16 Şubat 2006

Jane Austen

AŞK ve GURUR



Geçmiş yıllarda, klasik bir roman sinemaya uyarlandığında mutlaka roman ile sinema arasındaki tutarlılıktan, konunun işlenişinden, roman karakterlerinin büyük ekranda nasıl göründüklerinden söz edilirdi, ya da en azından edebiyat sinemada nasıl duruyor konusu ele alınırdı. Geçtiğimiz günlerde sinemalarda oynayan “Aşk ve Gurur” (yön.: Joe Wright) ile ilgili çıkan eleştiri yazılarına bakınca artık edebiyat eseri ile bağlantı kurulmaya çalışılmadığını görmek bence çok şaşırtıcı. İngiliz basının ünlü sinema eleştirmenleri “Aşk ve Gurur” hakkında yazdıkları makalelerinde filmi romanla kıyaslamak yerine, daha önceki sinema ve televizyon uyarlamaları ile karşılaştırmayı tercih etmişler. Edebiyat sanki sinemanın malıymış gibi davranılmasına sinirlenen edebiyatçılar vardır mutlaka ama asıl üzücü olan romanların esprilerini sinemada yitirmeleri.
İroni
Jane Austen her şeyden çok, alaycı dili ile okurların sevgisini kazanan bir yazardır. Örneğin “Aşk ve Gurur” romanı şöyle garip bir cümleyle başlar: “Evrensel olarak bilinen bir gerçeğe göre, varlık sahibi her bekar erkek, uygun bir eşle evlenmek ister.”
Edebiyatta ironi, ilk okuyuşta sözcüklerden anlaşılan yüzeysel anlamların ötesinde okuru yorum yapmaya davet eder. Burada da Austen yorumlamamız için bize mantıksız bir giriş cümlesi verir, zaten öneri saçma bir genelleme ile başlar. Zengin bekar erkeklerin ne istediği değildir bu cümlenin altında yatan, aslında onların evlenmelerinin önemidir. Bu ilk cümle öykü-anlatıcı ağzından verildiği için, anlatıcının bakış açısının bir çöpçatanınkine yakın olduğunu sezer hemen okuyucu. Edebiyatın bu ince alaycılığı nadiren uyarlama eserlerde kendini gösterir. Austen’in romanlarındaki ironi çıkartıldığında, geriye Barbara Cartland romanlarından daha fazlası kalmaz, özellikle “Aşk ve Gurur,” evlenerek sosyal sınıf atlayan kadınların hikayesine anlatıyor görünür.
Oysa Jane Austen kahramanları zeki ve bilgilidirler. “Aşk ve Gurur”un başkahramanı Elizabeth Bennet, diğer Austen kahramanları gibi gelişmiş edebiyat zevkine sahiptir, çok okur ve hazır cevaplığı küstahlıktan çok zeka gösterisidir. Austen, aynı edebiyat bilgisini okurundan da talep eder.
1811 ile ölüm yılı olan 1817 arasında yayınlanan altı romanında Austen, ev içindeki gündelik yaşamı anlatır. Karakterler ve kişilik gelişimi üzerinde durur, özellikle kadın kahramanları, toplumsal beklenti karşısında boyun eğmek istemeyen kişilerdir. Kahramanlar ile toplum arasında gerilim olduğu gibi, kadınlara karşı adaletsiz düzene de dikkat çeker. Bunun gibi bir çok yönüyle Austen’in romanları, 18. yüzyıl anlatı geleneğinden çok modern romana daha yakın dururlar.
Sinemada Jane Austen
