18 Ekim 2010

"Bedende Kıpırdanmalar"


BEDENDE KIPIRDANMALAR

Üniversitede zorunlu anatomi ve fizyoloji dersi aldığımda, bedenlerimizi ne denli tanımadan büyüdüğümüzü görmek beni dehşetli şaşırtmıştı. Karaciğerimin ne yerini ne de fonksiyonlarını biliyordum oysa yirmi yaşındaydım. İlerleyen yıllar içinde, beden işlevlerinin en çok ruhsal ya da fiziksel sorunlar karşısında merak edildiğini gördüm. Genç ve sağlıklı biri için beden salt haz aracı olurken, bir başkası için beden acı, eksiklik, hatta fazlalıklar gibi farklı anlamlar taşıyordu.

Beden üzerine düşünmeye neredeyse her zaman René Descartes ile başlanır. Descartes insanı ikiye bölüp, beden ve ruh ikilisinin ortak çalışması olarak tanımladığından beri, bedene içinde ruh barındıran bir kabuk gözüyle bakıldı. Sanki bir hayaletin giysisiydi beden. Bu kurama göre, bedene sahip olmadan önce ve sonra “ben,” değişmez biçimde varlığa sahiptir. Dolayısıyla eskiyen, değişen, yaşlanan, sakatlanan, hastalanan ve nihayetinde ölen bedenin içinde ancak sınırlı bir zaman geçirir ölümsüz ruh. Bu inancın insanı bedenine kolayca yabancılaştıracağını görmek zor olmasa gerek. Hele hele Hıristiyanlığın “beden ruhun hapishanesidir” saplantısı altında beden, günah kaynağı ve günah aracı olarak ruhu kirleten unsurdur inananların hayatında. Bedene yüklenen bunca olumsuz birikimler sonucunda bugün bedeni artık sadece ontoloji konusu olarak değil, siyasi varlığıyla da tartışmak zorunlu olmuştur.

Geçtiğimiz günlerde bu konuda önemli Türkçe kitaplardan biri yayımlandı: “Bedende Kıpırdanmalar.” Kitabın adında yer alan “kıpırdanmalar” tam da günümüzde bu konudaki düşünsel kıpırdanmaları akla getiriyor. Farklı disiplinlerden yirmi küsür yazarın makalelerinden yapılan derlemelerin editörlüğünü Gülnur Elçik ve Tuğba B. Özenç gerçekleştirmiş. Derlenen yazılar çok geniş bir yelpazeyi yansıtıyorlar. Bedenin toplumsal, siyasi, cinsel, psikolojik, deneysel, tarihsel vb. anlamları üzerinde duran ve çok çeşitli temalar altında bedeni inceleyen yazılar mevcut kitapta. Bu derlemeyi zevkli kılan unsurların başında bu çeşitlilik geliyor. Altı ana bölümden oluşan kitapta, benzer temadaki makaleler belli başlıklar altında toplanmış. Bu yazıda her bir makaleden söz etmek elbette mümkün olmayacak ama en azından her bölümün ele aldığı ortak temaya değinmek gerekir.

BEDENİN SINIRLARI

Kitap, tam da uygun bir şekilde, Cem Kaptanoğlu’nun “Ruhunu Arayan Beden” yazısıyla başlıyor. Bedenin nasıl algılandığı, bir bebeğin bedensel varlığının farkına varması gibi konuları aydınlatıyor Kaptanoğlu. Descartes’tan beri beden ve ruh olarak algılanan insana bugün bilimin nasıl baktığı konusunda okurun önünde adeta bir pencere açıyor. Kitapta benim en beğendiğim makalelerden biri bu oldu. Ayrıca yazarın gönderme yaptığı çağımız düşünürlerini kitabın ilk makalesinde tanımak da felsefe ve psikanaliz yabancısı okura iyi gelecektir, ilerleyen sayfalardaki makaleler de benzer referanslar üzerine kurulu olduğu için bu çok aydınlatıcı bir başlangıç olmuş bence.

İlk bölümdeki bilimsel havadan çok içten ve kişisel bir tonda çıkılıyor kitapta çünkü ikinci bölümde “Heteroseksüel bedene muhalif beden” başlığı altında derlenmiş iki yazı, transseksüel yazarların beden algılayışı üzerine kurulu. Bedene yabancılaşma üçüncü bölümde de benzer kişisel tonlamayla devam ediyor. Bu bölümde kapitalist toplumda yaşlanan, kilo alan, deforme olan bedenlerin nasıl tüketim aracı olarak görüldüğü üzerinde duruluyor. Ataerkil-kapitalist toplumlarda bedenini dert eden kadının sorunları öne çıkıyor bu yazılarda: tek tip güzellik reçetesine uydurulmaya çalışılan kadının saplantıları anoreksiya, obezite ve daha pek çok rahatsızlığın nedeni olabiliyor. Kitapta bu konular, yine transseksüalite gibi kişisel deneyimler etrafında kurgulanmış yazılardan oluşuyor. Kadın ve erkeğin bedenlerine karşı tüketici tutumlarındaki farklılık da dikkat çekiyor. Gerçekten de bu bölümleri okurken kadın bedeni üzerinden yapılan pazarlamanın toplumsal etkileri üzerinde düşünmeye itiyor okuru.

“BEDENİNİ SEV”

Son yıllarda bazı deyimleri daha sık duyar olduk: “bedeninle barışmak” “kendini affetmek” gibi bir terminolojiler üzerinden popülerleştirilmiş “kendini sevmek” ilkeleri moda edildi. Kısaca, kendini sevmek ve nazlamak isteyen insanların üzerinden önemli bir sektör yaratıldı. Binbir çeşit masaj, cilt bakımı, zayıflatıcı kremler ve aletler, insanlara yeni bir beden imgesi dayattılar. Bu arada her yıl yayımlanan yüzlerce kitap, bedeni sağlıklı ve bakımlı kılmayı öğretmek amacıyla hayatın her alanını kuşatacak kadar yaygınlaştı. Bu yayınlar bir yandan çoğalırken diğer yandan belli bir güvensizlik yaratmaya da başladı kuşkusuz. “Bedende Kıpırdanmalar” sırf bu açıdan bile olsa çok önemli bir karşı duruş oluşturuyor bu yayınlara.

Kitapta belki eksikliği hissedilecek konuların başında fuhuş ve pornografi gelebilir. Aslında internet pornografisi konusundaki makale ilginç bir araştırma fakat yine de beden üzerindeki şiddet, sadomazoşizm ve fuhuş konularına girilmesini diler buldum kendimi. Örneğin bir kazanç kaynağı olarak bedenin değeri hakkında bir yazı okumayı bekledim bu kitapta. Bir başka işlenebilecek konu, şiddet sporları ya da genel olarak sporda bedenin rolüydü. İnsanın gün geçtikçe artan bir hırsla rekor kırmaya yönelmesi, bedeni tamamen bir araç olarak görmenin getirdiği bakış ve bunlara paralel olarak bedenin her yeni nesilde gelişmesi, konu edilebilirdi.

Son olarak, bu türden derleme kitaplarda makaleler farklı yazarlar tarafından kaleme alındığı için, metinler arasında kaçınılmaz olarak nitelik farklılığı ortaya çıkabilir. Metinlerde aynı titizliği bulmak kolay değildir, yine de bütüncül anlamda belli bir dengeyi tutturmak gerekir. “Bedende Kıpırdanmalar” çok farklı türlerde metinlerden oluşmasına rağmen, bu dengeyi bulmuş bir derleme. Bu kitabın en önemli özelliklerinden biri metinlerin çeviri olmaması ve okura tanıdık gelecek örneklerden oluşması. Genelde bu türden derlemeleri çeviri okumaya alışık okura, bu yüzden, yakın ve hoş gelecektir. “Bedende Kıpırdanmalar” günümüzün önemli konularını tam zamanında dile getiren, okuru düşünmeye yönelten çok değerli bir çalışma.

BEDENDE KIPIRDANMALAR / Derleyenler: Gülnur Elçik + Tuğba B. Özenç / Varlık yayınları / 359 sayfa.

(Bu eleştiri yazısı 10 ekim 2010 tarihli Radikal Kitap ekinde yayımlanmıştır.)


1900’lerde NEW YORK SOSYETESİ

Her ülkenin edebiyat tarihinde, bir dönem, “görgü romanları”na rastlarız. Görgü romanı ya da diğer bilinen adıyla “adab-ı muaşeret romanları”, ülkemizde ulus devletin ilk kurulduğu yıllarda yazılmıştır. İngiliz edebiyatında “Novel of Manners” adıyla bilinen tür, 19. yüzyıl boyunca romantik akımın etkisinde gelişir. Genelde konusu, kişinin (özellikle genç bir kadının) topluma ayak uydurma çabaları ve bu süreç içinde kendine uygun bir eş bulmasından ibarettir. Jane Austen ve Sir Walter Scott, bu uzun soluklu geleneğin kilometre taşları sayılırlar.

Okyanusun diğer ucunda, katı aristorat sınıfı olmadığı için görgü romanlarının daha zor konu bulacağı düşünülürken, George Eliot ve Henry James gibi yazarlar, kadının toplumsal konumunu ve evliliğin işlevini inceleyen romanlar yazarak türe yeni bir soluk getirdiler. Her iki yazarı yakından tanıyan, bir dönem New York sosyetesine ait varlıklı bir ailenin kızı olan Edith Wharton da, bu türün en sevilen örneklerini yazdı.

“Keyif Evi,” Edith Wharton’un dördüncü ama ilk önemli romanıdır. Nispeten genç yaşta yazdığı romanda Amerikan edebiyatının önemli kadın kahramanlarından birini yaratır: Lily Bart. Lily, New York’un en güzel ve hoş kadınlarından biridir. 1900’lerin başında New York sosyetesinin gözde kadınlarındandır. Varlıklı ailesiyle davetlere gitmiş, pek çok yolculuk yapmış, birkaç dil konuşan ve hepsinden önemlisi bekar bir genç kızdır. Hayatı, sosyete çevrelerinin tam olması gerektiği gibi diyeceği türden bir şekilde gelişir. Onsekiz yaşında cemiyete takdim edilir ve hemen ardından evlenmek isteyen Avrupalı aristokratlar ve yeni zengin New York sosyetesi etrafını sarar. Fakat Lily’nin hayatı bundan sonra hızla değişir, önce babasını kaybeder, sonra aile servetini, en son da ona koca bulmayı görev edinmiş annesini. Yirmili yaşlarında, cılız bir gelir ve kasvetli evinde ona bir oda sunan halasından başka birşey kalmamıştır elinde. Buna rağmen Lily güzel giyinmeye, pahalı zevklerini tatmin etmeye ve kumar partilerine gitmeye devam eder. Bunları yapmazsa kendisine varlıklı bir eş bulamayacağını düşünür. Lily’nin her hareketi dedikodu dergilerinde yer alır, her davranışı çevrede etki yapar. Gözden uzak olursa şansını yitireceğini bilir. Tek gereksinim duyduğu şey, pahalı zevklerinin faturasını ödeyecek bir kocadır.

