12 Mart 2010

Yiğit Okur "Sıfırlamak"


Vehbi Koç bir konuşmasında iş hayatına girdiği ilk yıllarda her müşterisinin adını bildiğini ve dükkânındaki malların hepsini tanıdığını ama geçen yıllar içinde, işler fazla büyüdüğünde, sahibi olduğu şirketlerin adını bile bazen hatırlamadığını söylemişti. Koç’un bu sözleri bu hafta okuduğum “Sıfırlamak” adlı romanla yeniden aklıma geldi. Değişen çalışma alanları hızla insandan uzaklaşırken, insani değerlerini de kaybediyor kuşkusuz. Çoğumuz hiç tanımadığımız patronlara çalışıyoruz ve dünyanın bir köşesinde işçiler kimin tükettiğini bilmedikleri, kendi hayatlarında yeri olmayan mallar üretiyorlar. Sadece iş ortamları değil, işçiler de büyük bir yabancılaşma içine sürükleniyor bu durumda. Koç’un nostaljiyle sözünü ettiği iş hayatı, geri gelmemek üzere gideli yıllar oluyor.

Yiğit Okur “Sıfırlamak” adlı yeni romanında, tam da değişen iş koşullarını ve bunun insanlar üzerindeki etkisini anlatıyor. Romanın merkezinde insani değerlerin hızla yitiriliş öyküsü, roman kahramanının öyküsüyle birlikte veriliyor. Romandaki olayların geçtiği yıl söylenmese de, 1960’lı yıllar ya da 50’lerin sonu olduğunu bazı detaylardan tahmin edebiliyoruz. Henüz Boğaz köprüsü olmayan bir İstanbul’da, Çamlıca yokuşundaki evinden her gün Bakırköy’e işe giden, Hüsamettin adlı bir muhasebeci bu romanın kahramanı. Hüsamettin Bey, otuz yıldır aynı alüminyum fabrikasında muhasebeci olarak görev yapıyor. “Ürkek, neşesiz, keyifsiz bir adam” Hüsamettin, işinden başka yaşamı olmadığı gibi, alışkanlıkların adamı, her sabah aynı kravatı takıp, aynı model takım elbise giyip gidiyor işe. Ne bir dostu var, ne de annesinden başka bir akrabası. “Hem kişiliğiyle hem beden yapısıyla tuhaf bir adamdı.” Onu hayata bağlayan sadece iki insan var: biri annesi, diğeri ise büyük hayranlık duyduğu patronu. “İkisi de sanki Tanrı’sıydı. Hem annesine hem patronuna tapardı. Çocuklar nasıl severse, ikisini de çocuklar gibi sever, çocuklar nasıl korkarsa, ikisinden de çocuklar gibi korkardı. Korktukça bağlılığı artar, ikisinin de sözünden çıkmazdı.”

Yiğit Okur’un çizdiği Hüsamettin portresi, gelişmesi annesi tarafından engellenmiş, kadınlardan korkan, kıstırılmış bir hayat sürdüren birine ait. Bana Kafka karakterlerini hatırlattı, Josef K. gibi (sonunda Josef K.’den çok, Raskolnikov belki) hayatı sorgulamadan, söylenenleri yaparak idame ettiren biri. Hayatında önemli olan iki kişiyi, annesi ve patronunu peş peşe kaybedince, hayatındaki tüm alışkanlıklar bir anda yok olur. Ona ne yapması gerektiğini söyleyecek biri kalmamıştır artık. Elli yaşında olmasına rağmen, hayatında hiç kendi kararlarını almamıştır. İki ölüm onun hayatını derinden sarsar, çünkü onların yokluğunda davranışlarının kontrolü kalmamıştır.

Roman ilk sayfalarında bu iki ölümle başlar. Değişen sadece Hüsamettin’in hayatı değildir. Patronun oğlu fabrikanın başına geçmiş, yeni bir dönem başlamıştır. Ölen patron disiplinli ama babacan, işçilerinin ailelerini koruyan, onlara eğitim ve sağlık hizmeti sunan, şirketini bir aile gibi yönetmeyi arzulayan olumlu bir patron tipidir; yerine geçen oğlu ise, dünyanın ünlü lise ve üniversitelerinde okumuş, işçiyi ve çalışanı sonuna kadar sömürmeye çalışan, anlayışsız, sevgisiz bir patrondur. Fabrikanın “yeniden yapılanma”sı için İngiltere’den uzmanlar, ünlü profesörler, muhasebeciler getirtir. Fabrikada başlatılan yeniden yapılanma için geleneksel bütçe sisteminden çıkıp “sıfır tabanlı bütçe”ye geçilecektir, böylece eski patronun anlayışlı, insancıl çalışma koşulları da değişmek zorunda kalır.

Hüsamettin’in alışkanlıkları gibi fabrikanın düzeni de değişime uğrar. Yazar bu noktada fabrika ile Hüsamettin arasında paralellik kurmamızı sağlar. Romanın başlıca teması olarak eski değerlerin kaybı, yeniden yapılanma süreci içinde aslında insanlığın kaybedilmesidir. Romandaki karakterler bunun hem farkında hem değillerdir. Josef K. nasıl adalet karşısında savunmasızsa, Hüsamettin de (diğer çalışanlar gibi) kapitalizmin işleyişi karşısında güçsüzdür. “Sıfır tabanlı bütçe” romanın teması iken aynı zamanda metnin başlıca simgesine dönüşür, sıfırlanan hayatlar olur. Yıllar içinde edinilmiş tüm alışkanlıklardan kurtulmak, yeni düzenin işlemesi için zorunludur. Değerleri sıfırlama operasyonu işçilerin değerini de sıfırlar. Roman boyunca yazar sıfırlamak düşüncesini farklı şekillerde sunar: patron kızdığında işçinin değeri sıfırdır “Sıfırla kendini. Sonra yarattığın yarar kadar puan yaz. Ne olacak senin yarar puanın? Sıfır. Çünkü sen sıfırsın” diye bağırır işçisine. Daha sonra Hüsamettin aynı teoriyi evdeki eşyaya ve çevresindeki insanlara uygulamaya başlar. Evde annesinin kuruttuğu ortancalarla başlar işe ve sorar kendine, bunlar ne işe yarar diye; sonunda fare kapanı gibi birkaç eşya dışında hiçbir şeyin işe yaramadığı kararını verir ve tüm eşyasını “sıfır” niteleyerek atar. Romanda bu nokta çok önemli bir çözülmenin de başlangıcı olur. Ne insanlık değerleri ne de maddi değerin anlam taşıdığı, her şeyin sıfırlandığı yeni bir düzen başlıyordur. Sıfırlamak, temizlemek anlamına gelir Hüsamettin için ve mantık ya da akıl işlemez artık ulaştığı noktada.

Ayrıca romanın bir başka motifi, bastırılmış öfke de sıfırlama aşamasında su yüzüne çıkar. Hüsamettin annesi tarafından kadınlardan nefret ettirilmiş, tüm kadınların lanetli olduğunu inandırılmıştır. Bu yüzden de elli yaşına kadar bir kadınla birlikte olmamış, hiç âşık olmamıştır. Doğal olarak hayat dengesi bozulunca, onca senenin ezilmişliği içinde biriken öfkenin patlamasına neden olur.

Romanın temalarından, motiflerinden söz ederken belki fazla ipucu vermiş oldum ama romana asıl güzelliğini veren yazarın zekice kullandığı simgeler olduğu için, okurun hevesini kırmış sayılmamalıyım. Ayrıca konuyu bilip bilmemek romandan alınacak zevki azaltmayacaktır. Romanda benim çok hoşuma giden simgelerden biri, iyi kalpli eski patronun, Hüsamettin’e Davidoff ürünü Romeo-Juliet olarak bilinen büyük boy sigarlarından vermesi oldu. Çok pahalı bir sigar (Hüsamettin puro demeyi cahillik sayılıyor) türü olan Romeo-Juliet, incecik bir cam kılıf içinde geliyor. Hüsamettin, sonunda sigara ulaşmak için cam kılıfı hoyratça kırmak zorunda kalıyor. Zarafet, lüks ve güzellik temsil eden sigar, cam kılıfı içinde yeterince narin fakat kokusunu sevmeyen annesinden gizlice içtiği için aynı zamanda yasak ve ulaşılmayan güzellik anlamına da geliyor. Benzer simgeleri yerine oturtmak, romandan alınan zevki kuşkusuz arttırıyor. “Sıfırlamak,” klasik roman tadında haz veren, sade ama güçlü bir roman; daha önce “Deniz Taşları” ve “Piyano” adlı romanlarını da severek okuduğum Yiğit Okur’un bence en hoş romanı.

(Bu yazı Radikal gazetesinin 29 Ocak tarihli Kitap ekinde yayımlanmıştır.)

Hiç yorum yok: