaldığı şiddeti, çevresindeki zorbalığı, ihmalkâr yetişkinleri anlatıyordu bu kitabında. “Şeytanın Ayak İzleri”ni okurken bu bağlantıları yapmak, yazarın nasıl bir çocukluk geçirdiğini bilerek romanı okumak, benim gözümde konuya farklı bir aydınlık getirdi. Yazarın anı formunu kullanışı, geçmişi suçluluk ve günah yükleriyle görmesi boşuna değildi. Ayrıca küçük kasaba insanlarının ne denli dedikoducu ve gaddar olabileceklerini anlatması, çevreye olan güvensizliği de daha anlaşılır kılıyordu. Sanırım romandaki kahramanın çocukluğunu, işlediği suçları ve onların altında ezilmiş bir yetişkinlik geçirmesini, yazarın ve yazarın babasının hayat hikâyesiyle bağlayan noktalar oldukça fazla. Bunları bilmek romanı anlamak için gerekli değil elbette ama nasıl bu denli inandırıcı olduğunu anlamak için önemli.

“Şeytanın Ayak İzleri”nde kahramanımız Michael’ın hayatın anlamını sorguladığını duyarız. Fazla bir anlamı olmadığını düşündüğü hayatta onu yaşama bağlayan öğeler çok azdır. Eve temizliğe gelen dedikoducu Bayan K., sohbet etmeyi sevdiği tek kişidir. Başka dostu olmadığı gibi, karısının dostlarından da hiç hoşlanmaz. Karısı yemeğe dostlarını davet ettiğinde mazeretler uydurup ortamdan uzaklaşmaya çalışır, sırf bu yüzden sigara içmeye başlar, bahçeye çıkıp kendi başına kalmak ona daha ilginç gelir. Bu yalnızlık içinde zihninde düşünceler hareketlenmeye başlar. Bunlar sağlıklı ya da üretken düşünceler değildir, aksine ruhsal dengesinin bozukluğuna işaret eden zihinsel aktivitelerdir. Roman bir noktada psikolojik bir gerilim romanına dönüşür.

Aslında John Burnside gibi sanatçıların eserlerini sınıflandırmak çok zordur. Gerilim, cinayet ve kanun kaçağının yol macerası, yazarın yazınsal seçimidir, bir türe bağlı kalmasını gerektiren klişeler kullanmadan edebi formlar arasında gezinir. “Şeytanın Ayak İzleri”nde yazar, edebiyat tarihini iyi bildiğini gösteriyor, bazı teknikleri kuru şekillerde değil, tamamen kendine has yöntemlerle kullanmış olması romana ayrıcalıklı bir tat vermiş. Romanın ilk yarısı, daha doğrusu kahraman kanun kaçağı olarak yollara düşmeden öncesine kadar, kurgu eşsiz bir gerilim ivme kazanıyor. Anlatı geçmiş yıllara ve kahramanın çocukluğuna döndüğü satırlarda bugünün gizemlerini çözecek anahtarların o günlerde saklı olduğunu görüyoruz, bu sayede bugünle birlikte geçmişin de çözülmesini bekliyoruz.

Romanın belki tek eksikliği geçmişteki çözümsüzlükleri bugüne taşıyamamasında yatıyor. Baba-oğul ilişkisinin, komşularla yaşanan gerilimin, çocuk cinayetlerinin, babasının geçmişindeki suçluluk duygusunun, dayısının işkenceden ölmesinin ve daha bir çok hikayenin aydınlanmasını boşuna bekliyoruz. Roman adeta her geçen gün daha karmaşık bir düğümle bağlanan, hiçbir çözüm umudu olmayan bir gelecekten başka bir şey vaat etmiyor. Belki Michael’in kabul edişindeki edilgenlik okuru biraz rahatsız ediyor, fakat sonunda çocukluğundan başlayarak yaşadığı hiç bir sorunun çözülmediği, hiç bir hatanın düzeltilmediği, hiç bir suçun cezasının çekilmediği bir hayat sunuyor roman. Bu kuşkusuz yazarın seçimi ancak Michael’in dramatik bir değişim yaşaması inandırıcı olmuyor.

John Burnside yetenekli ve kendine has serinkanlı bir anlatısı olan bir yazar; “Şeytanın Ayak İzleri” de, farklı bir anlatısı olan ilginç bir karanlık roman.

ŞEYTANIN AYAK İZLERİ

John Burnside

Çeviren: Tankut Aykut

Yapı Kredi Yayınları, 2011

187 sayfa.


(Bu yazı Radikal Kitap'ta 21 Ocak 2011 tarihinde yayımlandı.)

Yazarın resmi: Norman McBeath

Cemil Kavukçu "DüşKaçıran"

Mutsuzluktan Kaçabilmek

Bir insan hayatın gidişatından memnun değilse ve herşeyi geride bırakmak istiyorsa, nereye kaçabilir? Mümkün müdür mutsuzluktan kaçabilmek? Cemil Kavukçu’nun yeni kitabı Düşkaçıran’ı okurken bunun gibi bir sürü soru yağdı aklıma. Bir sahil kasabasında yeni bir hayata başlamak, kaçmak mıdır? Yoksa bir kişiden kaçarken, insan hayattan mı kaçar? “Kaçan”, “Kovalayan” ve “Yakalanan” başlıkları altında üç bölümde toplanmış öyküler, kaçmanın çeşitli anlamları üzerinde düşünmeye itiyor okuru.

Kitaptaki birinci öykü, “İki Nokta Üst Üste,” bir ayrılık hikayesi anlatarak başlıyor. Kadın, bir türlü kurtulamadığı eski sevgilisine ayrılma kararının kesinliğini anlatmak üzere buluşmaya gidiyor. Daha kadın birşey söylemeye fırsat bulmadan, adam İstanbul’dan gideceğini açıklayarak kadını şaşırtıyor; bir anda roller değişiyor, ağlayıp yalvarması beklenen adam yerine, bu habere üzülen kadın ağlayan oluyor. İlk öyküde yer alan bu tersine dönüş, kitaptaki diğer öyküler için de belirleyici bir durum yaratıyor. Kaçmak ya da tutsaklık, kovalamak ya da yakalanmak, birbirlerine dönüşüyorlar.

Roman Kurgusunda Öyküler

Bazı öykü kitapları, bağımsız öyküler yerine birbirlerine gizli biçimlerde bağlı öykülerden oluşur; böyle olunca okur, sanki bir roman okuyormuşcasına kurgunun bütünlüğüne odaklanır. Belki öykü yazarının istediği bu değildir, bir roman gibi okunması için yazmamıştır öyküleri; büyük olasılıkla öyküleri birbirine bağlamasındaki neden, serbest çağrışımlarla anlatıyı zenginleştirmektir. Cemil Kavukçu, farklı öyküler içinde karşımıza aynı karakterleri çıkararak bunu yapar. Bazen de farklı karakterlerin benzer yalnızlıklarını, terk edilmişliklerini ve tutsaklıklarını ortak bir nokta olarak görmemizi sağlar. Bir öykünün kahramanı, bir başka öyküde sadece bir sahnede görünür ama biz onun varlığıyla tanıdık bir ortam içine çekilmişizdir bile. İmgeler adeta düğüm görevi görüp karakterleri ve hikayeleri birbirlerine bağlarlar. Altı öyküden oluşan “Kaçan” adlı ilk bölümde yaralı bir adamın kaçış öykülerini okuruz. İkinci “Kovalayan” bölümünde Madenci adlı bir gezginin masal tadında öyküleri yer alıyor. Madenci’nin gezginliği altında bir kaçış öyküsü yattığını hayal etmeden olmuyor, ama onun öyküsü bir kaçıştan kovalamacayı dönüşüyor: “’Sen aslında serüveni seviyorsun ama bir şeyden de kaçıyorsun,’ demişti. Yanılıyordu. ‘Yanılıyorsun,’ dedim, ‘ben kaçmıyor, kovalıyorum. Kaçan, sığınacak bir liman aradığı için teslimiyetçidir ve yaşamı ıskalar.’ Gözlerini kısıp yüzüme bakmıştı. ‘Yalnız kovalamıyor, arıyorsun da.’”

Kitap içindeki öyküler bazen konularıyla, bazen karakterleriyle bağlanıyorlar ama bunların hiç biri olmadığında kaçmak bağlayıcı düğümü oluşturuyor. Düşkaçıran tam da bu sayede roman tadında okunan bir kitap. Bir önceki öyküde yer alan bir söz, başka formda karşımıza çıktığında doğal çağrışımlara neden oluyor. Bir önceki öyküyü de adeta beraberinde getiriyor.

Hayvanlar

Öykülerin ortak imgelerinden biri de hayvanlar. Kavukçu neredeyse her öyküye farklı bir hayvan imgesi yerleştirmiş. Doç isimli bir köpeğin anlatıldığı öyküyü okurken yıllar önce okuduğum bir haiku geldi aklıma. Bir havuzda yüzen “neşeli” bir balığı anlatıyordu haiku. Aslında elbette neşeli olan balık değildi, onu izleyen insanın, kendi ruh halinin balıkta yansımasını görmesiydi. “Doç” öyküsünde de aynı neşeli balık gibi, kırgın ve yalnız sahibinin tüm ruh hallerini anlatan bir varlığa dönüşüyor köpek. Kavukçu’nun öykülerinde bir Zen ruhu bulmam, bu “Doç” öyküsüyle başladı. Onun karakterleri, yaşadıkları evlerle, çevredeki bitkilerle ve özellikle de hayvanlarla bütünleşen, kendi benliklerini başka varlıklarda tanıyan kişiler. “Horoz sesiyle uyandım. Ama asıl gürültüyü yapan kargalardı. Arka bahçede ve bahçenin dışındaki ağaçlarda gagalaşıp şakalaşıyor olmalıydılar. Sevinçliydiler, çünkü gece bitmişti.” Bir başka öyküde köpek “...uyuyormuş gibi yatıyor. Nasıl yorgun, nasıl küskün” ifadeleri yine hayvandan çok onu sahiplenen kişiyi tanımlıyorlar.

Yazarın hayvan-insan bütünleştirmesini en çok “Ürkek Böcek” ve “Gelintavuk” öykülerinde hissediyoruz, ama bütün öykülerdeki hayvan imgesinin önemini “Madenci” berraklaştırıyor. Bu öyküde her koyunun sahibi tarafından bilinmesi, yüzlerce koyun arasında her birinin tekliği konusunu işliyor yazar. “Köylülerden birine, ‘Bunlar birbirine karışmıyor mu?’ dedim. Yüzüme şaşkınlıkla baktı, ‘Niye karışsın ki?’ dedi. (...) Ama arada otlakta unutulan, kaybolanlar da oluyormuş. Onun da başına gelmiş. Bir akşam ağıla döndüklerinde bakmış, bir koyun eksik. ‘Her akşam sayarak mı ağıla sokarsın koyunları?’ dedim. ‘Yoo,’ dedi, ‘hiç saymam ki... onu göremedim. Göremeyince de eksik olduğunu anladım.’ Bu kez şaşırma sırası bendeydi, ‘Nasıl yani,’ dedim, ‘sen bütün koyunları tanır mısın?’ ‘Tanırım tabii, herkes koyunlarını tanır.’” Kavukçu’nun öykülerinde doğa ve hayvanların insanın yalnızlığının simgesi haline geliyorlar. “Boynuz Bıyıklı Baba” adlı öyküde güvercinler, “Düşkaçıran”da inekler, “Bir Yılbaşı Öyküsü”nde kirpiler, hep öykülerin en can alıcı motiflerinde yer alıyorlar.

Hayvanlardan çok söz ettik ama aslında Kavukçu’nun ana teması, başlıklardan da anlaşılacağı gibi kaçmak, kovalamak ve yakalanmak (belki bu sözcükler de av-avcı akla getirerek hayvan-insan ilişkisine bağlanabilir.) Kaçış, genelde insandan ve toplumdan kaçış; sığınılan yer, doğal ortamda hayvan ve yabani insanlar arasına gidiş; kaçılan kişi ise genelde bir kadın. Aslında belki sevilen ve özlenen ama aynı zamanda acı veren bir kadın. Öykülerde en çok hissedilen kahramanın yalnızlığı. Cemil Kavukçu’nun öyküleri okura çok şey yaşatan, çok şey düşündüren öyküler. Çizilen insan portreleri kırılgan ve çok inandırıcı. Tema altında toplanmış izlenimi verdiği için öykülerden özellikle hoşlandığımı söylemeliyim.

akafaoglu@yahoo.com

DÜŞKAÇIRAN

Cemil Kavukçu

Can Yayınları, 2011


(Bu yazı Radikal Gazetesi Kitap ekinde yayımlanmıştır.)

08 Ocak 2011

Stephen Greenblatt "Shakespeare Olmak"


SHAKESPEARE OLMAK ya da OLMAMAK

William Shakespeare’in doğduğu ve çocukluğunun geçtiği Stratford-upon-Avon’un sokaklarında gezerken, evlere ve insanlara bakıp düşünüyordum, o zamanlar nüfusu iki bini geçmeyen bu küçük kasabada doğan bir çocuk acaba nelerden etkilendi de insanlığın gördüğü en büyük şairlerden biri olabildi? Sıradan bir kasaba bu akıl almaz üstün yeteneği yaratacak özelliğe sahip miydi? Galiba Shakespeare’in derinliğini anlamak için, bir nebze onu anlamaya gereksinim duyuyoruz, bunun için de hayatını anlamak ve tanımak istiyoruz. Ne yazık ki ne yazdığı bir mektup ne de tuttuğu bir günce kalmış günümüze, belki de bu yüzden merakımız iyice kamçılanıyor. Sonunda çoğumuz “Aşık Shakespeare” filminin senaryo yazarları Marc Norman ve Tom Stoppard gibi eserlerindeki kahramanların izinde onu aramaya başlıyoruz. Günümüzün en saygın Shakespeare uzmanlarından, Harvard Üniversitesinin ünlü edebiyat hocası Stephen Greenblatt, Shakespeare’in hayatını anlatmak için aynı yola başvurmuş. Shakespeare Olmak adlı biyografik denemede Shakespeare’in hayatını adeta eserlerinin içinde aramaya girişmiş.

Edebiyat çevreleri Stephen Greenblatt’ın adını 1990’larda Yeni Tarihselcilik akımıyla duydu. Aslında 1980’lerden beri önemli kuramlar geliştirmiş, edebiyat yapıtına yeni bir bakış kazandıran kuramlar öne sürmüş bir edebiyat tarihçisi olarak biliniyordu fakat Yeni Tarihselcilik kuramı gerçek anlamda 90’larda popüler oldu. Greenblatt, Yeni Tarihselcilik kuramında edebiyat eserini yazıldığı dönemin kültürel ve toplumsal koşulları ışığında ele alır; yazarın tüm bilgileri, eseri aydınlatan data olarak görülür. Bu arada bir yandan da okuru öne çıkartır çünkü Yeni Tarihselcilik okurun (ya da eleştirmenin) koşullarını, kültürel bakış açısını, önyargılarını da dahil eder okumaya. Başka deyişle bir edebiyat eserini okumak, tarihi bir dönemi anlamaya yol açar. Ancak algılama nesnel değil, özneldir. Eserde anlatılan dönemin episteme’si (bilgi toplamı) ile okunan zamanın belirleyici özellikleri bir arada ele alınır.

Yeni Tarihselcilik Uygulaması

Greenblatt Shakespeare Olmak kitabında, Yeni Tarihselcilik kuramına uygun bir yaklaşımla Shakespeare’in hayat hikayesini yazmış. Bu eseri yazma dürtüsünü belki en iyi şu açıklama anlatıyor: “Shakespeare’in hayatını inceleme dürtüsü, oyunlarının ve şiirlerinin sadece başka oyunlar ve şiirlerden değil de, ilk elden, bedeninden ve ruhundan doğduğuna dair güçlü bir izlenim uyandırmalarından kaynaklanır.” Greenblatt’a göre, Shakespeare’in dizeleri çok doğal bir biçimde ardındaki insana götürür okuru. Eserlerin ve kahramanların izinde bir hayat öyküsü kurgulamayı başarmış. Yazarın kullandığı teknik, Shakespeare’in hayatıyla paralel olarak olası tüm olayları ve tarihsel gerçekleri, şairin eserlerinden faydalanarak yeniden oluşturarak sunmak. Örneğin Shakespeare bebekken annesinin ona hangi ninnileri söylediğini elbette bilemeyiz, ama Shakespeare’in King Lear ya da Aşkın Boşa Giden Emeği gibi eserlerinde kullandığı ninniler ile 1560’lı yıllarda annelerin bebeklerine söylediği ninnilerinin bilgisini birleştirerek bir fikir oluşturabiliriz. Greenblatt’ın yaptığı tam da bu; edebiyat yapıtı içinde tarihsel ve kişisel bilgilerin bir nevi dedektifliği.

Benzer bir diğer örnek olarak Greenblatt, 1570’lerde, Shakespeare henüz küçük bir çocukken Stratford’a gelen gezgin tiyatro gruplarının hangi oyunları sahnelemiş olabilecekleri üzerinde fikir yürütmüş. Buradan yola çıkarak, babasının bacakları arasında yere oturmuş beş yaşında, merakla sahne üzerindeki dinsel içerikli ahlak oyunlarını izleyen bir Will (aile içinde bu isim kullanılıyor olabilir) hayal etmeye başlıyor yazar. Bu örneklerden anlaşılacağı gibi, kitap sadece tarihsel ve edebi bilgilerle değil aynı zamanda hayal gücüyle de yeniden bir yaşam kuruyor. Greenblatt’ın çoğu tümcesi bu yüzden “... olmalı” şeklinde bitiyor. “Will her zaman annesi ve babasının yanında, açık arazide olmalı” ya da “ilk kez on altı yaşında görmüş olmalı” ya da “gitmiş olduğunu sandığımız...” gibi başlayan kurgulamalar ışığında gelişiyor anlatı. Başka yerlerde de yazar “on altı yaşındaki çaylak şair ve oyuncu ile kırk yaşındaki Cizvit’i birlikte otururken hayal edelim...” gibi bir format kullanıyor. Hayal ederek başladığı (ama tabii çoğu zaman çok doğru temeller üzerine kurulmuş hayaller bunlar) bir sahneyi geliştirerek, içine gerçek karakter yerleştiriyor ve onların olası sohbetlerini, kavgalarını, hatta aşklarını düşlüyor. Bu hayaller başka bir yazarın elinde fazlasıyla spekülatif sonuçlar doğurmaya itebilecekken, Shakespeare ve çağı hakkında bilinebilecek herşeyi bilen biri olarak Greenblatt, çok hoş bir yeniden yaratmaya yol açıyor.

Az Bilgiden Sonsuz Bilgiye

Shakespeare ve ailesi hakkında bugün kesinlik kazanmış bilgi sayısı fazla değildir. Bazı kilise kayıtları (doğumlar, vaftiz törenleri, evlilik ve ölümler) ile belediye kayıtları (tapu işlemleri, borçlar ve resmi görevler) dışında bilgi araştırdığımızda, piyes ve şiirlerine bakmak zorunda kalırız. Stephen Greenblatt’ın kurguladığı biyografi bu açıdan bakıldığında sadece NeoKlasik edebiyat hakkında bilgi vermekle kalmıyor, bir çağın yaşam koşullarını da göz önüne getiriyor. İlk bölümlerde alışması zor gibi görünen, parçalanmış bir anlatıyla karşılaşıyoruz, çünkü Greenblatt fazla bilgisiyle her sözcüğe, her deyime ve her fikre adeta parantez açarcasına anlatıyor. Ancak yazarın diline alıştıktan sonra büyük bir keyif vermeye başlıyor anlatı. Çocukluk yılları ve Stratford’ta yaşamın anlatıldığı ilk birkaç bölüm belki daha çok tarih meraklılarının ilgisine çekecektir fakat Shakespeare Londra’ya gittikten sonrasını anlatan bölümler her okurun ilgisini çekecek türden. Bu yüzden, eğer ilk başlarda sıkılan okurlar bile ortalarında geldiğinde çok zevk alacaklardır.

Shakespeare Olmak, 2004 yılında, bir süre çok satanlar listesinde kalarak şaşkınlık yaratmıştı. Galiba kimse, bir Shakespeare uzmanın yazdığı hayli akademik bir biyografi çalışmasının geniş okur kitlesinin zevkine uygun düşeceğini sanmıyordu. Oysa kitap beklenenin üzerinde ilgi gördü. Bunun nedeni tam da anlatmaya çalıştığım gibi, bir hayat hikayesi hayal ettiği için bence. Bilinen bir ya da iki kesin bilgiden yola çıkarak, yazarın salt hayal gücünü ve derin bilgisini kullanarak kurgu yaratması, sanırım tüm okurlara ilginç geldi. Kitabı Türkçe çevirisinden okumak da çok zevkli. Son yıllarda yeni tür bir çeviri tekniği dikkatimi çekmeye başladı, yazarın dilindeki samimiyeti aktarmayı aynen başaran ve çeviri kokusu yaymadan yapılan başarılı çalışmalar bunlar. Aslında gözüme çarpan birkaç hata vardı, örneğin “grammer school,” “dil okulu” diye çevrilmiş, aslında “ilk öğretim okulu” için kullanılan bir deyimdir. Ayrıca Shakespeare’in Lucrece’ye Tecavüz adlı eseri bir oyun değil, bir öykü-şiir’dir (narrative poem), bu küçük detaylara rağmen kişilikli ve akıcı bir çeviri olduğunu eklemek gerekir.

SHAKESPEARE OLMAK / Stephen Greenblatt / Çeviri: Cem Alpan / Can yayınları, 2010 / 416 sayfa.


(Bu yazı Radikal Kitap'ta 1 Ocak 2011 tarihinde yayımlanmıştır.)

Pedro Mairal "Kayıp Parça"



Latin Amerika edebiyatı 1960’larda beklenmedik bir çıkış yakaladı. Julio Cortázar, Gabriel Garcia Márquez, Carlos Fuentes, Mario Vargas Llosa gibi o yılların genç yazarları, sonraki yıllarda “Latino Boom” diye adlandırılacak çıkışlarıyla tüm dünya edebiyatını etkileyen Büyülü Gerçekçilik gibi akımlara neden oldular. Cortázar dışında hayatta olanlar bugün çoktan 70 yaşını geçtiler ama hâlâ Latin Amerika edebiyatı önemini koruyor. Bu yazarların eserleri ülkeleriyle aynı anda tüm dünya dillerine çevriliyor ve yayımlanıyor. Son yıllarda Latino Boom’un takipçilerinin kimler olacağı merak ediliyordu. Bu hafta yayımlanan Kayıp Parça romanının yazarı Arjantinli Pedro Mairal kuşkusuz adı anılacak yazarlardan biri olacak. 1970 doğumlu yazar, şimdiden çok sayıda ödül kazanmış, aslında adını andığımız Latin yazarlardan çok farklı, sade bir dilde yazıyor fakat yeni kuşak yazarlarda gördüğümüz yalın anlatı tekniğiyle dikkat çekiyor.

Kayıp Parça karmaşık olmayan, sade bir öykü çevresinde kurgulanıyor. Annelerinin ölümü ardından Buenos Aires’teki işlerini birkaç günlüğüne bırakıp doğup büyüdükleri kasabaya gelen ellili yaşlardaki iki kardeş, geride kalan malları ve evi düzenlemek niyetindeler; ama tüm bunlardan daha önemlisi, ulusal kültürel hazine ilan edilen babaları ressam Salvatierra’nın eserlerini ortaya çıkarmaktır. Roman, Salvatierra’nın oğlu Miguel’in ağzından anlatılıyor, babasının resimlerini düzenlerken bir yandan babasını yeniden tanıyor, diğer yandan yıllardır gizli kalmış aile sırlarını öğreniyor. Babasından asla “baba” diye söz etmeyen, sadece Salvatierra diyen Miguel, böylece mesafeli baba-oğul ilişkisini anlamamızı sağlıyor. Salvatierra tam anlamıyla sıradışı bir ressam. Küçük bir çocukken geçirdiği ağır kaza sonunda konuşma yetisini yitirdiği için, kendini ifade etme biçimi olarak resim yapmaya başlıyor. O günlerde köye yerleşen anarşist Alman ressam sayesinde resim teknikleri öğreniyor fakat Salvatierra o denli hızla öğreniyor ki, ustası resmi ve tüm malzemelerini ona bırakıp gidiyor. Salvatierra, Alman ressamın bıraktığı tuval bezini kesmeden sonuna kadar tüm ruloyu kullanarak ilk eserini yapmaya yirmi yaşında başlıyor. Bundan sonra da tuval bezlerini kesmeden boyamaya devam ediyor. Sonunda altmış yıl hiç durmadan yaptığı resimler, koca rulolarla birbirlerinden bağımsız olmayan süreklilik içinde, kilometrelerce uzun bir yapıt çıkıyor ortaya. Aslında Salvatierra tüm hayatını resme döküyor. Ülkesinin savaşları, doğası, aile yaşamları, çocukları, yolculukları, herşey bu rulolar içinde resmedilmiş şekilde duruyor.

Gerçekten Kurguya

Kayıp Parça’nın kahramanı Salvatierra’nın çocukluğu, bugünlerde bazı eserleri Pera Müzesinde sergilenen Diego Rivera’nın hayat öyküsü ile benzerlik taşıyor. Diego Rivera, iki yaşındayken ikiz kardeşinin ölümü ile tüm aile sarsılır, küçük Diego da konuşmamaya başlar. Konuşmak yerine odasının duvarlarına ikiz kardeşinin resimlerini çizmeye koyulur. Akıllı ve duyarlı bir kadın olduğunu anladığımız annesi, küçük Diego’ya kızacağına, ona renkli kalemler ve boyalar alır, duvarları dilediğince boyaması için teşvik eder. Diego zamanla sadece kardeşini değil, herşeyi duvarlarda resmetmeye başlar. Sonunda duvarlar kendini ifade edeceği araçlar olmuştur. Diego Rivera dünya çapında ün kazandığında, en çok duvar resimleriyle tanınan bir sanatçı olmuştur.

Pedro Mairal’ın tamamen kurgusal kahramanı Salvatierra, bu yönüyle Diego Rivera’yı anımsatıyor. Konuşmak yerine tüm hayatı yansıtan resimlerle yeni bir ifade biçimi buluyor kendine. “Eğer babamın o tabloyu yapmaya altmış yıl harcadığını söylersem, sanki devasa bir eseri tamamlamaya ant içmiş gibi bir anlam çıkar; altmış yıl boyunca tablonun babamı oluşturduğunu söylemek daha uygun olur” diye açıklıyor kahramanın resim yapma güdüsünü. Salvatierra ressam olarak da kendini bir akımın içinde görmüyor: “Kendisini her zaman diğer kuyunun kurbağası olarak hissetmişti: figürcülerin arasında figür karşıtı, Buenos Aires’lilerin arasında taşralı, kuramcıların arasında icracı. Üstelik o dönem enstalasyon (yerleştirme) ve happenings (doğaçlama) zamanlarıydı; bunlar Salvatierra’ya uzak estetik anlayışlardı.”

Bu romanda dikkat çeken özelliklerin başında, yazarın resimleri anlatırken kullandığı dil geliyor. Genelde görsel sanatlar başka formda ifade edildiklerinde, güçlerini yitirirler, Mairal’ın anlatısında adeta okurun gözleri önünde canlanan yapıya dönüşüyorlar. Özellikle aile trajedilerinin (örneğin çocuk ölümü ya da büyüyen çocuğun evden ayrılışı) resme yansıyış biçimleri, Salvatierra’nın ne denli güçlü duygular aktardığını anlamamızı sağlıyor. Aile hayatından günlük sahneler bazen metrelerce uzun ifadelerle yaşanmışlık hissi veriyor. Renklerin, figürlerin böylesine canlı kılınması, romanı son derece görselleştiriyor ve sanki resme bakar gibi okunan bir roman çıkıyor ortaya.