“Keyif Evi” simgesel bir ilk bölümle başlar. Tren istasyonunda bir önceki treni kaçıran Lily, onu eğlendirecek, çay ısmarlayacak birini bulunca sevinir. Bulduğu kişi Selden’dir. Yakışıklı, genç ve bekar olmasına rağmen yeterince varlıklı olmadığı için evlenmek üzere kur yapılacak erkekler listesinde değildir. Yıllardır tanıyıp hoşlandığı biridir Selden, ayrıca içten sohbet edebileceği ender insanlardan biridir. Lily’nin karşılaştığı ikinci erkek, sonradan görme, sosyete girmeye çalışan, borsada büyük servet kazanmış, görgüsüz bir işadamıdır. Lily’nin nereden geldiğini, kiminle birlikte olduğunu merak eder. Karşılaştığı üçüncü erkek, utangaç, evlenmeye hazır, aşırı varlıklı bir ailenin oğludur. Tren yolculuğu boyunca genç adamın ilgisini üzerine çeker ve onu baştan çıkarmak için tüm kadınsı oyunlarını gösterir.

Lily, bir Jane Austen romanının kahramanı olsaydı diye düşünmeden edemiyor insan. Austen kahramanları aşk için evlenen, toplumsal baskılara karşı duran, kendini ezdirmeyen kadınlardır. Lily ise bunların tam tersi. Austen romanlarındaki kötü imajlı kadınlara daha yakın bir karakter. Para için evlenmek istiyor ve bunu saklamaya çalışmıyor. Parayı ne kadar sevdiğini, ne kadar lükse düşkün olduğunu sıkça dile getiriyor. Tüm bunlara rağmen Edith Wharton, Lily karakterini inandırıcı ve sevimli kılmayı başarıyor. Yerleri silen bir hizmetkarı kovayı çekmedi diye azarlarken bile sevimsiz görünmüyor Lily. Wharton’un gerçekçi kalemi onu sınıfının bir örneği olarak sunuyor. Toplumsal gerçekliğe, maddi zorluklar karşısında bir kadının engellenemez düşüşüne, üst sınıfların yapaylığına, parasal ilişkilerin diğer tüm ilişkilere baskın olmasına, ve daha birçok yeni şekillenen Amerikan toplumunun hastalıklarını çok yerinde dile getiriyor.

HAYAT BİR KUMARDIR

“Keyif Evi” başlığını “Bilge kişinin aklı yas evindedir; akılsızın aklı ise keyif evinde” (İncil, Vaiz, 7:4) sözlerinden alıyor. Wharton bu başlığı vererek, Lily’nin aklını doğru zamanda doğru kararları almak için kullanmadığını, bazı basit keyifler yüzünden önemli fırsatları kaçırdığına vurgu yapıyor. Roman boyunca yazarın kullandığı simgelerden biri olarak kumar, Lily’nin hayatını anlamak için de önem kazanıyor. Lily büyük hatalar yapan biri değil. Toplumsal yerini tehlikeye atmamaya özen gösteriyor fakat ufak hataları, önemsiz kumar borçları gibi büyüyerek tehdit oluşturuyor.

Lily’nin düşüşü çok inandırıcı bir tonda gerçekleşiyor. İlk başta varlıklı erkeklerin evlenme teklifleri gelirken, yaşı ilerledikçe ve kayıpları fazlalaştıkça, erkekler başka tekliflerde bulunmaya başlıyorlar. Belli ki daha önce Lily gibi göz alıcı bir kadına teklif etmeye cesaret edemeyecekleri önerilerdi bunlar. Evlenme teklif eden erkekler, Lily sayesinde sosyetede sağlam bir edineceklerini hesaba katıyorlar. Düşüşe geçtiği andan itibaren, böyle bir statüsü kalmıyor, dolayısıyla güzelliği de artık önemini yitirmeye başlıyor. Bu durumda evlilik Lily için ne kadar güvence ise, erkek için de farklı değil. Sosyal statüsünü kaybettiğinde onu arzulayan erkekler metres olmasını açıkça teklif ediyorlar ama Lily daha önceki evlenme tekliflerini şimdi kabul etmeye hazır olduğunu söylediğinde, teklifin artık geçersiz olduğu kabaca söyleniyor kendine.

Sosyetenin kurallarını anlamak, insan ilişkilerindeki dengelerin hesaplarını yapmak bu çağda bize zor gelebilir. Wharton çağını başarıyla anlatıyor. Varlıklı bir ailenin kızı olarak yakından tanıma şansı bulduğu üst sınıfın zayıflıklarını ve yüzeyselliğini esprili ve kıvrak bir dille aktarıyor. Yazarın bir diğer romanı “Masumiyet Çağı” benzer bir konuyu ele alıyordu: toplumsal baskılara uymayan kişisel arzular. Burada bir parantez açıp, Orhan Pamuk’un “Masumiyet Müzesi”nde Wharton’a gönderme yaptığını düşünmek yanlış olmaz gibi geliyor.

Görgü romanları, kişisel arzularla toplumsal doğruların çatışmasını ele almakla kalmıyor, özellikle Wharton’un romanlarında, yemek menüleri, giysiler, davranışlar, davetler, dönemin tüm detaylarıyla renk kazanıyor. Wharton romanlarında bu detaylara özellikle dikkat çeker, bunun nedeni, yazarın aynı zamanda bahçe tasarımcısı ve çok başarılı bir dekoratör olmasıdır kuşkusuz. Roman ve yüzlerce öyküsü dışında dekorasyon konularında yazdığı kitaplar bu türün öncülerinden olmuştur. Ayrıca Wharton, Fransa’da onarımını yaptığı malikanenin güzelliğiyle ve verdiği davetlerle (aynı roman kahramanları gibi) bir dönemin gözde ev sahiplerinden biri olmuştu. Son yıllarına doğru artık çevresinde sosyeteyi değil, dönemin ünlü entelektüellerini topluyordu. “Keyif Evi” Amerikan klasikleri arasına girmiş, yıllar içinde türün önemli yapıtlarından biri haline gelmiştir.

KEYİF EVİ / Edith Wharton / Çeviri: İlknur Özdemir / Kırmızı Kedi Yayınları / 2010

(Bu makale Radikal Gazetesinin Kitap ekinde Ekim 2010'da yayımlanmıştır.)

DOĞAN AKHANLI


BİTMEYEN 12 EYLÜL

12 Eylül darbecilerinin yargılanma sürecinin zaman aşımına uğrayıp uğramayacağı ile birlikte bir çok konunun şiddetli tartışmalara neden olduğu referandum günlerinde, Almanya’dan hasta babasını görmeye gelen yazar Doğan Akhanlı’nın tutuklandığı haberini okuduk. Bu ironik durum sanki bir kurguymuşcasına şaşırttı okuyanları. Romanlarından tanıdığım ve değerli yazarlar kategorimde üst sıralarda yer alan Akhanlı, 12 Eylül’de açılan davalar nedeniyle yirmi yıl kadar önce, Almanya’ya sığınmış ve ardından vatandaşlıktan çıkartılmış, bir insan hakları savunucusu aynı zamanda.

53 yaşındaki Akhanlı, Artvin Şavşat doğumlu. 1980 askeri darbesinden sonra siyasi nedenlerle tutuklandı ve Metris Askeri Cezaevi’nde iki yıl yattıktan sonra Almanya’ya yerleşti. 2000 yılında verdiği bir röportajda, “14 Mayıs 1998’de vatandaşlıktan çıkarıldığım haberini aldım. Vatandaş olmadığıma göre ‘vatan haini’ statümü de kaybetmiş olmalıydım. Doğduğum ve halen kokusunu aldığım köyümün ve evimin olduğu yere bir daha dönememe düşüncesi son derece can sıkıcıydı. Bu Türk devletinin kendi kusuru ve kendi ayıbıdır” demişti.

BABASIZ GÜNLER

Edebiyat çevreleri adını ilk kez Kayıp Denizler adlı bir roman üçlemesiyle duydu fakat asıl ilgiyi Madonna’nın Son Hayali romanıyla kazandı. Yayımlanan son romanının Babasız Günler adını taşıması ise bir başka kurgusal ironiydi sanki, çünkü tutuklandığı haberi “ölüm döşeğindeki hasta babasını görmek” için geldiği sözleriyle devam ediyordu. Babasız Günler yayımlandığı yıl Almanya Türk Öğretmen Dernekleri federasyonu ve Hürriyet Gazetesi’nin birlikte düzenledikleri Avrupa Türkleri edebiyat yarışmasında roman dalında birincilik ödülü kazandı. Geçen yılın ses getiren romanlarından biriydi.

Doğan Akhanlı, üst kurguyu ustalıkla kullanan yazarlardan biridir. Kitabın yazılış öyküsünü kurguya başarıyla dahil eder. Akhanlı’nın sıklıkla ele aldığı temaların başında ise sürgün ve göçmen yaşamlar gelir. Avrupa’nın bir taraflarına dağılmış, doğduğu köy ve çocukluğu belleğinde yer etmiş insan portreleri sunar. Fakat bir başka ana teması geçmişle hesaplaşmalardır. Bir ayağı geçmişte, diğeri bugünde, geçmiş yılların acılarını hatırlayan kahramanlar yaratır. Genelde bu iki eksen etrafında döner roman konuları, geçmişi araştıran, anlamaya çalışan bugün insanı, kendi acılarının kaynağında yine geçmişi bulur.

