08 Ekim 2008

Orhan Pamuk "Masumiyet Müzesi"


MASUMİYET ÇAĞI MÜZESİ

Orhan Pamuk'un yeni romanı "Masumiyet Müzesi" basına bir "aşk romanı" olarak duyuruldu. gerçekten de ilk satırlarından başlayarak bir erkeğin bir kadını sevme hikayesi anlatılıyordu, fakat ironik bir biçimde, bu, içinde aşk olmayan bir aşk hikayesiydi.

“Masumiyet Müzesi” 1970’li yılların ortalarında başlayan ve günümüze dek süren bir aşk hikâyesini anlatıyor. Varlıklı erkek kahraman ile yoksul ama güzel genç kızın aşkı, anlatılan yılların Türk filmlerine göndermeler yaptığı gibi, o filmleri de canlandırıyor okurun zihninde.
Romandaki kadın ve erkek kahramanlardan, aşk ilişkisinden, toplumsal davranışlardan ve olaylardan söz etmeden önce, Pamuk’a yazar olarak ününü sağlayan yapısal özelliklerden bahsederek başlayalım. Orhan Pamuk’un romanlarında belirgin bir iskelet göze çarpar, örneğin “Kar”da, bir kar tanesinin yapısından yola çıkarak bütün romanın iskeletini oluşturmuştu. “Masumiyet Müzesi”nde bu denli dikkat çeken bir iskelet yok ama yine de romanın formu yazarın özelliğini gösterir nitelikte.

“Masumiyet Müzesi”nde Pamuk, üç farklı zaman akışı kullanıyor. Bunlara kabaca, Akan Zaman – Duran Zaman – Geçmiş Zaman adlarını verelim. Roman çok akıcı bir dille ve eylemlerle dolu olarak başlıyor. Bu bölümde âşıkların tanışmaları, karşılaştıkları sorunlar, aile yapıları büyük bir hızla yaşanıyor/anlatılıyor. Sonra yazarın zamanı tamamen durdurduğu ikinci bölüm başlıyor. Bu bölüm sekiz yıla yakın bir süreyi anlatıyor. Zamanın durduğu bu bölüm, roman kahramanı Kemal’in babasının ölümü ile başlıyor, Füsun’un babasının ölümüyle son buluyor. İki babanın ölümü arasındaki bu bölümde anlatının da tüm akıcılığı kayboluyor. Yazar bu bölümdeki durağanlığı anlamamız için özellikle çok sık olarak resim ve fotoğraflardan söz ediyor. Bazı görüntülerin sonradan nasıl resimlerini yaptırdığını anlatırken, okurun zihninde de sahneleri dondurulmuş olarak canlandırmaya çalışıyor. Roman kahramanı Kemal, zihninde kazınan bu görüntüleri aradan yıllar geçtikten sonra anlatarak ressamlara yaptırıyor. Bu bölüm boyunca yaşanan olaylar da hep geniş zamanda anlatılıyor. Her gece aynı rutin yaşanıyor: televizyonun karşısında, yemek masasında, birlikte gidilen eğlence yerlerinde, vb hep tablolar halinde gözümüzde canlanıyor. Ayrıca bu bölümde Füsun’un da kuş resimleri yapmaya başlaması boşuna değil, o da durdurulmuş bir zamanı yansıtıyor.

Kuşlar, romanda ayrı bir önem taşıyorlar. Sadece Füsun’un resimlerinde form bulduklarından değil, Füsun’u da ilerleyen sayfalarda Limon adlı kanaryasıyla özdeşleştirmeye başladığımızdan. Kafes içindeki Limon gibi, Füsun da (özellikle iki erkeğin emelleri arasında) sıkışmış kalmış bir halde. Romanın başlarında Füsun’u paragöz bir kadın olarak tanıyoruz biraz. Bu toplumdaki birçok kadın gibi o da güzelliğini erkekler üzerinde kendi amaçlarına ulaşmak için kullanıyor sanki. Aslında Füsun’u fazla tanımıyoruz; Orhan Pamuk’un romanlarındaki kadın kahramanlar genelde uzak ve donuk olurlar. Ne düşündüklerini, ne hissettiklerini pek anlamayız, Füsun da öyle. Daha kontrolcü kadın tiplemeleri genelde anneler bu romanda da. Füsun ise kendi kaderini çizen bir kadın değil, kendini kaderin (ve bu durumda erkeklerin) eline bırakıyor adeta. Ancak romanın sonlarında onun aslında tek istediğinin özgürlük olduğunu anlıyoruz. Tek karakter gösterdiği eylem, ehliyet sınavında Kemal’in rüşvet vermesini şiddetle reddettiği zaman ortaya çıkıyor. Bu önemli eylemine kadar onu aslında hiç tanımadığımızı fark ediyoruz.

Edebiyatın ünlü aşk hikâyelerinde genelde kadına edilgen bir rol biçilir fakat bazı ünlü aşık kadınlar da hiç edilgen değildir. Örneğin “Romeo ve Juliet”in başkahramanı Juliet, kendi kaderini çizen, kendi hayatının – ve aşkının – senaristi olan bir kadın kahramandır. Juliet, kendi seçtiği ve sevdiği erkeği, kendi istekleri doğrultusunda yatağına kabul eder; evlenmeye kendi karar verir ve ailesinin bunu kabul etmesi için tereddüt etmeden kalbini durduracak iksiri içer, sonunda da kendi isteğiyle yaşamına son verir. Şimdi Juliet ile Füsun gibi bir kadını karşılaştırdığımızda, Füsun kendi aşk hikâyesinde dublör rolüne çıkmış gibi görünür. Ne Kemal ile ilişkisinde ne de evliliğinde söz sahibidir. Kimse onun gerçekte ne istediğine aldırmaz, zamanla o da unutur temelde ne istediğini.

Roman kahramanı Füsun, benden iki-üç yaş büyük, ayrıca romanda anlatılan dönem ve yerler hiç yabancım değil, bu yüzden biraz uzak geldiğini söylesem de, anlamadığım bir kadın değil Füsun. Ayrıca Orhan Pamuk’un diğer kadın kahramanlarından çok daha fazla beni düşündürdü. Romana yansımayan bir derinliği vardı sanki ama romana yansımıyordu çünkü erkekler onun güzelliğinin ötesini görme çabasına girmiyorlardı. Roman da onu işlenmemiş bir karakter olarak bırakmayı tercih ediyor. Fakat buna hemen bunun işlenmemişliği Orhan Pamuk'un çok bilinçli yaptığını da eklemek gerekir.