Resimlere bakan anlatıcı ise, “bazen babamı ilk kez tanıyormuşum gibi bir hisse kapılıyorum” diye aktarıyor duygularını. Ardından sormadan edemiyor “(b)ütün bunlara, aynı anda kendi kendime birçok şeyi sorarak bakıyordum. Bu yaşamlar, insanlar, hayvanlar, gündüzler, geceler, felaketler yumağı neydi? Ne anlama geliyordu? Babamın hayatı nasıl geçmişti? Neden böylesi korkunç bir uğraşa girişme ihtiyacı duymuştu? (...) Her şeyi babam gibi devasa biçimde yapmam ya da hiçbir şey yapmamam gerektiğine inanıyordum. İtiraf ediyorum ki birçok sefer hiçbir şey yapmamayı yeğledim ve bu da beni bir hiç olduğumu hissetmeye götürdü.” Anlatıcı Miguel, sadece Salvatierra’yı değil, kendisini da ilk kez tanıyor gibi. İlk kez hayatında kendine varlık soruları yöneltiyor.

Roman, varlık arayışlarına değiniyor ama aslında çok heyecanlı bir kovalamaca da başlıyor. Babasının dev yapıtının bir bölümünün eksik olduğunu fark edince, Miguel onu aramaya başlıyor. Romanın büyük bir kısmı bu kayıp parçanın peşinde gelişiyor. Bu bölümlerde yazar gerilimi çok yerinde kullanarak, adeta bir polisiye tadı katıyor romana. Ayrıca kayıp parçayı ararken, bir sürü aile sırları ortaya dökülüyor. Romanı sürükleyici ve beklenmedik sürprizlerle dolu hale getiriyor. Romanda sadece, hangarı ucuza almaya çalışan, açgözlü, mal düşkünü, Baldoni karakteri biraz klişe geldi. İntikam duygusunun nedeni anlaşılmadığı gibi, bu denli büyük bir kayba yol açması da mantısız geliyor. Bunun dışında kurgu çok sağlam, çevirisi de son derece başarılı. Özellikle güzel sanatlara ilgi duyan okurların çok seveceği bir roman.


KAYIP PARÇA / Pedro Mairal / Çeviren: Süleyman Doğru / Sel Yayınları, 2010


(Bu yazı Radikal gazetesi kitap ekinde yayımlanmıştır)

(Pedro Mairal'ın fotoğrafı Clara Muschietti tarafından çekilmiştir.)

20 Aralık 2010

Yasunari Kavabata "Dağın Sesi"


DAĞIN SESİ

Japon edebiyatının saygın yazarlarından Yasunari Kavabata’nın hayat hikayesi, trajik bir roman denli kurgusal gelir insana. İyi eğitim görmüş doktor babasını iki, çok varlıklı bir ailenin kızı olan annesini ise daha dört yaşına basmadan kaybeder. Kayıpları bununla kalmaz, on beş yaşına geldiğinde, hayatında sadece bir kez görebildiği ablasını, babaannesini ve dedesini de kaybetmiştir. Ağır bir yalnızlık duygusuyla lise yıllarında yazmaya başlar. Öykü ve romanlarındaki ölüm ve yalnızlık temalarının kaynağında büyük olasılıkla ilk elden deneyimlenmiş acı yatar.

Kavabata, Japon edebiyatının 20. yüzyıldaki en önemli temsilcilerinden biri olmasına rağmen eserleri sık çevrilmez Türkçe’ye. Daha önce yazarın “Bin Beyaz Turna,” “İzu’lu Dansçı Kız” ve “Kyoto” romanlarını okumuş biri olarak, sıklıkla sözü edilen “Dağın Sesi” ile Gabriel Garcia Marquez’in “Benim Hüzünlü Orospularım”da gönderme yaptığı “Uyuyan Güzeller”i merak ediyordum. “Dağın Sesi” sonunda yeni bir çeviriyle (İngilizce’den) yayımlandı. Sadece yazarın önemli eserlerinden biri olmakla kalmayan, çağdaş Japon edebiyatının da başyapıtları arasında yer alan bir eser “Dağın Sesi.”

Roman, yaşlanmaya başlayan Şingo adlı kahramanın aile fertleriyle ilişkileri temelinde gelişir. Şingo mesafeli durduğu otuz yıllık ikinci eşi, boşanıp iki çocuğuyla babasının yanına dönen hırçın kızı, çapkın oğlu ve güzel geliniyle birlikte yaşar. Aile içinde sorunlu olmayan tek ilişkiyi geliniyle kurmuştur Şingo, karısı ve çocuklarını yakın bulmaz kendine. Çünkü Şingo gelinini, ilk eşine benzetir; ilk eşi aynı zamanda şimdiki karısının kızkardeşidir. Çok sevdiğini anladığımız güzel karısının ölümünden sonra destek olmak için gelen, kendisinden bir yaş büyük baldızı sonradan ikinci eşi olur. (Bu noktada bir başka otobiyografik benzerlik söz konusu, Kavabata’nın annesi de ilk evliliğini Kavabata’nın amcasıyla yapıyor, onun ölümü ardından Kavabata’nın babasıyla evleniyor.) Kadının bir yaş büyük olduğunu ve çirkinliğini birçok kereler tekrarlar yazar. Oysa Şingo gençliğinde çok yakışıklı bir adamdır, ölen ilk karısı da zarif ve güzel bir kadındır. Sanki Şingo’nun hayatındaki uyum, karısının ölümü ile bitmiştir. Şimdi çirkin denilecek bir kadınla evlidir, kızı ise “hiç güzel sayılmayacak” bir kadındır, ayrıca kocasını terk edip eve dönerken yanında kendine benzeyen küçük yaramaz kızını ve bebeğini de getirmiştir. Sanki üç nesle yayılan bir çirkinlik olarak algılar onları Şingo. Bu arada yakışıklı oğlu, evde güzel karısını bırakıp metresine gitmekte sakınca görmez. Şingo’nun çevresi kürtajlar, evlilik dışı bebekler, aldatan kocalar, sevgilisini döven erkekler, savaşta kocasını kaybetmiş kadınlarla dolu olduğu için, tüm bunlardan kendini suçlar. Bir baba, çocuklarının mutsuzluğundan ne kadar sorumludur? Şingo bu soruyu birkaç kez sorar. Özellikle çocuklarının mutsuz evlilikler yapmış olmalarında kendini suçlu bulur.

Roman Şingo’nun unutkanlığı ile başlar. Artık eskisi gibi sağlıklı olmadığının farkındadır. Hafızasının da hızla zayıfladığını, anılarını hatırlamakta zorlandığını anladığı yaştadır. Kravatını seçerken uzun süre kararsız kalır, balıkçıda deniz salyangozu alırken kaç tane alması gerektiğine karar veremez, ancak sadece zihni karışık bir yaşlı adam değildir, bazı yetilerini de kaybetmeye başlamıştır, papyonunu nasıl bağladığını bir türlü hatırlamaz. Kendini en iyi gençlerin yanında hisseder. Alışveriş yapan iki genç fahişenin neşeyle balık seçmeleri hoşuna gider. Kendisi gibi sabah çok erken saatlerde kalkan, ev halkı uyurken başbaşa vakit geçirdiği gelini ile neşeyle ağaçlardan, komşu bahçedeki ayçiçeklerinden, fırtınadan ve dağlardan söz eder. Gençliğinde bakmaya fırsat bulamadığı şeylere ancak şimdi bakıyor gibidir.

Kavabata, Şingo’nun geçmiş hayatını, gördüğü rüyalar ve hayaller içinde geri dönüşler halinde verir. Hafızası gücünü yitirmeye başladığı için, hatırladığı bazı anıları analiz etmeye çalışırken gösterir Şingo’yu. Örneğin gençliğinde, dağın gürlediğini duyduğu bir ana döner, duymuş ya da duyduğunu sanmıştır fakat asıl önemli olan, o anın yarattığı duyguyu yeniden hissetmesi ve anlamasıdır. Günlük hayatının sıradanlığı içinde rüyaların uyandırıcı etkisini hisseder. Rüyalardan başka Şingo’yu doğa ve gençliğin de uyardığını görürüz.

“Dağın Sesi,” Kavabata’nın İkinci Dünya Savaşından sonra yazdığı ilk roman. Yazar yeni estetik arayış içine giriyor ve daha önce denemediği bazı ifade tekniklerini ilk kez bu eserinde kullanıyor. Özellikle parçalanmış hissi veren bölümlerle (bölümler arasında ne kadar zaman geçtiğini tesadüfen anlıyoruz) zamanın akıcılığını hissettiriyor. Geçen zamanı belli belirsiz doğadaki değişimlerle anlatmayı seçiyor. Bazen bahçedeki bir ağacın yapraklanışı, komşu bahçede açan ayçiçekleri, eylül başında beklene fırtına gibi doğa olayları sayesinde ayların hatta yılların geçtiğini anlıyoruz. Ayrıca Şingo okul arkadaşlarının cenazelerine gidiyor. Cenazeler Şingo’nun her yıl dünyada daha yalnız kaldığını gösteriyor adeta. Yaşlanan her insan gibi bilip tanıdığı dünyanın yavaş yavaş öldüğünü hissediyor.

Bu yaşam portresi içinde geliniyle Şingo arasında olağandışı bir yakınlık başlıyor. Asla sözcüklere dökülen bir aşk ya da cinselliğe dökülen fiziksel bir yakınlık değil, sadece birbirlerinde huzur bulan iki insan olarak görüyoruz onları. Kocasının aldatmalarına dayanamayıp bebeğini aldıran ve evi terk eden gelini, kocası özür dilediğinde değil, Şingo’dan bir telefon geldiğinde eve dönmeye karar veriyor. Kayınpederi aradığında “sizi ne kadar çabuk görürsem, eve dönmem o kadar kolay olur” diyor. Tokyo’nun merkezindeki büyük parkta buluştuklarında eve döneceğini söylüyor gelini: “Ama siz aramasaydınız...’ diye başladığı cümleyi bitirmiyor. Aslında genelde duygularını açıkladığı konularda tutuk davranıyor ve tümcelerini tamamlamıyor. Yazar bu yakınlığı değerlendirmeyi tamamen okuruna bırakıyor. Belki bastırılmış aşk, belki de olağandışı sevgiyle bağlı bir baba-kız ilişkisi. Ne Şingo ne de gelini duygularını sözcüklere dökmediklerinden hep gizemli kalan bir ilişki.