Babasız Günler, köyünden çıkıp Batı’nın büyük üniversitelerinde eğitim görmüş bir matematik profesörü ile 12 Eylül darbesiyle ülkeyi terk etmek zorunda kalan devrimci müzisyen oğlunun ilişkisi üzerine kurulu. Baba oğul, hayatın hırpalayıcı şiddetini ilişkilerine yansıtırlar doğal olarak. Kızgınlıklar en yakında olana en çok gösterilir, bu yüzden zedenlenmiş bir baba oğul ilişkisidir yaşadıkları. Buna rağmen ülkesinden uzakta sürgün hayatı süren oğlunun vatanından sonra en çok hasretini çektiği şey babasıdır. Akhanlı, kahramanın özlemini adeta kendi özlemiymiş gibi duygu dolu satırlarla dile getirir: “Önce Bedreddin şiirindeki gibi Hikmet’in, yağmur çişeleyecekti hafiften. Sonra çatı damlarında, çınar yapraklarında, kuş kanatlarında gezinen dudaklarında ‘sen gülünce, güller güler’ mısrası bir gonca gibi açacak, yıllar önce babasının ona ikiz sayıları anlattığı meydanda, her şey sessizliğe gömülecekti. Çiçek satan kadının gülüşleri sözgelimi, bitirim şoförün dudak kıvrımları, otobüse yetişmek için koşan genç kızın titrek memeleri, rüyasında o titreyişle içi boşalacak delikanlının göz bebekleri, el bombasının pimine asılmaya hazırlanan daha on altısına adım atmamış çocuğun, onu vurmaya hazırlanan kot pantolonlu sivil polisin işaret parmağı, yeni bir roman kurgusuyla Galata’ya doğru yürüyen yazarın rüyaları, şıpsevdi şairin imgeleri de o sessizlik içinde donuverecekti. Yüzlere ve ruhlara yayılan mutluluğu da peşinden sürükleyen Mehmet Nazım’ın melodisi, boğazın asırdan beri o şarkının bestelenmesini bekleyen Andres Segovia, hasta yatağında doğrulup, hemşireye ‘Lütfen,’ diyecekti, ‘gitarımı verir misin, Taksim’de çalan delikanlıya eşlik etmek istiyorum.”

Romanın bu bölümlerini okurken yazarın “gurbet” “hasret” sözcüklerine yeni anlamlar yüklediğini, romanlarında kahramanlara kendinden parçalar yüklediğinde daha anlaşılır olur. Madonna’nın Son Hayali ve Babasız Günler barındırdıkları üst kurgu tekniğinde hem bazı klasik eserlere (örneğin James Joyce’un “Ulysses” ya da Sabattin Ali’nin “Kürk Mantolu Madonna”) göndermelerle doludur hem de yazarın kendi yazım sürecinden ipuçları taşırlar. Babasız Günler’de Akhanlı bir roman kahramanı gibi yaratır kendini romanın içinde. Bu sayede göndermeleri de kendi hayat hikayesi gibi roman içinde yeni anlamlar bulur. Bir kaç yıl önce yaptığı bir söyleşide yurtsuz kalmasını şöyle dile getiriyor yazar: “Almanya’ya geldiğimde içimdeki “kırılmışlık” duygusu çok güçlüydü. “Yurt” edinmeye çalıştığım Almanya’da ayakta kalabilmek, yeniden hayata başlayabilmek için Almanca öğrenmeye çalışırken, oldukça uzun süren “fikirsizlik” girbanda çırpınıp durdum. “Gurbet” çok başımı ağırtan bir kavramdır. Eskiden, Türkiye’den uzak düştüğüm için “gurbette” olduğumu sanardım. Şimdi ise “gurbeti” belki ömür boyu içimde taşıyacağım korkusu içindeyim. Kişisel ya da siyasal şiddete, örneğin işkenceye maruz kalmış insanların, şu ya da bu biçimde “gurbette” yaşadıklarına inanıyorum. Yani “gurbet” şiddetin çok can yaktığı Türkiye toplumunda, fevri değil, görmezlikten gelinen siyasal, toplumsal ve sosyal bir olgudur. “Gurbet”in karşıtı olan “yurt” ya da “yuva” ise benim için “anne” kavramıyla ilintilidir ve doğup büyüdüğüm, kaf dağının güney eteklerinde, iki vadinin, dağlar ve tepeler arasına sıkışmış, çam ve meşe ormanları arasında kaybolmuş olan Ciritdüzü Köyüdür.”

Doğan Akhanlı, romanlarında özlem duyduğu köyünü ve çocukluğunu çok canlı imgelerle anlatır. Madonna’nın Son Hayali romanında da akşamları evde birlikte kitap okuma alışkanlığı olan kalabalık bir aileyi anlatır. Akhanlı’nın romanlarında, kitaplar hayatı değiştirecek güce sahiplerdir. Bir öykünün ya da bir kitabın peşine takılıp bir hayatın sürüklenmesi, en olağan durum gibi anlatılır. Bir kitabı anlamaya, bir roman kahramanının izini sürmeye feda edilen yaşamlar sıklıkla karşımıza çıkar yazarın anlatısında. Belki romanlarında kendini kurgulaştırdığı için, belki de kurgusundan bir bölüm okuyor gibi olduğumuz için, yazarın şu anda yaşadıklarını da kurgusal boyutuyla düşünmeden edemiyor insan.

Doğan Akhanlı’nın bu vesileyle romanlarına yeniden göz atmak çok duygulandırdı beni. Yıllar sonra acıların izlerinin silinememesi gibi, yıllar sonra darbeler de, yıktıkları hayatların yakasını bırakmayan hortlaklar gibi göründü gözüme. Akhanlı, toplumsal olarak yaşadığımız yıkımların çoğunu romanlarına taşımış bir yazar; ayrıca tarihsel hataların, toplumsal yaraların bugün üzerine nasıl etki yaptığını çok iyi bilen biri.

(Bu yazı Radikal gazetesinin 10 eylül 2010 tarihli Kitap ekinde yayımlanmıştır.)

Alphonse Daudet "Sapho"


ÇAĞLAR BOYUNCA ACIKLI METRES ÖYKÜLERİ

Edebiyat tarihinin yinelenen bazı konuları vardır. Çağlar içinde, farklı biçimlerde ve yeni karakterle karşımıza çıkarlar; inançlar, ahlak, görgü değişse de, bazı ana temaların değişmediğini gösterir bize. Yüzlerce yıllık edebiyat tarihinde, yüzlerce kez anlatılan hikayelerden biri de, sokak kadını ile erkeğin aşkıdır. Sokak kadını her zaman sokak kadını olmaz, bazen saygıdeğer bir geişa, bazen Paris’li seçkin kurtizan, bazen de ahlaklı, temiz ama kötü ellere düşmüş bir kadındır; lakin her ne olursa olsun, yazgısı çok ender değişir.

Bu konuda yazılmış ilklerden biri Antoine François Prévost’un Manon Lescaut romanı sayılır. 1731 yılında yayınlanan roman, çok tartışma yaratmış, ardından da yasaklanmıştı. Bir sonraki yüzyılda, aynı konuyu Alexandre Dumas oğul, Kamelyalı Kadın’da ele almıştı. Dumas ünlü eserinde Prévost’un romanına göndermeler yapıyor, kahramanın elinden düşürmeden okuduğu roman olarak adlandırıyordu. Böylece, bir önceki yüzyılın kadın kahramanını yeniden canlandırıyordu. Bir başka zincir halkasını Kamelyalı Kadın’dan otuz altı yıl sonra Alphonse Daudet eklemişti. Daudet Sapho adlı romanında hem Manon Lescaut’ya, hem Kamelyalı Kadın’a, hem de onsekiz yaşında yazdığı şiirlerinin derlendiği “Les Amoureuses” (Aşık Kadınlar, 1858) eserlerine göndermeler yapar. Farklı çağlarda aynı yazgıyı yaşayan kadın kahramanlar dizilmiş gibilerdir önümüzde. Tema sonraki çağlarda da anlatıldı, artık Daudet’nin Sapho’suna da göndermeler eklenmişti. Colette Chéri romanında (geçtiğimiz haftalarda Michelle Pfeiffer’ın yorumuyla bir kez daha ekrana taşındı) Alphonse Daudet’nin romanından açıkça etkilendiğini belli ediyordu.

HAYATTAN ROMANA

Alphonse Daudet’nin hareketli bir aşk hayatı olmuştu. Sapho’da anlattığı karmaşık aşk ilişkilerini çok genç yaşta tatmıştı. Ağabeyinin yanına Paris’e geldiğinde daha on yedi yaşına yeni basmıştı, fakat yazar olma kararını almıştı bile. İlk başta gazetecilik, ardından bir bürokratın özel sekreterliği derken, şiir, roman ve piyes yazarak geçinmeye ve ün kazanmaya başladı. İlk büyük aşkını yine Paris’e ilk geldiği yıllarda yaşadı. Kadın, Paris’in ünlü modellerinden Marie Rieu idi. Dönemin tüm sanatçılarına poz vermiş, bir çoğuyla aşk yaşamış, güzelliği tablolarda kanıt olarak kalmış bir kadındı Marie. Alphonse ise bu yaşlarda çok deneyimsiz, toy bir delikanlıydı. Hırpalayıcı, iniş çıkışları bol, kavgalı bir birliktelikleri oldu. Yıllar sonra, yazar olarak ünlenmiş, 44 yaşında, Paris’in sanat ve edebiyat çevrelerinin önemli bir ismi olduğunda, belki geçmişe dönüp, gençlik aşkını hatırlamak istedi; yaşadığı bir dolu aşkı ve en başta da Marie ile yaşadıklarını düşünerek Sapho’yu yazdı.

Roman, bir kıyafet balosuyla başlar. Paris’in ünlü eğlence gecelerinden biridir. Daudet’nin bu roman girişi, kimsenin göründüğü kişi olmadığı Paris sosyetesi için simgeseldir. Herkesin birbirini tanıdığı, geçmişini bildiği gecede, kimseyi tanımayan, yakışıklı Jean adında bir öğrenci, kadınların dikkatini çeker. Yanına yaklaşan kadınlardan biri Fanny’dir. Fanny, diğer bilinen adıyla Sapho, genç kızlığından beri Paris’in sanatçı çevrelerinde ünlü erkeklerin metresi olmuş, şimdi otuzlu yaşlarında ama hala güzel sayılacak bir kadındır. Hiç çekinmeden genç erkeğe ilgisini belli eder. Jean ise başka kadınları daha genç ve güzel bulur. Fanny’den sanki korkar, çünkü alışık olduğu kadın tipi değildir bu Mısırlı Fellah kılığına girmiş kadın. Buna rağmen Fanny onu elinden tutup balodan birlikte ayrılmalarını, geceyi birlikte geçirmelerini istediğinde karşı durmaz. “... kadın kendisini dışarıya sürüklüyordu, o da hiç duralamadan kadının arkasından gitti. Neden mi? Kadının çekiciliğinden değil; pek bakmamıştı ona, kendisini çağıran öbür kadından daha çok hoşlanıyordu. Kendi isteminden daha üstün bir isteme, bir arzunun şiddetli sertliğine boyun eğiyordu, o kadar” diye anlatır Daudet genç adamın ikilemini.