“Masumiyet Müzesi” bir aşk romanı ama hemen eklemeli, içinde aşk olmayan bir aşk romanı. Orhan Pamuk çok ilginç bir şekilde aşk yerine eşyalarda teselli bulan bir kahraman yaratıyor. Romanın 28. bölümünün adı da “Eşyaların Tesellisi,” zaten bundan sonra gelen elli beş bölüm boyunca aşk yerini eşyaya bırakıyor. Kemal kaybolmuş bir zamanın anısını yaşatacağı inancıyla eşyanın içine sinen hayaletlerle yaşamaya başlıyor. Roman öylesi bir duygu yaratıyor ki, yanı başında duran sevdiği kadından bile daha değerli oluyor neredeyse bu eşyalar. Çünkü bu kadının kendisi değil belki de sevilen, kadının geçmişte bıraktığı iz.

Bu duyguyu yazarın verdiği birkaç ipucu sayesinde daha net anlıyoruz. İlk olarak, romanın başlarında Füsun’un güzelliği her iki satırda bir tekrarlanırken, ilerleyen sayfalarda güzelliğine seyrek değiniliyor. Ayrıca, Kemal Füsun’la bir zaman sonra yeniden karşılaşmasını (s. 261) “Füsun’un ablası varmış diye düşündüm, çünkü kapının eşiğinde, babanın arkasında Füsun’a benzeyen, ama esmer bir başka kız görmüştüm” diye açıklıyor.

“Masumiyet Müzesi” ele aldığı konularla, çok farklı açılardan tartışılacak bir roman. Aşk ve Türk toplumunda hastalıklı kadın erkek ilişkileri birinci sırada gelse de, roman, okuru daha genel olarak mutluluk üzerinde düşünmeye itiyor. Romanı okuyan erkek dostlarımdan bazıları, Pamuk’un aşkı tam da erkek açısından anlattığını söylediler. Ben de Kemal karakterini içten ve yakın buldum. Ayrıca kendisine olanak verilse, poligami içinde yaşamaktan mutluluk duyacağı çok açıktı.

Kemal’in eşya ile ilişkisine dönersek, bence roman, Kemal’in davranışlarını “normal” göstermek için fazla enerji kaybediyor. Romanda beni rahatsız eden bir başka şey, “batılı” yaşam biçimini benimsemiş sınıfı hep özenti olarak göstermesiydi. “Sosyetik” olarak adlandırılanlar, fazlasıyla basmakalıp örneklerden oluşuyordu ve aynı o dönem Türk filmlerindeki karakterler gibi son derece yapay duruyorlardı.

“Masumiyet Müzesi” Orhan Pamuk romanları içinde üst sıralarda yer alacak bir eser değil belki, ama tüm eserleri göz önüne alındığında, yazılması gereken bir romandı diye düşünmeden de edemedim. Bu romanda beni etkileyen şey, toplumumuzdaki kadın-erkek ilişkilerinin ne denli hastalıklı olduğunun, benzersiz bir şekilde ortaya dökülmesi. Türk erkeği kadını nasıl görür, nasıl sever, bunları düşündürdüğü için, en uç noktalarda da olsa, en hastalıklı halini de anlatsa, bunların anlatılmış olmalarını önemsememek mümkün değil. Özellikle 70'li 80'li yıllarda gençliğin içinde bulunduğu ilişkiler ortamının kaskatı, sevimsiz, iletişimsiz halini kendi açımdan bugün bakınca, yürekler acısı bulduğumu da eklemeliyim. Orhan Pamuk'u eleştirenler içinde, onu fazla Batılı bulanlar olmuştur hep, oysa bana hep çok fazla buralı, çok fazla Türk estetiğinden dünyaya bakan bir yazar olarak görünmüştür.
Orhan Pamuk’un en etkileyici yanlarından biri, bütün eserlerini – henüz yazmadıkları dâhil – bir bütün olarak görmesidir. Bu romanı yazdıktan sonra da “ilk ve son aşk romanım” demişti; İlk aşk romanı olduğunu söylemesi çok normaldi ama bunun son aşk romanı olacağını söylemiş olması, sanki içinde tüm eserlerini bitirmiş saklayan, onları bir bütün olarak algılayan yanını göstermiş oldu bize. Büyük bir romancı olduğunu bir kez daha kanıtladı “Masumiyet Müzesi”yle.

Masumiyet Müzesi / Orhan Pamuk / İletişim Yayınları / Eylül 2008 / 592 sayfa.
(Bu yazı Dünya Gazetesi Kitap ekinde 3 Ekim 2008 tarihinde yayınlandı.)

07 Ekim 2008

Münir Göle "Uzak Bir Gölge"


