14 Mart 2008

Garcia Marquez "Kolera Günlerinde Aşk"


Bir Roman / Bir Film


“Başyapıt romanların film uyarlamaları başarılı olmaz” sözünden neredeyse vazgeçmek üzereydik. Son yıllarda, önce başarılı Jane Austen’ler, ardından Ian McEwan’ın “Kefaret” romanının uyarlaması, edebiyatın pek de güzel filme dönüşebileceğini gösterdi bize. Yazınsal güzelliğin filme taşınamayacağı söylense de, güzel bir roman nasıl kâğıt üzerinde büyüsünü yaratıyorsa, güzel bir film de, farklı yöntemlerle kendine has bir büyü yaratabilir. Az da olsa, bunu başarmış filmler var.
Bu hafta vizyona giren “Kolera Günlerinde Aşk” bunu bazı açılardan başarmış görünse de, Gabriel Garcia Marquez’in olağanüstü güzellikteki romanı büyüsünü etkrana yansıtmayı başaramamış. Bir sinema eleştirmeni, romandan bağımsız olarak filmi değerlendirdiğinde ne der bilemem, ben bu yazıda çok sevdiğim ve 20. yüzyılın en önemli yapıtlarından biri saydığım romanın nasıl uyarlandığı üzerinde duracağım.
***
Milan Kundera, “Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği” filminin ardından büyük bir hayal kırıklığına uğradığını yazmıştı. Filmden hemen sonra yazmaya başladığı “Ölümsüzlük”de özellikle sinemaya uyarlanamayacak bir roman yazma çabasına girdiğini söyleyecekti. Gerçekten de “Ölümsüzlük” kullandığı yazınsal teknik ve zaman kaymaları yüzünden (daha doğrusu, sayesinde) sinemaya uyarlanabilir görünmez, bildiğim kadarıyla, henüz bir yönetmen de bunu denemeye kalkmadı.
Kundera gibi romanlarını, edebi donanımlarıyla, koruma altına alan başka yazarlar var mıdır bilmiyorum, “Kolera Günlerinde Aşk” dev bir epik olması ve iki saate sığdırılması zor bir roman olması dışında, sinemaya uyarlanabilir görünür.
“Dört Nikâh, Bir Cenaze”nin yönetmeni Mike Newell, bu zorlu işe girişecek cesareti görmüş kendinde. Filmin senaryosu romanın konu çizgisine sadık kalmış, ayrıca roman kahramanlarını da başarılı oyuncular tarafından canlandırılmış. Tüm bunlara rağmen, ortaya Garcia Marquez’in büyüsünü hiç taşımayan, sıradan bir film çıkmış.
Gabriel García Márquez’in 1985 yılında tamamladığı romanı, yazarın başyapıtlarından biri sayılır. Latin Amerikan edebiyatında sihirli gerçekçilik akımının öncülerinden biri olarak, bu romanında ne “Yüzyıllık Yalnızlık” kadar ‘sihirli’ ne de “Başkan Babamızın Sonbaharı” denli ‘gerçekçi’ davranmıştır; “Kolera Günleri”ni bu iki roman arasında bir üslupla, gerçek sihrin aşkın kendisinde olduğunu görmemizi ister gibi yazmıştır. Çok az sayıda fantastik öğeye yer vererek, aşkın kendi fantastik ve akıl almaz gerçekliğini dile getirmeyi yeterli görmüştür.
“Kolera Günlerinde Aşk” Florentino Ariza ile Fermina Daza adlı iki gencin aşklarını anlatarak başlar. 1870 ile 1930’lar arasındaki yıllar içinde bu iki kahramanın yaşamları çevresinde gelişen olaylar anlatılır, ama “Romeo ve Juliet”in aksine, ilk kez elele tutuşmaları, öpüşmeleri ve sevişmeleri için aradan 53 yıl geçmesi gerekir. 429 sayfa boyunca anlatılan bir aşk öyküsünün ancak 409. sayfasında kahramanların öpüşmüş olması, anlatılan aşkın gücünden çok, anlatımın gücüne dayandığını anlamamız için yeterlidir.
Yetmiş yaşın üzerindeki bu iki insanın aşkını anlatırken romantizmden çok gerçekçi bir tarz kullanır yazar “gözden silinmiş iki gence ait olan kısa sürmüş bir geçmişin anısından başka hiçbir ortak şeyleri olmayan, ölümün pusuda beklediği iki yaşlı insan” diye tanımlar kahramanları.
Florentino ile Fermina’nın ilk kez el ele tutuşmaları şöyle anlatılır romanda “karanlıkta buz gibi parmaklarını uzattı, el yordamıyla karanlıkta onun elini aradı; kendi elini bekler buldu onu. İkisi de, uçup giden bir an içinde, bu ellerin hiçbirinin, birbirine dokunmadan önce düşledikleri eller değil, iki yaşlı, kemikli el olduğunun bilincine varacak denli ayıktılar.” Birkaç sayfa sonra ilk öpüşmeleri “gerçekten, onun da daha önce söylediği gibi, yaşlılığın ekşi kokusu vardı onda.” İlk sevişmeleri ise “çabuk ve hüzünlü olmuştu. ‘Her şeyi berbat ettik,’ diye düşündü Fermina Daza.”
Âşıkların seviştikten sonra doruk noktasında olan duygularını anlatırken Marquez garip bir biçimde araya yine gerçeklik sıkıştırıyor. Her ikisinin de diğerine kendini tam benliğiyle verdiği, katıksız ve yapmacıksız bir aşk anlatıyor. “Birbirleriyle ne denli kaynaştıklarının ne Fermina farkına vardı ne de Florentino: Fermina onun lavmanlarına yardım ediyor, yatarken bir bardağa koyduğu takma dişlerini fırçalamak için ondan erken kalkıyordu; yitik gözlük sorununu da çözdü, çünkü okumak ve sökük dikmek için Florentino Ariza’nınkini kullanıyordu. (...) Buna karşılık Fermina’nın ondan beklediği tek şey, omzundaki ağrı için ona vantuz çekmesiydi.”
Bir aşkın anlatımı içinde takma dişler, lavman ve vantuz romanın dışında düşününce garip geliyor ama romanı okurken okur bu satırlarda iki kahramanın en derinlerde birbirlerini kabul edişleri ve bütünleşmenin değerini görüyorlar. Başka bir romanda tiksindirici gelebilecek bu satırlar, iki bedenin en yakın, en özel olanı paylaştığının kanıtı gibi görünüyor. Bunu García Márquez “tutkunun tuzaklarının ötesinde, umudun acımasız alaylarının, düş bozumlarının yanılsamalarının ötesinde, sessizlik içinde yaşıyorlardı: aşkın ötesinde” diye dile getiriyor.
“Kolera Günleri”nde García Márquez, özellikle zıt düşünceleri bir araya getiriyor. Başlıkta yer alan “Kolera” ve “Aşk” sözcüklerindeki karşıtlık gibi roman boyunca aşk-yaşlılık ile aşk-ölüm temalarını birlikte kullanıyor. Aslında kolera günlerinde geçmiyor aşk, iki sevgili yaşlılıklarında rahatsız edilmemek üzere bulundukları nehir şilebine sarı bayrak asarak rahatsız edilmekten koruyorlar kendilerini. Roman boyunca kolera salgınları hep yakınlarından geçiyor, ayrıca Fermina Daza sevgilisi Florentino’dan ayrıldıktan sonra evlendiği doktoru da kolera salgını sayesinde tanıyor. Yaşamlarına değen noktalardan geçiyor kolera ama roman kahramanlarına hiç ulaşmıyor. Bu romanda kolera, romanın sonunda aldığı şekille ilginçleşiyor. İki âşık, kendilerini bilinçli olarak karantinaya alıp, dünyadan ve gerçeklikten kopuk bir zaman dilimine geçiyorlar.
“Kolera Günleri” felsefi ve şiirsel katmanlardan oluştuğu için bir başyapıt sayılıyor. Mike Newell’in yönettiği film ise şiirsellikten sıyrıldığı için, geriye sadece konu kalıyor: elli küsur yıl ve altı yüz küsur kadın sonra buluşan âşıklar!
Roman kahramanı Florentino Ariza’nın altı yüzün üzerinde kadınla birlikte olmasının filmde çok kereler altı çizilmiş oysa romanda çok daha farklı bir Don Juan karakteri çizer yazar. Filmde, Florentino Ariza, ilk kez yetmiş dört yaşındayken sevişeceği Fermina Daza’ya sevişmeden önce hala bakire olduğunu söylediğinde tüm salon kahkahalarla güldü. Romanda hiç komik bir sahne değildir bu, aksine okurun yüreğine işleyen bir acıklı ifadedir, çünkü çok iyi biliriz ki, birlikte olduğu kadınlar onun içindeki boşluğu doldurmaya yetmemiştir. Filmde ancak bir karikatür olarak göründüğü bu sahne, romanın en can alıcı satırları arasındadır. “Florentino Ariza, sesinde en küçük bir titreme bile olmaksızın hemen yanıtladı onu: ‘Erdenliğimi senin için korudum,’ dedi.” Fermina Daza’nın buna inanmasının fazla bir önemi yoktur, “onun bu sözleri söyleyişindeki yüreklilik hoşuna gitti” diye yazar Garcia Marquez. Sadece bu sahne bile roman ile film arasındaki uçurumun ne denli derin olduğunu anlamaya yetiyor.
Sinema eleştirmenleri çok rahatlıkla “bu filmi asla görmeyin” derler; hâlbuki edebiyat eleştirmenlerinden asla bu kitabı okumayın diyen çıkmaz. Ben yine de bu filmi görün derim ve bunu sadece alışkanlıkla söylemediğimi de hemen ekleyeyim. Görün ve ardında da Garcia Marquez’in romanını okuyun. Film sizi olağanüstü bir yapıta hazırlayacaktır.

Kolera Günlerinde Aşk / Gabriel Garcia Marquez / çev.: Şadan Karadeniz / Can Yayınları / 1989 / 429 sayfa.


(Bu yazı 7 Mart 2008'de Dünya Gazetesi Kitap Ekinde yayımlandı.)

06 Şubat 2008

Victor Hugo "Bir İdam Mahkumunun Son Günü"


Victor Hugo çok sevdiğim yazarlardan biridir. Edebiyat tarihçilerine göre Hugo’nun önemi sadece yazarlığından kaynaklanmaz, ayrıca bir dönemin şekillenmesinde rol oynamış tarihi bir figürdür.
Biz bugün Hugo’yu büyük romancı olarak tanırız, “Sefiller” ve “Notre Dame’ın Kamburu” romanlarıyla edebiyat tarihinin kilometre taşlarından biri olarak görürüz. Oysa yaşadığı çağda romanlarından çok şiir ve piyesleriyle bilinen bir şairdi.
Şu sıralarda 19. yüzyıl edebiyatı üzerine çalıştığım için, daha önceki yıllarda okuma fırsatı bulamadığım yapıtları okumaktan çok memnunum. Victor Hugo’nun “Bir İdam Mahkûmunun Son Günü” romanının yeni bir baskıyla yayımlanması daha güzel bir zamana denk gelemezdi.
“Bir İdam Mahkûmunun Son Günü” edebiyat tarihinin en hümanist eserlerinden biri sayılır. Victor Hugo’nun gençlik dönemi eserlerinden biri olan roman, daha ilk satırlarında okura olağanüstü bir anlatıyla karşı karşıya olduğunu hissettirir: “Sanki haftalar değil de yıllar önce, ben de herkes gibi bir insandım” sözleriyle başlayan roman, “insan olma” konusunda yazılmış çok önemli bir yapıttır.
İnsanlıktan çıkma fikri genç Victor Hugo’nun zihnini o dönemde çok meşgul eder. Bu erken dönem romanında, çarpıcı konusu sayesinde, birçok temayı işleme şansı bulur ama bunlar içinde en mide bulandırıcı olanı, insanların zevkle idam sahnesini (sanki tiyatro izler gibi) seyretmesidir. Romanın başında anlatıcı bize insanlıktan çıktığını söyler ama ilerleyen sayfalarda anlarız ki, insanlıktan çıkan o değil, ölümü bir gösteri haline getirenlerdir.
Victor Hugo bir soru ile sarsar okuru: ölüme hazırlıklı olunur mu? Romanın birkaç yerinde bu soruya döndüğünü görürüz. İdam tarihini hatta saatini bilen kişinin, bu bilgiyi edindikten sonra yaşadığı söylenebilir mi? insan bundan sonra kalan günleri normal duygularla, normal bellekle yaşayabilir mi?
Bu romandan sonra yazdığı bir makalede Hugo bu eserinde aslında geçmişi sorguladığını açıklar: “Geçmişin toplumsal yapısı üç sütun üstüne kuruluydu: rahip, kral, cellât. Uzun zaman önce bir ses şöyle demişti: ‘Tanrılar çekip gitsin!’ Son olarak da başka bir ses yükseldi ve şöyle bağırdı: ‘Krallar çekip gitsin!’ Şimdi zamanı artık, üçüncü bir sesin yükselip şöyle demesinin: ‘Cellâtlar çekip gitsin!’ Böylece eski toplum parça parça dökülecek: böylece Tanrı’nın takdiri geçmişin çöküşünü tamamlayacaktır.”
Hugo’nun bu sözlerinin değerini anlamak için, yaşadığı döneme göz atmak gerekir. 1789 devrimi sonrası, sosyal sınıfların altüst olduğu bir Fransa’da doğmuştu Hugo. Napoleon ordularında subay olan babası, o daha dokuz yaşındayken general unvanı almıştı. Hugo’nun kişisel gelişmesine baktığımızda, bir yanda kralcı geleneği, öte yanda da devrim ideallerine inanan bir neslin çocuğu olduğunu görürüz.
Ortaçağdan çıkan Avrupa’da, kilise Aydınlık çağında mutlak hâkimiyetini yitirmişti. Hugo rahip, kral ve cellât üçlemesinin ilkinde yeniçağın başarısını dile getiriyordu. İkinci temel olarak gördüğü krallık ise Fransız ihtilali ile sona ermişti. Şimdi gözlerini geleceğe ayarlamış bir nesil olarak, devrim sonrası dünyada keşmekeş yerine, özgürlüğün temel alındığı insanca yaşam hayal ediyordu.
“Bir İdam Mahkûmunun Son Günü” eserinde, toplumun ilk ikisinden kurtulmasının yetersiz olduğu açıkça görünüyor. Ölüm bir sahne gösterisi iken, ne kardeşlik, ne de eşitlikten söz edilebilir. Hugo’ya göre uygarlık, birbirini izleyen bir dönüşümler dizisidir. Ceza konusuna uygarca bakmadıkça, uygarlığın önemli bir ayağı eksik kalacaktır.
“Bir İdam Mahkûmu”nun, yapısal açıdan çok tutarlı bir bütünlüğe sahip olduğunu söyleyebiliriz. Romanın anlatıcısı, idama mahkûm edilen kişinin ta kendisidir. Ölüm tarihini beş hafta önce öğrendiğini söyleyerek başlar anlatısına. Bunu öğrendiğinden beri, bu bilginin ağırlığı altında ezildiğini de, yine hemen ilk satırlarda, söyler.
Roman boyunca idam mahkûmunun ne adını öğreniriz, ne de işlediği suçun ne olduğunu. Victor Hugo özellikle okuru yargıç rolüne koymak istemez. Okur, kahramanın cezayı hak edip etmediğini sorgulamak durumunda kalmaz bu anlatıda, aksine bizim ilgimizi çeken cezanın – her ne koşulda olursa olsun – uygarlık dışı oluşudur.
Romanın doruk noktasında yer alan bir sahne, mahkûmun kendinden önce giyotine gidenlerin bekletildiği hücreye konduğu sahnedir. Burada daha önce kalmış kişilerin duvarlara attıkları imzalar ve tarihler, gerçekten ürperticidir. Aralarında babasını, kardeşini öldürmüş olanlar vardır, yazar onlara sempati duymamızı beklemez; ancak kimsenin ölümüne neden olmamış olan (en az) bir mahkûmun olması, bakışımızı esnekleştirir.
Hugo duygularımızla ikilemler yaratır roman boyunca. Bir yanda bekleyen cellât imgesini roman boyunca canlı tutar ama öte yanda sıcacık ağustos güneşi, hapishanenin taşlarına yumuşak ışığını vurur, duvarlardaki çatlaklar arasında yaşamın sürdüğünü, fışkırıp çıkan minik kır çiçekleri anımsatırlar. Bu anlatıda hiçbir şey sadece siyah ya da sadece beyaz değildir. Hiç kimsenin sadece suçlu ya da masum olmadığı gibi.
Mahkûmun ölüme gidişinde de dramatik değişimler yer alır (bunlar kuşkusuz romanın çarpıcı etkisini güçlendirir.) Mahkûm, mahkemede cezasına karar verilirken, kürek mahkûmu olması için direnen savunma avukatını sert biçimde durdurur: “yüksek sesle haykırarak yinelemek istiyordum! Yüz kez ölmeyi tercih ederim!” Mahkûmun bu düşüncesinin romanın sonuna kadar aynı kalmadığı izlenimini ediniyoruz. Hapishaneye getirilen kürek mahkûmlarının yaşam dolu davranışlarını onda hiç görmüyoruz. Ayrıca ilerleyen sayfalarda, ölüm, tüm cesaretini açık bir biçimde kırıyor.
Hugo, roman kahramanının tüm yüzleriyle görünmesini sağlıyor. Ölüm karşısında kahramanca duran bir şövalye değil o, aksine çok sıradan bir insan. Geride bıraktığı annesi, karısı ve en çok da küçük kızı için endişeleniyor. Endişelerinde de ikilem hissediyoruz. Annesinin neyse ki, bu acıyla fazla yaşamayacağını söylerken sanki derin bir rahatlama nefesi alıyor. Karısının da nazik sağlığının bu acıya dayanamayacak olması yine onu rahatlatan bir neden gibi görünüyor. Onların acı çekmesini düşünmek bile çok ağır bir yük mahkûm için. Bir de tabii henüz olayları anlayamayacak yaşta olan kızı var, işte konu kızına geldiğinde hiç gücü kalmadığını hissediyor. En büyük acıyı ve suçluluk duygusunu kuşkusuz kızını düşününce hissediyor.
Victor Hugo 1800’lerin başlarında gerçek anlamda uygarlığın ne olduğu sorusunu en ince noktalarıyla irdelemiş bu eserinde. Aradan geçen iki yüz sene, bu konuda fazla yol almadığımızı gösteriyor. Hugo’nun satırlarını okurken, ister istemez akla askeri hapishane olarak kullanılan Guatanamo geliyor. Uluslar arası Af Örgütü ve Birleşmiş Milletler raporlarında 21. yüzyılın yüzkarası olarak adlandırılan bu hapishane, aradan geçen yüzyılların insanlık açısından çok bir şeylerin değişmemiş olduğunu kanıtlıyor adeta.

Bir İdam Mahkumunun Son Günü / Victor Hugo /çev.: Erhan Büyükakıncı / Can Yayınları / 158 sayfa.

20 Ocak 2008

Jane Austen "Emma"


EMMA


“Moda” deyimini, piyasaya yeni sürülenlerle ilgili zannediyorsanız, yanılıyorsunuz. Klasikler de moda oluyor. Son yılların en moda klasikleri de sanırım Jane Austen’ın romanları oldu.
Austen’in aşk romanlarına sürekli artan ilginin bir nedeni de, ünlü klasiklerin artarda filme çekilmeleriydi. Sinema salonlarını dolduran izleyiciler, büyük bir olasılıkla yazarın eserlerini daha önce okumamışlardı. Ekrana yansıyan roman uyarlamaları genelde pek başarılı olmazken, sinemacılar Austen’in çok sinematografik olduğunu keşfettiler. Romanlarındaki görsellik, büyük ekranda çok iyi duruyordu. İnce detaylar, giyim, dekor ve en önemlisi hiç dağılmayan kurgu: işte Hollywood yapımcılarının sevdiği öğeler, Jane Austen’in romanlarında her zaman vardı.
Sevdiğim bir yazar olmasına rağmen, “Emma” romanını daha önce okumamıştım. Yeni baskının arka kapağında yazarın en sevdiği romanı sözleri, özellikle ilgimi çekti ve okumaya başladım.
Roman bittiğinde anladım, bunun neden en gözde romanı olduğunu. Jane Austen’in diğer romanlarında sık rastladığımız bazı öğelere yer vermemişti bu romanda.
Melodramların basit kurallarından biridir, kahraman genç kız, yoksul ya da ezilmiş olmak zorundadır. Böylece okur, ilerleyen sayfalarda kızın mutlu bir sonla noktalanacak geleceğini tahmin eder. Külkedisi, her zaman en alttan başlamak zorundadır, böylece elde edeceği mutluluk daha büyük anlam taşısın. Ne denli ezilmişse, o denli mutluluğu hak ettiğini düşünürüz. Ve biliriz ki, ne denli acı çekmişse, mutluluk onun için o denli değerli olacaktır.
Jane Austen, genelde bu formüle sıcak bakar romanlarında. “Aşk ve Gurur” ya da “Kül ve Ateş” romanlarında maddi sorunlar yaşayan ailelerin kızlarıdır başkahramanlar. İyi evlilik sadece gereklilik değil, zorunluluktur.
Oysa “Emma”nın kahramanı Emma Woodhouse için bunlar geçerli değildir. Austen romana çok sert bir cümle ile başlar: “Emma Woodhouse, güzel, zeki ve varlıklı bir kızdı. Rahat bir evi, iyimser bir yaradılışı vardı.” Bu üç özelliği onun Külkedisi olmadığını daha ilk sayfada duyurur. Hatta ilk birkaç sayfada, onun anti-Külkedisi olduğunu bile söyleyebiliriz.
Aslında bu ilk cümlelerde Austen daha da fazlasını söyler dikkatli okura. Emma için sadece “güzel” değil, İngilizce yakışıklı anlamına gelen “handsome” sözcüğünü kullanır. Genelde kadınlar için kullanılmayan “handsome” ile, Emma’daki erkeksiliğe dikkatimizi çeker.
Emma’yı tanıtmak için kullandığı ikinci sözcük “zeki”dir. İngilizce “clever” der. “Clever” da, “handsome” gibi, erkeksilik çağrıştırır, akıllı ve uslu çağrışımları yapacak “intelligent” yerine “clever” demeyi tercih etmiş olması rastlantı değildir. Ayrıca 19. yüzyıl başlarında bir genç kızdan arzulanacak vasıflardan biri değildir zeki olmak. Edilgin bir kız olmadığını, çevresindekileri yönetmeyi sevdiğini, romanın hemen başında öğreniriz.
Varlıklı bir aileden geliyor olması, etrafında boyun eğmesini gerektiren hiç kimsenin olmaması, Emma’yı anti-Külkedisi yapar. Jane Austen burada çok başarılı bir giriş yapmıştır romana, şimdi okur beklemeye başlar: genç kız mutlu sona ulaşmadan önce mutlaka düşmelidir. Mutlaka birisinin ona dersini vermesi gerekir.
Bu ders için en uygun kişi Bay Knightley’dir. (Şövalye anlamındaki knight, romanın daha ilk sayfalarında bize onun oynayacağı rolü gösterir.) Aslında, Emma’nın sahip oldukları (para, konum ve zekâ) sanki onun lanetidir. Çevresinde yaşayan insanlar bariz şekilde ikiye ayrılırlar. Kolaylıkla hükmettikleri ile hükmedemediği için uzak durdukları. Birinci grupta himayesi altına aldığı Harriet, ikincisinde de kendine zekâ ve kültür açısından daha yakın olan Jane vardır. Emma, birinciyi seçer, çünkü rekabet istemez. Tek parlayan yıldız o olmalıdır her ortamda.
Şimdi tekrar Jane Austen’in “Emma”yı, diğer kitaplarından üstün tuttuğu konusuna dönersek, açıkça görünen bir neden ortaya çıkar: burada anlattığı kahraman, yani Emma, diğer roman kahramanları gibi âşık olmak zorunda değildir. Külkedisi gibi, başka çıkış yolu olmayan bir yolda değildir. Evlenmesi gerekmez, zaten parası vardır. Ayrıca evlenmesini hiç istemeyen bir babası vardır (hâlbuki diğer Austen romanlarında, genç kızların bir an önce evlenmeleri istenir hep). Emma ne para ne de toplumsal konumu için evlenmek zorunda değildir, o sadece sevdiği için evlenecektir.
Hayatında hiç evlenmemiş olan Jane Austen, evlilik yaşamını ve kadının o çağlarda içinde bulunduğu kısıtlı ortamı, öylesine güzel gözlemlerle anlatır ki, neredeyse iki yüz yıl sonra hala taze kalmayı başarır.

Emma / Jane Austen / çev.: Nihal Yeğinobalı / Can yayınları / 2008 / 464 sayfa.


(Bu yazı, 15 Ocak 2008 tarihinde, Taraf gazetesinin kültür-sanat sayfasında "ars poetika" köşesinde yayınlanmıştır.)

18 Aralık 2007

"Siyah Süt" Elif Şafak


İÇİMDEKİ KADINLAR

Yazarı unutulmasını isteyerek bir kitabı yazıyorsa, muhtemelen hakkında yazı yazılmasını da istemiyordur. İsteksiz başladığım bu yazıyı, ben de suya yazıyorum. İsteksiz, çünkü sevdiğim bir arkadaşımın çok kişisel bir öyküsünü dinlemiş gibi hissediyorum kendimi, böylesine özel konular hakkında başkalarıyla konuşuyormuş gibiyim. Sözünü ettiğim kitap, Elif Şafak’ın “Siyah Süt” adlı yeni çıkan, hamileliği ve loğusalık döneminde yaşadıklarını temel alarak yazdığı anlatı.
Her anne adayı gibi Şafak’ın da sorular üşüşmüş zihnine. Genelde kadınlara üşüşen sorular belki daha çok, doğru bir baba adayı mı, anne olmak için doğru zaman mı gibi düşünceler. Elif Şafak, bu sorulara ilaveten bir de, yazmamı etkiler mi diye soruyor kendine.
***
“Siyah Süt” aslında konu olarak annelik ve yazarlık temelinde gelişse de, aklımıza başka sorular takılmasına neden oluyor. Tarih boyunca, sanat, bilim ve felsefeye adanmış hayatların ne denli sosyal yükümlülüklerden uzak geçtiği çok açık. Aristoteles “insan sosyal bir hayvandır” dediğinden beri, tarihte iz bırakmış sanatçı ve filozofların yaşamlarının hiç de sosyal olmadığını biliyoruz. Ezici bir çoğunluğu erkekten oluşan bu seçkinler kulübündekiler şanslılarsa çevrelerinde üstün yeteneklerini anlayan ve onlardan sıradan isteklerde bulunmayan aile üyeleri vardı. O kadar şanslı olmayanlar için durum biraz zordu ama erkekler bu konuda yine de kadınlara nazaran her zaman (en azından 20. yüzyıla gelince dek) zaten daha iyi durumdaydı.
Sosyal yükümlülükler elbette her çağda değişti ama yine de her çağda kendini adamış, daha yüksek bir uğurda hizmet ettiğini düşünen yazar, matematikçi, sanatçı vb için her zaman sorun oldu. Bu sorun iki elden ele alınıyor “Siyah Süt”te. Birincisi kadın erkek rollerinin yükümlülükler karşısında farklılığı, diğeri ise sıradan yaşam sürenlerle sanatçılar arasındaki farklılık.
Elif Şafak kitabında tarih boyunca bildiğimiz kadınların bu sorunla nasıl baş ettiğini (ya da edemediğini) hayatlarına eğilerek veriyor. Örnekler çok çeşitli. Anne olmayı seçenler ve yazarlık süreçlerinde bundan etkilenmemiş görünen kadınlar var. Bunların sayıları tarihte çok az ama neyse ki günümüzde çoğalan bir sayıyla kadınlar anne olmak ile yazmak arasında birinden diğerini seçmek zorunda değil gibi görünüyorlar.
Bir de hiç olmamış olanlar var. Bunlar gerçekleştiremedikleri yazarlık yaşamında sadece kurgu olarak varlar. İçlerinde en ünlüsü Virginia Woolf’un yarattığı, William Shakespeare’in hayali kız kardeşi Judith. Bu listeye Şafak, Fuzuli’nin kız kardeşi Firuze’yi ekliyor. Firuze, doğuda olduğu için işi Judith’den daha zor. Kitapta bu sanal kişilere birini daha ekliyor Şafak, yazar Lev Tolstoy’un karısı Sofya. Hayat öyküsünü çok iyi bildiğimiz Sofya, acaba kocası gibi yazmaya yeltenseydi nasıl olurdu sorusunu soruyor. Hemen ardından da Scott Fitzgerald’ın yetenekli karısı Zelda’nın örneği geliyor. Evlilik, özellikle de üstün yetenekli bir yazar ile evlilik, kadına çok sınırlı bir alan bırakıyor. Ondan beklenen, yetenekli eşine destek olmak. Tarihte kocasının verimliliğini azalttığı düşünülen Contanze Mozart, Sofya Tolstoya gibi kadınlara karşı çok acımasız bir yaklaşım vardır.
Şimdi bütün bu konuları tarihte yüzleşmek üzere bir kenara bırakalım. Bugün kadın yazarlar üzerine değil sadece, anne olmanın anlamı üzerine de düşünmek gerek. Çevremde çok fazla kadının anne olduktan sonra değiştiğini gördüğüm için, sorunun anneliğin yaratıcılığı etkilemesi olduğunu düşünmüyorum. Sorun nasıl bir anne olunduğu ile ilgili. Çok beğendiğim, akıllarına saygı duyduğum kadın, evlenip sonra da anne olduğunda konformist ahlaka yenik düşen kadınlara dönüştüler. “Çoraplarını giy, anneciğim, ayakların üşümesin” diyen insanlar olacağını sanmadığım kadınlardı bunlar. Ama ne yazık ki bir kısmı bu role hızla adapte oldu. “Bir gün çocuğum olursa asla…” diye başladıkları cümleleri unuttular. Nesillerden beri yapılagelen hataları onlar da aynı hızda çocuklarının büyüme sürecinde yapmaya başladılar.
Bir kadın yazarın annelikten korkma nedeni de belki bu. Yaratıcılığını, başarısını etkilemesi, zamanının çoğu kısmını ailesiyle, çocuğu geçirmek zorunda kalması değil tek sorun, daha büyük bir sorun sıradanlaşmak. Hayal dünyasının uçlarında gezmesine yarayan sıradışı zihni, şimdi onu da birçok kadın (ve erkek) gibi gelenek kalıpları içine mi sokacak korkusu. Kuşkusuz bu sadece yazarların sorunu da değil. İnsanın aile kurduktan sonra, kendini bir zincirin halkası olarak hissetmesi ve bu halkanın bozulmaması için gereksiz bir gayrete düşmesi bence sorun.
***
“Siyah Süt”ün en hoş yanlarından biri, yazarın iç monologlarını, düşüncelerini kendi içinde kurduğu parmak kadınlar aracılığıyla aktarması. İçindeki sorgulamayı, ikilemleri ve hatta kararsızlıkları iktidar olma tutkusu taşıyan parmak kadınların savaşı olarak vermesi, kuru bir otobiyografi olmanın ötesine taşıyor kitabı. İlk başta ruhunun derinliklerinde doğu, batı, kuzey ve güney yönlerine yerleşmiş dört kadın var. Bunların her biri kendi yönüne çekmeye çalışıyorlar ruhu. Daha sonra birkaç parmak kadın eklendikçe İçimden Sesler Korosu, uyumsuz çok seslilik içine giriyor. Kitabın bu bölümleri çok içten ve güzel yazılmış. Kadın yazarlarla ilgili bölümler ise bu güzellikten biraz yoksun. Bazıları ansiklopedik bilgiler gibi geldi bana fakat bunların içinde Sylvia Plath’la ilgili bölüm çok etkileyici. Burada yazarın korkularının ne denli derinlere gidebileceğini görüyor okur. Anneliğin ne denli korkularla dolu olduğunu iyice gösteriyor.
Kitapta etkilendiğim şeylerden biri de, anneliğin taşıdığı korkular oldu. Hamilelik boyunca nasıl bir bebek olacağını bilmeden, bilinmez bir varlığı taşıyor olmak, bebeğe yazılmış eşsiz güzellikte (kısacık) bir mektupta dile getirilmiş. Kitabın doruk noktası kuşkusuz bu mektup.


Siyah Süt / Elif Şafak / çizimler Latif Demirci / Doğan Kitap / 2007 / 303 sayfa.
Bu yazı Dünya Gazetesi Kitap ekinin Aralık sayısında yayınlandı.

29 Kasım 2007

İhsan Oktay Anar "Suskunlar"

SUSKUN MÜZİK OLUR MU?