Jean ne ilk başta, ne de daha sonra Fanny’nin güzelliğine ya da zarafetine vurulmaz; ilişkilerini sürdüren şey, Fanny’nin hiç sakınmadan kendini vermesidir. Hep arayan Fanny’dir, Jean’ın ilgisini diri tutmak için hiç durmadan çabalar. Jean ayrılmak istediğinde, ağlar, hırçınlaşır, sonunda yalvarır, her seferinde onu kaybetmeden elinde tutmayı başarır. Oysa tanıştıklarında Fanny otuzyedi, Jean yirmi bir yaşındadır. Fanny’nin, kendi deyişiyle, son, Jean’ın ise ilk ilişkisidir. Fanny için Jean “güzel olan, senin gibi basit ve doğru olmak, yirmi yaşında bulunmak ve iyi sevişmek...” sözleriyle özetlenecek biridir.

Dengesizlik sadece yaşlarında değildir. Jean taşranın tanınmış ve varlıklı bir ailesinin oğludur. Okulu bitirdiğinde dışişleri bakanlığında çalışmaya başlayacak ve aile geleneğinde olduğu gibi diplomatlık yapacaktır. Fanny tipinde kadınlarla daha önce hiç karşılaşmamıştır, ailesindeki kadınlara hiç benzemez Fanny. Jean da Fanny’nin diğer sevgililerine benzemez. Diğerleri, ünlü ya / ya da paralı erkeklerdir; modellik yaptığı ünlü ressam ve heykeltraşlardan çok farklıdır. Yine de bu farklılıklarına rağmen, bohem bir yaşam biçimi içinde aşklarını yaşarlar. İlk başlarda çevreleri de yoktur, bir tarafta Fanny’nin eski sevgilileri diğer tarafta Jean’ın ailesi, uzlaşamayacak kadar uzaklardır birbirlerine. Zamanla kendilerine benzeyen dostlar edinirler. Eski bir sokak kadını ile evlenmiş komşuları ya da ünlü bir yazarın metresi, görüşmeye başladıkları insanlardan bazılarıdır.

Metres aşkının anlatıldığı romanlarda genelde metresler iki gruba ayrılır. Birinci grupta erkekten en az on yaş genç, erkeğe ilham ve gençlik aşılayan genç kadınlardır. İkinci türde ise, Fransızca öğretmen anlamına gelen “maitresse” sözcüğü anlam bulur. Bu metresler genç erkekten yaşça büyük, bir hayli deneyimlidir. Büyük kente gelmiş yalnız genç erkek, özlem duyduğu anne şefkatini bulur kadında; sadece sevişmeyi değil, kadınlara nasıl davranılacağını da öğrenir. Bu alışverişte kadın da güzelliğinin son kırıntılarını ziyan etmemiş, sevgili bulmuş olur. Sapho, her iki türde ilişkilerin bolca anlatıldığı bir roman. Fanny ile Jean ikinci türe dahiller ama romanda her çeşit metres ilişkileri yer alıyor.

İZLENİMCİ SAHNELER

Fanny ile Jean’ın ilişkisi, adından söz ettiğimiz diğer romanlardakine benzer bir ilişkidir. Sapho’da bu açıdan özgün bir karakter incelemesi, kurgu örgüsü aramak boşuna olacaktır. Buna rağmen Daudet bu romanında, Değirmenimden Mektuplar’dan çok farklı ve çok daha kişisel bir anlatı tarzı yakalamıştır. Renoir ve Manet’le yakın dostluk kurmuş olması, ayrıca ilk izlenimci sergiler dönemindeki tartışmalara katılmış olması, bakışındaki inceliğin nedeni olarak görülebilir. Daudet gerçekten de Sapho’da, sayfa üzerinde adeta izlenimci tablolar yaratır: “Ekimin son günlerinde bir sabah trene biniyordu, gözlerine dikilen bir genç kız bakışı, birden korudaki karşılaşmayı, anısı aylar boyunca yakasını bırakmamış olan o ışıl ışıl çocuk kadın güzelliğini getirdi aklına. Dallar altında güneşin öylesine hoş bir biçimde beneklediği giysiyi giymişti yine... “ Gerçekten de bu sahne sanki Renoir’ın tablolarından biridir; ışığın yapraklar arasından süzülerek kişiler üzerine vurması, hoş bir gizem yaratır. Romandaki deniz ve kırsal yaşam betimlemeleri, izlenimci tabloların göz alıcı renkleriyle birlikte, gizemli hatıraları da canlandırırlar.

Alphonse Daudet’nin Sapho’su, karmaşık bir aşk öyküsü okumak isteyenlerin ilgisini çekecek bir roman ama bundan başka, Tahsin Yücel’in usta çevirisi sayesinde, izlenimci roman hakkında da bilgi sahibi olacaklar. Zevkle okunan, Daudet’in heyecanlı yaşamını satırlara yansıtan, hoş bir kitap.


SAPHO /Alphonse Daudet / Çeviri: Tahsin Yücel / İş Kültür yayınları

23 Eylül 2010

Çiğdem Kağıtçıbaşı "Benlik, Aile ve İnsan Gelişimi"


TOPLUMU ŞEKİLLENDİRECEK BİR KİTAP

Bizim kuşağımız okuma yazmayı alfabe üzerinden öğrenmişti. Önce harflerin nasıl okunduğunu öğrenir, sonra sözcüklerin içinde bu harfleri tanıdıkça okumayı sökerdik. Şimdi okuma öğrenen bir çocuğa alfabe değil, heceler ya da doğrudan sözcükler öğretiliyormuş. Bunun nedenini emekli ilkokul öğretmeni bir akrabama sorduğumda, dünyada böyle bir sistem kullanıldığını, artık A.B.D., Fransa ya da İngiltere’deki eğitim sistemiyle aynı şekilde Türkçe okuma yazma öğretildiğini söyledi. Hecelerle öğretme metodu kuşkusuz İngilizce ya da Fransızca okuma yazma öğrenen bir çocuk için uygun olabilir, çünkü bu dillerde fonetik alfabe ile alfabe çok farklıdır: harfler, her sözcük içerisinde farklı fonetik seslere bürünür. Oysa Türkçe fonetik değerler, alfabe değerlerine çok yakındır, çoğu zaman aynıdır. Bu durumda, İngiliz çocuk için kolaylık sağlayacak bir yöntem, Türkçe öğrenen bir çocuk için zorluk oluşturur. Belli ki bu öğrenme metodunu Batı modellerinden uyarlayan kişiler, konu üzerinde hiç düşünmeden ithal etmişler. Batılı modelin herkes için doğru olduğu savıyla hareket edilmiş.

Çiğdem Kağıtçıbaşı Benlik, Aile ve İnsan Gelişimi: Kültürel Psikoloji adlı kitabında, bilinen Batı kökenli bakış açılarından farklı bir yaklaşım öneriyor okura. İnsan olgusunu sosyo-kültürel yapısı içinde ele alıyor. Bu yeni bakış sayesinde tüm Batı kökenli kuramlar yeniden gözden geçirilip sorgulanıyor. Bu kuşkusuz çok önemli bilimsel bir gelişme, kültürler arası çalışmalarda, kültürel psikoloji konularında büyük bir yenilik. Bir başka açıdan da günlük hayatımıza girdiği ölçüde yepyeni bakış açısı kazandıran bir olgu. Kağıtçıbaşı kitabını 90’lı yıllarda İngilizce olarak kaleme almış ve kitap kültürel psikoloji alanında çok önemli kaynak eserlerden biri olmuş. Aradan on yıl geçtiğinde yayınevi genişletilmiş ikinci baskıyı çıkarmış; geçtiğimiz günlerde de bu çok yankı yapmış eser, Koç Üniversitesi Yayınları tarafından dilimizde yayımlandı.

MODERNİZM ELEŞTİRİSİ

Kağıtçıbaşı’nın Batı kökenli kuramların eleştirisi konusuna baktığımızda, çok daha yer etmiş temel düşüncenin sarsıldığını görüyoruz: Modernizm. Aydınlanma çağı sonrasında başlayan ve 20.yüzyılda köklenen modernizm, dünya kültürlerinin Batıya doğru gelişeceği düşüncesini öne sürüyordu. İnsan gelişimi sonunda Batı’daki halini alacaktı modernizme göre. Başka deyişle, insanlar ve toplumlar geliştikçe özerk, ayrık benlikler olarak gelişeceklerdi. Bu kurama göre, ilişkisel ve toplumsal benlikler ancak gelişmemiş toplumların geleneği olabilirdi. Kabile ya da komünler halinde yaşamak ya da büyük aile denetiminde bireyin hayatını sürdürmesi, hızla gelişen kapitalist kentleşmeler içinde yer bulamıyordu kendine. Modernist öngörüye göre, kentleşme ile birlikte tüm toplumlar benzer şekilde evrimleşecekti. Bunu insan gelişiminin hatta evrimin bir parçası olarak görmeye kadar götürüyordu modernist akımlar. Yaşamın her dalında da kendini hissettiriyordu adeta. Büyük ailenin dağılması, bireysel değerlerin yüceltilmesi, adeta düşünce tarzımızı her taraftan kuşatıyordu. “Friends,” “Seinfield” gibi televizyon dizilerinde, “Özgür kız” reklamlarında hep aynı türden özerk bireysel benliğin yüceltilmesine tanık oluyorduk. Ne aile bağları ne de gelenekler, kökler, adetler önemli gösteriliyordu; birey, kişiliğinin belirleyici özellikleriyle yalnız başınaydı bu imgede. Yüceltmenin bir ayağı da özgürlük üzerine kuruluydu. Toplumsal bağların insanı kıstırdığı, özgürlüklerini sınırladığı düşüncesi de beraberinde geliyordu. Modernizm böylesine soyutlanmış insan imgesi üzerinden insan olgusunu anlamaya çalışıyordu.

Kağıtçıbaşı’nın bilim alanında yaptığı önemli çıkışlardan biri modernizmin savunduğu bu insan modelinin yetersizliğini göstermek olmuştur. Ünlü psikolog burada birbirine ters giden iki yol görmektedir, adeta ironi taşır bu gidişatlar. Bir yönde kentsel yaşam içindeki bireyin özerklik kazanması, diğer yönde ise geleneksel yapısından kopmayan ilişkisel benliğini koruması, modernizme göre zıtlık oluşturur. Fakat Kağıtçıbaşı 1960’lardan beri sürdürdüğü çalışmalarında ve Batı dışındaki ülkelerde araştırmacıların bulgularında durum bunu göstermez, aksine Batının özerk ayrık benlik beklentisi gerçekleşmez. Kentleşen ya da kırsal bölgeden büyük kentlere göç eden topluluklarda özellikle kendini gösterir.

Kağıtçıbaşı’nın kuramlarından temelde iki sonuç çıkartılabilir: birincisi Batı kökenli kuramların, örneğin Doğu Asya’da bir toplumun, Kuzey Kanada İnuitlerinin ya da göçmen Meksikalıların davranışlarını anlamak için yetersiz kaldığı. Bunun kadar önemli bir ikinci bulgu ise, aslında Batı’nın da ayrık birey toplumunu eleştirmeye başlamasıdır. İnsanlık, modernizmin öngördüğü yönde değil, tam zıt bir yönde gelişmeye başlamıştır. Yeni oluşumlar içinde, bireyin özerkliğini kaybetmeden toplumsal ilişkisini sağlam tutabildiği kanıtlanmıştır. Kültürel farklılıkların azaldığı çağımızda, hayat tarzlarının değişimiyle benzerliklerin artışına tanık oluruz. Batının kültürel kalıpları, gerçekte dünyanın çok küçük bir kısmını dile getiriyor; buna rağmen kültürler üzerindeki etkisi çok geniş ve hatta baskıcı. Kağıtçıbaşı insanlığın doğal gelişimi olarak adlandırıyor bunu, kentleşme süreci içinde kültürlerin ne denli dirençli olduklarını da gösteriyor bize.

OKUR

Çiğdem Kağıtçıbaşı, toplumdan kopuk bilime inanmayan bir biliminsanı. Bu yüzden kitabın ikinci bölümünde, uygulamalara geniş yer ayırmış. Bilimin topluma karşı sorumluluğunu çok ciddiye alan bir dünya görüşüne sahip. Sorguladığı bilimsel kalıpların ötesinde çocuk gelişimi, toplumsal eğitim süreçleri, göçmenlik sorunları, kültürleşme gibi konularda eleştiriler yapıp, önerilerde bulunuyor. Kitabı okumaya başlamadan önce, psikolojinin toplumsal gelişmedeki rolünü bu denli iyi anlayacağımı sanmıyordum. Bununla birlikte, doğru politikalar uygulandığı takdirde, çocukların zihinsel, ruhsal ve toplumsal gelişimlerine inanılmaz bir katkı yapılacağını, yüzlerce araştırmadan örneklerle görmemizi sağlıyor.

Benlik, Aile ve İnsan Gelişimi farklı okumalara açık bir kitap. Elbette, kitap bütünlüğü içinde, psikoloji öğrencileri ve araştırmacıları göz önüne alarak yazılmış. Buna rağmen böylesi bir araştırmadan yararlanacak çok sayıda sosyal bilimci, kuramcı ve siyasi fikir liderleri olabilir. Bununla birlikte kitabın bazı bölümleri, tüm anne-babalar, çocuk gelişimi konusunda akademik değil, bireysel çaba harcayan herkes tarafından okunabilir -- ve hatta okunmalı. Ayrıca Doğu-Batı ilişkileri üzerine kafa yoran çok sayıda okur da bu kitaptan çok yararlı bilgiler edinebilir. Benim için çok aydınlatıcı olduğunu söylemem gerekir. Akademik göndermeleri takip etmeden, düşüncelerin akışında okunabilir Kağıtçıbaşı’nın çalışması.

Yakın tarihimizde öncü düşünürlerin toplumun şekillenmesinde ne denli önemli rol oynadığına tanıklık etmişizdir; Çiğdem Kağıtçıbaşı onlarca yıllık çalışmalarının birikimiyle ortaya koyduğu bu eserinde tam da bu rolü üstleniyor. Batı, modernizm, kapitalizm, küreselleşme karşısında kişiliğini koruma çabası veren toplumlar (ya da bireyler) için eşsiz değerde önem taşıyan bir yapıt.

BENLİK, AİLE ve İNSAN GELİŞİMİ: KÜLTÜREL PSİKOLOJİ / Çiğdem Kağıtçıbaşı / Koç Üniversitesi Yayınları, 2010 / 494 sayfa.


(Bu yazı Radikal gazetesi Kitap ekinin 27 Ağustos 2010 sayısında yayımlanmıştır.)

19 Ağustos 2010

Lev Tolstoy "Savaş ve Barış"


HARP ve SULH

Çocukluk evimin kitaplığında eski bir cilt Harp ve Sulh dururdu, sanırım 300-400 sayfa kalınlığında bir kitaptı. Romanı okuduğumda kaç yaşındaydım hatırlamıyorum ama kitabı özgün ikibin sayfalık haliyle görmüş olsam mutlaka başlamaya korkardım. Şimdi yıllar sonra, yeni ve eksiksiz baskısıyla Savaş ve Barış’ı sanki ilk kez okuyorum. İlk karşılaşma, ilk heyecan sararak okumanın ayrı bir tadı olduğunu da görüyorum.

Lev Tolstoy Savaş ve Barış’ı yazdığında 37 yaşındaydı. On sene kadar önce, 1854-56 yılları arasında, Kırım’da savaşmış olması ona savaş hakkında gerçek bilgi vermişti. Fakat Tolstoy altmış yıl önce yaşanan, o doğmadan otuz yıl önce sona eren Napoléon savaşını anlatmayı seçti; dediğine göre, bunun nedeni biraz kendi aile geçmişini araştırmak biraz da Rusya’nın yakın tarihine bakmaktı. “Dedelerimizin günleri” dediği bir dönemi, mektup, günlük ve anılar peşinde araştırdı ve yazdı. Yıllarca süren tarih araştırmalarına dayansa da, Savaş ve Barış’ta bu hissedilmez, gerçekte okurun hissettiği yaşanmışlık duygusudur. Büyük olasılıkla çocukluğunda büyüklerden dinlediği Napoléon savaşlarını zihninde yeniden canlandırıp, kurguluyordu. Annesini iki, babasını dokuz yaşında kaybetmiş bir çocuk olarak, yakın geçmişi anlamaya çalışması, tanıyamadığı anne ve babasına yakınlaşmak çabası olarak da görülebilir; ayrıca ailesiyle aynı yaşlarda insanların hayatlarına nasıl anlam verdiklerini, yeni Rusya’nın nasıl oluşmaya başladığını (ya da nasıl oluşması gerektiğini), bu romanda yazarak kendi felsefesini kurdu. Kendisini anlamak için gerekliydi bu kurgulama.

Ilyada ile Karşılaştırma

Edebiyat tarihini savaş üzerine yazılmış dev bir başyapıtla başlatırız. Homeros’un Ilyada’sı çağlar boyunca her dönemin yazarını etkilemiş bir destandır. Tolstoy da ünlü destana çok kereler göndermeler yapar, bu yüzden iki dev yapıtın savaşa bakışlarındaki benzerlikler ve farklılıklar ilk dikkat çeken şeylerin başında gelir. Tolstoy da göndermeleri belirli kılmak için romanın ilk sayfalarına ortaya Güzel Elen karakterini koyar. İlk detaylı betimlemelerden biri güzel Elen’e aittir, nasıl bir kadın olduğu tam anlaşılmasa da, davetin en göz alıcı genç kadınlarından biridir.

İlyada’da kadınlar ve onların etrafında gelişen ev hayatı, barışı simgeler. Hektor bir an önce karısı ve çocuğuna dönmek ister, onu sevdiklerinden uzak bıraktığı için savaşı lanetler. Çarpışmaya dönmeden önce eve geldiğinde annesi ve karısından ordusunun kurtulması için dua etmelerini ister. Hektor savaşırken de karısını anar, atlarını sürerken, atlara hatırlatır güzel karısını, onlara nasıl iyi baktığını, nasıl yem verip onları eğittiğini anlatır, atlar da sanki bu güzel sözlerle hatırlarlar Andromakhe’yi ve daha canlı koşarlar. Savaş ve Barış’ın kadınları Andromakhe gibi değillerdir. Savaş da Ilyada’daki gibi lanetlenen bir baş belası değildir. Prens Andrey savaşa biraz da karısının dırdırından, sosyetik çevrenin boş dedikodularından, yüzeysel ilişkilerden kurtulmak için gitmek ister. Bir erkek ancak savaş meydanında bir erkek gibi davranır, diğer zamanlarda aşırı kadınsılaşmış bir dünya içinde hapsolur. Hektor’un özlem duyduğu kadınların yanındaki barış, Prens Andrey’in ise kadınlarla savaşmaktansa ordu içinde savaşmak şeklinde değişir. Prens Andrey dostu Piyer’e “asla, asla evlenme dostum” dedikten sonra bunu şöyle gerekçelendirir “Bonaparte diyorsun, ama Bonaparte çalıştığı, adım adım amacına yürüdüğü zaman özgürdü. Amacından başka bir şeyi yoktu da başarılı oldu. Ama kendini bir kadına bağladın mı, prangaya vurulmuş bir kürek mahkumu gibi bütün özgürlüğünü yitirirsin, her şey, umudundan, gücünden ne kalmışsa hepsi, sana yük olmaktan, acı vermekten başka bir şeye yaramaz. Salon dedikoduları, balolar, gösteriş, bayağılık; işte içinden çıkamadığım kısırdöngü. Ben şimdi savaşa gidiyorum. Şimdiye kadar çıkmış en büyük savaşa gidiyorum.” Başka bir bölümde, Prens Andrey’in babası da savaşmanın kadının yanında oturmaktan iyi olduğunu dile getirir. İlyada’nın kadınları sığınılacak kadınlarken, Savaş ve Barış’ın kadınları kaçılan kadınlardır. Yanlarında huzur ve barış bulunan kadınlar değildir. Bu durumda doğal olarak savaş lanetlenmez, erkekliğin gereği olarak görülür. Tolstoy savaş meydanını anlatırken kaderci davranmaz, tüm romana yansıyan gerçekçi anlatı özellikle savaş sahnelerinde okuru çarpacak derecede güçlüdür. Hayatın tüm rastlantıları, belirsizlikleri, hayatın kendisinde olduğu gibi kararsızlıklarla dolu, şansa bırakılmış yaşanıyor. Bu romanda en dikkat çeken ve belki de en şaşırtan şeylerin başında, savaşta kazanılan bazı zaferlerin rastlantısal kazanılmış olmaları.

Kültürel İşgal

Savaş ve Barış, Fransızca diyaloglarla başlar. Sanki Fransız ordusunun Rusya işgalinden çok daha önce kültürel işgal başlamıştır. Romanın kahramanları – biri dışında – soylu ve/veya zenginlerden oluşur. Hemen hepsi kendi kültüründen uzak, gösteriş için Fransızca yazan ve konuşan, Batılılaşma heveslisi insanlardır. Romanın girişindeki bölüm bu açıdan çok önemlidir, Batı hayranı yüksek sosyete Fransızca konuşur, hatta Napoléon’u över, ülkenin içinde olduğu durumdan neredeyse kimsenin haberi yoktur, savaş eşiğindeki Rusya’nın soylu kesimi hayatın gerçeklerinden çok uzakta, günlük dedikodular ve kişisel çıkarlar peşinde sohbet ederler. Napoléon’a dair zihinler karışıktır, bazıları komutanlığını överken diğerleri bir teğmenin imparatorluğa yükselmiş olmasını yadırgar. Bu sohbetlerde gerçek bilgi yoktur. Hatta gerçek yaşanmışlık bile yoktur, anlatılanların büyük çoğunluğu kulaktan dolma dedikodulardır. Bunların arasında sıkılan birkaç kişi de yok değildir. Prens Andrey bu boş ve yüzeysel konuşmalardan sıkıldığını çok belli eder. İlerleyen bölümlerde Nikolay Rostov Batılılaşma karşıtı bir duruş sergiler: tarımda Avrupa’nın kullandığı teknikler yerine geleneksel Rus köylüsünün erdemlerinden yararlanmayı tercih eder.

Tüm roman boyunca çok az bölümde adı geçen, buna rağmen Savaş ve Barış’ın en önemli karakterlerinden biri Platon Karataev adında bir köylüdür. Platon edebiyat tarihinde de sık örnek verilen önemli bir karakter olarak görülür. Adını aldığı filozof gibi, erdem sahibi, derin bir kişiliktir. Tolstoy ve Dostoyevski’nin neredeyse her romanında sıradan Rus köylüsünün erdemi bir karakter üzerinden gösterilir. Her iki yazar kendi kültürünü ezen ve yok sayan yönetimlere karşı tepkili duruşlarıyla bilinirler. Tolstoy, Savaş ve Barış’ta Fransızların başarısız Moskova işgalini bir kültürel işgal şeklinde anlatır. Avrupa kültürü ve yaşam biçimiyle saldırı halindedir. Aslında tehdit hem dışardan hem de içerden gelmektedir. Yönetici kadrolar, varlıklı toprak sahipleri, soylular, güç sahibi insanların hepsi çürümüş bir düzen içinde yaşamakta oldukları için, Rusya’yı tehdit eden tek unsur Napoléon’un saldırısı değildir. Fransa’da eğitim görmüş, anadili Rusçayı bilmeyen Prens buna iyi örnektir. Ayrıca romanın önemli kahramanlarından biri Piyer, adının Fransızca şeklini kullanır. Bunlar kendilerine yabancılaşmış ve toplumsal değerlerden uzak dönem Rus insanını çok güzel anlatır.

Aşk ve Evlilik

Savaş ve Barış’ın sıklıkla işlenen motiflerinden biri aşkın gizemidir. 1805 ile 1820 yılları arasını anlatan romanda, bebeğiyle oynayan bir çocuk olarak tanıdığımız Nataşa, ilerleyen seneler içinde olgunlaşır. Birlikte olduğu, sevdiği erkeklerden çok şey öğrenir, acı çeker. Yaptığı hataların bedelini ağır öder fakat asla ikiyüzlülük etmez, bu sayede adeta gelişmesine, kişiliğini bulmasına tanık oluruz. Aşkın uçucu gerçekliğini en iyi Nataşa karakterinde anlarız. Savaş ve Barış, geniş bir zaman dilimini anlattığı için çoğu genç karakterin gelişimi söz konusudur. Hayatını hangi yönde sürdüreceğine bir türlü karar veremeyen Piyer de, önce yanlış dostlar arasında sonra da yanlış evlilik kıskacında bir türlü kendini bulamaz. Sonunda en önemli yol göstericisi Platon olur. Ne gizli tarikatlar, ne de politika aradığı değildir, sonunda kendini mutlu bir evlilik içinde gelişmiş olarak bulur.

Savaş ve Barış kahramanları kendilerini bulduklarında ve mutlu yaşam sürmeye başladıklarında, büyük bir aile çevresinde, toprağa yakın, sosyeteden uzaklardır. Romanın sonunda mutluluğu bulan ve hak eden iki çift, Rus hayat tarzının olabilirliğini gösterir. Gençlikleri boyunca hayatlarını başkalarının yönetmesine izin veren insanlar, sonunda kendi kültürleri, kendi kişilikleri içinde bir yaşam içinde mutluluğu bulurlar. Savaş ve Barış boyunca tekrarlanan ve en önem verilen tema kuşkusuz hayatın anlamını bulmaktır. Nataşa hayatın anlamını olgunlaşarak bulur. Nikolas aile gururunu koruyarak, Piyer ise geleneksel erdem içinde bulur anlamı. Savaş kazanmak da buna göre amaç değil, araç olur.

Romandaki kadınlar ve onların güzelliklerini de kendine özgü usta uslubüyla anlatır Tolstoy. Örneğin romanın başlarında “St. Petersburg’un en güzel kadını” diye en az üç kere söz ettiği küçük prensesi tanımlarken hiç de güzel olmayan fiziksel özelliklerini dile getirir: “Üstü tüylerle hafifçe gölgeli güzel üst dudağı dişlerine göre kısaydı. Ama açılışı zarif, alt dudağın üzerine inişi çok hoştu. Bu kusuru (dudağının kısalığı, ağzının yarı açıklığı) gerçekten çekici olan kadınlarda hep görüldüğü gibi, asıl özelliğini, asıl güzelliğini oluşturuyordu.” Daha sonra aynı prensesten söz ederken “hantal” ve “yaşıtlarından daha kilolu” diye söz eder. Ama her seferinde Petersburg’un en güzel kadını olduğunu da ekler sözlerine. Bir güzelliği kusurlarıyla anlatmak tam Tolstoy’un ustalığında yapılacak bir estetik değerlendirmedir. Prenses’in betimlemesi kusursuz taşımaz, insani ve gerçekçi bir portre olarak durur karşımızda. Tolstoy’un gerçekçiliğe yakın duruşu özellikle betimlemelerinde ve detaylı tasvirlerinde kendini en çok hissettirir.

21. Yüzyıl Okuru ve Klasikler

Henry James Trajik Esin Perisi adlı kitabının önsözünde Savaş ve Barış hakkında keskin bir yargı koyar ortaya. “Bu denli kocaman, gevşek bir canavar roman nasıl olur da içinde barındırdığı garip rastlantısal ve gelişigüzel özelliklerle bir sanatsal anlam taşıyabilir?” diye sorar. Savaş ve Barış’ın organik ve ekonomik olmadığından söz eder; bu romanı anlamak için yazarın ne yazdığını ayrıca anlatması gerekir der. Henry James’in bu görüşüne katılmayanlar katılanlardan daha kalabalıktır kuşkusuz, yine de 1900’lerin başında yazılmış bu sözler, bugünün okuru açısından Savaş ve Barış’ın nasıl görüneceğini de düşünmeye iter. 19. yüzyıl okuru için bu dev romanlar, haftalarca dalıp gideceği bir hayal dünyası anlamına geliyordu; 20. yüzyılda -- ve bugün – ise, zamana karşı yaşayan, vaktin en büyük değer olduğunu düşünen, ikibin sayfalık bir romanın içine gömülecek zamanı hak etmediğini düşünen bir nesil için Savaş ve Barış ne anlama gelebilir? Nasıl okunabilir? Bu konuda söylenebilecek tek şey, bunun gibi dev klasiklerin yaşamı değiştirme gücü taşıdıkları olabilir. Savaş ve Barış’ı okumadan önce ile okuduktan sonra, insan aynı değildir! Savaş ve Barış’ı özellikle bu çeviriden okumanın ayrı bir güzelliği var, hem çeviriye Nazım Hikmet’in elinin değmiş olması, hem de Tolstoy’un önsözleri eşsiz bir değer katıyor.

(bu yazı 13 ağustos 2010 tarihli RAdikal GAzetesinin Kitap ekinde yayımlanmıştır.)

Saramago'nun Ardından


“Dünya öyle güzel, öleceğime öyle yanıyorum ki”

“Küçük Anılar” José Saramago

Çağımızın en önemli Portekiz yazarı José Saramago, çocukluk anılarını ve yüzyıl başındaki yoksul Portekiz’i anlattığı biyografik Küçük Anılar (Can Yayınları, 2008) kitabının sonlarında eşsiz bir sahne anlatır çocukluğundan. Doksan yaşındaki ninesi evinin önündeki basamaklara oturmuş, yanında torunuyla günbatımını izlerken “Dünya öyle güzel, öleceğime öyle yanıyorum ki” der. Tarlada saatlerce çalışmış 90 yaşın yorgun bedeninin ağrıları hiçe sayılır güzel bir günbatımı karşısında. Geçtiğimiz hafta Saramago’nun ölüm haberini duyunca, aklıma kitabın sonundaki bu sözler geldi hemen.