İÇİMİZDEKİ GÖLGELER

Genelde evli çiftler kavga ettiklerinde, suçlamalar er geç pek sevilmeyen kayınvalide, görümce ya da başka bir akrabaya yüklenmeye başlar. Farklı kültürlerden gelen, birbirlerine yabancı ülkelerde büyümüş insanların birlikteliklerinde çıkan kavgalarda ise, konu bir noktada tarihsel suçlamalara dayanır.
Münir Göle “Uzak Bir Gölge” adlı romanında bir kadınla erkeğin aşkını anlatıyor. Bir yandan da iki kahramanın geldikleri iki farklı şehrin karakterleri devreye giriyor. Romanda ilk başlarda bir çift olarak gördüğümüz kadınla erkek, ilerleyen sayfalarda kültürlerini temsil eden birer imgeye dönüşmeye başlıyorlar.
Aslında “Uzak Bir Gölge”nin konusu basit: genç bir adam, yabancısı olduğu bir kentte yaşamaya başlar ve bir süre sonra Anna adında bir genç kadına âşık olur. İlk başlarda Anna ilişkiye girmeye hazır olmadığını, acılı bir ilişkiden yeni çıktığını söyler fakat sabırla bekleyen âşık genç sonunda onu kazanır. Anna’nın eski sevgilisinin yeniden ortaya çıkması ile romana adını da veren karanlık gölgeler de ilişkilerinin üzerine çökmeye başlar.
Münir Göle, bu ilişkiyi iki şehrin hikâyesi olarak sunuyor bize. İki kentin de adı roman boyunca hiç verilmiyor: birinden “pencerelerinden deniz taşan kent” diğerinden de “gizemini sislere damıtan kent” olarak söz ediliyor hep. Asla İstanbul ve Prag adları geçmiyor. Roman kahramanının adını da, aynı kentler gibi, hiç öğrenmiyoruz. Fakat roman bize, adını bilmediğimiz bu iki kentin sokaklarını, meydanlarını, lokantalarını olanca detaylarıyla anlatıyor.
Anlatılan iki şehrin hikâyesi aslında doğu ile batının farklılığı olarak da görülebilir. Doğudaki bir kentten gelen adam ile Batılı bir kadın. İlk başta doğu-batı karşıtlığı olarak görmesek de, roman ilerledikçe, Avrupalı Anna ile Türk sevgilisi, birbirlerini karşıtlık olarak görmeye başlıyorlar. Anna sisli kentini anlatırken, tüm şehre hükmeden karanlık şatoyu ve Kral Rudolf’un hikâyesini bir lanet gibi dile getiriyor: “Hiçbirimiz ilgisiz kalamayız, ama bu anlaşılmaz korkuyu da itiraf edemeyiz birbirimize. Hepimiz, fısıltıyla anlatılan hortlak öyküleriyle büyüdük burada (…) Bu hortlaklar dünyasının bir de hükümdarı vardır. Şatonun dehlizlerinde, mahzenlerinde, kulelerinde hep ayak sesleri yankılanır, mutsuz ve yalnız bir adamdır Kral Rudolf.” Kente hükmeden karanlık güçler, kısa zamanda Anna ile sevgilisinin de ilişkisine hükmetmeye başlıyor.
Roman bu noktada bazı konular üzerinde okuru düşünmeye itiyor. Yazar çok gerçekçi bir yaklaşımla çiftin ilk kavgalarını anlatıyor. Özgür düşünen ve iyi eğitim almış insanlar olduğunu tahmin ettiğimiz çift, kızgınlık anında zihinlerine kazınan önyargılı düşünceleri birbirlerine haykırmaya başlıyorlar. Anna, çocukluğundan beri tarih derslerinde ona öğretilen Türk tiplemesini karşısında görmeye başlıyor. Kadınlara değer vermeyen, harem sahibi birine dönüşüyor sanki sevdiği erkek. Aynı şey erkek için de geçerli, o da Avrupalı kadının özgür cinsellik yaşaması konusunda önyargılarından kurtulamıyor. Aslında kavgalarının nedeninin her ikisinin de kendi zayıflıkları ve güvensizlikleri olduğunu okur anlıyor fakat onların basmakalıp düşüncelerden kurtulamayıp birbirlerini suçlamalarını da yadırgamıyor.
Gerçekten de yazar bu gerilim dolu sahneleri çok içtenlikle ve gerçekçi bir dille aktarıyor. Bir anda bakıyoruz ki, dört yüz yıl gerilerden Avrupalıların Türkler hakkındaki kalıplaşmış düşünceleri, bu çiftin ilişkilerini etkiler hale geliyor. Roman boyunca Çek’lerin tarihinin, özellikle de Kral Rudolf’un kişiliğinin çiftin ilişkisi ile paralel verilmesinin nedeni de ortaya çıkıyor.