Sadece son on yıl içinde bile, onlarca Austen uyarlaması film izledik. 1995’de Ang Lee’nin yönettiği “Sense and Sensibility” (başrollerde Emma Thompson ve Hugh Grant) 1996’da Gwyneth Paltrow’un başrolünde oynadığı “Emma” ilk akla gelenler. Bu iki filme kıyaslayınca “Aşk ve Gurur” biraz farklı görünüyor. İlk başta kostümler bugünün zevkine uygun biçimlendirilmişti. Örneğin, Bingley’in kız kardeşinin (Kelly Reilly tarafından canlandırılan karakter) kırmızı tuvaleti, 1800’lerin modasından çok bugün ünlü modaevlerinden çıkmışa benziyordu. Ev elbiseleri ise sade ama çok güzeldi, adeta günümüz zevkine uygun düşünülmüştü. Aynı şey saç modelleri için de söylenebilir, Keira Knightley’nin son derece modern bir görünümü vardı. Bu çağdaş görünüm benim hoşuma gitti.
Yer seçimlerine de çok özen gösterilmişti, özellikle evlerin içi, aradaki sınıf farkını iyi dile getiriyordu. Uçurum başında etekleri uçuşan Knightley, biraz Bronté romanlarından fırlamış bir sahneye benzese de, etkileyiciydi. Sinemanın görsel avantajını yönetmen iyi değerlendirmiş gibiydi film boyunca.
Oyuncular
Bence yolunda gitmeyen şeylerin başında Brenda Blethyn’nin yarattığı Bayan Bennet rolü geliyordu. O kadar abartılıydı ki (özellikle kazlar arasında, kızının peşinden koştuğu sahne) komik değil neredeyse fars tiyatrosundan çıkmaydı. Romanda da Bayan Bennet sevimsiz bir kadın olarak algılanır ama bu denli antipatik değildir, hatta yazar yer yer onu haklı bulmamızı bile ister.
Keira Knightley eleştirmenlerden övgü dolu sözler aldığı gibi en iyi kadın oyuncu Oscar’ının adaylarından biri de oldu. Romandaki Lizzy belki biraz daha ağırbaşlı yorumlanmayı hak ediyordu ama Catherine de Burgh (Judi Dench) ile atıştığı son sahnede gerçekten iyiydi. Bu son sahneye kadar çok yetersiz bulduğum oyuncu burada tam Lizzy’den beklenecek heyecan ve açık sözlülükle rolünün hakkını verdi.
Matthew Macfadyen’in yarattığı Bay Darcy rolüne gelirsek, romanda Darcy tüm kibirli davranışlarının altında karizmatik ve çekici olmayı bilen biri olarak betimlenir, oysa Macfadyen’nin Darcy’si zihnimizde soru işareti bırakmayacak kadar küstahtı. Lizzy ile Darcy’nin düşmanlığı ve inatlaşması altında hep flört hissedilirken filmde bu eksikti. Sanırım Darcy rolünü BBC dizisinde zihnimize kazıyan Colin Firth’den sonra birini bu rolde beğenmemiz zor, ama özellikle kamera karşısında deneyimsiz görünen Macfadyen bunu başaramıyor.
Kağıt üzerinde sözcüklerin yaptığı etkiyi aynen ekranda beklemek belki de haksızlık oluyor fakat başka bir açıdan bakarsak, klasikler ekranda bu kadar seyirci bulurken, ne gariptir ki kitaplar aynı ilgiyi görmüyorlar. Jane Austen’i okura sevdiren özelliği zekice yazılmış ince nüanslar oysa film uyarlamalarında bu inceliklerin büyük bir kısmı olmuyor. Büyük olasılıkla klasiklerin bu incelikten arınmış olmaları geniş kitle tarafından anlaşılmalarını sağlıyor. Asıl güzel olan özelliğini yitirmiş olarak bunca insan karşısına çıkıyor olmaları bu yazıyı yazmama neden oldu, yani şimdi oturup Austen okumanın doğru zamanı.

“Aşk ve Gurur” ya da “Gurur ve Önyargı” adlarıyla piyasada Nihal Yeğinobalı, Ali Ateşoğlu çevirilerinden bulunabilir.

Hiç yorum yok: