ÜÇ BAŞLI EJDERHA
İstanbul’un tarihi anıtlarına baktıkça, kime niyet kime kısmet diye düşünmeden edemez insan. Örneğin, Vaftizci Ioannes Kilisesi kimler tarafından yıllar önce ne amaçla yapıldı, şimdi ise içinde namaz kılınan bir camii.
Leyla Erbil’in “Üç Başlı Ejderha” novellası İstanbul’un bu özelliğine dikkat çekiyor. Ülkelerini istila eden Perslere karşı kazandıkları zaferin bir anıtı olarak Yunan kent devletlerinin birleşip ele geçirdikleri kalkanları eriterek yaptıkları üç başlı burmalı sütun da bunlardan biri. Önceleri Delfi’deki Apollo tapınağında bulunan bu sütun, şimdi İstanbul’da kentin önemli anıtlarından biri olarak Sultanahmet Meydanında. Üç başlı yılan ya da ejderha hemen her çağda savaşçı amblemi olarak kullanılmıştır. İlyada’da kralların kralı Agamemnon’un da mavi üç başlı yılan figürü olan kalkanı anlatılır. Üç başlı yılan kin, zafer hırsı ve savaşı simgeler. Ejderha ise hemen her çağda savaşçı amblemi olarak kullanılmıştır.
Üç Nesil
Ama sanmayın ki “Üç Başlı Ejderha” sadece İstanbul’u anlatıyor. Nesiller boyu birbirine zincirlenen acıların hikayesini nefes nefese dinliyoruz Erbil’den. Birbirine dolanmış yılanlar simgesi bu kentin, bu ülkenin acılarını anlatmak için kullandığı bir yol. Roma, Bizans ve Osmanlı tarihi, üst üste, iç içe geçmiş bu öyküde, üç başlı ejderhanın bulunduğu yer medeniyetlerin doğduğu yerdir. Ama burada doğan bir bebek gibi masumiyet taşımaz, öç ve kinle beslenen, savaşarak varolan, yılanla simgelenen güçtür.
Bu küçük romanı Leyla Erbil, oğlunu yitirmiş bir annenin ağzından anlatır. Oğlu yoktur ama oğlu ile aynı örgütte çarpışmış “genç dost” dediği, onu arada bir görmeye gelen, hakkında fazla bir şey bilmediği, oğluyla yaşıt (!) bir genç adam vardır.
Garip bir biçimde anlatıcının annesi ve babası da yoktur, babasıyla aynı saflarda çarpışmış yaşlı Suzan ve Sami diye tanıdıkları vardır, ve onların apartmanının girişindeki eşikte peruk ve kara gözlüklerle boşlukta oturur. Aslında etrafındakiler ona kaybettiklerini hatırlatmaktan başka bir şekilde varlık göstermezler, onlar sevdiklerinin yerine koyamayacağı kadar uzaklardır, ayrıca onlarla karşılaşmak ya da onlarla konuşmak acısını hafifletmez.
Bir an için bu noktada durursak, anlatıcının babası ve oğlu arasında bir bağ kurduğunu düşünebiliriz. Çok az sayıda karakterin canlandırıldığı romanda anlatıcının bize sadece babasının örgütten dostu ile oğlunun örgütten dostunu anlatıyor olması rastlantı değildir. Bir çeşit babadan oğluna geçen miras gibi her nesli bir diğerine bağlayan unsurdur “örgüt.” Aslında buna belki bir kan davası olarak bakmak daha doğru olabilir. “Genç dost”tan bahsederken “tanıdığımda babasının omzunda mitinglere gelen minicik bir şeydi” diye tanıtılıyor, ardından da “bizhalk ‘Tek Yol Devrim’ diye çığırırken o ‘Çocuklara Dayak Yok!’ diye en tizinden küçücük hançeresinin...” diye tanımlama sürüyor.
Anlamadığı bir kavganın ortasına, babalarının omzunda gittikleri mitinglerde atılmış bu çocuk gibi, öldürülen oğlunun da benzer bir yaşam içinde büyüdüğünü anlıyoruz. Masum çocuğun ölümü teması bir kez daha yer alıyor öyküde “Potemkin Zırhlısı’nda Odesa Limanı’nın geniş taş merdivenlerinden aşağı denize doğru uçan çocuk arabasının ardından ses çıkarmadan çığlıklar atan ana,,, gene de ah bu sonuncu çığlık,,, bilir misin,,, gençken o çığlık,,, kuşaklar boyu gelmekte olan devrimin müjdecisiydi,,,” Burada günah ve suçluluk duygularını aşan, neredeyse kurban edilen çocuk düşüncesine kadar götürüyor.
Hiç dile getirmek istemez görünmesine rağmen anlatıcı kendi çocukluğu ile ilgili olarak da benzer bir anıyı anlatıyor “kampa gitmiştik,,, bir grup,,, anlaşan solcu ailesi,,, çadırlarda kalmıştık,,, üç gün,,, üçüncü gün,,, yok bu öyküye girmeyeceğim” bu öyküyü anlatamayarak acısının büyüklüğünü iyice hissettiriyor. Kendi de oğlu gibi henüz küçük yaşlarda savaşın ve düşmanın farkında. Ayrıca novellanın sonunda üç gün farklı bir anlam da kazanıyor.