Şehrin hortlakları ve gölgelerinden bahsederek başlayan anlatı yavaş yavaş roman kişilerinin benliklerini de sarmaya başlıyor. “O gün aralarında bir başka kızın gölgesi vardı, birkaç gün önceyse kendi gölgesi. Delikanlının gölgesi de yedi yıldır Anna ile aralarında bir yerde durmuştu hep, kimi zaman derin kapkaranlık bir gölge, kimi zaman solgun uçucu bir hayalet. Birlikte yaşadıkları her şeyde, bu karaltı onlarınkine bulaşmıştı, ta başından beri…”
Roman kahramanının gözlerinden Anna’nın bedenine baktığımızda, eski sevgilinin izleri görülüyor, çünkü o, sevdiği kadında, giderek artan bir hızla, bu gölgeleri görüyor. Anna’nın güzelliğini lekeleyen gölgeler bunlar. Romanın dördüncü bölümünün sonunda, tüm cinsel imgeler, bir başka erkeğin bu bedende bıraktığı izler halini alıyor. Doğal olarak sevişirken bu izler daha belirgin oluyorlar. Garip bir ikilemle, sevdiği bedene yaklaştıkça, başka bir erkeğin gölgesi netleşiyor. Sevdiğinden uzaklaşıp uzaklaşmamak arasında gidip gelişler, bir zaman sonra şiddeti davet ediyor.
Bu noktada yazar bizi de düşünmeye itiyor, insan sevdiği kişinin teninde daha önceki sevgililerin sinmiş gölgelerini mi görür? Diyelim ki, görür, yeni bir soru eklenir bir önceki soruya, gördüğünden tiksinti mi duyması gerekir? Kıskanmalı mıdır? Belki Münir Göle’nin düşünmemizi istediği şey tam da bu noktadır: sevdiğinin bedenini ve ruhunu tamamen sahiplenerek birlikte olmayı istemek ile sahiplenmeden sevebilmek arasındaki fark. Doğulu ve Batılı aşk masalları arasındaki en belirgin özellik de bu değil midir?
“Uzak Bir Gölge”yi kuşkusuz bir aşkın hikâyesi olarak okumak mümkün, bu aşkın pürüz yaratan yanı, yüzyıllar öncesine dayanan doğu-batı önyargıları. Yazarın her iki kenti adsız bırakmış olmasının ardında yatan nedeni böyle açıklayabiliriz, biri doğuyu diğeri batıyı simgeleyen iki kentin her biri diğerinin gözünden görülüyor. İkisi de yabancı, ikisi de öteki. Bu yüzden de hep uzak.
Roman bir karşıtlığı, anlaşmazlığı anlatsa da, aslında temel bir arzu da sıklıkla dile getiriliyor: “varlığı basan tüm gölgelerden kurtulmak.” Roman kahramanı en büyük arzusu olarak bu sözleri birkaç kez tekrarlıyor. Kurtulmak istediği sadece sevdiği kadının bedeninde karşısına çıkan gölgeler değil üstelik kendi benliğini de sardığını gördüğümüz gölgeler asıl kurtulmak istediği. “Gölgeler gitmiş, kendi gölgesiyle, karanlığıyla baş başa kalmıştı. Aylardır başka gölgelerle uğraşması, kendi gölgesine giden bir yol olmuştu.” Göle çok akıllıca bir yolla, gölgelerin dışarıda olmadığını, kendi içimizde onları yaşattığımızı anlatıyor.
Münir Göle karakter betimlemelerini diğer karakterler ve objeler üzerinden yapan bir yazar. Örneğin bir lokantada piyanisti öylesine detaylarla anlatıyor ki, aslında anlatılanın piyanist değil, ona bakan kişinin ruh hali olduğunu anlıyoruz. Genelde gözlemlemeleri bir tek bakış açısına hapsettiği için, bakılan nesne ya da kişiden çok bakan kişi hakkında bilgi sahibi oluyoruz. Bu yazı tekniği sayesinde, objeler anime edilmiş, hatta tüm şehir canlanmış bir havaya bürünüyor.
“Uzak Bir Gölge” çok güzel kaleme alınmış bir roman. Bazı yerlerinde – özellikle kentin tanıtıldığı ve tarihçesinin anlatıldığı bölümlerde – didaktik bir tona girdiği oluyor fakat konudan kopmadığı ve bütünlük bozulmadığı için rahatsız etmiyor. Romanın en hoş yanı, kuşkusuz mistik konuları ele alışı. Ay’ın evreleri (s. 221), maddenin dönüşümü (s. 228) ve çok kereler bahsedilen Hermes Trimesgistus ile ilgili bölümler, bunlar mistik havayı güçlendiriyorlar.

UZAK BİR GÖLGE Münir Göle, Can Yayınları, 2008, 264 sayfa, 15,50Ytl.

22 Eylül 2008

"Nedenselliğin Kültürel Tarihi" Stephen Kern


FELSEFENİN TEMEL SORUSU NEDENSELLİK
Geçtiğimiz haftalarda yayınlanan bir kitap, tarihçileri hedeflediği halde daha çok felsefeciler tarafından ilgiyle karşılandı. Konu, ne de olsa yüzyıllardır filozofların en sevdiği konulardan biri olan nedensellikti. Kitap nedenselliği açıklamak için iki yüzyıllık cinayet romanlarını mercek altına almayı seçtiğinden edebiyat eleştirmenleri tarafından da ilgi gördü.
Nedensellik ilk bakışta heyecan verici bir konu sayılmayabilir. Genel anlamda ontoloji konuları dar bir çevrede tartışılacak konular olarak görülür fakat bazı kitaplar vardır ki, en akademik konuyu – ele alışları çok özgün olduğu için – herkesin anlayacağı, zevk alacağı bir rahatlıkla okunur kılırlar. İşte Stephen Kern, “Nedenselliğin Kültürel Tarihi” başlıklı kitabında bu çok zor işi başarıyor. Kitabın eğlenceli yanını bu başlık yansıtmıyor belki fakat alt başlığı “Bilim, Cinayet Romanları ve Düşünce Sistemleri” konuya çok farklı açılardan bakacağının haberini daha kapakta veriyor.
Kitaptan söz etmeye başlamadan önce, kapağında yer alan tabloya değinmek gerekir. René Magritte’in “Tehdit Altındaki Katil” başlıklı resmi, cinayet romanları izinde nedenselliği araştıran bir kitap için gerçekten çok uygun. Resimde, kanepedeki genç kadının ağzından akan taze kan, onun yeni öldürüldüğünü söylüyor bize. Cinayet aleti (eşarp) hala cesedin üzerinde duruyor. Resmin sağ ve sol köşelerinde saklanan ikiz polisler, birazdan katili yakalamaya hazırlar. Bahçe balkonundan evin içini gözleyen üçüz polisler ise, evin tamamen kuşatıldığı izlenimini veriyorlar. Katil ise belli ki duyduğu müzikten etkilenmiş, kaçamıyor bir türlü cinayet mahallinden.
Bu resim nasıl bizi cinayetin nedenine (ya da nedenlerine) götürüyorsa, bu kitapta yer alan cinayet romanlarına da benzer iz sürerek yaklaşıyor yazar. Cinayet romanları, doğaları gereği okuru önce motivasyonu sonra da nedeni düşünmeye iterler. Magritte’in tablosu da, aynı cinayet romanları gibi, baktıkça anlamlandırılmayı bekler. Gerçek anlamda bir cinayeti anlamak, nedenini (nedenlerini) anlamaktır. Sadece nasıl’ların anlaşılması yeterli değildir. İyi cinayet romanlarında neden’ler çözüldükçe nasıl’lar ortaya çıkar.
Kern tarihçi yanını bazen bir kenara bırakıp bir dedektif gibi işliyor konuları. Aslında kitabına çok iddialı sözlerle başlıyor. Giriş bölümünün daha başlarında “bugüne kadar nedensellik kavramının kapsamlı kültürel tarihine ilişkin olarak bu kitaptakine benzer bir incelemeye girişilmemiştir” diyor ve hemen ardından nedenselliğin tarihinin bilim tarihi ile paralel gelişimini anlatıyor.
Aristoteles’in en ünlü sözlerinden biri sayılacak “Her neden bir başlangıçtır”, Kern’in elinde tersine işleyen bir saat oluyor sanki: “Her cinayet bir nedenden doğar.” Edebiyatın en nedensiz cinayetleri bile (Camus’nün “Yabancı”sı, Gide’in “Vatikan’ın Zindanları”) bu ışıkta bakıldığında, nedensel etkenleriyle birlikte görülür oluyor. Kapitalist toplumların 1830’lardan sonraya denk gelen kontrolsüz gelişimi, cinayet romanlarının gelişimi ile boşuna denk düşmez. Kern böylesine akıllı bir çerçeve kurduğu için, kolayca dağılabilecek bir konuyu hep bir arada tutmayı başarıyor.
Kitabı çekici kılan şeylerin başında, nedensellik sorununa romancı, filozof, doğabilimci ve sosyal bilimcilerin nasıl da farklı baktıklarını ortaya koyması geliyor. “Darwin, Spencer (…) Nietzsche, Freud, Wittgenstein, Sartre ve Derrida gibi başlıca düşünürler cinayet romanları üstünde doğrudan etki etmiştir, ben de bu türden etkileri dikkate aldım.” Yine aynı paragrafta bilimsel bulgulardan yararlanan romancıların çok çıktığını fakat okun ters yönde ilerlediğini hemen hiç görmediğini söylüyor. Tarihsel süreç içinde romanlardan etkilenen bilim adamı ve felsefeciler yok denecek kadar az belki fakat bugün yaşamın her alanının kurgudan etkilendiğini söyleyen kuramlar da var.
Kitapta giriş ve sonuç bölümleri dışında sekiz bölüm daha var. Genel olarak hangi güdülerle bu kitabı yazmaya giriştiğini anlatarak başlıyor ve kitabın son bölümünde de bu çalışmadan çıkardığı sonuçları sergiliyor. Diğer bölümler: soy, çocukluk, dil, cinsellik, duygular, zihin, toplum ve fikirlerden oluşuyorlar. Her bölüm, bilimsel olarak Viktorya döneminden başlayarak anlatılacak kavramın oluşumunu inceleyerek başlıyor. Örneğin “Soy” bölümü Darwin’in araştırmalarını ve kuramlarını etraflıca anlatıyor. “Çocukluk” bölümü ise Freud’un kuramlarını nasıl oluşturduğunu ve önce bilim çevresinin daha sonra da sanat çevrelerinin kurama bakışını anlatıyor. Viktorya Döneminden itibaren bilim tarihinin en temel taşlarını yerine oturttuğunu görüyoruz Kern’in. Beş yüz sayfanın üzerindeki kitabın büyük bir bölümünü bu kuramların incelenmesi oluşturuyor. “Nedenselliğin Kültürel Tarihi” sadece bilim tarihi kitabı olarak da okunabilir. Son iki yüzyıl içinde Batıda ortaya atılan kuramların hepsinden bahsediliyor, önemli kilometre taşları ise inceleme altına alınıyor.
Kitap hakkında çıkan bir eleştiri yazısında (Nicole Eustace, Journal of Social History) yazarın klasik romanlar yerine cinayet romanlarını tercih etmiş olması sert dille eleştiriliyor. Cinayet romanları üzerinden iz sürmenin kuşku yarattığına değiniliyor. Bu nokta sanırım her okurun dikkatini çekecektir, nedensellik cinayet romanlarında daha çok motivasyonla ilgili olduğu için kitabın başında söz verilen nedenselliğin araştırılmasına biraz gölge düşüyor. Bu noktadan yola çıkarak, nedenselliği yazarın sadece insan davranışlarına mı indirgediği de sorgulanabilir. Konu cinayet romanı olunca, metafiziksel anlamlarıyla nedensellik konu dışına itilmiş oluyor. Varlığın nedeni gibi bir soru bu kitapta - ne yazık ki - fazla değinilmeden geçiyor. Kitabın başlarında yer alan determinizm ve pozitivizm açıklamaları da diğer bölümlerde yeniden ortaya atılıp tartışılmıyor, ancak buna fazla gerek kalmıyor, bilim tarihi içinde felsefe kuramlarını da rahatlıkla takip ediyor okur.
“Nedenselliğin Kültürel Tarihi” referans kitabı olarak özellikle öğrencilerin faydalanacağı bir yapıt çünkü benzersiz bir akıcılıkla bilim ve teknoloji tarihini anlatıyor. Kitabı edebiyatçı için ilginç kılan şey ise, tüm bu bilimsel kuramların çok tanıdık roman kahramanları üzerinde deneylenmesi. Kitabın sonunda yer alan dizi sayesinde örneğin “Suç ve Ceza”yı bulup, Raskolnikov’un para için rehinci kadını öldürme kararının ardında annesinin özverisine karşı duyduğu öfkenin yattığını öğrenebiliyorsunuz. Kitabın en ilginç bölümlerinden biri olan “Çocukluk”ta, masumiyetin, cinsel güdülerin, utancın, farklı örneklerle nasıl katilleri şekillendirdiği anlatılıyor. Kitabın bir yerinde denildiği gibi, nedenselliğin tarihi aslında insanın düşünce tarihine dönüşüyor.
Bilim ve felsefeyle iç içe geçen metinleri çevirmek kolay değildir. Okurun alışkın olmadığı felsefe dilinde yazmak, okuru uzaklaştıracaktır; eğer okurun anlaması ön plandaysa, o zaman da dil fazla basitleşecektir. Bu ikisini dengede tutmak, hem bilimsel hem de akıcı bir anlatım geliştirmek, zordur. Stephen Kern’in başarıyla bu dengeyi kurmuş, çevirmen Emine Ayhan da kusursuz denilecek bir titizlikle dilimize aktarmış.


NEDENSELLİĞİN KÜLTÜREL TARİHİ Stephen Kern, çeviren: Emine Ayhan, Metis Yayınları, 2008, 530 sayfa 28 YTL


(Bu yazı Radikal Kitap Eki'nde, 19 Eylül 2008'de yayınlandı.)

12 Eylül 2008

Ayşe Sarısayın "Karakalem Resimler"



Flaman ressamların aile yaşamından sahneleri tablolarını taşımaları, kadının toplumsal konumunun yüzyıllar sonra belki de değiştiğinin işaretini veren ilk sinyallerdi. Avrupa’da, özellikle de Hollanda gibi kuzey ülkelerinde, on yedinci yüzyılda nükleer aile kavramı oluşmaya başladı. Yeni aile düzeniyle birlikte kadının önemi arttı. Örneğin Vermeer’in tablolarında nakış işlerken, kitap okurken ya da bir enstrüman çalarken resmedilen kadınlar, bir yandan da ev içinde kadınların nasıl giyindikleri, nasıl davrandıkları hakkında bize bilgi verirler. Sadece evin hanımları ile sınırlı kalmaz Vermeer’in konuları, evdeki hizmetkârları çamaşır yıkarken ya da mutfakta görüntüler.
Edebiyatta kadınların gündelik yaşamlarını konu edinen eserler ise çok daha geç bir tarihte ortaya çıkmaya başladı. Resimde Kuzey Rönesans’ı olarak bilinen dönem edebiyata çok daha sonraki yıllarda ulaşmış, çağdaş aile düzenini anlatan romanlar ise ancak yüzyıl sonra yazılmıştır. İlk başlarda sadece konu olarak sanatta yer alan kadın, ilerleyen dönemlerde kadının sesini de yansıtır oldu.
Geçtiğimiz haftalarda yayımlanan Ayşe Sarısayın’ın “Karakalem Resimler” adlı öykü kitabı, Vermeer’in tabloları gibi okuru ev içlerine, özel yaşam alanlarına sokan özelliğe sahip. Sarısayın’ın daha önceki öykülerinden alışık olduğumuz konular bu yeni kitabında da yer alıyorlar. Yazar, özellikle kadın dostluğu, komşuluk, anne-kız ya da kız kardeşler arasındaki ilişkiler etrafında geliştirmiş öyküleri.
“Karakalem Resimler,” dört kısa öykü ve birkaç bölümden oluşan bir novella’dan oluşuyor. Ayşe Sarısayın’ın öykülerinde dikkat çeken şeylerin başında, şiire yapılan göndermeler gelir. Bu kitapta da her öykünün başında, sanki o öyküye açılan bir pencere gibi duran, dizelere yer vermiş yazar. Öykülerin şiirden beslendiği, hatta alıntı yapılan dizelerin açtığı yoldan gidildiği izlenimi veriyor. “Kadın edebiyatı” ya da “kadın yazarlar” türünden genellemelere yakın durmasak da, Sarısayın’ın öyküleri hem ele aldığı konular açısından hem de öykülerin sahneleri açısından kadınsı bir dünyanın sesini duyuruyor bize. Öyküleri tiyatro sahnesinde gibi algılarsak, yazarın kullandığı tamamlayıcı objeler de aynı bu kadınsı dünyanın bir parçası olarak görülebilir. Bir öyküde porselen takım, diğerinde çamaşır sepetinin kenar süsü danteller, öykülerin dekorlarını da feminen bir atmosfere sokmayı başarıyor.
Sarısayın’ın öykü kahramanları kadınlardan oluşuyor; çoğunluğu erkekler tarafından terk edilmiş kadınlar. Bu yüzden erkekler yokluklarıyla hissettiriyorlar kendilerini. Bazen uzun yıllar hapiste kaldıkları için, bazen de yıllar önce evi terk ettiklerinden… her durumda, varlıkları uzak bir yere ve zamana ait.
Kitabın en etkileyici öykülerinden biri “Kristal Küre” adını taşıyor. Bu öyküde yazar çok akıllıca kristalin moleküler yapısı ile evlilik arasında bir benzetme yapıyor. “Katı bir maddenin atomlarının kesin geometrik bir yapıda olmasına kristal deniyor. Cam ve plastik dışında tüm katılarda atomlar tekrarlı bir sıra şeklinde dizildiklerinde kristal ya da billur oluşturuyorlar. Üç boyutta tekrar eden bir düzen… (…) Kristal yapı, tekdüze ve sıkıcı olmalı bu tanımlara göre. (…)”
Tek düze evlilik yaşamı ile kristal molekülleri arasında kurulan hoş benzetme, daha sonra bir kristalin kırılabilir özelliği ile yeni bir anlam katıyor öyküye “oysa benim meselem hem sayısız parçaya ayrılabilen ışıltılı bir nesneyle, hem de üç boyutta tekrar eden bir düzenin bozulmasıyla” ilgili. Ne denli itinalı yapıştırılsa da asla eski pırıltısına kavuşamayacak olan kristal küre gibi, evlilik de bir kez zedelendikten sonra asla eski parlaklığına kavuşmayacaktır. Ve öykünün kahramanı, evliliğindeki kırılmalar yüzünden tüm yaşamını paramparça olmuş bir kristal küre gibi algılamaya başlar.
“Karakalem Resimler”de çok sevdiğim bir diğer öykü “Yarım Kalmış Bir MS Öyküsü” oldu. Ayşe Sarısayın öykülerinde iki farklı ses kullanmayı seven bir yazar. Kuşkusuz bu iki seslilik öykülerine derinlik kazandırıyor. Genelde italik ile ayırdığı ikinci ses, ya eskiden anıları düşündüren ya da paralel bir yaşamı anlatan bir ses olarak yer alıyor. “Yarım Kalmış Bir MS Öyküsü”nde iç içe geçen birçok öykü bir merkezde toplanarak anlatılıyor. Orta yaşlarda olduğunu tahmin ettiğimiz bir kadın, tedavisi için geldiği hastanede koluna bağlanan serumu bir yandan damlarken, bir öykü okumaya başlar. Okuduğu öyküdeki kadın ile kendi yaşamı arasındaki paralellik can acıtıcı bir boyuta dayanır. Bu iki öykü iç içe anlatılırken, yandaki yatağa gelen bir başka kadın, okumasını yarıda keserek kendi hayat hikâyesini anlatmaya başlar. Böylece üç kadın kahramanın öyküleri birbirlerine karışır. Birisinin geçmişi, diğerinin geleceğinin habercisidir sanki. Terk eden kocalar da öykü kahramanının kaderini belirler sanki.
Bu öykünün kurgusal açıdan çok başarılı olduğu söylenebilir. Geçmiş, gelecek ve kurgusal olan aynı hastalığa yakalanan üç farklı kadını hikâyelerin ötesinde birleştirir. Bu öyküde çok hoşuma giden bir başka şey, yazarın ironi dolu satırları oldu. Öykü kahramanının okuduğu öykü ile ilgili düşüncelerini aktardığı satırlar, kendisiyle alay eden bir mizah taşıyor: “ilk cümlelere bakılırsa, anılarla ilgili bir öykü olmalı. Anlatıcı da bir kadın büyük olasılıkla! Geçmişi pek aklında tutamayan, anılarına ise hiç sahip çıkamayan biri olduğum için belki, bu tip öyküler ilgimi çeker genellikle. İki yönden merak duyarım; gerçekten anılarından yola çıkıp yazıyorlarsa, geçmişe ait bunca ayrıntıyı anımsayabilmeleri şaşırtır beni. Anılarıyla ilgisi olmayan kurmaca olaylar ise yazdıkları, bu kez de okuru, olayların gerçek olduğuna inandırabilmelerine şaşırırım. Birebir yaşamışlar gibi anlatmayı, nasıl başarırlar?”
Aslında Ayşe Sarısayın, geçmişle ilgili bir yazardır. Bu öyküde hiç anılarına sahip çıkamayan biri olarak kendini betimleyen anlatıcı kendisi olamaz, fakat kahramanın okuduğu öykü hiç kuşkusuz yazarın kendi öykülerinden biridir. Çünkü aynı okumakta olduğumuz öykü gibi kahramanın okuduğu öykü de nostalji dolu, anıları taptaze anlatan, detayları tüm berraklığı ile dile getiren bir öyküdür.
Sarısayın’ın öykülerini içten ve özentisiz bulurum. Bu kitapta yer alan öykülerinde yazarın kendi öyküsüne uzaktan bakması, özellikle kurguyu katmanlaştırmış ve güzel bir derinlik kazandırmış.

Karakalem Resimler / Ayşe Sarısayın / Can Yayınları / 2008 / 129 sayfa.
RESİMALTI: Elif Naci (1898-1988)

07 Ağustos 2008

Kitap Üzerine Kitaplar


KRALİÇE OKURSA!


Yaz aylarına gelindiğinde kitap piyasası gözle görülür bir şekilde farklı bir yöne gider. Yıl boyunca kitapçı raflarını dolduran yeni yazılmış romanlar, yerlerini klasiklere ve derlemelere bırakırlar. Bu yaz, en az klasikler kadar bir başka tür çok sayıda basıldı, bunlar kitaplar üzerine yazılmış kitaplardı.
Bazı yazarlar nasıl ve neden yazdıkları hakkında yazmayı severler (bu konuda Murathan Mungan, birkaç yıl önce, “Yazıhane” adlı çok hoş bir kitap derlemişti) bazı yazarlar da okuduklarını anlatmayı severler. Hangisi olursa, yazının iç yüzünü anlatan eserler hep sevilir. Bütün bir yılın yoğun okuması sonrasında yazın bu kitaplara yönelmek, tam anlamıyla bir soluklanma gibidir. Okuduklarımızı gözden geçirip, yeniden değerlendirme fırsatı verirler bize. Hatta içlerinden bazıları neden okuduğumuz hakkında düşünmeye bile iter.

Geçtiğimiz haftalarda yayınlanan “Kraliçe Kitap Okursa” kuşkusuz son dönemde bu konularda yazılmış en iyi kitaplardan biri. Yazar Alan Bennett çok sevimli bir konu bulmuş. Elinde rugan çantasıyla ve hiç değişmeyen saç modeliyle hepimizin çok yakından bildiği İngiltere kraliçesi Elizabeth’in, yaşlılık günlerinde bir anda tam anlamıyla bir kitap kurduna dönüşmesinin hikâyesini anlatıyor. Helen Mirren’i “Kraliçe” rolünde izledikten sonra zaten sevmeye karar verdiğimiz kraliçe, bu kitapta da çok olumlu bir portre olarak aktarılıyor.
Aslında kitabın konusu çok basit, Buckingham sarayının bahçesine park etmiş garip kamyonete köpekleri havlayınca, kraliçe kamyonetin orada ne yaptığını merak eder ve içeri girer. Westminster gezici kütüphanesinin saraya her hafta Salı günleri geldiğini daha önce fark etmemiştir. Köpeklerinin gürültüsü için özür dilemek üzere girdiği kütüphaneden çıkmadan önce, “ayıp olmasın diye” bir de kitap alır. İşin ilginç yanı, kitap büyüleyici falan değildir fakat başladığı her işi sonuna kadar götürmesi gerektiği öğretilen kraliçe, beğenmemesine rağmen kitabı bitirir. Birinciyi iade etmek üzere kütüphaneye gittiğinde daha iyi bir seçim olan ikinci kitabını alır. Ve böylece okuma bağımlılığı başlar kraliçenin.
Buckingham sarayının dev kütüphanesini göz önüne getirdiğimizde, kraliçenin yüzyıllardır birikmiş bu eşsiz değerdeki kitapları pek de kitap olarak görmediği, kütüphaneyi de - mekan olarak - ancak sözleşme imzalamak için kullandığı ortaya çıkar. Kitaptaki güzel şey, belki de dünyanın en muhteşem kütüphanelerinden birine sahip olan kraliçenin, saraydaki düşük rütbeli hizmetkârların faydalanmaları için düşünülen kütüphaneden ilham almış olması.

Her hafta bu kamyoneti beklemek, yeni kitaplar almak ve okumak kraliçenin yeni tutkusu olur. Bu arada sarayın mutfağında çalışan bir genç de her seferinde kamyonette kitapların içine gömülmüş okuyordur. Kraliçe onun kitap tutkusundan etkilenir, birkaç kitap tavsiyesinin üzerine kitaplar üzerine sohbet ederler; sonunda onu saraya kitap danışmanı olarak işe alır. Fakat kraliçenin bu yeni merakı, sarayda kimsenin hoşuna gitmez.

Alan Bennett, çok başarılı bir şekilde, kitapların içine gömülüp okurken hissettiğimiz duyguyu romanın merkezine yerleştirmiş. Ortada mucizevî ya da büyülü bir şey yok aslında. Sadece kendi halinde kalıp, dünyadan koparcasına okumanın verdiği mutluluğu tadan bir kadını anlatıyor kitapta. Fakat bu kadın bir kraliçe. Kitap okurken tüm insanlığın eşit olduğu fikri belki de büyüler onu. Herhangi bir okurla eşit olduğu bir yer bulmuş olmaktan mutludur. Kitaplar diyarında ayrıcalık yoktur. Yazar kimin okuyacağını bilmeden yazar. Kraliçe de bu anonim-demokratik-eşitlikçi durumdan çok memnundur. “Kitap anonimdi, paylaşılan bir şeydi, ortak bir şeydi. Ve herkesten ayrı bir yaşama yöneltilmiş Kraliçe buna can attığını hissediyordu. Bu sayfaların ve bu kitapların kapaklarının arasında, tanınmadan yaşayabiliyordu.”
Bu noktada yazar da esprili birkaç satır yazmadan duramamış “Kraliçe gerçek bir demokrattı, ülkedeki tek demokrattı belki de” diye kraliyet yönetimiyle güzel alay ediyor. Gerçekten de, krallıkla yönetilen bir ülkede hükümdarın tebaası olmayan tek kişi hükümdarın kendisi olduğu için, kraliçe elbette tek demokrat olmak zorundadır.