“Her musiki, sesin değil de, aslında sessizliğin bir taklidi.”
(s.231)

Bazen aklıma takılır, sofu, dinci ve muhafazakâr politikacılar nasıl olur da Mevlana’yı överler diye. Gerçekte tam anlamıyla felsefesini anlasalar aynı şekilde sahip çıkarlar mı diye sormadan edemez insan (ya da şöyle sormalı, felsefesini anlayan zaten softa olabilir mi?) İbadetlerini hareket ve müzikle eden Mevleviler, nitekim gerici çevrelerin baskısı ve yasaklamalarıyla tarih boyunca karşılaşmışlar. Başka bir açıdan daha bakarsak, dini kurumlar sanatları her zaman emirlerinde kullanmışlar fakat bazen sanatların gelişmesine de engel olmuşlar böyle yaparak.
İhsan Oktay Anar’ın son romanı “Suskunlar” bu düşünceleri yeniden okurun aklına düşüren cinsten bir kitap.

Konuya ilkçağlardan Pisagor ile başlamak belki en doğrusu. Pisagor, evrende her şeyin tam sayıyla özleştiğini söyleyen ilk düşünürlerden biridir. Doğanın tümüne yansıyan bir kusursuzluk görür filozof ve bu kusursuzluğu zihin ancak yaratılış hikâyesiyle birleştirdiğinde anlamlı olur. Müzikle de uğraşan ve Babil’de aldığı eğitim sonucunda matematiğin kutsallığına inanan Pisagor, müzikal sesleri de aynı kusursuzluk teması üzerine kurar.

Yüzlerce yıl Pisagor’un kuramları müzik kuramcılarını etkisi altında tuttu. Müzik de evren gibi tam bir matematiksel kusursuzluk üzerine kurulu olarak düşünüldü. Notalar arasındaki aralıklar, bu kusursuzluğun simgesiydi. Bu felsefeden etkilenen ortaçağ kuramcıları, bazı bozuk akorlara “musica ficta” diyerek, şeytanın işi saymaya kadar götürdüler. Do ile fa diyezin birlikteliği şeytan aralığı olarak düşünüldü ve kilise müziklerinde (hatta tüm müziklerde) kullanılması bir dönem için yasaklandı.

“Suskunlar” tam da bu konuyu romanın merkezine yerleştirmiş. Kusursuz aralıklarla, tam armoni yaratmak nasıl ilahi bir erdem sayılıyorsa, bu armoniyi kıran, bölen ya da parçalayan sesler de şeytana ait sayılıyordu. Şeytan tanrının yarattığı kusursuz evreni bozmak üzere yeryüzüne inmişti. Anar romanında, şeytanın kullandığı ses aralıklarını, kusursuz ulvi ahenk ile karşılaştırarak, romanın gerilimini yaratmış. Tanrı, insanın içine nefes üfleyerek can vererek neyzene benzetilmiş; Şeytan ise sadece evrensel uyumu değil, insanın yarattığı sanatsal kusursuzlukları da bozarak Tanrı ile insan arasına girmiş.

İhsan Oktay Anar’ın diğer romanları gibi “Suskunlar” da basit birkaç tümceyle özetlenecek türden bir kitap değil. Yine de konu, Udi Davut adında bir gencin çözmesi gereken üç sorun etrafında toparlanabilir. Davut’un çözmesi gereken ilk sorun, yürek paralayan hüzzam eserin kemençesinden dökülmeye başlamasıyla, aşk acısı çeken Paşa hazretlerinin genç yeğeninin son nefesini vermesine neden olan babası Veysel’i atıldığı zindandan kurtarmak. İkinci görevi cimriliğiyle nam salmış dedesi Kalın Musa’nın, oğlunu kurtarmak için ödemesi gereken altınlarından ayrılamadığı için geçirdiği felci iyileştirmek. Üçüncü ve en önemli sorunu da, can-ı cananı, biricik aşkı, yüzünü sadece bir kez görebildiği güzeller güzeli Nevâ’ya musallat olan hayaletten sevdiği kızı kurtarmak.

Bütün bu sorunları çözmek üzere yola çıkan Davut’un başında, bir de canı gibi sevdiği ikiz kardeşi Eflatun’un ölüm tehdidi altında olması derdi vardır. Bütün bunlar, Konstantiniye’de, hattat ve şair olan, ayrıca müzikle yakından ilgilenen III. Ahmet’in tahta geçmesinden sonraki yıllarda yaşanır. Burada duyulan tek sesler ilahi notalar değildir, ayrıca “gece gizlice girdikleri evlerde masum çocukların kanını iştahla emen upirlerin dudak şapırtıları, insan eti yiyen lanetli gülyabanilerin homurtularını, yağmur ve kasvet yüklü kara bulutlardan ve kapkara kâbuslardan kopup gelen karakoncolosların böğürtülerini de” işitebilirdi dikkatle dinleyenler.

“Suskunlar”da Anar’ın dili her zamanki gibi yine ironi dolu. İlk başta romanın adı: “Suskunlar” müzik ile ilgili bir romanın adı olarak cilveli bir anlam taşıyor. Fakat bundan önemlisi roman boyunca karakterleri tanıtırken kullanılan alaycı zıtlıklar. Örneğin cimriliğiyle ünlü bir adamı anlatırken “gönlü zengin biriydi” diye söze başlıyor ve o kişi için asla cimri demeden, ne denli zenginlikten yoksun bir gönlü olduğunu bir iki örnekte gösteriyor. Bu zıtlıklar sadece ironi için değil, romanda konuyu başka yönlere çekmeye de yarıyor. Mevleviliğin, hatta Doğu inanışlarının temelinde yatan çelişik düşünceleri de bu yolla besleme fırsatı buluyor yazar. Aşırı doğru olanın yanlışa kayması, aşırı yanlışa kayanın da doğru yola geçmesi ya da kimsenin duymadığı sesleri duyanın sağır olması gibi çelişkileri de romana metafizik genişleme vermek açısından kullanıyor.

Roman, yan ve roman için pek de önemli olmayan karakterlerin hikâyesiyle başlıyor ve bunlarla çok renkli bir tablo çiziyor Anar, sanki tüm şehrin ve yaşayanlarının günlük hayatlarına sokuyor okuru. Bu hikâyeleri “Muhteşem Neyzen Batın’ın mahdumu Zahir’in şehre gelmesinden önceydi” ya da “elbette bunlar Cüce Efendi’nin Sofuayyaş Mahallesi’ne gelmeden önceydi” diye ilerleyen sayfalarda neye dikkat etmemiz gerektiğini aralarda önceden haber veriyor. Daha romanın ilk satırlarından itibaren şehirde her şeyin Tağut Efendi ve Neyzen Batın’ın varlıklarıyla değişeceğini hissettiriyor.

Gerçekten de öyle oluyor. Mitoloji ve kutsal metinlerden besleyerek yarattığı bu kahramanlar, Tağut ve Neyzen Batın, şeytani ile tanrısal olanı temsil ediyorlar. Aynı temsil ettikleri gibi, onlarda doğrudan eylemde bulunmuyorlar. Kötülük ve iyiliğin yayılması için insanları kullanıyorlar. Biri Cüce Efendi’yi diğeri de oğlu Zahir’i kullanıyor. Romanın en hoş bölümlerinden biri, Zahir’in İsa peygamber ile özdeşleştiği satırlar. İsa’nın ekmek ile şarabı, eti ve kanı olarak sunması gibi Zahir de kavun ve rakıyı sunuyor şakirtlerine. Yine aynı İsa gibi gammazlanacağını biliyor ve sonu geldiğinde babasına haykırarak neden onu yalnız bıraktığını soruyor (kullandığı dil aynı olmasa da!) “Ah Beybaba! Ah be Babalık! Niye çamura yattın?”

“Suskunlar”ı okuduktan sonra, İhsan Oktay Anar’ı okurlarının bunca sevmelerinin (ve tabii benim de sevmemin) nedenini düşündüm. İlk başta, kuşkusuz, sadece ona özgü olduğu düşündüğümüz nefis bir dil üretmesi geliyor, bu dil argodan, sokaktan, tarihten, bilimden ve felsefeden eşit ölçüde beslenmiş. Sonra okuru şaşkına çeviren bir hayalgücüyle karşılaştığımızı fark ediyoruz. Belki biraz hastalıklı bile geliyor bu hayalgücü ama hiç olumsuz anlamda değil, hastalıklı çünkü “normal” sayılan her şeye karşı, her şeyin ötesinde...

Suskunlar / İhsan Oktay Anar / İletişim Yayınları / 2007 / 269 sayfa.

(Bu yazı Dünya Gazetesi Kitap ekinin 2 Kasım 2007 tarihli ekinde yayınlanmıştır)

19 Ekim 2007

Salman Rushdie "Soytarı Şalimar"