Şingo’nun karısıyla ilişkisi ise tamamen uzak ve bulanıktır. Çok horladığı için karısının yanında uyuyamaz ve de tiksinir karısından. “Bu gece keyifsizdi. Işığı açıp karısına profilden baktı ve onun boğazına yapıştı. Karısı biraz terlemişti. Şingo karısına sadece horladığında dokunuyordu. Bu durum çok keyfini kaçırmış gibiydi.” Tiksintinin ardında ilk karısının ölümünün yattığını düşünmek yanlış olmaz. Çirkin bulduğu kızına bakarken de eğer ilk karısının çocuğu olsaydı belki güzel olurdu diye düşünür. Hatta güzel eşiyle çocukları olsaydı gelini gibi güzel olurdu diye düşünür, gelinine yakınlığının altında yatan bir neden de budur. Onu eski karısına yakınlaştırır, hem güzelliğiyle hem de varlığıyla.

Roman simgelerle dolu bir anlatıma sahip ama Kavabata o denli sade bir dil kullanıyor ki, kurgu da basit ve net görünüyor bu sayede. Duygular ne denli yoğun olurlarsa olsun, içtenlikle anlatıldığı için herkes tarafından anlaşılacak, her okurda belli duyguları uyandıracak bir güce sahip oluyor. Bu sefer Kavabata okurken, ne kadar temel insani duyguları merkeze aldığını görmek şaşırttı beni. 1949’da yazmaya başladığı “Dağın Sesi” savaş sonrası Japon burjuva toplumunu anlatıyor ama bir yandan da değişmez insan halini temel alıyor. Kahramanları dünyanın herhangi bir yerinde, herhangi bir çağda yine benzer duyguları yansıtacak denli güçlüler. Romanın en önemli kusuru çevirinin İngilizce’den yapılmış olması. İngilizce’de abla-kızkardeş, enişte-dayı-amca için aynı sözcükler kullanıldığı için, bu durum çok rahatsız edici çeviri hatalarına neden olmuş. Ayrıca Türkçe “sen” ya da “siz” hitap şekilleri ilişkiler açısından çok belirleyicidir. Japonca’da nasıldır bilemiyorum ama İngilizce bu ayırımın olmaması yüzünden aşırı saygılı davranan bir sekreter patronuna sen diyebiliyor, çok yakın dostlar siz diye hitap ediyorlar. Zorunlu durumlarda çevirilerin ikinci el dilden yapılmasına karşı değilim ama araya sadece dilsel ve kültürel kayıplar değil önemli kurgusal hatalar çıktığında affedilmez oluyor.

DAĞIN SESİ / Yasunari Kavabata / Çeviren: Dost Körpe / Doğan Kitap


( Bu yazı 27 kasım 2010 tarihli Radikal Gazetesinin Kitap ekinde yayımlanmıştır.)

İsmail Gezgin "Cinsellik ve Erotizm"


TANRILARLA SEKS

Arkeolojik buluntuların geçmiş çağların toplumları hakkında bilgi verdiğini biliriz ama günümüz arkeologları, en az toplumsal bilgiler kadar bireysel detaylara da önem vermeye başladılar. Bugün, eski çağları anlamak için sadece objeleri değerlendirmenin yetersiz kaldığını biliyoruz, buluntuların metin, sanat eserleri, gündelik objeler ve mimari yapılarla birlikte değerlendirilmesi çok önemli bir yeniliktir. Gerçekten de birey göz ardı edildiğinde, tarihi ancak uzak kavramlarla anlayabiliriz. Oysa günlük hayatın kişisel detaylarıyla insanlaştırılmış tarih bilincinin önemi, ne denli vurgulansa azdır.

Arkeolog İsmail Gezgin, bu çağdaş yöntemle yazdığı “Antik Yunan ve Roma Sanatında Cinsellik ve Erotizm” başlıklı kitabında, ender işlenen cinsellik konusunu, sanat eserleri, mitoloji, felsefe ve tarih metinleriyle birlikte ele alarak ortaya çok yönlü bir eser çıkarmış. İlkçağ insanının çıplaklık, fahişelik, eşcinsellik, aşk gibi konulara nasıl baktığı hakkında etraflıca bilgi vermekle kalmıyor, bazı önyargılarımızı da düzeltiyor. Yunan ve Roma dönemleri boyunca iktidarların sanıldığı kadar özgürlükçü olmadığı, “ayıp”, “günah” ve yasakların o dönemlerde de bireye baskı yaptığını anlıyoruz. İsmail Gezgin kitabında o dönem yapılmış çok sayıda eseri inceliyor: vazo ve tabak gibi objeler üzerindeki desenler, ünlü heykeltraşların yapıtları, tragedya ve komedyalar, ve hepsinden önemlisi Hesiodos’tan Ovidius’a mitoloji destanlarını ele alıyor ve bu eserlerden örnekler veriyor. Bu kitabı okurken arkeolojiğe yalıtılmış objeler bütünü olarak bakmayıp, buluntuları sosyal yaşam, kültür ve hatta binlerce yıl önce yaşamış bireylerin en özel hayat öyküleri eşliğinde bakmanın faydasını açıkça görüyor okur.

Sapkınlık ve Yozlaşma

Tek Tanrılı dinler aleminde, ilkçağ cinselliğinin ne denli yozlaşmış olduğunu dile getirme geleneği vardır. İlkçağ cinselliği hakkındaki genel kanı, her tür sapkınlığa izin verildiği için -- Pompei örneğinde olduğu gibi -- dev uygarlıkların çöktüğüdür. Tüm cinsel davranışların özünde ahlak yoksunluğu aranır adeta. İsmail Gezgin, çağın ahlaki inançlarını Platon, Aristoteles gibi düşünürlerin metinlerinden ve Sofokles, Aristofanes gibi yazarların oyunlarından örneklendirerek, aslında durumun hiç de sanıldığı gibi olmadığını ortaya koyuyor. Söylenebilecek tek şey, belki de farklı ahlak kurallarının ahlaktan yoksunluk zannedildiği olabilir.

İlkçağın pagan kökenlerini kavramak için her şeyden önce bereket simgelerini anlamak gerekiyor. Doğurgan ana tanrıçanın göğüsleri ve bereketin dünyadaki simgesi phalus formu, tek Tanrılı dinlerin egemenliğinde gelişmiş zihinler tarafından salt cinsel organ olarak algılanabilir oysa insanın doğa karşısındaki gücünü temsil eden çok çok önemli kültürel sembollerdir. “Cinsellik ve Erotizm” kitabının büyük bir bölümü, sanat ve inanç objelerinde bu simgelerin kullanımlarını anlatıyor. “Phallosu açıklamak için ihtiyaç duyulan en önemli kavram berekettir. Yaşamak için karnını doyurmak zorundaki biyolojik varlık olan insanın, en başından beri ihtiyaç duyduğu şey berekettir. Söylenenlerin aksine insan bereketi, kendi biyolojik yapısında bulmuştur.”

Aşk Yok, Seks Var...

Simon Goldhill, Aşk, Seks ve Tragedya adlı eserinde, “klasik Yunan’da Romeo ve Juliet yoktur” der. Gezgin de, Goldhill’in bu sözlerini bölümlerden birinin başlığında kullanmış. İlkçağın çok sayıda ünlü aşk öyküsü vardır aslında, Paris ve Helen gibi kahramanlar aşkları için büyük riskler altına girmişlerdir, bu yüzden belki burada yazarın vurgulamak istediği, ilkçağda aşkın romantize edilmediğidir. Gerçekten de antik zamanlarda aşkın cinsellik boyutu bugün olduğundan çok daha fazla vurgulanmıştır. Başka bir deyişle, bu kitaptan da anlaşılacağı gibi, bu çağın insanı için cinsel ifade bulmamış aşk yoktur. Elbette bu “aşk” yok anlamına gelmez ama aşk cinsel ifadenin bir uzantısıdır. Görnünen o ki, ilkçağ cinsel davranışlarını anlamak, başka çağlarda aynı konuyu incelemekten daha önemli olabilir: Hem bireyin duyguları bizi toplumsal kültüre götüreceği için, hem de davranışlardan toplumsal sınıf farklılıklarını ayrımsayabileceğimiz için. Cinsel imgeleri anlamak bir kültürü anlamak için nasıl zorunluysa, cinsel davranışları anlamak da bireylerin toplumdaki yerlerini anlamak açısından aynı derecede önemlidir. Kitaptaki bilgiler, bu toplumlardaki bireylerin konumunu çok güzel ortaya koyuyor; sınıfsal farklılıklar cinsel davranışlarda ne denli etki yapıyor görmemizi sağlıyor. Örneğin toplumda üç farklı sınıf fahişeliğin gelişmiş olması, sosyal yapı hakkında da önemli bilgi veriyor. Yazar, sınıfsal farklılıkların cinsel davranışlardaki etkisini birkaç bölümde ele alıyor, böylece cinsellikten bahsederken aslında toplumun başka gerçekleri de ortaya çıkıyor. Mitolojik öyküler zaten bol miktarda çapkınlık ve aldatma içerirler, bu davranışlara yakından bakarak toplumsal gerçekler hakkında fikir edinmek kaçınılmazdır. Gezgin, kitabına görsel malzemeler ekleyerek, antik çağ toplumları hakkında geniş açılı bir resim sunmayı başarıyor.