O Hayat
Leyla Erbil’in yapıtlarını okurken hem bir akışa kapıldığımızı hissederiz hem de her sözcükte tökezleriz. Dili bozduğu yerlerde doğal olarak irkiliriz. “Üç Başlı Ejderha”da her iki şekilde okunan bir yapıt, hem bir nefeste hem de her sözcükte durarak.
İlk cümlelerin önemli olduğu söylüyor anlatıcı. Genç dostun da ilk cümlesi “Böylece o hayata bir süre daha dayanma gücü elde ediyorum”dur. Burada doğrusu bu hayata bir süre daha dayanma gücü olacakken, bir insanın kendi hayatını “o hayat” diye dile getirmesi, aşırı yabancılaşmanın ipucunu veriyor.
Bir de tabii her zaman Erbil’de olduğu gibi, bu metin asıl gücünü kuşkudan alıyor. Öykünün başında genç dost ile anlatıcının oğlu hep özdeşleştiriliyor. İlerleyen satırlarda önce neden intihar etmedin sorusu, ardından “ajan olabilir miydi?” ve de “nedir bilmem bu genç adamda yerine yerleştiremediğim” sözünde sadece annenin değil, bizim de kuşkularımız ayaklanıyor. Bir ölümün ardından doğal olarak özlem duyulur ama burada duyulan basit bir özlem değil, “genç dostun” çektiği acı öylesine yoğun ki sadece kendi çektiği işkenceler ve dostunu kaybetme olmadığını düşünerek, bunların ötesinde bir suçluluk duygusu aramaya başlıyor okur anlatıcı ile birlikte.
“Üç Başlı Ejderha” öyle bir öykü ki, birinci satırından itibaren bu acının başka türlü anlatılamayacağını biliyoruz. Üç virgülleri (yine üç rakamı) zorunlu görmeye başlıyoruz. Yazılı bir metni okur gibi değil, duraksayarak, kekeleyerek anlatılan bir öyküyü dinliyor gibiyiz. Sürekli bölünen ve parçalanan cümleler aynı novellanın sonuna yerleştirilen Kahramanmaraş Davasındaki duruşma tutanakları gibi gerçeklik duygusu yaratıyor.
Bir yanda ailesinden altı kişi öldürülmüş bir kadın, diğer yanda oğlunu işkence sonucunda kaybetmiş bir başka kadın. Farklı sosyal sınıflardan, farklı kültürlerin insanları olmalarına rağmen Galatasaray Lisesinin önünde bekleyen Cumartesi anneleri gibi ortak bir acıyla buluşuyorlar. Galiba Erbil’in romanlarından bu denli etkilenmemizin nedeni burada yatıyor, insanın deli, şeytansı ve günahkar olduğunu anlatırken, bizden hiçbir şey saklamıyor. Sonuçta bu açıklık tüm kirleri temizler berraklıkta parlıyor.
Üç Başlı Ejderha / Leylâ Erbil / Okuyanus Yayınları / Aralık 2005 / 110 sayfa.
26 Ocak 2006
24 Ocak 2006
Murat Gülsoy
SEVGİLİNİN GECİKEN ÖLÜMÜ
“... Öldün diyelim, uyudun,
Uyudun iy’ama, ya rüya görürsen. İşte işin püf yanı!
Bu ölümlü dağdağadan yakayı sıyırdıktan sonra,
O ölüm uykusunda kimbilir ne olmadık düşler
Göreceksin, bir düşün! İşte bu kaygıdır zaten
Ömrü onca uzun bir felaket haline getiren!”
William Shakespeare “Hamlet” çev.: Can Yücel
Çocukken, Çiftehavuzlar’daki evimizin bahçesinde bir kedi yavrulamıştı, yavrulardan biri diğerlerinden daha cılız ve sağlıksız görünüyordu. Hatırlıyorum da, hasta görünen o yavruya karşı diğerlerine hissetmediğim bir sevgi besliyordum. Belki korunmasız görünüşü, belki de acıma duygusu çoğaltıyordu sevgiyi, nedenini hâlâ çözebilmiş değilim ama emin olduğum bir şey varsa o da o kediye hissettiğim farklı türde bir sevgiydi.
Yıllar sonra hastanede geçirdiğim günlerde o yavru kediyi tekrar düşünme fırsatı buldum. Hasta ile hasta yakınları garip yeni bir ilişkiye giriyorlardı. Daha önce tanıdıkları -- ve belki sevdikleri -- insanı şimdi yeni bir biçimde karşılarında görüyorlardı, bu da doğal olarak sevgi ayarlarında değişim anlamına geliyordu. Sanırım bu durumda hastaya karşı duygular değişmiyordu ama zaten var olan duygular yoğunlaşıyordu.