Saramago’nun hayata bakışı belki ninesi kadar optimist olmadı hiç, hatta ölene dek insanlığın olumsuz yanlarına dikkatimizi çekmeyi sürdürdü. Pesimist dünya görüşüne rağmen, romanlarında insan sevgisi kadar yaşam sevgisini de sezdirdi okurlarına. Bu yazıda, Saramago’yu tanıyan / tanımayan okurlar için, hayat hikayesi ile birlikte, yıllar içinde okuduğum birkaç eseri ele almak istedim. Kuşkusuz böyle bir yazıda tüm eserlerinden söz etmek olanaksız fakat Saramago’nun kilometre taşları sayılan eserleri temel almaya çalıştım. Genelde yapıldığı gibi, işe çocukluğu ile başlamak belki de en doğrusu.

YOKSUL ÇOCUKLUK

Saramago’nun romanları fazla biyografik iz taşımazlar, bu yüzden yazarın çocukluk anılarını aktardığı Küçük Anılar edebiyat dünyasının ilgisini çekmişti. Çocukluğunu tek sözcükle anlatmak gerekseydi, yoksulluk en doğru seçim olurdu. Yüzyıl başında yoksul Portekiz’de büyüyen yazar, annesiyle babası şehre para kazanmaya gittiklerinde, anneannesi ve dedesiyle kalmış. Okuma yazma bilmeyen ihtiyarların torunlarına nasıl doğa sevgisi kazandırdıkları bu eserinde açıkça görülüyordu. Doğa her ne kadar sevilse de, bir sürü felaketi beraberinde getirmeden duramıyordu; çocukluğunda Saramago da seller ve kuraklıkları tanıdı. Küçük Anılar kitabının yayımlanmasının ardından verdiği bir söyleşide, küçük paralar karşılığında, her bahar, annesinin yorganları rehineciye para karşılığı bırakmak zorunda kaldığını anlatmıştı. Bazen kış bastırdığında, yorganları geri alacak para bulamıyorlardı. Bebek kardeşinin yoksulluktan ölümü ise, belki çocuk José’yi en sarsan şeylerin başında geliyordu.

Küçük Anılar sadece köyde geçen çocukluğunu değil, Portekiz’de ya da yoksul herhangi bir köyde, yüzyıl başında geçen yaşamları anlatıyordu. Köyün coğrafyası, bitki örtüsü, felaketler karşısında cahil halkın pratik zekasını kullanışı, hoş örneklerle dile anlatılıyordu. Saramago’nun bu eserinin en belirleyici özelliği, sözcük oyunları, esnetilmiş dil kuralları, eğretileme gibi karakteristik anlatısını burada kullanmıyor olmasıydı. Romanlarında görmeye alıştığımız bu yazı teknikleri yerine dolaysız ve yalın bir yazı kullanılmış. Bunun nedeni, büyük olasılıkla, entelektüel dürüstlük ile açıklanabilir. Eğretilemelerde farklı anlamlara gelebilecek sözcükleri en yalın hallerinde kullanmayı arzulamış yazar, böylece şimdi artık dünyada olmayan yakınlarını en dolaysız yolla anlatmaya girişmiş. Biyografik ve belgesel anlatılar için bu tarzın benimsenmiş olması esere ayrı bir tat vermiş ve anlatıyı çok güvenilir kılmış.

FAŞİZM KARŞITLIĞI

Yoksulluk, iyi bir eğitimden yoksun kalmasına da neden olmuş José Saramago’nun; küçük yaşta çalışmak zorunda kalmış bu yüzden. Gençlik yıllarında giderek artan okuma tutkusu sonunda, 23 yaşında ilk romanını yazmış fakat roman hiç ilgi görmeyince bundan vazgeçmiş ve otuz yıl gibi uzun bir süre bir daha roman yazmaya girişmemiş. Tekrar yazmaya, faşist rejim tarafından bir çok komünist arkadaşıyla birlikte gazetedeki işine son verilmesinden sonra yeniden başlamış. Bu arada elli yaşın üzerindeydi ve yıllar önce yazılmış “başarısız” bir romandan başka deneyimi yoktu kurgu konusunda. Geç başlayan yazarlık serüveninde üretken oldu. Özellikle Ricardo Reis’in Öldüğü Yıl (1986) romanından sonra, ki bu onun başyapıtı sayılır, ünü dünyaya yayılmaya başladı.

Saramago’nun okuduğum ilk romanı, Ricardo Reis’in Öldüğü Yıl olmuştu. Kurgusu ve konusuyla unutulmaz bir romandı. Kurgusal bir kahramanı gerçekliğe geçirmiş, gerçekliği ise kurgulandırmıştı. Bu onun büyülü gerçekçilik akımına en yakın durduğu eseri olarak görülebilir. Bir yanda Hitler, Mussolini, Franco ve Salazar’ın faşist diktatörlüklerini eleştiren politik bir roman, diğer yanda bir şairin hayaletinin kurgusal alt benliği ile karşılaşması gibi çok şiirsel bir yapı içinde geliştirmişti romanı. Portekiz’de faşist yönetim 1926’dan 1974 yılına dek sürdü. Bu yıllar içinde ülkesinin birçok aydını gibi Saramago da yönetimi sıkı eleştiri yağmuruna tutanlardan biriydi.

MİLİTAN TANRITANIMAZ

Yazarın romanları, politik görüşleri kadar dikkat çekmiştir her zaman. 2002 yılında İsrail’in Filistin halkına davranışını “Soykırım” olarak tanımlaması, belki de Avrupalı bir aydın tarafından yapılmış en ağır İsrail eleştirisi olarak çok tepki aldı. Yıllardır neredeyse her gün tuttuğu blog yazılarında da Bush’u, Berlusconi’yi ağır dille eleştirmekten geri durmadı. Bu yazıları da Nesrin Akyüz’ün çevirisiyle Not Defterimden adıyla yayımlandı. Yazarın politik duruşunu anlamak için mutlaka okunması gereken eğlenceli ama sivri dilli yazılar bunlar.

En çok tepkiyi alan romanlarının başında ise İsa’ya Göre İncil gelir. Bu romanı saygın bir edebiyat ödülüne aday gösterildiğinde Portekiz hükümeti Katolik kilisesinin baskısıyla romanı yasaklamış, ödül listesinden çıkartmıştı. Bu haksızlık üzerine Saramago ülkesi Portekiz’i terk etti ve İspanyol asıllı ikinci karısı, gazeteci Pilar del Rio ile birlikte Kanarya adalarına yerleşti. Yine de İsa’ya Göre İncil koyu Katolik Portekizlilerin tepkisini çekmeye devam etti. Roman gerçekten de kışkırtıcıydı: Tanrı oğlu İsa’yı bilinçli olarak, kendi adını yayması için, dünyaya ölmek üzere yolluyordu. İsa babası tarafından oyuna getirildiğini anlıyordu. Saramago’nun en güzel romanlarından biri sayılan bu eseri, yazarın militan ateist duruşunu ortaya koyar. Ona göre dinler olmasa, insanlık tarihi çok daha barışçı olacak, dünyadaki yaşam daha güzelleşecektir.

ESPRİ?

Saramago özellikle komik ya da esprili eserler yazmakla tanınan bir yazar olmadı hiç, fakat geçtiğimiz yıl geçirdiği ağır zatürre sonunda hastanede kaldığı uzun dönemde yeni bir roman yazdı. Sondan bir önceki romanı olan Filin Yolculuğu, diğer eserlerinden farklı yapısı ve konusuyla okurlarını bir hayli şaşırttı. Hasta yatağında roman yazdığını duyunca, içinde ölüm ve tanrı temalarını barındıran bir eser bekleyenler, benim gibi, bambaşka bir eser buldu. Ortaçağ Engizisyon Avrupa’sını baştan başa kateden koca fil, Hintli bakıcısı ve bir bölük asker, sevimli olayların gelişmesine neden olurken, onları karşılayan imparator Maximillian’ın dünyası ile hoş tezat yarattı. Bir yanda barışçı ve pasifist inançları olan Hintli fil bakıcısı, diğer yanda koyu din baskısı altında ortaçağ Avrupasının insanı, birbirlerini anladıkça, insancıl bir öyküde buluştular. Saramago insan doğasının güzel bir yüzünü ortaya koyma fırsatı buldu bu romanında. Daha önceki romanlarındaki teolojik ya da politik fikirler yoktu burada. Ortaçağ karanlığından çıkmaya başlayan insanlığın, yenilik karşısında bir yüzünü yansıtıyordu romanına.

Filin Yolculuğu, ayrıca İstanbul’dan Viyana’ya yolculuk yapan Muhteşem Kanuni Sultan Süleyman’a göndermeler yaparak, bu sefer kıta Avrupasının en batıdaki başkenti Lizbon’dan hareket eden, yine Süleyman adlı (muhteşem lakabı olmasa da fiziki görüntüsüyle muhteşem) bir filin yolculuğunu anlatıyordu. Doğu-batı ilişkisi üzerine, Asya-Avrupa üzerine düşündüren bir romandı.

SOYUTLANMIŞ İNSAN PORTRELERİ

Saramago’nun eserlerini tanımayan, okumaya hangi romandan başlayacağını bilmeyen okurları önereceğim ilk roman mutlaka Körlük olurdu. Körlük, Saramago’nun en tipik yazınsal özelliklerini barından roman olarak yazarın bibliografyasından çok önemli bir yere sahiptir. Coğrafyadan, kültürden tamamen soyutlanmış insan figürünü koyar ortaya bu romanda. Aslında bunu çok sayıda eserinde yapmıştır; Körlük, hangi ülkede, hangi şehirde, tarihin hangi döneminde geçer bilemeyiz. Orada anlattığı salt insandır, zamandan ve mekandan soyutlanmıştır. Aynı zamanda hepimizin her an alabileceği şekli de anlatır. Herhangi bir şehirde, bir zamanda, insanlar yavaş yavaş körleşmeye başlasalar, bunu bir hastalık sanan, bulaşıcı sanan (belki de gerçekten bulaşıcıdır) insanlar korkularından şiddet kullanmaya başlayacaklardır doğal olarak. Saramago özellikle bir insanı değil, insan doğasını anlatmayı seçer Körlük’te. Bence Körlük, yazarın en tipik eseridir; sadece konusu ile değil, kullanılan yazı teknikleriyle de önemli bir romandır Saramago okuru için.

Son olarak Saramago’nun romanlarının çevirilerinden de söz etmeli. Geçmiş yıllarda Portekizce gibi daha az bilinen dillerin yazarlarının eserleri, Fransızca ya da İngilizce çeviriler üzerinden yapılırdı. Son yirmi yıldır, giderek artan bir ivmeyle, tüm çeviriler aracı dil olmadan yapılmakta. Ayrıca çevirilerin kalitesi gözle görülür bir şekilde yükseldi son yıllar içinde. Saramago da çok nitelikli çevirilerle dilimize aktarılmış. Buraya tüm Saramago çevirilerini aktaramadım ama bu kısa listedeki kitapların hepsini okudum ve hepsini başarılı bulduğumu söyleyebilirim.