Kitapta eleştirilecek bir küçük konu, kurgusal metinlerle gerçek yaşam öyküleri arasındaki anlatıda ayrım yapılmamış olması. Mitolojik kahramanlar ve tarihi kişiler peşpeşe anlatıldıklarında, hangisi gerçekten yaşamış (Perikles gibi) hangisi kurgusal (Herakles) belli olmuyor. Elbette mitolojik öyküleri bilen okurlar için tanrıçalar, efsanevi kahramanlar tanıdık gelecektir fakat konuya yabancı okur için Atina şehir devletinin ünlü politikacıları kurgusal karakterler gibi görünebilir. İlkçağ ele alındığında tarihsel gerçeklerle kurgunun karışması, sıklıkla karşılaşılan bir durumdur. Bu sorunu kitapla ilgili bir kusur olarak görmeme rağmen hemen eklemeliyim ki, tüm antikitenin efsanevi öykülerle dolu şekilde anlatılmış olması, kurgu tadında bir okumaya dönüşüyor.

Kitabın sonlarına doğru daha üstten bakan, toplumdaki cinsel davranışlar hakkında yazarın izlenimlerinin bulunduğu bir sonsöz okumayı umuyordum. Yazarın kuşkusuz yıllardır üzerinde çalıştığı konuları içeriyor kitap. Bunu bilginin hoş bir şekilde içselleştirilmiş olmasından kolayca anlıyoruz. Bir konuda bunca yoğunlaşmış bir yazarın mutlaka kendine has bir bakış açısı geliştirmiş olacağını düşünmek yanlış gelmedi bana, bu durumda da yazarın bunların anlatılmasının bugün neden önemli olduğunu söylemesi hoş olurdu diye düşündüm. Tüm bunlar ışığında, “Cinsellik ve Erotizm” her okur tarafından zevkle okunacak, antik çağlarla daha önce hiç ilgilenmemiş okurlara bile cazip gelecek bir kitap.

ANTİK YUNAN ve ROMA SANATINDA CİNSELLİK ve EROTİZM / İsmail Gezgin / Alfa Yayınları, 2010 / 278 sayfa.


(Bu yazı Radikal Kitap'ta 11 Aralık 2010 tarihinde yayımlanmıştır.)

Can Eryümlü "Elif! Elif!"

ELİF! ELİF!

İzmirli bir adam, bir sabah yarı uyanık rüyalarına devam eder. Karısı kendinden önce kalkmış, kahvaltı hazırlıyor belki de gazete okuyordur. Adam ise rüyasında aşk tanrıçası Afrodit ile sevişmektedir. Aslında herşey sıradan bir gün gibi başlar. Adının Engin olduğunu öğrendiğimiz adam antikacıdır, çok sevdiğini anladığımız karısı Elif ile iki yıl kadar önce evlenmiştir. Herşey, bir adamın antikacı dükkanına girip değersiz bir kutuyu almasıyla başlar. Engin kutuyu gerçek değerinin çok üstünde bir fiyata sattığı için, müşteriyi aldattığı düşüncesi bütün gün içini kemirir. Sonunda müşteriden aldığı paranın bir kısmını iade etmek üzere adamın ofisine gider fakat Engin’in bu dürüst davranışından etkilenen adam, ona borçlu olmadığını söyler. Adam da dürüst olmaya karar vererek, kutudan çıkan bir avuç elması Engin’in önüne masaya yayar.

Bu noktadan sonra Engin’in hayatı başka bir gerçeklik dünyası içinde devam eder. Mutfakta bir arkadaşıyla sohbet eden karısı onu görmez, duymaz, hissetmez; artık karısı Elif ile aynı dünyayı paylaşmıyorlardır. Aklına gelen ilk düşünce, öldüğü ve hayaletinin dünyada kaldığı olur. Bir başka düşünce, karısının ölmüş olabileceğidir. Ancak, kısa zamanda, Elif ile Engin’i ayıranın ölüm olmadığı anlaşılır. Farklı zaman dilimlerinde, birbiriyle iletişim kuramayan iki paralel dünyada hapis kalmışlardır. Telefonla aradığında Elif’in sesini duyar ama ona kendi sesini duyuramaz. Elif de aynı şekilde Engin’e ulaşamaz. Buna rağmen her ikisi de İzmir’deki günlük hayatlarından kopmuş, yeni hayatlara sürüklenmeye başlamışlardır.

Can Eryümlü’nün yeni romanı “Elif! Elif!” bu heyecanlı tempoyla başlar. Roman, iki ayrı zaman diliminde, birbirinden kopuk görünen iki konu çevresinde dönüşümlü olarak akar. Engin ve Elif ayrı yolculuklara çıkarlar -- arayış ya da iç yolculuk da denilebilir -- ve yolculuk tamamladığında bir noktada buluşacaklarının sinyalini verirler. İlginç olan, ne Engin ne de Elif yola kendi isteğiyle çıkar, adeta olayların akışı içinde sürüklenirler. Engin zengin bir kadının ultra lüks teknesinde, Elif ise Harran’da bilge bir kadının evinde başlar yolculuğa. Roman bu içiçe geçen iki yolculuğu anlatırken okuru da zaman içinde yolculuğa çıkarır. Mitolojiden, efsanelerden, tanınmış kahramanlardan öyküler sunar. Bazıları eski çağların ve insanoğlunun en eski inançlarının hikayeleridir, bazıları da şatafatlı yüksek sosyeteye ait. Bir bakarsınız, cep telefonları, gösterişli yatlar, pahalı lokantalar, içkiler antik çağların öykülerine sızmış, ya da bazen tam tersi gerçekleşerek, tanrıçalar, mitolojik kahramanlar bugüne gelmişler.

Can Eryümlü’nün “Zamanın Bittiği Yer” ve “Ben, Zaman Tanrısı” romanlarını okumuş olanların tanıdığı lezzetler “Elif! Elif!”de de benzer şekilde yer alıyor. Herşeyin rüya olabileceği ya da her rüyanın gerçek olabileceği bir öykü kuruyor Eryümlü yine. İlk başta kişisel bir yolculuk olarak görünen Engin ve Elif’in yolları, aslında zaman içinde yapılan yolculuklar. Birçok tanıdık kahramanla karşılaşıyoruz bu yolculuklar sırasında. Romanı keyifli yapan araya serpiştirilmiş bu hikayeler. Engin ile Elif’in aşkını merkeze almasına rağmen, başka birçok aşk hikayesi barındırıyor roman. En başta Apollon ile Astate -- ya da bilinen diğer adıyla Afrodit’in -- aşkı ya da ilkçağın en önemli siyasi figürlerinden Perikles ile bir genelevde büyümüş olan Aspasia’nın aşkı, ilk akla gelenler. Aşk hikayeleri dışında yerlerin de hikayeleri anlatılıyor: Harran, Mikonos, Tinos, Andros gibi kentler, adalar, tüm tarihsel hikayeleriyle, efsaneleriyle giriyorlar romana. Peygamberlerin, azizlerin hikayelerini anlatarak, yüzyıllar içinde gezinti yaptırıyor okura Eryümlü.

Roman boyunca iki paralel akış olarak görünen Engin ve Elif’in hikayeleri, ilginç anlarda buluşuyor ve örtüşüyorlar. Bunlar ilk başlarda daha gizli şekillerde gerçekleşiyor, örneğin Elif’in iyileşme sürecinde yardımcı olan Sibel (Anadolu’nun en köklü inançlarındaki bereket simgesi ana tanrıça Kybele’den başkası değil) Engin’in bulunduğu tekneye gelip gelecek falı okuyan çingene de aynı zamanda. İki öyküde beliren bir başka karakter ise Apollon ile Astarte’nin oğlu Mustafa. Sibel ile Mustafa bilgelik ışığıyla Engin ile Elif’in yollarını aydınlatan rehberler. “İlahi Komedya”da Dante’nin rehberliğini yapan Vergilius ile Beatrice gibi, her iki yolcuyu, onlar fark etmeden koruyan ve doğru yöne sevk eden karakterler.

Romanın ikinci yarısı “Ve Sonrası...” başlığını taşıyor. Bu bölümde sürpriz yaparak, martı Jonathan gibi başka romanların kahramanları çıkıyor karşımıza. Burada artık Engin ve Elif’in başlardaki sorularının yanıt bulduğunu görüyoruz. Elif, durumu Engin’den önce kavrıyor. Başına gelenleri, zamanın dışına itilmek olarak adlandırıyor. “Zamanın dışına çıkarılmış olmanın ne demek olduğunu kavrar gibiydi Elif. Kavramak, özünü anlamak anlamında değil, bir zaman çorbası içine düşmüş olduğuna aymak, dönemlerin iç içe girmişliğine uyanmaktı. Önüne atılan girift yumağı çözmek için yapabileceği bir şey yoktu. Olanlar kendiliğinden olup duruyordu.” Bu durumda sağlam durup, yolun onu götürdüğü yere sürüklenmesi tek mantıklı yoldur.