Hasta Başında
Bu hafta okuduğum Murat Gülsoy’un “Sevgilinin Geciken Ölümü” romanı bu temayı işliyordu. Roman kahramanı Cem, bir kaza sonunda bitkisel yaşama geçen karısı Serap’ın bakımını üstlenmiştir. Bir süre hastanede kaldıktan ve bakım için gerekli olan bilgileri edindikten sonra karısını eve çıkartır. Bu arada evi, hastane odası gibi steril tutmaya çalışır. Evdeki yeni yaşam düzeni, hastanın bakımı temelinde gelişir. Gün geçtikçe ziyaretlerine daha az kişi gelir ve gün geçtikçe Cem yalnızlaşır.
Roman, Cem’in sabaha karşı gördüğü bir rüya ile başlıyor ve hasta başında geçen bir günü anlatıyor. Başta dile getirilen kısacık rüyada Cem’in ölüm ile yaşam arasındaki gelgitlerinin imgesini yakalıyoruz. İki kadın arasında sıkışmış yaşamında bir tarafta ölüm onu dibe çekerken, diğer yanda yaşam, tüm albenisiyle onu bekliyor.
Genelde tek düze geçen Cem’in bu günü biraz farklı. İlk başta karısının nefret ettiği babası ziyaretine geliyor, ardından en yakın dostları ve son olarak da, yıllar önce hayatını haber yaparak gündeme getirdiği eski bir zanlı ile görüşüyor. Bu arada en az bu konuklar kadar önemli, bir de mektup alıyor. Mektubu aldığı kişi, onu yaşama bağlayan ince iplerden biri.
Habla Con Ella
“Sevgilinin Geciken Ölümü,” hemen Pedro Almodovar’ın “Konuş Onunla” (2002) filmini akla getiriyor. Romanda da filmden ad vermeden (s. 80) söz ediliyor. Film, roman için önemsiz bir gönderme olarak bırakılmış olsa da, aslında çok önemli bir noktayı görmemizi sağlıyor. Almodovar’ın filmi, derin koma halinde kliniğe yatırılan iki kadın ve onlarla ilgilenen iki erkek etrafında gelişiyor. Filmde bitkisel olmalarına rağmen iki kadın da arzulanmayı sürdürüyor, hatta biri hasta bakıcı tarafından hamile bırakılıyor. Yönetmen özellikle kadınların temizlik ve bakım anlarını fetiş yaratan bir gözle veriyor; çok uzun giyinme (giydirilme) sahnelerinde de pürüzsüz ciltleri, parlak saçları, renkli giysileriyle göz alıcı görünüyorlar. Romanda ise durum farklı. Cem için Serap artık hiçbir çekicilik taşımıyor hatta bakımı sırasında itici geldiği, tiksindirdiği bile oluyor.
Filmi düşündüren başka noktalar da var, örneğin filmdeki Marco gibi Cem de eski bir gazeteci. Yine filmdeki gibi, sevdiği kadının hayatında başka bir erkek var; hem de bu erkeğin etkisinden, gücünden ya da sevgisinden habersiz. “Konuş Onunla” filminde insanın yalnızlığa karşı direnci öyküyü çok güzel kılıyordu. Gülsoy’un romanında da aynı türden direnç görüyoruz. Zaten roman kahramanına hayattan bir insanın ne isteyebileceği sorulduğunda, “yalnızlığa bir çare” yanıtını veriyor. Tüm roman aslında bu yalnızlık üzerine odaklanmış: orada varmış gibi duran ama aslında orada olmayan bir varlık, aynı zamanda varlığına çok gereksinim duyulan bir varlık. Bu yüzden Almodovar’ın filmindeki hasta bakıcı karakterin bedenle yetinmesi, Cem için yeterli değil.
Metafizik Arayışlar
Bilinçsizce yatan birini anlatırken Murat Gülsoy, daha önceki öykü ve romanında görmediğimiz denli varlık ve hiçlik sorununa değinecek alan bulmuş. Ruh var mıdır? Yaşamın anlamı nedir? İnsan hayattan ne ister? gibi ontolojik soruların yanı sıra, romana tat veren aşk üzerine de okuru düşünmeye itmiş. İnançları zayıf biri olarak betimlenen Cem, bu yeni düzende hayatın anlamını sorgulama gereği duydukça arkasındaki yazarın hayatı sorgulamasını da okur duyuyor. Mucizelere ya da kadere inanmak gibi bir kolay çıkış cazip görünse de Cem bu yolları seçmekte kararsız davranıyor.
Aslında romanı kendine sorular yönelten yazar olarak okumak mümkün, yazarın kendince geldiği noktada sorguladığı düşünceler zinciri olarak görebiliriz, ayrıca romanın içinde yer alan uzunca bir mektup tam bu türden bir sorgulama yapıyor. Bir sonuç çıkarmak ya da bir neden bulmak için değil, bunları sormanın zamanı geldiği için.
Bu açıdan bakıldığında roman okura vaat ettiğinden fazlasını veriyor. Cem’in kendine yönelttiği sorular (ya da Aslı’nın mektubunda Cem’e yönelttiği sorular) orta yaşlarda hepimizin kendimize sorduğumuz sorulara benziyor hatta bu soruları yeniden sormamıza yarıyor. Murat Gülsoy’un yapıtlarında hep dikkat çeken şeylerden biri okuru kendi yaşamı içinde düşünmeye itmesi. Bu romanda da bolca yapıyor bunu, neredeyse bir psikoloji testi yapar gibi sık sık durup “ben ne yapardım bu durumda” diye sormamızı sağlıyor.
Sevgilinin Geciken Ölümü / Murat Gülsoy / Can Yayınları / 2005 / 199 sayfa.
“... Öldün diyelim, uyudun,
Uyudun iy’ama, ya rüya görürsen. İşte işin püf yanı!
Bu ölümlü dağdağadan yakayı sıyırdıktan sonra,
O ölüm uykusunda kimbilir ne olmadık düşler
Göreceksin, bir düşün! İşte bu kaygıdır zaten
Ömrü onca uzun bir felaket haline getiren!”
William Shakespeare “Hamlet” çev.: Can Yücel
Çocukken, Çiftehavuzlar’daki evimizin bahçesinde bir kedi yavrulamıştı, yavrulardan biri diğerlerinden daha cılız ve sağlıksız görünüyordu. Hatırlıyorum da, hasta görünen o yavruya karşı diğerlerine hissetmediğim bir sevgi besliyordum. Belki korunmasız görünüşü, belki de acıma duygusu çoğaltıyordu sevgiyi, nedenini hâlâ çözebilmiş değilim ama emin olduğum bir şey varsa o da o kediye hissettiğim farklı türde bir sevgiydi.
Yıllar sonra hastanede geçirdiğim günlerde o yavru kediyi tekrar düşünme fırsatı buldum. Hasta ile hasta yakınları garip yeni bir ilişkiye giriyorlardı. Daha önce tanıdıkları -- ve belki sevdikleri -- insanı şimdi yeni bir biçimde karşılarında görüyorlardı, bu da doğal olarak sevgi ayarlarında değişim anlamına geliyordu. Sanırım bu durumda hastaya karşı duygular değişmiyordu ama zaten var olan duygular yoğunlaşıyordu.
Hasta Başında
Bu hafta okuduğum Murat Gülsoy’un “Sevgilinin Geciken Ölümü” romanı bu temayı işliyordu. Roman kahramanı Cem, bir kaza sonunda bitkisel yaşama geçen karısı Serap’ın bakımını üstlenmiştir. Bir süre hastanede kaldıktan ve bakım için gerekli olan bilgileri edindikten sonra karısını eve çıkartır. Bu arada evi, hastane odası gibi steril tutmaya çalışır. Evdeki yeni yaşam düzeni, hastanın bakımı temelinde gelişir. Gün geçtikçe ziyaretlerine daha az kişi gelir ve gün geçtikçe Cem yalnızlaşır.
Roman, Cem’in sabaha karşı gördüğü bir rüya ile başlıyor ve hasta başında geçen bir günü anlatıyor. Başta dile getirilen kısacık rüyada Cem’in ölüm ile yaşam arasındaki gelgitlerinin imgesini yakalıyoruz. İki kadın arasında sıkışmış yaşamında bir tarafta ölüm onu dibe çekerken, diğer yanda yaşam, tüm albenisiyle onu bekliyor.
Genelde tek düze geçen Cem’in bu günü biraz farklı. İlk başta karısının nefret ettiği babası ziyaretine geliyor, ardından en yakın dostları ve son olarak da, yıllar önce hayatını haber yaparak gündeme getirdiği eski bir zanlı ile görüşüyor. Bu arada en az bu konuklar kadar önemli, bir de mektup alıyor. Mektubu aldığı kişi, onu yaşama bağlayan ince iplerden biri.
Habla Con Ella
“Sevgilinin Geciken Ölümü,” hemen Pedro Almodovar’ın “Konuş Onunla” (2002) filmini akla getiriyor. Romanda da filmden ad vermeden (s. 80) söz ediliyor. Film, roman için önemsiz bir gönderme olarak bırakılmış olsa da, aslında çok önemli bir noktayı görmemizi sağlıyor. Almodovar’ın filmi, derin koma halinde kliniğe yatırılan iki kadın ve onlarla ilgilenen iki erkek etrafında gelişiyor. Filmde bitkisel olmalarına rağmen iki kadın da arzulanmayı sürdürüyor, hatta biri hasta bakıcı tarafından hamile bırakılıyor. Yönetmen özellikle kadınların temizlik ve bakım anlarını fetiş yaratan bir gözle veriyor; çok uzun giyinme (giydirilme) sahnelerinde de pürüzsüz ciltleri, parlak saçları, renkli giysileriyle göz alıcı görünüyorlar. Romanda ise durum farklı. Cem için Serap artık hiçbir çekicilik taşımıyor hatta bakımı sırasında itici geldiği, tiksindirdiği bile oluyor.
Filmi düşündüren başka noktalar da var, örneğin filmdeki Marco gibi Cem de eski bir gazeteci. Yine filmdeki gibi, sevdiği kadının hayatında başka bir erkek var; hem de bu erkeğin etkisinden, gücünden ya da sevgisinden habersiz. “Konuş Onunla” filminde insanın yalnızlığa karşı direnci öyküyü çok güzel kılıyordu. Gülsoy’un romanında da aynı türden direnç görüyoruz. Zaten roman kahramanına hayattan bir insanın ne isteyebileceği sorulduğunda, “yalnızlığa bir çare” yanıtını veriyor. Tüm roman aslında bu yalnızlık üzerine odaklanmış: orada varmış gibi duran ama aslında orada olmayan bir varlık, aynı zamanda varlığına çok gereksinim duyulan bir varlık. Bu yüzden Almodovar’ın filmindeki hasta bakıcı karakterin bedenle yetinmesi, Cem için yeterli değil.
Metafizik Arayışlar
Bilinçsizce yatan birini anlatırken Murat Gülsoy, daha önceki öykü ve romanında görmediğimiz denli varlık ve hiçlik sorununa değinecek alan bulmuş. Ruh var mıdır? Yaşamın anlamı nedir? İnsan hayattan ne ister? gibi ontolojik soruların yanı sıra, romana tat veren aşk üzerine de okuru düşünmeye itmiş. İnançları zayıf biri olarak betimlenen Cem, bu yeni düzende hayatın anlamını sorgulama gereği duydukça arkasındaki yazarın hayatı sorgulamasını da okur duyuyor. Mucizelere ya da kadere inanmak gibi bir kolay çıkış cazip görünse de Cem bu yolları seçmekte kararsız davranıyor.
Aslında romanı kendine sorular yönelten yazar olarak okumak mümkün, yazarın kendince geldiği noktada sorguladığı düşünceler zinciri olarak görebiliriz, ayrıca romanın içinde yer alan uzunca bir mektup tam bu türden bir sorgulama yapıyor. Bir sonuç çıkarmak ya da bir neden bulmak için değil, bunları sormanın zamanı geldiği için.
Bu açıdan bakıldığında roman okura vaat ettiğinden fazlasını veriyor. Cem’in kendine yönelttiği sorular (ya da Aslı’nın mektubunda Cem’e yönelttiği sorular) orta yaşlarda hepimizin kendimize sorduğumuz sorulara benziyor hatta bu soruları yeniden sormamıza yarıyor. Murat Gülsoy’un yapıtlarında hep dikkat çeken şeylerden biri okuru kendi yaşamı içinde düşünmeye itmesi. Bu romanda da bolca yapıyor bunu, neredeyse bir psikoloji testi yapar gibi sık sık durup “ben ne yapardım bu durumda” diye sormamızı sağlıyor.
Sevgilinin Geciken Ölümü / Murat Gülsoy / Can Yayınları / 2005 / 199 sayfa.
23 Kasım 2005
ölüm... yine ölüm
"Kötülükten korunmanın birçok yolu vardır ama konu ölüm olduğunda, tüm insanlar duvarları olmayan bir kentte yaşarlar. " Epikür
Bu hafta ölüm temasından açıldı şansım. Önce Osman Akınhay’ın “Ölüme Bakmak” kitabını, ardından da Altay Öktem’in “Bu Kitaptan Kimse Sağ Çıkamayacak” adlı romanını okudum. Bu iki kitabı aynı anda okumak çok iyi oldu, birinin gerçekçi bakışı ile diğerinin alaycılığı, benim için konunun iç kapatıcılığını azalttı.
Ritüeller
Her toplumun cenaze törenleri farklı, bambaşka gelenekler bir bakıma her kültürün ölüme kendince bakışını da gösteriyor. Osman Akınhay “Ölüme Bakmak”ta, ölüm döşeğindeki babasını son kez görmek üzere eve dönen bir adamı anlatıyor. Otobüsün verdiği ilk molada çok geç kaldığını, babasının son nefesini verdiğini öğrendikten sonra geçen saatler ve günler içinde hem kendince ölümle yüzleşiyor hem de bir ailenin / bir kültürün ölüme bakışını görme fırsatını buluyor.
Yaklaşık bir yıl kadar önce okuduğum Enis Batur’un “Mürekkep Zaman”ı anımsadım Akınhay’ı okurken. Batur da, babanın ölümü ardından yaşadıklarını ve hissettiklerini kaleme almıştı. Ölüm ardından hissedilen yoğun kaybetme duygusunu Akınhay’ın anlatısında da hissediyoruz, bunları anlatırken duygular yerine geleneksel eylemleri -- örneğin ölünün yıkanması gibi -- anlatarak yabancılaşma ve acıyı dolaylı şekilde ifade etme olanağı bulmuş.
Aslında kentlerde yaşayan bir çoğumuz, geleneklerden kopuk hayatlarımızda, dini geleneklerle ancak bir yakınımızın ölümüyle karşılaşıyoruz. “Ölüme Bakmak”ta yazar, ölüyle ilgili inançlarımızın, davranışlarımızın, geleneklerimizin ne denli pagan çağlardan kalma olduğuna dikkatimizi çekiyor. Ayrıca burada sadece bir yakının ölümü değil, babanın çocuk için anlamı ve daha da önemlisi anlam sorgulaması yapılıyor. Osman Akınhay çok kişisel bir anlatıyla, belki her okurun yaşadığı ya da yaşayacağı anları anlatmış. Bazen çok duygulanarak ama çoğu zaman irkilerek okunan bir kitap çıkmış ortaya.
Ölüm ve Kehanet
Bu hafta elimden bırakamadığım bir diğer kitap “Bu Kitaptan Kimse Sağ Çıkamayacak” romanıydı. Altay Öktem bu yeni kitabında polisiye kurgu kullanmış ve bu sayede roman akıcı olmuş. Romanın bir diğer özelliği, kitap içinde kitap barındırması.
Paul Auster “Kehanet Gecesi” adlı romanında bir şairden söz eder “...küçük bir çocuğun boğularak ölümünü konu alan kitap uzunluğunda bir düzyazı-şiir yayınlamıştı. Kitap piyasaya çıktıktan iki ay sonra yazarla ailesi Normandiya kıyılarında tatile gitmişlerdi, tatillerinin son gününde beş yaşındaki kızları Manş Denizi’nin çırpıntılı sularına girmiş ve boğulmuştu” diye anlattığı gerçek yaşam öyküsünde, yazarın daha sonra nasıl şiiri çocuğunun ölümünden suçlu tuttuğunu da anlatır. “Yazar mantıklı bir adamdı, (...) berrak ve keskin zekâsıyla ünlüydü, ama kızının ölümünden şiiri suçlu tuttu. Kederlere boğuldu, hayali bir boğulmayla ilgili şiirinin gerçek bir boğulmaya neden olduğuna, kurmaca bir trajediden gerçek hayatta gerçek bir trajedi doğduğuna inandı.” Sonuç olarak yetenekli yazar, bir daha eline kalem almamaya yemin etmiş, çünkü gerçekleri, yazarak değiştirebileceğine inanmış. Sözcükleri öldürücü silah olarak gördüğü için, yazmaktan uzak durmuş.
Altay Öktem romanda benzer bir öyküden söz ediyor. Romanın konusu da tam bu. Bir yazar kendi ölümünü yazdıktan sonra bunu aynen yaşarsa bu kehanet midir? Yoksa sezgi midir? Yoksa sadece bir rastlantı mıdır?
Aslında sanat yapıtları kendi içlerinde kehanetlerini gizli tutarlar; bir romana dikkatli baktığımızda kehanetlerin tek tek gerçekleştiğini görürüz. Okur, çoğu zaman bir karakterin öleceğini, aldatıldığını ya da mutlu sona ulaşacağını doğru tahmin eder çünkü yapıtın içinde deşifre edilmeyi bekleyen ipuçları vardır; bu kehanetlerin doğru çıkmalarının bir başka nedeni, yazarın benzer bir mantık ile düşünüyor olması ve eseri benzer sezgilerle ilerletmesidir.
Tabii roman içindeki ipuçlarına kehanet demeyiz, bunlar dikkatli okur için yerleştirilen sanatsal simgelerdir. Asıl kehanet roman yazıldıktan sonra öykü gerçeğe dönerse sayılır. “Bu Kitaptan Kimse Sağ Çıkamayacak”ta Öktem roman içine roman yerleştirdiği için bunu sağlayabilmiş. Konusu biraz karmaşık görünse de aslında basit: dokuz yazar bir araya gelip, kendi ölümlerini nasıl tasarladıklarının öyküsünü yazarlar. Bu seçki yayımlandıktan sonra esrarengiz ölümler başlar.
Bulmaca Roman
Romanın içinde roman kahramanı olan hayali yazarların öyküleri de yer alıyor. Aslında bu yazarların pek de hayali olmadığını, günümüzün ünlü yazarlarıyla benzerliklerinde görüyoruz. Yazı stillerinden, hayal ettikleri ölümlerden bu yazarların kimliklerini çıkarmak (tahmin etmek) romana hoş bir tat vermiş. (Ben sadece dört yazarı tahmin edebildim, diğerlerinden emin değilim.)
Romanın konusu yazara roman hakkında düşünceler üretme imkanı da vermiş. Hem bir üst metin olarak romana bakmak hem de roman içinde ölümler çoğaldıkça yazarın gerçekle bağlarının ne olduğu sorusu ortaya çıkmış. Bunlar çok ilginç işlenebilecek konulardır roman içinde. Okur hem romanı okur hem de roman türü üzerine düşünme fırsatı bulur.
Öktem bu konuları çok zengin işleyebilecekken ne yazık ki biraz geri durmuş. Romanın sadece bir yerinde metnin öznel okunuşuna dair fikirler öne sürmüş, halbuki bu tartışmayı açarak romana derinlik verebilirdi. Bir diğer eleştiri, romanda dokuz yazar bence fazla olmuş, her birinin başına aynı şeyler geldiği için sayının fazla olması sadece tekrarları çoğaltmış, konuyu zenginleştirmemiş.
Kitabın çok hoşuma giden şeylerinden biri kapağı oldu. Türkiye’de nedense kitap tasarımına pek değer verilmez, böylesi çarpıcı ve dikkat çeken kapaklar belki bu yüzden çok değer kazanıyor okurun gözünde. Bir başka şey ise, roman içinde Amerikan dizileriyle alay edilen bölümler oldu: “...eğer Türk roman kahramanı değil de, Los Angeles polis departmanında görevli bir dedektif olsaydı, bu konuşmanın ardından rozetini ve tabancasını çıkarıp masanın üstüne bırakır, hırsla odadan çıkar, cinayetleri tek başına çözmeye çalışırdı (...) oysa şu anda yüzü kızaran tek kişi kendisiydi. ‘Sağ olun efendim,’diyerek geri geri yürüdü kapıya kadar.”
Ölüme Bakmak / Osman Akınhay / Agora Kitaplığı / 2005 / 102 sayfa.
Bu Kitaptan Kimse Sağ Çıkamayacak / Altay Öktem / Everest Yayınları / 2005 / 223 sayfa.
Bu hafta ölüm temasından açıldı şansım. Önce Osman Akınhay’ın “Ölüme Bakmak” kitabını, ardından da Altay Öktem’in “Bu Kitaptan Kimse Sağ Çıkamayacak” adlı romanını okudum. Bu iki kitabı aynı anda okumak çok iyi oldu, birinin gerçekçi bakışı ile diğerinin alaycılığı, benim için konunun iç kapatıcılığını azalttı.
Ritüeller
Her toplumun cenaze törenleri farklı, bambaşka gelenekler bir bakıma her kültürün ölüme kendince bakışını da gösteriyor. Osman Akınhay “Ölüme Bakmak”ta, ölüm döşeğindeki babasını son kez görmek üzere eve dönen bir adamı anlatıyor. Otobüsün verdiği ilk molada çok geç kaldığını, babasının son nefesini verdiğini öğrendikten sonra geçen saatler ve günler içinde hem kendince ölümle yüzleşiyor hem de bir ailenin / bir kültürün ölüme bakışını görme fırsatını buluyor.
Yaklaşık bir yıl kadar önce okuduğum Enis Batur’un “Mürekkep Zaman”ı anımsadım Akınhay’ı okurken. Batur da, babanın ölümü ardından yaşadıklarını ve hissettiklerini kaleme almıştı. Ölüm ardından hissedilen yoğun kaybetme duygusunu Akınhay’ın anlatısında da hissediyoruz, bunları anlatırken duygular yerine geleneksel eylemleri -- örneğin ölünün yıkanması gibi -- anlatarak yabancılaşma ve acıyı dolaylı şekilde ifade etme olanağı bulmuş.
Aslında kentlerde yaşayan bir çoğumuz, geleneklerden kopuk hayatlarımızda, dini geleneklerle ancak bir yakınımızın ölümüyle karşılaşıyoruz. “Ölüme Bakmak”ta yazar, ölüyle ilgili inançlarımızın, davranışlarımızın, geleneklerimizin ne denli pagan çağlardan kalma olduğuna dikkatimizi çekiyor. Ayrıca burada sadece bir yakının ölümü değil, babanın çocuk için anlamı ve daha da önemlisi anlam sorgulaması yapılıyor. Osman Akınhay çok kişisel bir anlatıyla, belki her okurun yaşadığı ya da yaşayacağı anları anlatmış. Bazen çok duygulanarak ama çoğu zaman irkilerek okunan bir kitap çıkmış ortaya.
Ölüm ve Kehanet
Bu hafta elimden bırakamadığım bir diğer kitap “Bu Kitaptan Kimse Sağ Çıkamayacak” romanıydı. Altay Öktem bu yeni kitabında polisiye kurgu kullanmış ve bu sayede roman akıcı olmuş. Romanın bir diğer özelliği, kitap içinde kitap barındırması.
Paul Auster “Kehanet Gecesi” adlı romanında bir şairden söz eder “...küçük bir çocuğun boğularak ölümünü konu alan kitap uzunluğunda bir düzyazı-şiir yayınlamıştı. Kitap piyasaya çıktıktan iki ay sonra yazarla ailesi Normandiya kıyılarında tatile gitmişlerdi, tatillerinin son gününde beş yaşındaki kızları Manş Denizi’nin çırpıntılı sularına girmiş ve boğulmuştu” diye anlattığı gerçek yaşam öyküsünde, yazarın daha sonra nasıl şiiri çocuğunun ölümünden suçlu tuttuğunu da anlatır. “Yazar mantıklı bir adamdı, (...) berrak ve keskin zekâsıyla ünlüydü, ama kızının ölümünden şiiri suçlu tuttu. Kederlere boğuldu, hayali bir boğulmayla ilgili şiirinin gerçek bir boğulmaya neden olduğuna, kurmaca bir trajediden gerçek hayatta gerçek bir trajedi doğduğuna inandı.” Sonuç olarak yetenekli yazar, bir daha eline kalem almamaya yemin etmiş, çünkü gerçekleri, yazarak değiştirebileceğine inanmış. Sözcükleri öldürücü silah olarak gördüğü için, yazmaktan uzak durmuş.
Altay Öktem romanda benzer bir öyküden söz ediyor. Romanın konusu da tam bu. Bir yazar kendi ölümünü yazdıktan sonra bunu aynen yaşarsa bu kehanet midir? Yoksa sezgi midir? Yoksa sadece bir rastlantı mıdır?