SARAMAGO’DAN NE OKUMALI SORUSUNA YANIT:

“Körlük” çeviri: Aykut Derman, Can yayınları, 2009

“Kopyalanmış Adam” çeviri: Emrah İmre, İş Bankası Kültür Yay., 2010

“Filin Yolculuğu” çeviri: Pınar Savaş, Turkuvaz Kitap, 2009

“Not Defterimden” çeviri: Nesrin Akyüz, Turkuvaz Kitap, 2009

“Bilinmeyen Adanın Öyküsü” çeviri: Emrah İmre, İş Bankası Kültür Yayınları, 2009

“Küçük Anılar” çeviri: İnci Kut, Can yayınları, 2008

“Görmek” çeviri: Aykut Derman, Can yayınları, 2009

“İsa’ya Göre İncil” çeviri: Emrah Efe Çakmak, Turkuvaz Kitap, 2009

“Ricardo Reis’in Öldüğü Yıl” çeviri: Saadet Özen, Can yayınları, 2003

09 Haziran 2010

Atiq Rahimi "Sabır Taşı"


SABIR TAŞI

Bazı kültürlerin edebiyatı dilimize çevrilmediği için tanıma fırsatı bulamayız. Çeviri eserlerin büyük bir bölümü Batı dillerinden olduğundan, bizler bir Afgan ya da Rus yazarı ancak Fransızca ya da İngilizce yazdığında ya da Batıda saygın edebiyat ödüllerine değer görüldüklerinde tanırız. Atiq Rahimi de bu yazarlardan. Afgan asıllı yazar, anadili Farsça’da yazdığı üç roman sonrasında, dördüncü romanı “Sabır Taşı”nı Fransızca yazmış ve 2008’de Fransa’nın en büyük edebiyat ödüllerinden biri sayılan Goncourt ödülünü kazanmış. “Sabır Taşı,” aynı zamanda sinema yönetmeni ve senarist olan yazarın dilimize çevrilen ilk eseri.

Atiq Rahimi’nin “Sabır Taşı” Afganistan’da savaşın ortasında bir evin tek bir odası içinde geçiyor. Tüm roman sadece bu odaya girenlerin görüldüğü ve duyulduğu bir tiyatro sahnesi sanki. Sahnede bir tek kadın, tek başına yerdeki döşekte yatan serum bağlı, bitkisel hayattaki kocasının başında tespih çekiyor. Molla, Allah’ın doksan dokuz adını tespihle çekerse kocasının iyileşeceğini söylediği için kocasının nefes hırıltısının ritminde, her gün Allah’ın bir adını zikrederek dua ediyor. Bulundukları odada döşeği ayıran perdeden başka, duvarda bir hançer ile kocasının resmi asılı. Sahne arkasından ise ağlayan çocukların, bombalanan şehrin sesleri duyuluyor.

Bilincini yitirmiş kocasının başında kadın, hayatında ilk kez bir özgürlük tadıyor ve tüm düşüncelerini, arzularını, korkularını ve en karanlık sırlarını kocasına anlatmaya başlıyor. Savaş kadının hayatına acı ile birlikte garip bir özgürlük de getiriyor. Hayatı boyunca bedenine sahip olan kocası yerine bu sefer kocasının bedeninin mutlak hakimiyeti kadının elinde. “Etini sakla!” diye bağıran kocası şimdi yanında bir et yığını olarak yatıyor. Kadın, kısa zamanda anlattıklarının onu rahatlattığını fark ediyor “...hasta düştüğünden beri, yani seninle konuşmaya, sana sinirlenmeye, sana hakaret etmeye, yüreğimde sakladığım her şeyi sana anlatmaya başladığım ve senin bana hiçbir yanıt veremediğin, bana hiçbir şey yapamadığın günden beri... tüm bunların beni rahatlattığını, yatıştırdığını anladım. Yani, her an sillesini yediğimiz bahtsızlığımıza rağmen kendimi rahatlamış, özgürleşmiş hissediyorsam... sırlarım sayesinde bu, senin sayende.”

Kadın konuştukça toplumdaki ikiyüzlülüğün intikamını almaya başlıyor. “Gırtlağımdan çıkan ses, binlerce yılın sesi” derken sadece kendini değil, binlerce yıldır konuşması, kendini ifade etmesi yasaklanmış kadınlar adına konuştuğunu fark ediyor. Anlattıkları normalde anlatmasına izin verilmeyen şeyler. On yıldır evli olduğu halde dudaklarından hiç öpmediği kocasına ilk kez nasıl sevişmek istediğini anlatıyor olması, kadının bedenini buluş öyküsüne dönüşüyor. Bedeni üzerindeki erkek egemenliği kalkınca, yavaş yavaş kendini bulmaya başlıyor. Kocası ise tüm çıplaklığıyla söylenen bu sözlere hiç tepki vermeden yatıyor döşeğinde. Bir sabır taşı gibi: “Sana her şeyi anlatacağım seng-i sabur’um, her şeyi. Acılarımdan, mutsuzluklarımdan kurtulana dek...”

Bir Tiyatro Sahnesi

“Sabır Taşı” roman biçemi olarak daha önce karşılaşmadığım son derece özgün bir yapıya sahip. Bütün roman boyunca bir tek mekanın kullanılıyor olması, okuru bir tiyatro sahnesini izliyor havasına sokuyor. Ayrıca sahne üzerinde anlatılanlar coğrafyadan ve kişiselleştirmeden arındırılmış olduğu için ne kahramanların ne de yerlerin adları var. Odanın (ya da sahnenin) gerisinden duyulan savaş sesleri adeta sahne arkasından duyulan sesler etkisi yaratıyor. Sesler yaklaştıkça, tehdit artıyor. Okur tüm roman boyunca bir izleyici gibi, edilgen kılınıyor. Sahne üzerinde seyrettiği kadının acısına şahit oluyor. Tiyatro sahnesine bir başka gönderme de, odanın duvarında asılı duran hançer. Anton Çehov’un “oyunun başında duvarda asılı bir tüfek varsa, oyunun sonunda bu tüfek mutlaka patlamalıdır” teorisine uyarak, dikkat çekilen ya da göze batan tüm simgeler tiyatro geleneğine uygun şekilde gerçekleşiyor.

Ayrıca kadın, garip bir yalnızlık içinde. Sanki dünyanın sonu gelmiş, önemli herkes gitmiş ve geride ancak kurtarmaya değer bulunmayanlar bırakılmış gibi. Tek oyuncunun performansı olarak düşünülebilir roman, kadın hem romanın hem de tüm kurgunun merkezinde yer alıyor. Onun hayat hikayesi, onun arzuları ve en çok da onun bastırılmış kadınlığı dile geliyor.

Anlamını Yitiren Bir Savaş

Atiq Rahimi daha önceki eserlerinde ülkesindeki Sovyet istilasını, Afgan mücahitlerin direnişini anlatmıştı, bu romanında anlamını yitirmiş bir kavgaya dönüşmüş olan savaşı anlatıyor. İlk başlarda savaşan mücahitlerle nasıl gurur duyulduğunu, onlardan kahraman olarak söz edildiğini, özgürlük savaşının bitişini heyecanla beklediklerini anlatıyor fakat ardından toplumun, ailelelerin (burada özellikle kocasının babasının) hayalkırıklığını dile getiriyor. “Baban özgürlük için savaştığın için seninle gurur duyuyordu. Bana özgürlükten söz ediyordu. Senden ve kardeşlerinden nefret etmeye özgürlüğün kazanılmasından sonra başladı, sizler artık sadece iktidar uğruna savaşmaya başladığınızda.”

Öyle ki artık kimin kiminle savaştığının da bilinmediği bir dünya anlatıyor Rahimi. Evini basan askerler “Hangi taraftansın?” diye sorduğunda, kadın “sanırım sizin taraftan” diye yanıtlıyor. Savaştan o denli kopuk ki, kimin ne taraf olduğunu bilecek halde değil. Kadın kendi hayat savaşını veriyor, kendini bulma savaşına çocuklarının can güvenliğini sağlamak eklenince, gerisinin önemli kalmıyor. Savaş konusundaki anlamsızlık romanın her satırında kendini hissettiriyor. Kimsenin kahraman olmadığı bir savaş süregidiyor, kahraman olarak ilk savaşa katılan kocasının beyinden vuruluş nedeni de savaşla ilgili değil, silah arkadaşıyla tutuştuğu bir kavgada yaralanıyor. Bir hiç için yaralandığı çok kereler tekrarlanıyor.

Bir romanı yorumlarken iki ana yol izlenir genelde. Birincisi eserdeki kültürel ve kişisel bağlantılar, ikincisi ise evrensel insanlık halleridir. Rahimi’nin romanı bu iki yol arasında kararlı bir dengede oturuyor. Kişisel göndermeler bir çoklukla verilirken, dünyanın neresinden olursa olsun, her insanın temel duyarlılıklarını yansıtan tarafı da sadelikle veriliyor. Kendini anlatan kadın, babasıyla, kocasıyla kayınpederiyle, çocuklarıyla, evini basan asker çocukla, hep farklı ilişkiler kuruyor, bunlar romandaki çokluğu, farklı katmanları yansıtıyor. Öte yandan anlattıklarını içten ve sade bir dille yaptığından, kadını özüyle tanıma fırsatı veriyor okura.

“Sabır Taşı” tüm okurlara tavsiye edeceğim bir roman. Çevirisi de çok başarılı fakat çevirmenin notu olarak verilen birkaç dipnotu gereksiz bulduğumu da ekleyeyim. Kurgu hatalarını çevirmenin dipnotla vermesi alışılmadık bir durumdur, bir bakıma metne müdahale olarak görülebilir. Oysa bu tutarsızlıklar (tespih çekişlerin sayısı, anlatılan yıllardaki tutarsızlık) okur tarafından zaten anlaşılır, bunlardan metnin içinde söz etmek çok yersiz bence. Yine de mutlaka mutlaka (iki kere) okunması gereken bir roman “Sabır Taşı.”

SABIR TAŞI / Atiq Rahimi / Can yayınları