“Elif! Elif!”, İlyada destanının başında ozanın ilham için tanrıya adadığı satırlar benzeri bir şekilde açılıyor. Burada yazar, ona ilham veren esin perilerine -- şairlere ve filozoflara -- bir küçük dua ile açılış yapıyor. Homeros gibi bu ilk satırlarda sesini duyuruyor okuruna. Bundan sonra romanın içinde birkaç kez yine duyuyoruz anlatıcının sesini. Genelde her şeyi bilen, hatta bazen yargılayan bir sese dönüşüyor. Roman kahramanlarının bilmediklerini bilmesi, yaşananları mesafesiz anlatışı anlatıya kendine has bir özellik veriyor fakat bazen de bir sonraki sürprizi engelleyen öğe olabiliyor. “İzmir kendi bildiği yaşamı sürdürüyordu. Eh, sen de şen olasın be İzmir şehri!” (s. 32) sözleri örneğin, bir roman karakterine değil, anlatıcıya ait. Bu tür müdahale anlatıyı bazen basitleştirebiliyor. Başka türlü bir müdahale de kahramanlar yerine karar verişinde seziliyor. Örneğin, Engin ilk kez tekneye bindiğinde, kamarasını gezerken “yatakların baş uçlarında birer Chagal ve Goya tabloları”nın asılı olduğu söyleniyor. Hemen ardından, “gerçek olmalıydılar” sözü aynı şekilde gereksiz bir değerlendirme gibi görünüyor.

Zaman, Eryümlü’nün romanlarında kahramanlardan biridir. Zaman tanrısı Kronos olarak yaşananlara hükmeder ya da bazı bireyleri dışına atan bilinç sahibi bir sistem olarak karşımıza çıkar, her halukarda yazarın metinlerine düşünsel boyut katan en önemli unsur olarak görülmelidir. Can Eryümlü’nün efsaneleri bu denli iyi bilmesi, Anadolu destanlarını böylesine içselleştirmiş olması her zaman okurun hayranlığını uyandıracak denli kuvvetlidir. Özellikle efsaneleri bugüne taşıması, kendimizi binlerce yıldır süren aşkların, kavgaların içinde görmemizi sağlar.

ELİF! ELİF! / Can Eryümlü / Pupa Yayınları, 2010 / 446 sayfa.


(Bu eleştiri 4 aralık 2010 tarihli Radikal Kitap'ta yayımlanmıştır.)

13 Kasım 2010

Murat Gülsoy "Tanrı Beni Görüyor mu?"


BİRİ BENİ GÖRÜYOR, ÖYLEYSE VARIM!

Ressam ve heykeltraşların formla oynamayı edebiyatçılardan daha fazla sevdiklerini söylemek yanlış olmaz gibi geliyor. Yüzlerce yıl kalıplaşmış formla yazılanları düşününce, bazı geleneklerin ne denli zor kırıldığını anlıyor insan. Halbuki bir öyküyü anlatmanın sayısız yolu olmalı. Her öykü anlatıcı, her öykü için yeni form denemesine girişebilir; ayrıca dil, öykü anlatıcının elinde tek araç olmak zorunda değil. Murat Gülsoy’un yeni öykü kitabı “Tanrı Beni Görüyor mu?” bu düşünceleri aklıma getirdi çünkü yazar farklı form arayışlarıyla yazmış öyküleri.

Kitapta yer alan öyküleri kabaca ikiye ayırmak mümkün. İlk başta, yazarın sevdiği ve artık imzasını taşıdığı söylenebilecek üst metne sahip öyküler geliyor. İkinci yarıda ise öyküyü farklı şekillerde anlatma girişimleri taşıyan öyküler var. Görsel malzeme kullanılan öykülerde psikolojik çağrışımlarla yazılmış izlenimi veren fotoğraf-betimlemeleri ve çizgi-öyküler (belki çizgi-roman gibi “çizgi-öykü” de girer artık kullanıma) yer alıyor. Ayrıca ilginç denemeyle bir Van Gogh tablosu sözcüklere dökülüyor. Elbette sözcüklere dökülürken öyküsü de çıkıyor tablonun. Ama önce üst-metin formatındaki öykülere bakalım. Bu öykülerde bir yanda anlatıcının gerçekliği diğer yanda da kurguladığı öykünün gerçekliği karşılaşır. Hatta çoğunlukla bu ikisi birbirine karışır. Kurgunun mekanı ile kurgulayanın mekanları birleşir.

TROMPE-L’OEİL

Kitabın kapağında İspanyol ressam Pere Borrell del Caso’nun ünlü tablosu “Eleştiriden Kaçış” (1874) yer alıyor. Bu tam da Murat Gülsoy’un öykülerini anlatan bir resim. Bu resimde yoksul olduğunu varsayabileceğimiz küçük bir oğlan çocuğu tablonun dışına çıkıyor. Gözlerini kocaman açmış çocuğun büyük bir heyecan ve şaşkınlıkla tablonun dışına baktığını görüyoruz. Çerçevenin dışına taşan sağ ayağı, elleri ve başının çerçeve üzerinde gölge bırakması, çerçeve dışında bir gerçeklikle karşılaştığını düşündürüyor bakan kişiye. Karanlık bir hapsolmuşluk duygusu var tablonun içinde. Çocuk bu durumda karanlık ve kısıtlanmış gerçekliğinden çıkıp yeni bir gerçeklikle tanışıyor. Özgürlüğüne ya da kendi varlığına kavuşma anı da denilebilir.

Göz aldanması anlamına gelen Fransızca Trompe-l’oeil deyimi, çerçeveyi dahil ettiği türlerde yanılsamayı arttırıcı bir etki yaratır. Görüntü ve algılama oyunları üzerine kurulu resimler, kurgusal mekan ile gerçekliğin en hoş bileşimleridir. Algılayan kişinin gerçeklik sınırlarını zorlarlar. Gülsoy bu kitaptaki birkaç öyküde bu resimdeki gibi kurgusal gerçeklik üzerine oyunlar kurar. Öykünün dışına taşan karakterler, öykünün yazarını öykü içine hapseden kurgular, kendi dışındaki dünyayı merak eden kahramanlar, tanrı-yazarlar, vb... Gülsoy’un önceki öykü ve romanlarından tanıdığımız oyunlardır. Bu kitaptaki öyküler içinde de çok sayıda gerçeklik kaymaları yer alıyor. Örneğin, kitaba başlığını veren “Tanrı Beni Görüyor mu?” bu türden bir öykü. Aynı resimdeki çocuk gibi bu öykünün kahramanları kendileri dışında bir gerçekliğin farkına varıyorlar. Bir başka öykünün kahramanı Fırat: “Sizin gerçekler dünyasına, kim bilir benim gibi ne hayal ürünü şeyler karışmıştır! Yok, ama siz her şeyin en doğrusunu bildiğinizi düşünüyorsunuz. Hayır, yanılıyorsunuz ve beni de yanıltamayacaksınız: Adım Fırat. (...) Depo sorumlusuyum. Bekarım. Otuz üç yaşındayım. Bir süre önce insanlar, gerçek olmadığımı söylemeye başladılar. Yüzüme karşı. hayatın hikaye, diyorlar. Onlara inanmıyorum” sözleriyle varoluşsal sorununu dile getirir. Yine başka bir öyküde “Şimdi ben ağır hareketlerle çay servisi yaparken, o bana bakarak bu okuduğunuz metni yazıyor. Bana acıyor galiba. Aldırmıyorum. Yazdıklarını uzaktan izlemekle yetiniyorum. Yazının çıkışsız bir labirent olduğunu anlaması için daha çok zaman geçmesi gerek.”

Varoluşsal sorgulamalardan söz ettik fakat yazar bunları tek bir şekilde ele almıyor. Birbirine karışan sadece yazar ile kahraman olmuyor. Bazen “Karanlıkta” adlı öyküde olduğu gibi “ben” ile “sen” birbirlerine karışıyorlar. Karakter karşısındakinde kendi benliğini bulabiliyor. Ya da “74 Mercedes”de olduğu gibi karakter rüya içinde yeni bir varlık kazanıyor. Bu öykülerde uyku halinde bulanık düşünceyle netlik kaybediliyor.

GÖRSEL ÖYKÜLER

Buraya kadar sözünü ettiğim öyküler, aslında Murat Gülsoy okurlarının yakından tanıdığı türden. Bu kitapta bir de daha az kaleme alınan, daha deneysel bir grup öykü daha var ve bence asıl çekici olan bunlar. “Ekici” benim en hoşuma giden öykü oldu bunlar içinde. Bu öyküde, görme engelliler için yazılı metinleri işitsel ortama uyarlayan bir şirketin talebiyle Vincent Van Gogh’un 1888’de yaptığı “Ekici” tablosu sözcüklerle anlatılıyor. Bir resmi, renk ve biçimleri kullanmadan ve hiç yorum yapmadan anlatmanın aslında resimdeki en önemli öğeleri dile getirmek olduğu, başka deyişle gerçekte ressamın anlatmak istediği öykünün de ancak böyle anlaşılacağı ortaya çıkıyor. Bu öykünün hoş yanı, görünen resim dokunma, koku, ses gibi diğer duyulara yönlendirildiğinde, görsel anlamın zenginleştiğini göstermesi. Yazının başında sözünü ettiğim farklı anlatım şekilleriyle öyküleri dile getirme derken bunu kast etmiştim. “Bize Kuşdili Öğretildi” ve “In Medias Res” öyküleri de bu açıdan ilginç öyküler. Sözcükler dışında öykü anlatma yollarına başvuruluyor.

“Tanrı Beni Görüyor mu?” çok güzel öykülerin yer aldığı bir kitap. Kitap hakkında yapılabilecek tek eleştiri, yer yer yaratıcı yazarlık kursları tarzında ev ödevi hissi vermesi. Çeşitlilik belki tek bu noktada kusur yaratıyor. Yine de Murat Gülsoy günümüzün usta öykücülerinden biri ve bu kitap bir kez daha bunu kanıtlıyor.

TANRI BENİ GÖRÜYOR MU? / Murat Gülsoy / Can Yayınları, 2010


(Bu yazı eksik bir şekilde 13 Kasım 2010 tarihli Radikal Gazetesinin Kitap ekinde yayımlanmıştır.)

Demiryolu Öyküleri

DEMİRYOLU ÖYKÜLERİ

Öykü kitapları arasından en büyük ilgiyi derlemelerin gördüğünü söylemek yanlış olmasa gerek. Derlemeler arasında da, ilk sıralarda, belli bir tema altına toplanmış öykü kitapları gelir kuşkusuz. Farklı yazarların, dönemlerin ve tarzların öykülerini bir arada bulmak okura hoş gelir. Bu hafta yayımlanan Demiryolu Öyküleri böyle bir derleme. Bu kitapta, neredeyse yüzyıla yayılan zaman diliminde öykücülüğümüzün kilometre taşları sayılan yazarları birlikte buluyoruz.

Tren yolculukları kendine has bir yalnızlık duygusu ve hüzün taşırlar. Yolculuk bazen ayrılık, bazen de kaçış anlamına gelebilir. Bir yolcu bilmediği bir yere gidiyordur, bir diğeri özlemle andığı evine, her ne şekilde olursa olsun, yollarda geçen zaman yabancıların arasında geçen zamandır. Gurbet zamanıdır. Özlem zamanıdır. Demiryolu Öyküleri’nde derlenen öyküler çok çeşitli ruh hallerini, çeşitli yolculukları anlatıyorlar.

YOLCULARIN ÖYKÜLERİ

Kitabı derleyen Kemal Varol, bir demiryolu işçisi babanın oğlu olduğunu söylediği önsözde, tren yolculuklarının yazara yola çıkma imkanı ve kullanışlı imgeler sunmakla kalmayıp “Anadolu’nun bozkır ve dağlarından geçen bu işaret fişeğini bütün çocukların aklına uzak yerleri düşürdüğü için” de sevdiğini anlatıyor. Tren gerçekten de çocukların zihninde Seçkide yer alan yirmi bir öyküde benzer konular ya da benzer ruh hallerine rastlıyoruz. Bazıları yolcular ve yolcuların diyaloğu, ilişkisi üzerine kurgulanmış. Trenleri benzersiz kılan bir özelliği, yolcuların karşılıklı koltuklarda oturmaları olabilir, böylece tanımadığı insanlarla göz göze gelerek uzun saatler geçirmek zorunda kalabilir yolcu. Çok sayıda öykü, yabancılarla dar bir alanı paylaşmanın getirdiği ruh halini anlatıyorlar. Sait Faik’in “Üçüncü Mevki,” Vüs’at O. Bener’in “Kibrit,” Erdal Öz’ün “Kuklacı” ve Tomris Uyar’ın “Yaz Suyu” öyküleri, yabancıyla yanıltıcı bir yakınlık içine düşme etrafında gelişiyor. Yolculuk dostluklarının garip ve aldatıcı yanına değiniyor bu öyküler. Gerçekten de insanların dostlarıyla konuşmadıklarını kompartıman paylaştıkları yolcularla konuşmaları şaşırtıcıdır. Kitaptaki bazı öyküler bu duyguyu öne çıkartıyorlar. Hayatın gerçekliği içinde tanıma imkanı olmayacak insanlarla kader birliği etmeye benzer tren yolculuğu. Hasan Ali Toptaş “Çift Çizgi” öyküsünde “gitmek fiilinin altını çift çizgiyle en güzel trenler çizebilirmiş” dedikten sonra “otobüs koltuğunda Ramses gibi kıpırdamadan oturanlara, yolculuk ediyor denemezmiş doğrusu. Sonra, trenler her zaman bir sır taşıma olasılığı taşırlarmış. İnsanlar vagondan vagona geçtikçe, tuvalete, restorana gidip geldikçe, ilginç şeylerle karşılaşabilirmiş insan.”

Yazarların satırlarında trenler şekilden şekle girerler: Sait Faik “...tren yolculuğu sıkıcı, yorucu, üzücü şey!” der kitaptaki öyküsünde. Bekir Yıldız ise “Raylar şıngırdadı. Kara vagondaki her insanın gönlüne bir el uzandı. Sıktı onları. Gurbet başlamıştı” diye başlatır tren yolculuğunu. Sabahattin Ali “her gün yüzlerce adamı bilmediği bir yerden alıp bilmediği bir yere götüren bu upuzun ve sonu olmayan demirler” diye betimler. Vüs’at O. Bener de “geldi neyse tren. Yığılır gibi. Ortalığı koyu, kapkara bir duman kapladı” sözleriyle anlatır. Kara dumanları ve metalin soğukluğunu hissettirir çoğu öykü. Genelde kış öyküleridir trenle gelen.

ISSIZ İSTASYONLAR

Yolcular kadar ıssız istasyonların anlatıldığı öyküler seçkinin önemli bir bölümünü oluşturuyor. Ayfer Tunç’un “Kar Yolcusu” ve Sabahattin Ali’nin “Ayran”ı ufacık istasyonda yalnız yaşayan, geçen trenden başka zaman belirteci (ilk kez kullanıyorum bu sözcüğü) olmayan istasyon memurları anlatılıyor. Tren nasıl gitmeyi anlatıyorsa, istasyon öykülerinde beklemek ve seyretmek öne çıkıyor. Bu durgun istasyonlarda hayatın geçmesi bekleniyor adeta. Mustafa Kutlu’nun “5402” adlı öyküsünde “Bozkırın bu küçük istasyonu neyi bekler? Hep gelip-geçecek olan bir şeyi bekler. Hayat sanki ve sadece bir ‘an’dır. Gelir-geçer... Bir nefes, göz açıp-kapamakla tamamlanan bir süreç” diye anlatır insanların inip binmediği küçük istasyonu. Trenlerde olduğu gibi, istasyonlarda da mevsim kıştır. Böyle olduğunda tek hareket noktası demir raylarıdır. Diğer yollar kapanmış, istasyonun sessizliği ve ıssızlığı artmıştır. İçine gömülmüş bir hayattır istasyonlarda yaşanan.

İstasyon temalarına Cemil Kavukçu’nun “Avludaki Tren” ile Faruk Duman’ın “Pancar Vagonları” da eklenebilir. Bunlarda bir çocuğun gözünden anlatılıyor tren ve istasyon. Demiryollarına yakın geçen çocukluk ve trenin kıyısında yaşamların tadını veriyor bu öyküler. Mustafa Kutlu “5402” öyküsünde “Lokomotifin yüren ürperten homurtusu, üzerinden sular damlayan yağlı-kara görüntüsü, beyaz buğulara bulanmış koca gövdesi, çocuk kalbimde sevimli bir dev imajı barındırıyor” çocuk gözüyle yaptığı betimlemelerde.

YAŞAMIN METAFORU OLARAK TREN

Kitapta yer alan öyküler içinde bir de treni yaşamın simgesi olarak kullanan metinler de var. Leyla Erbil’in “Konuşmadan Geçen Bir Tren Yolculuğu” ve Oğuz Atay’ın “Demiryolu Hikayecileri - Bir Rüya” öyküleri, “tren” “yol” ve “yolcu” kavramlarıyla oynuyorlar. Erbil’in öykü kahramanı “Yolcu Dost Kardeşiniz” diye imzalıyor bir mektubu; aynı kompartmana düşmüş yolcular gibi, hayatı birlikte yaşayanlar, birlikte yolculuk eden insanlar olarak anlatılıyorlar. Tren yolculuğu Erbil’in anlatısında sadece şehirleri, kentleri, sınırları birbirlerine bağlayan demiryollarından oluşmuyor, aynı zamanda tarihsel olarak bağlanıyor şehirler ve insanlar birbirlerine. Dolaşılan topraklar yüzlerce yıllık geçmişleriyle dolaşılan topraklardır. Sadece trenin penceresinden bakılan manzara değildir. Leyla Erbil’in bu öyküsünde en çok hissedilen şey, gezmeye davettir: “...doğuya uçsuz bucaksız toprak zamanlarına karışacağım...” der anlatıcı/yolcu. Oğuz Atay’ın öyküsünde ise yolcular okurlardır. Yolcular için yazar demiryolu hikayecileri. Bütün gün hikaye yazmak, gece ekspresine yetiştirmek, hiç uyumamak gerekir. Atay’ın yazıyı, ya da daha doğrusu yazmayı geçen zaman içinde duran, zamanla akmayan yazarlık eylemi olarak anlatması çok ilginç gelir. Tren gibi akan zaman, yazarı içine almamıştır; o, zamanın dışında kalmış, kendi kitlendiği zaman içinde varlığını sürdürür. Savaş trenle birlikte geçmiş, yazarın aşkı ise trenle gitmiştir. Üstelik yazar, “asık suratla hikayelerine göz gezdiren yataklı vagon yolcularına” öykü yetiştirmekten ne savaşın bittiğinin ne de sevgilisinin gittiğinin farkındadır.

Demiryolu Öyküleri’nde yer alan öykülerden hiçbirini daha önce okumamıştım. Belki bu yüzden öykülerin güzelliği beni çok sarstı. “Demiryolları komünizmdir” diyen cumhurbaşkanları yetiştiren bir ülkenin yazarlarının bu denli benzersiz hikayeler anlatmaları, öyküleri daha da güzel kıldı. Derleme eleştirilerinin sonunda en çok sevilen ve en beğenilen parçaları söyleme geleneği vardır, bu kitapta birkaç taneye indirgenmeyecek kadar önemli öyküler bir arada olduğu için, kitabı bütünlüğü içinde çok değerli bulduğumu söyleyeceğim.


DEMİRYOLU ÖYKÜLERİ / Hazırlayan: Kemal Varol / Sel Yayıncılık


(Bu yazı 15 ekim 2010 tarihli Radikal gazetesi Kitap ekinde yayımlanmıştır.)