Aslında sanat yapıtları kendi içlerinde kehanetlerini gizli tutarlar; bir romana dikkatli baktığımızda kehanetlerin tek tek gerçekleştiğini görürüz. Okur, çoğu zaman bir karakterin öleceğini, aldatıldığını ya da mutlu sona ulaşacağını doğru tahmin eder çünkü yapıtın içinde deşifre edilmeyi bekleyen ipuçları vardır; bu kehanetlerin doğru çıkmalarının bir başka nedeni, yazarın benzer bir mantık ile düşünüyor olması ve eseri benzer sezgilerle ilerletmesidir.
Tabii roman içindeki ipuçlarına kehanet demeyiz, bunlar dikkatli okur için yerleştirilen sanatsal simgelerdir. Asıl kehanet roman yazıldıktan sonra öykü gerçeğe dönerse sayılır. “Bu Kitaptan Kimse Sağ Çıkamayacak”ta Öktem roman içine roman yerleştirdiği için bunu sağlayabilmiş. Konusu biraz karmaşık görünse de aslında basit: dokuz yazar bir araya gelip, kendi ölümlerini nasıl tasarladıklarının öyküsünü yazarlar. Bu seçki yayımlandıktan sonra esrarengiz ölümler başlar.
Bulmaca Roman
Romanın içinde roman kahramanı olan hayali yazarların öyküleri de yer alıyor. Aslında bu yazarların pek de hayali olmadığını, günümüzün ünlü yazarlarıyla benzerliklerinde görüyoruz. Yazı stillerinden, hayal ettikleri ölümlerden bu yazarların kimliklerini çıkarmak (tahmin etmek) romana hoş bir tat vermiş. (Ben sadece dört yazarı tahmin edebildim, diğerlerinden emin değilim.)
Romanın konusu yazara roman hakkında düşünceler üretme imkanı da vermiş. Hem bir üst metin olarak romana bakmak hem de roman içinde ölümler çoğaldıkça yazarın gerçekle bağlarının ne olduğu sorusu ortaya çıkmış. Bunlar çok ilginç işlenebilecek konulardır roman içinde. Okur hem romanı okur hem de roman türü üzerine düşünme fırsatı bulur.
Öktem bu konuları çok zengin işleyebilecekken ne yazık ki biraz geri durmuş. Romanın sadece bir yerinde metnin öznel okunuşuna dair fikirler öne sürmüş, halbuki bu tartışmayı açarak romana derinlik verebilirdi. Bir diğer eleştiri, romanda dokuz yazar bence fazla olmuş, her birinin başına aynı şeyler geldiği için sayının fazla olması sadece tekrarları çoğaltmış, konuyu zenginleştirmemiş.
Kitabın çok hoşuma giden şeylerinden biri kapağı oldu. Türkiye’de nedense kitap tasarımına pek değer verilmez, böylesi çarpıcı ve dikkat çeken kapaklar belki bu yüzden çok değer kazanıyor okurun gözünde. Bir başka şey ise, roman içinde Amerikan dizileriyle alay edilen bölümler oldu: “...eğer Türk roman kahramanı değil de, Los Angeles polis departmanında görevli bir dedektif olsaydı, bu konuşmanın ardından rozetini ve tabancasını çıkarıp masanın üstüne bırakır, hırsla odadan çıkar, cinayetleri tek başına çözmeye çalışırdı (...) oysa şu anda yüzü kızaran tek kişi kendisiydi. ‘Sağ olun efendim,’diyerek geri geri yürüdü kapıya kadar.”
Ölüme Bakmak / Osman Akınhay / Agora Kitaplığı / 2005 / 102 sayfa.
Bu Kitaptan Kimse Sağ Çıkamayacak / Altay Öktem / Everest Yayınları / 2005 / 223 sayfa.
02 Eylül 2005
30 Haziran 2005
eleştirinin eleştirisi
"kötü eleştiri yazıları nereden anlaşılır?" sorusuna akla gelen birkaç yanıt:
1) bir eleştiri yazısı veya makale "ben o kitabı okumadım ama..." sözlerini içeriyorsa
2) bir yazarın televizyon programında ya da bir röportajında dile getirdiği sözlerinden yola çıkarak edebi değerlendirme yapılıyorsa
3) "hanım kızımız," "genç yazar arkadaş" gibi yazarı yaşından ya da cinsiyetinden dolayı küçümseme yolu seçilmişse
4) doğrudan yazarın kişiliğine saldırı varsa
5) yazarın bir kitabını beğenmediği için tüm kitapları hakkında yargıda bulunuyorsa
6) yazardan ahlaklı duruş bekliyorsa
1) bir eleştiri yazısı veya makale "ben o kitabı okumadım ama..." sözlerini içeriyorsa
2) bir yazarın televizyon programında ya da bir röportajında dile getirdiği sözlerinden yola çıkarak edebi değerlendirme yapılıyorsa
3) "hanım kızımız," "genç yazar arkadaş" gibi yazarı yaşından ya da cinsiyetinden dolayı küçümseme yolu seçilmişse
4) doğrudan yazarın kişiliğine saldırı varsa
5) yazarın bir kitabını beğenmediği için tüm kitapları hakkında yargıda bulunuyorsa
6) yazardan ahlaklı duruş bekliyorsa
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