HİNDİSTAN’IN ÖYKÜSÜ


Salman Rushdie son romanı “Soytarı Şalimar”da Hindistan tarihini eşsiz bir paralellik içinde birkaç kahramanın yaşamı içinden kurgulayarak anlatıyor. Roman kahramanlarına yüklediği aşk, ihanet, öfke ve hırs, bir ülkenin sömürülme ve parçalanmasının öyküsüne dönüşüyor. Bu romanında da sihirli gerçekçilik ustası olarak okuru büyülüyor.
“Sihirli gerçekçilik”, gerçek bir anlatımın içine yerleştirilmiş olağanüstü, hatta olanaksız olayları bir eğretileme haline sokarak inandırıcı kılar. Fantastik ve mistik öğeler çok olağan bir dille anlatılır ama fantastik anlatım romanın realist dokusuna zarar vermez, arka planda halk ayaklanmaları, devrimler, cinayetler fonu yaratırken, bazen folklorik bazen de masalsı bir anlatım, sanki atalardan beri anlatılagelmiş abartılı kahramanlık destanlarını yeniden kelimelere döker. Gözyaşları bir anda pırlanta tanelerine dönüşür, bir haykırma sesi engin denizlerde fırtınalara neden olur, çamaşır asan bir kadın elinde çarşaflarla cennete uçar... ve bunların hiçbiri romanın anlattığı gerçekliği zedelemez, aksine kahramanlara ve olaylara yoğunlaşmamızı sağlar.
Salman Rushdie, “Soytarı Şalimar” romanında kanlı yirminci yüzyıla damgasını vurmuş tarihsel olaylar ve politik gelişimlerin temel oluşturduğu yaşamları anlatıyor. Roman beş ana bölümden oluşuyor ve çok simetrik bir yapıya sahip. Birinci ve beşinci bölüm farklı başlıklar taşısa da, aynı kişiyi anlatıyor. Diğer bölümler de birkaç nesil öncesinden başlayarak sonra son bölümde tekrar aynı noktaya getiriyor.
Birinci bölüm Hindistan, ama burada anlatılan bildiğimiz ülke Hindistan değil, Hindistan Amerikalı bir diplomatın Hindistan’a görevli olarak gittiği yıllarda oralı bir kadından olan evlilik dışı kızının adı. Roman, Hindistan’ın yirmi dört yaşına bastığı gün başlıyor, yıl 1991, yer Los Angeles. Artık iyice yaşlanmış ama hâlâ kadınların çekici saydığı büyükelçi, kızının evinin önünde onun doğum günü için aldığı son model spor arabayla gelip onu yemeğe götürüyor.
***
“Soytarı Şalimar” çok geniş bir coğrafyayı anlatmaya girişmiş, ayrıca tüm yüzyılı da kurguya dâhil etmiş. Romanın neredeyse tüm kahramanları genetik ve kültürel anlamda geniş bir yelpazede yer alıyorlar. İlk başta sadece Amerikalı diplomat kimliğiyle tanıdığımız Max, aslında Fransız Yahudisi bir ailenin oğlu olarak dünyaya gelmiş, İkinci Dünya Savaşı sırasında Fransız direnişine katılmış ve kahramanlığıyla ün salmış, daha sonra da direniş sırasında tanıştığı İngiliz kadınla “yüzyılın romantik ilişkisi” şeklinde gazetelere geçen bir aşkla Amerika’da evlenmiş. Max’ın hayat hikâyesi hemen bizi çok kültürlülük hatta kültürler üstü yaşamların anlatısına sokuyor. Bir başka açıdan da, hiç kimsenin göründüğü gibi olmadığını anlamamızı sağlıyor. Herkesin geçmişinde karanlık noktalar ya da efsaneleşmiş kahramanlıklar var, ama Rushdie’nin anlatımında, iyilik ve kötülüğün eşit dozlarda roman kahramanlarına dağıtıldığını görüyoruz. Kimse saf kötü olmadığı gibi, tabii iyi de değil.
Bu romanının belki de en hoş özelliği, Hindistan (kişi) ile Hindistan (ülke) arasında simgesel bağlantılar kurması. Hindistan’ın annesi bir Keşmirli, üvey annesi ise İngiliz. İngiliz annesiyle geçirdiği çocukluk ve ergenlik yılları mutsuzluklarla dolu, başkaldırı ve özgürlük isteğiyle geçirdiği zamanların ardından elbette Hindistan tarihi gibi, bol kana bulanmış bölünmüşlük var.
Hindistan’ın babası Max Ophuls’la da mesafeli ama tutkulu bir ilişkisi var. Ayna karşısında çıplak bedenine bakarken babasının bedenini hayal eden genç kadın, bunu bir sapkınlık olarak değil, babasına karşı duyduğu tutkuyla yapar. Erkekler onu çekici bulur ama o kolay ilişkiyi giremez, temelde erkeklere güvenmemesi, ünlü bir çapkın olan babasının aniden ortadan kaybolmaları ile bağlantılı olara gelişmiş bir güvensizliktir. Hindistan hakkında bildiğimiz bir diğer şey, otel odalarında porno film seyretmeyi sevmesi ve gece uykusunda ürkütücü hırıltılar çıkararak olası sevgili sayısını azaltmasıdır.
***
Rushdie, geçmiş Hindistan günlerini barış ve huzur dolu bir dönem olarak aktarıyor. Romanın en önemli bölümü Himalaya’ların eteklerinde, Keşmir’de bir köyde geçiyor. Burada nesiller boyu süregelen, Hindularla Müslümanların huzur içinde birlikte yaşadıkları günler hızla yok olmaya başlamıştır. Sömürgeci güçler parçalanmaya destek olurlar, halk da daha önce ayırt etmedikleri dini ve etnik farklılıkları önemsemeye başlar. Kâhinin de dediği gibi, artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır.
Keşmir’de yaşanan gerilimi iki gencin öyküsüyle anlatılıyor. Müslüman ip cambazı Şalimar ile Hindu dansçı Bunyi’nin aşkları ilk başta köyde telaş yaratıyor. Telaş anlaşmazlık ya da ailelerin uyumsuzluğundan kaynaklanmaz, sorun daha basit bir noktaya kilitlenmiştir: iki genç, Müslüman düğünüyle mi yoksa Hindu gelenekleriyle mi evlenilecektir. Ailelerin hoşgörüsü bugünün gözüyle bakınca inanılmaz görünür fakat farklılıkların sorun yaratmadığı bir dönemde yaşıyordur hala Hindistan.
Şalimar ile Bunyi’nin aşkı güzel başlar fakat evlendiği gün Bunyi, bu yaşamda boğulacağını hisseder. Bundan sonra, aklındaki tek şey bir an yaşamını önce daha iyi bir hayat ile değiştirmektir. Fakat küçük hazlar ya da küçük zaferler peşinde değildir, ulaşılmaz görüneni, dünya çapında şöhreti ister. Karşısına kendinden yaşça büyük, efsanevi üne sahip büyükelçi Max çıkınca, onu dansıyla baştan çıkarır ve ona “büyük bir dansçı olmak istiyorum… bana yolu göster” der. Max, tabii yapacağını ama karşılığında ne alacağını sorduğunda da “istediğin her şeyi, istediğin anda yapacağım. Bedenim senin emrinde olacak ve sana itaat etmekten mutluluk duyacağım” diye yanıtlar.
İki ülke arasındaki anlaşmalar gibi her ikisi de alacaklarından memnundur fakat bir zaman sonra Bunyi, özgürlük yerine, bir esaretten diğerine geçtiğini fark eder. Ülkesini, ailesini geride bırakması, bir anlamda herkese ihanet etmesi, sanki tarihi olayların gelişimini simgeler. Huzurlu evliliği, artık sonsuza kadar yok olmuştur, aynı ülkesi için huzurlu barış günlerinin yok olması gibi. Bunyi’ye güzel bir gelecek sunan büyükelçi aynı zamanda ülkenin bölünmesi için azınlıkları silahlandırıyordur. Bundan sonra yaşam Bunyi için olmadığı gibi, Hindistan için de hızla parçalanmaya doğru gider.
“Soytarı Şalimar” özellikle Keşmir’i anlattığı satırlarda olağanüstü bir güzellik yakalıyor. Bedenini satmaya hazır dansçı kızın dramı ile koca bir ülkenin dramını anlamamızı sağlıyor. Aslında üçüncü dünya ülkeleri üzerinde oynanan oyunlar karşısında yazarın ne denli net bir bakışa sahip olduğunu da görüyoruz.
Biraz da romanın olumsuz yanlarından söz edersek, ilk bakışta dikkat çeken, Hindistan’la ilgili bölümler ne denli güzelse, ikinci dünya savaşı yıllarında Franko-Alman savaşı ve direnişle ilgili bölümlerin de o denli sıradan olduğu. Buradaki anlatım gazeteci ağzından öteye gidememiş, yazarın diğer bölümlerdeki alaycı, komik ve bir o kadar da acı dolu kalemi burada sadece araştırmacı bir yazarın kalemine dönüşmüş. Doğuyu anlatırken kullandığı şiirselliği Batı savaşını anlatırken kullanamamış ve bence bu önemli bir eksiklik. Neyse ki bu eksiklik romanın bütünlüğünü etkilememiş.
Bir de romanın çevirisinden söz etmek gerekir, çünkü bu kalitede bir çeviri uzun zamandır okumadım. Salman Rushdie çok zor çevrilen bir yazar olarak bilinir, gerçekten de tümcelerinde küçük labirentler yaratmayı çok sever. Bazen gizli özne kullanarak okurun şaşırmasını sağlar. Ayrıca, İngilizce yazar ama uzak bir kültürden beslenir ve eserlerinde başka dilleri kullanmaktan hoşlanır. Tüm bu nedenlerden dolayı, çevrilmesi kolay değildir. Çevirmen Begüm Kovulmaz nefis bir iş başarmış, sanırım böylesi bir çeviri sayesinde ülkemizde de çok sevilen yazarlardan biri olacak.

Soytarı Şalimar / Salman Rushdie / çev.: Begüm Kovulmaz / Can Yayınları / 445 sayfa.

Ian McEwan "Cumartesi"


TEHDİT ALTINDA BİR GÜN

Sanat yapıtlarının bazen doğrudan güncel olaylardan, politikalardan ve krizlerden etkilendiğini görürüz. Birçok romancının son yıllarda kalemlerinin 11 Eylül olaylarına takılıp kaldığını görmek aslında pek şaşırtıcı değil, özellikle Batının gündemine bir anda çakılan İslamiyet, edebiyat eserlerinde o denli tekrarlanan konulardan biri haline geldi ki, konuyu merkezine almayan ya da ucundan bucağından konuya değinmeyen roman neredeyse bulunmaz oldu.
Günümüzün önemli yazarlarından Philip Roth ve John Updike son romanlarınla “Post-11 Eylül” dönemini başlattılar bile. Konu New York, Londra gibi “tehdit” altında şehirler olmadığında da, Güney Afrikalı yazar Nadine Gordimer (“Ayartma”) Müslüman bir göçmen ile kültür farklılığı üzerine ya da Salman Rushdie (“Soytarı Şalimar”) bir teröristin zihninin içine giren romanlardan geri durmadılar. Bunlar, sadece bir anda akla gelenler, biraz daha derin araştırıldığında romandaki 11 Eylül etkisinin ne denli kabarık bir rakama ulaşacağını tahmin etmek bile olanaksız. Edebiyatın gündemine terör bir kez girmiş oldu. Neyse ki ilk başlarda Batı’da yazılan “Batı, Müslümanların saldırısı altında” türünden gelişmemiş zihin yapısı sergileyen kitaplar, yerlerini biraz daha derinlemesine kültür farklılığını anlamaya çalışan romanlara bıraktı.
Bunca farklı yazarın romanlarından bahsederken ortak özelliklerden söz edilebilir mi diye sorabiliriz kendimize. Aslında genel bir çaresizlik, yıllardır yapılan siyasi hataların ortaya çıkması belki de en belirgin buluşma noktası ama ayrıca, hiçbir rahatlatma ve aydınlanma sunmayan roman sonlarındaki benzerlik de dikkat çekiyor. Belki henüz çözüm üretmek aşamasında değiliz, sadece tanımlama aşaması bu. Jet motorlarının hızında, ani bir şokla karşılaşılan yüzleşme, ancak kavranabildi. Tüm bunları söyledikten sonra eklemek gereken bir nokta da, edebiyatçılar konu olarak bugünü anlamak, duygu ve korkuların izini sürmek gibi bir çabaya girmiş olsalar da, çözüm üretmek onların sorumluluğu değil.
Londra’da Bir Gün
“Post-11 Eylül” romanları içinde beni en çok etkileyenlerin başında Ian McEwan’ın “Cumartesi” adlı eseri oldu. McEwan, konuya sadece Doğu-Batı çatışması olarak yaklaşmamış, daha çok insanlığın 21. yüzyılda ulaştığı uygarlığın tehdit altında olduğunu vurgulamak istemiş.
“Cumartesi,” yanarak Londra üzerine inen bir uçağı, rastlantı sonucu uykusu kaçan, beyin cerrahı Henry’in penceresinden görmesiyle başlıyor. Düşen uçağı neredeyse önceden hissedermiş gibi, bir anda uykudan kalkıp pencereye yönelen Henry, romanın ilk satırlarından itibaren, her saniye toplumuna, uygarlığına, rahatına ve ailesine saldırı bekleyen Batılı tipini simgeliyor.
Bu Batılı karakter hiç de yabancı değil. Aslında Henry gibi hepimizin zihnine kazınmıştı 11 Eylül günü. Hatırlıyorum, akşamüzeri beş gibi CNN’de seyrettiğim program, Dünya Ticaret Merkezine çakılan bir uçak haberi ile kesilmişti, beş dakika kadar sonra, canlı yayında ikinci bir uçağın diğer kuleye hafifçe yan yatarak girişini tüm dünyayla birlikte ben de naklen seyretmiştim. İlerleyen günlerde bu görüntünün zihnimde ne denli canlı kaldığına hayret etmiştim. “Cumartesi”de bu şok görüntünün geride bıraktığı izleri takip ederek başlıyor.
Yataktan çıkıp yanarak Londra üzerine inen uçağı seyreden Henry’in de aklından geçen ilk düşünceleri McEwan şöyle dile getirmiş: “Aslında gördüğü manzara, sürekli yinelenen bir düş kadar tanıdık. (…) Hava yolculuğu bir borsadır, benzeşen algıların oynadığı bir oyundur, bir havuzda toplanan inançların kırılgan birliğidir; sinirler bozulmadıkça, uçakta bomba ya da saldırgan olmadıkça herkes mutludur. İşler ters giderse yarım önlem diye bir şey olmaz.”
İlerleyen saatler içinde yanarak inen uçağın gerçekte bir “tehdit” olmadığını, sadece motorlarından birinde arıza oluştuğu için yanmaya başlayan basit bir kargo uçağı olduğunu ve sonuçta kimsenin ölümüne neden olmadan havaalanına indiğini öğrenince, roman kahramanı, “hayat tarzımıza bir saldırı değildi” diye tekrarlar. On altı yaşındaki oğlu ise “uluslar arası sorunlarla tanıştıran Eylül saldırıları olmuştu, arkadaşlarının, evinin ve müzik ortamının ötesindeki olayların kendi hayatı üzerinde etkisi olduğunu o zaman kabullenmişti” diye anlatır. Aslında çok iyi eğitim görmüş, kırk sekiz yaşındaki bilim adamı Henry ile on altı yaşındaki, okulu erken bırakan oğlu, yanan uçağın bir terör eylemi olmadığını öğrendiklerinde aynı tümceyi dile getirirler: “Bizim hayat tarzımıza bir saldırı değilmiş demek ki.”
Ian McEwan romanın başkişisi olarak yarattığı Henry ve ailesini, uygarlığın ulaştığı kusursuz insanlığın simgesi olarak kullanır. Beyin cerrahı Henry’in karısı da hukukçudur; kızları, genç yaşta çok önemli bir ödül kazanmış şair, oğulları ise çok yetenekli bir müzisyendir. Bilim, sanat, hoşgörü ve sevgi ortamında idealleştirilmiş (belki gereğinden fazla) bir aile sunar. İşte, McEwan’a göre tehdit altında olan budur: uygar toplumun çekirdeği aile. Buna rağmen romanın açılışının yanarak inen bir uçak olması bir rastlantı değildir, yazar tehdit ve korkunun kaynağını hissetmemizi ister.
Bir Gün
“Cumartesi” sadece ele aldığı konu açısından tartışılacak bir roman değil. Yapısal özellikleri de dikkat çekiyor. Roman, tam da adı gibi bir tek günü anlatıyor. 15 Şubat 2003 Cumartesi günü sabaha karşı Henry’in uyanması ile başlıyor ve 24 saat sonra saat beşten biraz sonra yatağa uyumak üzere tekrar girmesiyle son buluyor.
Bir tek gün üzerine kurgulanmış roman sayısı az değildir. Yazarların bir güne sıkıştırılmış romanlarında, klasik romanın olmazsa olmazlarının başında gelen “zaman birlikteliği” en önemli özellik olarak dikkat çeker. Yazar, bütün dramı bir güne sığdırarak yoğun etki yapabilir, ayrıca şimdiki zamanda anlatım romana akıcılık ve hız kazandırır. Konsantre edilmiş olaylar, geri dönüş ve geçmiş anılarla nefes alacak alanlar yaratılabilir. Kurgusal olarak bir başka avantaj zaman birlikteliği beraberinde mekân birlikteliğini de getirebilir, bir gün içinde – yolculuk anlatılmıyorsa – genelde gün belli bir yerde geçer, ya bir şehir ya da daha kapalı bir alan düşünülebilir. McEwan romanında 24 saate sadık kalmak dışında, mekân olarak da Londra’yı seçmiş. Böylece bir kentin dinamiklerini (aynı gün Londra’da önemli Irak savaşı karşıtı bir yürüyüş gerçekleşiyordur) gündüzünü ve gecesini anlatacak ortam da yaratmış kendine.
Romanda anlatılan Cumartesi günü, keyifli geçeceği tahmin edilen bir tatil günüdür. Kendinden emin roman kahramanının ne hastane nöbeti ne de önemli bir ameliyatı vardır. Karısıyla seviştikten sonra bir dostuyla squash maçı yapmayı, sonra huzurevindeki annesini ziyaret etmeyi, ardından da pazardan taze balık alıp eve gidip yemek yapmayı umut ediyordur. Akşam yemeğine ne zamandır evden uzakta yaşayan sevgili kızının gelecek olması onu heyecanlandırıyor; fakat bir o kadar Henry’i geren şey de akşam aynı zamanda katı ve uzak denilebilecek kayınpederinin de yemeğe gelecek olması.
Yine de Henry’in günü sakin ve programlı görünüyor. Hayatından memnun, kendine güvenen bir adam Henry, işinde başarılı hatta Londra’nın ünlü doktorlarından biri sayılıyor. McEwan arada sırada küçük detaylarda Henry’in o kadar da kusuruz biri olmadığına dikkat çekse de, hayatı tam anlamıyla kusursuz. Başarılı olmaya yetecek kadar hırslı, rahat yaşayacak kadar paralı, sağlıklı ve tam anlamıyla hayatının zirvesinde bir adamın portresini çiziyor bize. Aslında böylesine kusursuzluk sunmasıyla okurda her an gölgelenme beklentisini de başarıyla doğuruyor. İlk baştaki yanarak inen uçağın bir tehdit olmadığını anlayarak rahatlayan Henry ve ailesi, ne denli tehdit altında olduklarını, güzel ve güvenli yaşamlarının ne kolay kırılabileceğini görmeleriyle yeni bir boyuta taşınıyorlar.
Ian McEwan günümüzün önemli yazarları arasında sayılıyor. Gerçekten de daha önce saydığım yazarların 11 Eylül sonrası romanlarıyla karşılaştırılınca, bence “Cumartesi” hepsinin önüne geçiyor.

Cumartesi / Ian McEwan / çev.: İlknur Özdemir / YKY / 2007 / 269 sayfa.

13 Şubat 2007

Selim İleri "Hepsi Alev"



TANRININ SURETİ

“Kendine yukarıda gökyüzünde, aşağıda yeryüzünde ya da yer altındaki sularda yaşayan herhangi bir canlıya benzer put yapmayacaksın. Putların önünde eğilmeyecek, onlara tapmayacaksın. Çünkü ben, Tanrın Rab, kıskanç bir Tanrı’yım.”
(Eski Ahit, Çıkış 20:4)



Yakın bir arkadaşımla mesajlarımızda “handiyse” sözcüğünü kullanmaya başladığımızda, yine Selim İleri okuma dönemine girdiğimizi anlarız.
Yazarların dili kendilerince farklı kullanmalarından hep etkilenmişimdir. Sadece dilin güzelliklerini ortaya koymaktan bahsetmiyorum, kendince grameri esnetmeleri, yeni sözcük ve deyimleri daha önce hiç duymadığım biçimlere sokmaları çok hoşuma gider. Bir de bakarım, bu yenilikler benim dilime de girmiş, dilimi zenginleştirmiş.
Kitap okurken kuşkusuz tek zenginleşen dilimiz olmuyor, düşüncelerimiz ve algılarımız da yenileniyor. Selim İleri’nin son romanı “Hepsi Alev,” hep merak ettiğim ikonoklazm hakkında bilgi vermekle kalmadı, konu üzerinde düşünmemi de sağladı.
İkonoklazm
Geçtiğimiz hafta Kıbrıs’ta Gazimağusa yakınlarındaki minnacık St. Barnabas ikon müzesini gezerken bir yandan da “Hepsi Alev”i okuyor olmam çok faydalı oldu. Meryem Ana’nın, azizlerin ve çarmıha gerilmiş İsa’nın ikonalarına bakarken, yaklaşık 1300 yıl öncesinde nasıl görülebildiklerini düşünmeye başladım. Masum görünen bu resimler neden bunca acıya sebep olmuştu? Neden yasaklanmaları gerekmişti? Yasaklar yüzünden onca insan öldürülmüş ya da zindanlarda çürümeleri beklenmişti?
Bizans İmparatorlarının ikonaları yasaklanmaları konusuna bugün tarihsel değerlendirmeyle bakıldığında ortaya iki neden belirgin şekilde çıkıyor. Birincisi on emirden ikinci olarak bilinen “putlara tapmayacaksın” yasağının yeniden yorumlanmış olması. Doğu Ortodoks Kilisesi, Eski Ahit’e ve dolayısıyla on emre, Vatikan’dan daha bağlıydı. Kilisedeki resimler konusunda da Vatikan’dan böylesine ayrılmaları bu nedenle doğal sayılabilir.
İkonaların yasaklanmasına neden olabilecek ikinci olasılık ise aslında çok ilginç tarihsel bir bilgiye dayanır. Bizans imparatoru III. Leon, bilindiği kadarıyla Halife II. Ömer ile diyalog içindeydi. Halife’nin, Bizans imparatorunun İslamiyet’i tanıması ve kabul etmesi için baskı yaptığı bilinir; İmparator dinini değiştirmeye yanaşmamış olsa bile, İslamiyet’te Tanrı ve peygamberlerinin suretinin yapılmasının yasaklanıyor olmasından etkilenmiş olabilir. Bir yandan Eski Ahit’te yer alan ikinci emir, öte yandan İslamiyet etkisiyle birleşince Bizans İmparatorunun ikonaları yasaklaması anlaşılır olur.
Selim İleri “Hepsi Alev” romanında III. Leon’un aynı adı taşıyan torunuyla evlenen İrene’nin (ya da Eirene) (M.S. 752–803) yaşamından bir bölümü anlatıyor. Üç nesildir Bizans imparatorları kilisedeki ikonları yasaklamış, İrene ise “yüksek sanat” olarak gördüğü bu resimlerin yasaklanmasına hep karşı çıkmıştır. Kendi iktidar döneminde, arkasına din görevlilerini de alarak yasağı kaldıran kişi olmuştur.
Roman İrene’nin ağzından yazılmış. İrene üç nesildir süren yasağı sofuluk ve sürü kalabalığa ödenen bedel olarak görüyor. Romanda iki tema özellikle dikkat çekiyor, birincisi daha önce de sözünü ettiğim ikonaların yasaklanması, diğeri ise siyasi güce sahip olmak ve bu gücü korumak için nelerin yapıldığı. İleri, konuları hiç karmaşıklaştırmadan, sade ve kısa tümcelerle kendini anlatan, inanılmaz güce sahip bir kadını tanımamızı sağlıyor.
İrene’nin hikâyesi babasının onu çocuk yaşta İmparatora vermesiyle başlıyor. Kısa zamanda tüm saflığını yitirdiğini, sarayda canlı kalmak için vermesi gereken savaşı ne denli iyi öğrendiğini görüyoruz. “Zindansız iktidar yoktur” ya da “Gözlerim, yeşil yılanların yeşiliydi” sözlerinden kendi ve iktidarı hakkında açık sözlülüğünü de görüyoruz. Roman boyunca gözler çok önemli, çünkü iktidarına karşı çıkan tek oğlunu kör ettiğini ve sürgüne yolladığını da bize yine (biraz gizleyerek ve utanarak da olsa) o söylüyor. Gözlerle ilgili sık tekrarlanan bir başka imge, “mavi gözyaşları” Meryem Ana’nın oğlu çarmıha gerildiğinde döktüğü yaşlar için kullanılıyor; bunun roman içinde anlamı, çekilen acıların sembolik olarak resmedilmesinin öneminin altını çiziyor.
Romanın düşünmeye ittiği konulardan biri de insanoğlunun binlerce yıl puta taptıktan sonra bir yapıttaki sembolizmi ne denli görebileceği ile ilgili. İrene’nin her fırsatta “sürü” olarak adlandırdığı halk, gerçekten de bir resimde gördüğü figürü, büyük bir olasılıkla, sembol olarak değil, gerçeklik olarak algılıyordu. Örneğin bir ikona önünde edilen dua gerçekleşmişse, bu duayı gerçekleştirenin Tanrı olduğunu değil belki ikonanın kendisi olduğunu sanıyordu. İnsanın binlerce yıllık gelişiminde soyutlama çok arkadan gelir. Romanda İrene’nin de bunun farkında olduğunu ama insanın yücelmesi için soyutlama yeteneğini geliştirmesi gerektiğini de bildiğini görüyoruz. Bu yüzden sanata bunca değer veriyor.
Değer verdiği bir başka şey de yoksullar. Ama bu konuda da ikilemlere düşmeden edemiyor. Bir yandan limanlarda çalışan yoksul halkın ayaklarını yıkayarak, peygamberlerin yaptığı gibi kendini, bir imparatoriçe olarak, hiçlemeyi göze alıyor fakat öte yandan bu yoksullardan tiksiniyor. Yoksul bir kadını anlatırken “Yüzü kırış kırış, canı yanmış. Yükseliyorum. Altın kartalların bezediği pabuçlarım; tekme atmak geçti içimden. Suratına. Yoksul kadının.” Bir yandan nasıl yoksulların ayaklarını yıkadığını anlatırken beraberinde tekme atma isteği duyduğunu da gizlemiyor. Aynı kadını anlatırken “Hissetmiş olmalı. Fakat inat etti: ‘Hangi anne…’ Götürdüler. Gübre Konstantinos’un zindanları gibi benim de zindanlarım. Başka çare yoktur. Zindansız iktidar yoktur.”
Her anlamda İrene ikilemlerle dolu bir kadın: “İnsanı birey kılmaya çalıştım. Sürü kalabalığa rağmen” demesine rağmen, gerçekten birey olmak isteyen oğluna bu şansı vermediğini de görüyoruz. Daha sonraki satırlarda “Bireylik ancak paranın, geçim imkânlarının sağlayacağı bir lükstür” diye ne denli gerçekçi olduğunu dile getiriyor.
“Hepsi Alev” kuşkusuz sadece ele aldığı konu ile değil, edebi değeri açısından da övgüye değer bir roman. Siyasi güç üzerine yazılmış en güzel romanlardan biri demek doğru olur. Romanın kapağında Edebiyatta 40. yıl üst başlığı yer alıyor. Selim İleri’nin 40. yılını taçlandıran bir eser çıkmış ortaya. Sadece son yıllarda yazdığı en güzel roman değil belki de tüm yazarlık serüvenin de başyapıtı.

Hepsi Alev / Selim İleri / Doğan Kitap / Ocak 2007 /188 sayfa.

07 Ocak 2007

Latife Tekin "Muinar"


İÇİMDEKİ CADI

“Elime, sana her gece bir masal anlatacağım…"

İnsanoğlu doğaya hükmetmek istemiş. Hükmedebilmek için de akıl ve emeği ile birlikte gücünü kullanmış. İlk başta hayvanları evcilleştirmiş, kendini rüzgârdan, soğuktan, aşırı sıcaklardan, sellerden korumuş, doğayı kendine uygun hale getirip, hayatını kolaylaştırmış. Maddesel dünyanın ötesindeki arzuları için de dinleri, büyüleri, kehaneti ve sonradan da bilimleri emrine almış.
Latife Tekin “Muinar” adlı yeni romanında insanın binlerce yıllık hükmetme savaşını anlatıyor. Roman, bir sabah içinde bir sesle uyanan kadının ağızdan anlatılıyor. İlk sayfalarda şizofren bir ruhun içindeki bölünmeler gibi algılansa da, iç sesin kimliğini açıklaması ile durum aydınlanıyor: “coğrafyası gizli bir kocakarıyım, her kadının içinde benim gibi bir kocakarı uyur derinde, uyanması şans işi, şarta bağlı” diye açıklar durumu. Fakat içine girdiği Elime, hiç sakınmadan küçümser onu “belirtiler kendi dışıma çıkıp senden çok daha üst varlıklarla buluşacağımı gösteriyordu” der.
Aslında ilk tümcelerindeki gibi kendini beğenmiş değildir Elime. Daha sonra “belirtilerin” ya da “üst varlıkların” ne olduğunu da açıklamaz, sadece bir beklenti içinde olduğunu, zaten içinde bir ses duymaya hazır olduğunu ama bunun bir kocakarı olmasını beklemediğini anlarız. Elime’nin içinde doğan kocakarının adının Muinar olduğunu da sonra öğreniriz. İki kadın arasındaki ilk diyaloglar hiç korkutucu değildir, aksine Latife Tekin komik bir havayla anlatır, iki kadın hiç durmadan didişir ve birbirleriyle alay ederler. Elime onun konuşmalarını “kanlı canlı rap” müziğine benzetir (gerçekten de romanı sesli okuyunca anlatının ritmi ortaya çıkıyor) o da Elime’ye “kafanı kapatmaya uyanmadım içinde, açmaya uyandım” diye sitem eder. Birbirlerini çok iyi tanıyan anne-kız ya da iki kardeş gibilerdir. Okurun anlamakta zorlandığı yerlerde, onlar birbirlerini çok iyi anlarlar. Bir konudan diğerine hiç habersiz atladıklarında diğeri kolayca takip eder. Hatta bir zaman sonra düşündüğü anlarda da birbirlerini duyarlar.

***
Muinar hiç durmadan konuşan bir ruh, anlattığı ise hep haksızlığa uğrayanların hikâyeleri. Küçük kızların, sevgisiz ortamdaki kadınların, dayak yiyenlerin, hor görülenlerin, tanrıçaların öykülerini en can alıcı noktalarından dile getiriyor. Tanrının oğlunu doğuran bir bakire ya da kendini boğarak öldüren bir yazar çok tanıdık geliyor ama diğer öykülerde köle olarak satılan kadınlar, tanrılara kurban edilen on üçünde kızlar, adı konmamış ezilen kadınlar da anlatılıyor. Muinar bu kadınların içlerinden geçmiş, şimdi de bir yazar olan Elime’yi uyandırmaya gelmiş bir ruh.
Bu diyaloglar binlerce yıl ötesinden hikâyeler taşıyor ama romanda fazla dekor yok. Elime kendini bazen yatağında sayıklarken bazen de bir uçurumun kenarında buluyor. Sanki bedeni bir mekândan diğerine atlıyor. Romanın ikinci bölümünde biraz da İstanbul manzaraları giriyor ama Latife Tekin’in diğer romanlarından bildiğimiz mekân kurma ve çevre anlatımı bu romanda yok denilecek kadar az, sanırım yazar bunu okurun dikkatini sözcüklere (yani diyaloga) çekmek için özellikle yapmış.

***
Roman boyunca Muinar çok sayıda kadının öyküsünü anlatıyor ama birkaç tema sürekli tekrarlanıyor. Bunların özellikle iki tanesi çevresinde dönüyor tüm öyküler. Birincisi insanın doğaya hükmetme istemi. Bu istem doğrultusunda maden yataklarını yok edişi, denizleri, içme sularını kirletmesi, hayvanların habitatlarını tahrip edişi sık sık dile getiriliyor. İlerleyen sayfalarda anlıyoruz ki Muinar, insanın kendini evrenin merkezinde sanmasına, tüm doğa yaratıklarının Efendisi olmasına karşı. Roman özellikle hükmetme isteminin yok edici gücünü çok fazla hissettiriyor.
İkinci tekrarlanan tema ise, erkeğin kadına hükmetmesi: Muinar’ın en sinirlendiği şeylerin başında kadınların örtünmeleri geliyor. Bazen çok politik bir duruşla başlayan bu konudaki konuşmaları, bir de bakıyorsunuz çok sevimli ama bir o kadar da dırdırcı yaşlı bir kadının laflarına dönüşmüş. Muinar’ı sanırım okurun gözünde gerçek yapan da bu duruşu, bir kişiliğinin olması, bazen gereksiz yere kızması ya da boş konuşması ama yine de her zaman bilge olabilmesi.
Roman hep kopuk kopuk öykülerden oluşuyor. Arada sürekliliği sağlayan şeyin önceleri, Muinar’ın bu öykülerdeki kadınların içlerinden ve yaşamlarından geçmiş olması sanıyoruz ama aslında öykülerde anlatılan her kadının bir diğer kadınla da gizli bir bağı var. Bunu fark edince roman ayrı bir anlam kazanmaya başlıyor. Örneğin, trafik kazasında alnını vurduğu için arabasını ve evini bulamayan kadın (s. 226) daha sonra bir başka kadının alnındaki izle (s. 253) birleşiyor. Aynı şekilde taşlar ve ırmaklar birbirlerine ne denli yakın olduklarını anlamamızı sağlıyor.

***
Latife Tekin edebiyatında, özellikle son romanlarında, beni etkileyen öğelerin başında animizm dolu bir dünya görüşü geliyor. Onun anlattığı evrendeki her şey canlı: yıldızlar, taşlar, madenler, sular ve hatta ölüler. Muinar’ın evreninde bir yanda hükmeden ve yok eden insan, diğer yanda da doğanın suyuna giden, doğanın gizemini çözen insan yatıyor. Biri doğadaki canlıların efendisi olmak peşindeyken, diğeri doğadaki her şeyin canlılığını savunuyor ve canlı kalması için çırpınıyor. Elime, Muinar’a kimlerin yanında savaştığını, mağarada kimlerin kılıcını parlattığını sorduğunda şöyle yanıtlıyor: “dünyanın canlı olduğuna inananların tabii, kimlerin olacak, canlı cansız ayrımı yapanlara karşıydık, kadın erkek savaşının özü bu, dağların kemiklerini kırıp ovaların tüylerini yolanlarla savaşıyorduk.” Burada yazarın seçtiği sözcükler “tüylerin yolunması” “kemiklerin kırılması” gerçekten de kadın erkek savaşını çağrıştırıyor.
“Muinar” soluk soluğa yazılmış hissi veren bir roman. Anlatının heyecanı hissedildiği gibi, bazen soluk almadan bir öyküden diğerine geçiliyor. Öykü her sayfada en az bir kez parçalanıyor, hikâyeler peş peşe, sanki birbirlerinin içinden çıkıyorlar. Bu, kuşkusuz okumayı zorlaştırıyor ama bir noktadan sonra, öykülerin peşinden gitmek gerekmediği, asıl önemli olanın bunca anlatılan hikâyenin, bir dünya görüşü ve siyasi duruşa temel oluşturduğu anlaşılıyor.
Yazı boyunca “Muinar”dan hep roman olarak söz ettim ama gerçek şu ki, bu kitabı roman olarak görmek yanlış. Yayınevinin editörleri de benzer düşünceyle, her kitabın kapağına koydukları “roman” alt başlığını bu kitabın hiçbir yerine yazmamışlar. Latife Tekin’in romanlarının ne denli şiirsel olduğu hep bilinir ama “Muinar” şiirsel bir roman değil, politik bir (ya da birkaç) tez üzerine yazılmış bir şiir, Tekin’in diğer romanlarından bu anlamda çok farklı. Bu romanı okumak kadar üzerinde tartışmak da keyif verecektir okurlara, çünkü ele alınan konular sayılamayacak denli çok. Tarih öncesinden yirmi birinci yüzyıla kadar geniş bir zaman dilimi; Kızılderililerden Çin’e dek uzanan bir coğrafya; türban sorunundan nesli tükenen hayvanlara ve Körfez savaşına kadar uzanan yelpazede konular.
Şimdi sormamız gereken soru şu: ne zaman içimizdeki cadı uyanıp bizi dünyada yaşananlara karşı uyaracak?

Muinar / Latife Tekin / Everest Yayınları / Aralık 2006 / 263 sayfa.

(Bu yazı 5 Ocak 2007'de Dünya Gazetesi Kitap ekinde yayımlanmıştır.)

25 Aralık 2006

Cinayet Fakültesi

FAKÜLTEDE KATİL VAR

Merhaba! Bundan böyle, her ay Dünya Gazetesi Kitap ekinde buluşacağız. Sizlere sevdiğiniz ya da belki henüz tanımadığınız yazarların yeni çıkan kitaplarını tanıtmaya çalışacağım. Bu sayıda, Pınar Kür’ün uzun zamandır beklenen son romanından söz edeceğim.

Cinayet Fakültesi
Kendi yazılış hikâyesini içinde barındıran romanlar öteden beri hep hoşuma gitmiştir. Yazar bir yandan kurguladığı öyküsünü anlatırken, diğer yandan da, romana yukardan bir yerlerden bakar gibi, anlattığı öykü üzerine düşünceler üretir. Üst-kurgu dediğimiz bu teknik çağdaş yazarların sevdiği bir anlatım yöntemidir. Biz okurlar da, kendimizi yazarın zihnine girmiş gibi hissederiz.
Pınar Kür, geçtiğimiz haftalarda yayımlanan yeni polisiye romanı “Cinayet Fakültesi”nde böylesi bir teknik kullanmış. Büyük bir kısmı özel bir üniversitenin kampusunda geçen roman, bir dizi cinayeti konu ediyor. Cinayetleri, eski günlerden tanışan, emekli matematik profesörü Emin Köklü ile emekli bir emniyet görevlisi birlikte çözmeye kalkıyorlar. İlk başlarda sadece gazetelerden takip ederek üzerine fikir yürüttükleri cinayetler, bir tanıdığın ailesini de içine katınca durum değişiyor. İki amatör dedektif, bir anda kendilerini Ege sahilindeki tembel emeklilik günlerinden kopmuş, İstanbul’da dedektifçilik oynarken buluyorlar.
“Oynar” diyorum çünkü ilk başlarda kendilerini pek ciddiye almıyorlar, hatta profesör bazı detaylara girildiğinde hemen sıkıldığını söylemekten çekinmiyor, ayrıca ilerleyen yaşları yüzünden de çabuk yoruluyorlar; fakat olayların içine daldıkça enerji bulduklarını ve heyecanlandıklarını görüyoruz.
Roman içinde Roman
Basit denilebilecek bu öyküyü Pınar Kür ustalıkla derinleştiriyor. Yalın bir anlatım yerine romanın yazarını da romana dâhil ederek farklı bir gerçeklik yaratıyor. Romanın Akın adlı yazarı da, roman kahramanımız matematik profesörü Emin Beyin eşi – ya da eski eşi. Yazar ile profesör arasında geçmiş kavgalara ve kızgınlıklara dayanan bir ilişki var, elbette bu durum komik bir ortam hazırlıyor Pınar Kür’e. Her şeyden önce, yazarın romana hükmedici gücü var, oysa roman kahramanı bu güce direnme gereği duyuyor ve bu yüzden aralarında çekişme yaşanıyor. Yazar ile kahraman özellikle romanın sonlarında konunun gidişatı üzerinde hem fikir olmadıklarında ise tipik bir karı-koca kavgasına şahit oluyoruz.
Burada komik olan roman kahramanının kendi varlığı ile ilgili şüpheleri: sadece karısının yazdığı bir romanın kahramanı mı? Yoksa roman dışında bir benliği de var mı?
Kuşkusuz bu sorular cinayetlerle doğrudan bağlantılı değil. Pınar Kür’ün, yarattığı üst kurgu sayesinde, romanla ama özellikle de polisiye romanla alay ettiğini görüyoruz. Birkaç kez roman kahramanı yazara – yani karısına -- katil diyor. Elbette bunu söylemekte çok haklı. Bir cinayet romanı yazarı sadece bir kurgu yaratmakla kalmaz, yarattığı bazı karakterleri de öldürür. Burada gerçekler ile romanın gerçekliği tam anlamıyla birbirlerine karışıyorlar.
Deus ex Machina
Antik tiyatrolarda sahne üzerine tanrıların inmesi gerektiğinde, eski Yunancada “mechane” denilen bir aygıt kullanılırdı. Bir tarafında ağırlık olan kaldıracın diğer tarafına oyuncu iplerle bağlanır, ağırlık yukarı kaldırıldıkça da oyuncu gökten sahnenin ortasına inmiş izlenimi yaratılırdı. Yüce güce sahip tanrılar için başka bir sahne girişi düşünülemezdi. Genelde de, tanrı ya da tanrıça oyunun sonuna doğru, hak yerini bulsun diye ortaya çıkardı. İsa’dan önce beşinci yüzyıl tiyatrosunda kullanılan bu kaldıraç daha sonra Romalı yazarlar tarafından da kullanıldı. Latince “Deus ex Machina” (makineden çıkan tanrı) deyimi buradan kaynaklanır.
Bugün edebiyat eleştirisinde sık kullanılan bir deyimdir. Yazar, romanın sonunda olağanüstü bir durum yaratarak çözümlemeyi seçtiğinde buna Deus ex machina denir. Bu durumda çözüm kurgu içinden değil, yazarın yardımına dışından gelmiştir.
“Cinayet Fakültesi” romanını Kür, Deus ex Machina ile sonlandırılmış. Onca cinayet, bilinmeyen aile bağları, eski sevgililer, uyuşturucu ticareti, vb… derken romanın bitmesine yirmi sayfa kala bilgisayarın içinde kaybolmuş eski dosyalar bulunur ve tüm karışıklıklar son bulur. Üstelik bu dosyaları roman kahramanı bulsun diye koyan kişi de romanın yazarı Akın’dır. Pınar Kür bilinçli olarak romanın sonunda Deus ex machina fikri ile oynamış: sadece romanın çözülmeyi bekleyen soruları açısından değil, ayrıca yazarın tanrıya yakın konumu hakkında da düşünmeye itmiş okuru.
Gizem
Polisiye romanlar okurun ilgisini, zihinlerde önce bir takım sorular uyandırıp sonra da bunların yanıtlarını geciktirerek sağlar. Sorular genelde iki türlüdür: ilk başta kimin yaptığını merak ederiz, daha sonra da neden yaptığını öğrenmek isteriz. Bazı romanlarda kimin yaptığını hemen kestirebiliriz (aklıma Umberto Eco’nun “Gülün Adı” romanı geliyor, katilin kim olduğu belli olduktan sonra da heyecan bitmedi, asıl merak edilen bunu neden yaptığıydı.) Polisiye romanlar içinde nedenselliğe dayananlar kuşkusuz daha ilginç olanlardır. Cinayet nedeni ne denli karmaşık ise, o denli zevk alırız romandan.
“Cinayet Fakültesi”nde de okur katilin kendisinden çok nedenini merak ediyor. Öldürülen insanların çok farklı sosyal ve kültürel sınıflardan geliyor olmaları, farklı yaşlarda ve farklı ortamların insanları olmaları, ortak bir neden üzerinde durmak gerektiğini daha romanın ilk sayfalarında hissettiriyor.
Pınar Kür gerilimi canlı tutmak için çeşitli yollar deniyor romanda. Beni en çok etkileyen şey, yanıtları hemen vermemesi oldu; roman kahramanlarının şaşkınlık duyduğu anlarda bu şaşkınlık nedenini hemen açıklamak yerine okurun merakını körükleyen kısa bir nefes arası vermesi oldu. Örneğin roman kahramanı odaya ansızın girdiğinde sevgilisinin yatağında biriyle karşılaşıyor, bu kişinin kim olduğunu Kür açıklamıyor, bu oyunu birkaç sayfa sürdürüyor. Fakat sakladığı kişinin kimliğini tahmin etmemiş için ipuçları da koymayı ihmal etmiyor. “Görüş çizgimin tam ortasında, yatakta istifini bozmadan serilmiş yatan ise, kapıyı açtığımdan birkaç saniye sonra bir dirseğine yaslanarak hafifçe doğrulan, göğsünü kapatmaya gerek görmeden gözümün içine baka baka arsızca sırıtan ise…”
Kim olduğunu bu satırlardan anlamıyoruz, fakat “göğsünü kapatmaya gerek görmeden” sözleri içimize şüphe düşmesine neden oluyor. Bir erkek neden göğsünü kapatmak gereği duysun sorusu aklımıza takılıyor. Yoksa yataktaki bir erkek değil mi? Soru iki sayfa sonra yanıtlanıyor ama o satıra gelene kadar gizemli kişinin kimliğini deşifre etmeye çalışmak roman içinde hızlı sürüklenmemize neden oluyor. Yazar ustalıklarının bu tür küçük oyunlarla kendini gösterdiğine inananlardanım. “Cinayet Fakültesi” özellikle kısa süreli gizemlerle okurun ilgisini kaybetmemesini sağlıyor.


Cinayet Fakültesi/ Pınar Kür / Everest Yayınları / 2006 / 290 sayfa.

Bu yazı Dünya Gazetesi Kitap ekinin Aralık sayısında yayımlanmıştır.