22 Mart 2010

Knut Hamsun "Göçebe"



KNUT HAMSUN’U SEVMELİ Mİ?

Knut Hamsun çelişkili duygular uyandıran bir yazar olmuştur. Bir yandan yoksul bir ailenin, şanssız çocuğu olarak dünyaya gelmiş olması, altı yaşında yanına gittiği akrabası tarafından aç bırakılıp dövülmesi ve ıssız kuzey Norveç’te eğitim fırsatı bulamamış olmasına üzülür; diğer yandan Hitler hayranlığına, ülkesini işgal etmiş Alman güçlerine sempati ile bakmasına ve büyük hayranlık beslediği Joseph Goebbels’e Nobel Edebiyat ödül madalyasını takdim etmesiyle kızdırır. Bir yazara hayat hikayesinden bağımsız bakılması gerektiğinin en iyi örneğidir Knut Hamsun. Onun eserlerini basit neden-sonuç ilişkilendirmeleriyle anlamak olanaksız olacağından, politik düşünceleri, deneyimleri ve kişiliği eserlerinden bağımsız olarak değerlendirilmesi gerekir.

Yazar ile eseri ayırmak gerekir dedikten sonra, bunun Knut Hamsun’un romanları söz konusu olduğunda çok zor olduğunu eklemeliyim. Roman kahramanları otobiyografik karakteristikler taşıdığı için bağımsız değerlendirmeyi, yazarı ve kişiliğini göz ardı etmeyi iyice zorlaştırır. Geçtiğimiz hafta yayımlanan Göçebe adlı üç kitaptan oluşan romanı da yazarın hayatından izler taşır. Hamsun’un romanlarında karşımıza çıkan gezgin bu romanların da kahramanıdır.

Göçebe, “Sonbahar Yıldızları Altında,” “Hüzünlü Havalar” ve “Son Mutluluk” adlı üç romanın ortak adıdır. Üçlemenin romanları birbirlerini tam anlamıyla takip etmezler ama ilk iki cildin temaları daha yakındır, üçüncü roman ise biraz daha kopuk olmasına rağmen öncekilerdeki ucu açık bırakılmış bazı temaları sonlandırır. Bağımsız okunabilecek üç roman olarak düşünülebilir Göçebe.

Knut Hamsun okurken aklıma geçen sene okuduğum August Strindberg’in “Açık Deniz Kenarında” romanı geldi. Strindberg’in yazar üzerindeki etkisi özellikle doğa betimlemelerinde çok hissediliyor. Ayrıca iki yazar arasında bir başka benzerlik, Nietzsche hayranlığı ve romanlarında Schopenhauer ile Nietzsche’nin felsefelerinin hissedilmesi. Toplumdan kendi tercihiyle elini ayağını çekmiş, inziva hayatını seçmiş, biraz küskün biraz öfkeli tipler anlatır iki yazar da. Aralarında dikkatimi çeken çok önemli bir fark, Hamsun’da Strindberg’deki kadın düşmanlığının olmaması fakat Hamsun Ibsen’in kadının toplumsal konumunu sorgulayan, ilerici görüşlerine karşı çıkar. Kadın hakları konusunda Strindberg kadar gerici olmadığı gibi, Ibsen kadar ilerici de değildir. Ülkenin geleneklerinin kolay değişmeyeceğini kabul eder hatta değişmelerini onaylamaz görünür.

Hamsun Göçebe’de kendi tercihiyle kentteki rahat yaşamını bırakıp ıssız Kuzey köylerine sığınmış bir adamı anlatıyor. Kahramanın adı Knud Petersen, Hamsun’un aslında gerçek adı. Hamsun’un romanlarında hep doğa ve yanlızlık temaları içiçe anlatılır. Özellikle Göçebe gibi olgunluk dönemi romanlarında bu temalar daha derin işlenir. Yabanıl bir bireysellik ve Batı kültürüne duyulan tepki, tam da Nietzsche etkisiyle anlatılır. Roman kahramanı Knud, aynı zamanda anlatıcıdır. Çocukluğunun geçtiği bölgeye yıllar sonra döner ve gençliğinde birlikte eğlendiği arkadaşı ile karşılaşır. Yaşıt olmalarına rağmen, eski arkadaşı dede olmuş, yoksullukla geçen zor hayatı onu yıpratmıştır. Knud ise buraya uyum sağlamak için, ilk başta giysilerini değiştirir, kaba saba köylü işçilerin giydiği kılıklar edinir, ardından arkadaşı ile birlikte çevredeki evlerde ufak tefek işler arar. Mevsim yaz sonu olduğu için ilk başlarda iş çoktur. Tamir ve ufak tefek iş buldukları evlerin ahırlarında ya da hizmetkarların yanında kalırlar. Knud özellikle kırsal yaşama adapte olmuş görünmek ister. Aslında iyi eğitim almış kibar biri olmasına rağmen, bunun köylü işverenler tarafından fark edilmesini istemez. Bunu istememesinin bir nedeni, kendini buraya ait hissetmek için, bir başka neden de dışlanmak istememesidir. Kazara ağzından Fransızca sözler döküldüğünde utanıp durumu düzeltmeye çalıştığı anlar, kimliğinin anlaşılmasını istemediğini en iyi gösteren bölümlerdir. Ayrıca mühendislik harikası aletler yarattığında, köylülerin evine su götürecek düzenekler kurduğunda, bunları okuma yazma bildiği şüpheli arkadaşı ve ortağı ile birlikte düşünmüş gibi göstermeye özen gösterir. Tek isteği, dikkat çekmeden işini yapıp, doğayla başbaşa kalmaktır. Ama iş kadınları etkilemeye gelince, onların ilgisini çekecek bilgi ve kültürünü göstermekten geri durmaz. Neredeyse kaldıkları her evde evin hanımı ya da kızından etkilenir hatta aşık olur. Yine de ona bir sene boyunca sürdüreceği rahat bir iş teklif ettiklerinde, maceracı gezgin hayatını tercih eder.

Hamsun’un doğa betimlerinde izlenimci yaklaşım ve yeni-romantiklere özgü spiritüalizm hissedilir. Romanlarındaki doğa, mest olarak bakılan bir doğadır. Doğada coşku ve heyecan değil, huzur ve dinginlik arar. Norveç sahillerini, balıkçı köylerini, ormanlık alanları, en yabani doğasıyla, panteizm etkisiyle anlatır. Roman kahramanları doğaya mistik bir güçle bağlıdırlar; spiritüel bir derinlik barındırır doğa, en zor şartlarda bile, doğanın en acımasız olduğu katı iklime rağmen, doğa ile uyum içinde, huzur bulur Hamsun’un karakterleri. Aslında gittikçe soğuyan havalar anlatıldıkça, göçebeliğin bu iklimlerdeki şiddetli zorluğu da canlanır okurun hayalinde. Yatacak yer bulamadıklarında, ısınacak giysilerden mahrum kaldıklarında, donma tehlikesine hiç aldırmaz görünmeleri okuru şaşırtsa da, aşırı soğuklar Hamsun’un anlatısında hep dinçlik veren ve uyarıcı özelliği ile dile gelir.

Hamsun’un kahramanları geleneklere bağlı olmalarına rağmen, tabuları yıkmaya da niyetlenirler. Örneğin Knud, arkadaşının mezarlıktan korkmasını hem komik bulur hem de arzulanacak bir basitliktir onun için. Tanrı korkusu içine işlemiş köylülerin basit yaşamlarına özenir fakat kendi gelişmiş metafizik düşünceleri onu bu basitliğe karşı koyma noktasına getirir. Sadece tabuları yıkmak için geceleri mezarlığa gider ve bir ölünün parmağını arar. Bu eylemin ardında umursamaz bir duruş vardır. Ne kadar köylülere benzemek istese de, onlardan çok temel bir noktada farklıdır.

Bu konu bizi Hamsun’un edebiyatındaki önemli başka bir noktaya getirir; öznelcilik akımının edebiyattaki başlıca isimlerinden biri olarak Hamsun, kişinin deneyimini tüm kural ve alışkanlıklar üzerinde değerlendirme gereği duyar. Öznellik, varlığın kökeninde yatar. Gerçeklik de, herşeyden önce özneldir. Bireyin doğayı içinde hissetmesi ve doğayla mistik bir bağ kurması da öznelci yaklaşımın bir parçasıdır. Hamsun bol iç monolog kullanarak kahramanların düşünce ve deneyimlerini anlatının en temel öğesi kılar. Yazının başında Strindberg ile benzerliklerinden söz ettik, bir başka benzerlik Hamsun’un az konuşan, içe dönük erkek kahramanlarının aynı şekilde keskin hatta önyargılı oluşlarıdır. Strindberg’in karakterlerindeki şiddetli öfke yoktur, onun yerine bazen bir küçümseme yer alır.

Bazen tarihte göz alıcı konuma sahip yazarların bunu hak etmediğini düşündüğümüz olabilir. Bir yazar her nesil tarafından yeniden değerlendirilmelidir. Bazı yazarlar, aldıkları ödüllerle gözümüzü kamaştırır, bazıları da bir sonraki nesli etkilemiş olmalarıyla, fakat bunlardan bağımsız olarak, bir yazara etkilenmemiş bir zihinle bakmak çok önemlidir. Hamsun, yepyeni bir gözle, tüm bilgilerden arınmış olarak bakıldığında da çok iyi bir yazar. Yıllar önce okuduğum Rosa’dan sonra ilk kez okuduğum Göçebe, bence yıllar içinde sağlam kalmayı hak eden bir roman. Özellikle Behçet Necatigil’in eşsiz çevirisi romana ayrı bir tat veriyor.

2 yorum:

dr. strangelove dedi ki...

"Açlık" kitabını yazabilen bir adamın Hitler hayranı olması, olsa olsa trajiktir. Öte yandan kitabın verdiği güçlü coşkuyu hiç bir düşünce engelleyemez. Behçet Necatigil'in çevirisi de bu görüşümde çok etkili.

Dilek Alın dedi ki...

Göçebe, fikir ve düşünce olarak da göç eden bir insanı ele alır. Sadece bedensel değil, zihinsel bu göç insanların yaşadıkları dönemlerle, çevreyle iç içe olduğunu vurgular. Doğa tutkusu değil doğanın onda açtığı yaşam tutkusu, yaşamı orada bulmuşluk hissi Knut Peterson'a bu yolu seçtirir.
Ancak benim için okuması zor bir kitaptı. Severek okuyamadım, düşüncesindeki basit noktaları körelterek, suni bir karanlık oluşturmuş ve böylece kendi gerçekliğini parlatmak istemiş. Ama ortada olan tek düşünce insanın doğası... Bunu da net olarak ele almadığı için okurken fazla zorlama bir kitap hissi oluşturdu. Açlık romanına başlamadan önce kötü bir deneyim oldu. Yazınız için teşekkürler.