Alan Bennett, bu kitabıyla okuma üzerine bir övgü yazmış diyebiliriz. Okumaya yönelten, okumayı yücelten bir düşünce yatıyor kitabın ardında. Bennett sadece okuma konusuyla da sınırlı kalmamış. Romanın en hoş bölümlerinden biri, yazarın yaşlılık ve ölüm üzerine yazdığı satırlar. Kraliçeyi fazla okuduğu için uyarmakla görevlendirilen doksan yaşlarında eski saray görevlisi ile kraliçe arasında geçen konuşmaların yer aldığı satırlar romanın en güzel bölümlerinden biri. Hamlet’in eline Yorick’in kafatasını almış, mezarı başında söylediği sözlerini düşünmüş belki de yazar. Ölümlülük duygusu ve yaşlılığın bu denli canlı verildiği satırlar çok etkileyici.
“Kraliçe Kitap Okursa” romanını bir tek konuda eleştirebiliriz belki: İngiltere kraliçesi Elizabeth’i fazlasıyla kusursuz biri gibi göstermek için fazla zorlanmış. Özellikle kendi işe aldığı kitapsever gencin işten çıkarılması karşısında duyarsız davranışlarını temize çıkarmak için çok fazla uğraşıyor yazar (s. 60). Yine de bu yazın en güzel okumalarından biri bu kitap.

***
Bu yaz ilgi gören bir başka kitap, Italo Calvino’nun “Klasikler Niçin Okunmalı?” adlı eseri oldu. Kitapla aynı adı taşıyan birinci deneme, gerçekten de klasiklerin önemine her açıdan değiniyor. “Klasik” sözcüğünün on dört anlamı üzerinde duruyor ve bunlara açıklık getirmeye çalışıyor.
Çok genel okur kitlesine hitap etmek üzere yazılmış gibi görünse de, aslında Calvino kendi klasikleri okuma sürecinde aldığı notlar görünümünde bir kitap sunuyor okura. Bu kitaptan alınacak zevk tamamıyla yazarın bahsettiği eserlerin okunmuş olmasıyla bağlantılı. Homeros, Ovidius, Flaubert üzerine denemeler ilginçken, Giammaria Ortes ya da Tirant lo Blanc üzerine yazdıkları pek ilginç gelmeyebilir.

***
Bu ay önereceğim üçüncü kitap, Javier Marias’ın “Yazınsal Yaşamlar” adlı yazar biyografileri. “Ünlü Yazarların Gizli Yaşamları” alt başlığı taşıyan kitap ele aldığı ünlü yazarların hayatlarını ve eserlerini ilginç bir hikâye eşliğinde dile getiriyor.

Ve Sevgili Fethi Naci…
Bu yazıya başladığımda Fethi Naci’nin vefat haberini aldım. Onun yazılarından çok şey öğrendim. Benim en iyi öğretmenlerimden biri oldu hep. Beni onunla, Can Yayınlarının Beyoğlu’nda açılan kitapçısında Erdal Öz tanıştırmıştı. Şimdi özlediğim insanların sayısı gün geçtikçe artıyor.


Kraliçe Kitap Okursa / Alan Bennett / çev.: Süha Sertabiboğlu / Sel Yayıncılık / 100 sayfa. Yazınsal Yaşamlar / Javier Marias / çev.: Pınar Savaş / Can Yayınları / 190 sayfa.
Klasikleri Niçin Okumalı? / Italo Calvino / çev.: Kemal Atakay / YKY / 291 sayfa.


(Bu yazı, Dünya Gazetesi Kitap ekinde 4 Ağustos 2008'de yayınlanmıştır.)

11 Temmuz 2008

Cees Nooteboom "Gezginin Oteli"



Gezginin Oteli

Yıllardır bu köşenin okuru olarak, artık çok iyi biliyorsunuz ki, iki satırlık bir yazıda bile birkaç kitap önermeden edemem. Tam yaz tatilinde gezgin olmayı hayal edenler için biçilmiş kaftan diyebileceğimiz bir kitap okudum bu hafta. Cees Nooteboom’un “Gezginin Oteli: Zamanda ve Mekânda Yolculuklar” adlı eseri, gezme üzerine, yalnızlık üzerine, farklı kültürlerin içine girme üzerine, eşsiz bir metin.

Genelde gezi kitaplarını çok sıkıcı bulduğumu söyleyerek başlamalıyım. Gezi yazılarının en büyük kusuru, gezilen yerler ve insanları hakkında genellemeler yapılmasıdır. Günümüzde gezgin ile “turist” gittikçe yakın deyimler oldular; gezmek de bir çeşit “fast-food”a dönüştü. Ellerinde “görülecek yerler listesi”yle topluca dolaşan insan grupları öylesine çok yer kaplar oldular ki, yalnız gezgine yer kalmaz oldu.
19 yaşında ilk kez Roma’ya gittiğimde Sistine Şapelinin tavanını süsleyen resimlere bakmak için kilisenin taş zeminine yatıp, çok uzun süre resimlere baktığımı hatırlıyorum. Kimseyi rahatsız etmemişti yerde uzanıp yatmam. Yanımdan geçen bir iki rahipten başka da fazla giren olmamıştı kiliseye sabahın o saatinde. Şimdi aynı yere girmek için saatlerce kuyrukta beklemek gerekiyor; içeri girdiğinde de yüzlerce turistin basıncıyla sürüklenerek bir anda kendini dışarıda buluyorsun.

Gezgin olmanın anlam yitirdiği bir çağda yaşıyoruz belki de. Cees Nooteboom, “Gezginin Oteli” adlı eserinde, gerçek anlamda gezgin olma halinden söz ediyor. Kitabın ilk satırı okuru bir anda yakalayan türden: “Varlığın kökeni harekettir.” Çünkü İbn al-Arabi’ye göre, varlık hareketsiz olursa kaynağına, yani Hiçliğe geri döner. Nooteboom, bu düşünce ile açıyor kitabını. 30 yıllık yolculuk serüvenini anlatırken, herhangi bir yolculuğun anlam kazanması için mutlaka zihinsel yolculuğun da “yol”a eşlik etmesi gerektiğini düşündüm.

Hollandalı yazar Cees Nooteboom, ben en sevdiğim Avrupalı yazarlardan biridir. Böyle bir kitabı, ancak yetmiş yaşını geçtikten sonra yazmış olması, bir anlamda beni hüzünlendirdi: acaba “gezgin” olma halini sona mı erdirdi diye düşünmeden edemedim. Hayatı boyunca biriktirdiği tüm gezi notlarını, her birinin üzerinden geçerek, ilk kez bir kitap halinde sunmasında, sanki bir final eylemi var gibi geldi bana.

Kitaba yazdığı giriş bölümünde bu serüvenin nasıl başladığını da anlatıyor: “güzel bir gündü; ve bunun size ne kadar romantik ve demode geldiğini biliyorum, ama benim hikayemde olan buydu; bir sırt çantası hazırladım, annemden ayrıldım ve Breda’ya giden trene bindim. Bir saat sonra – Hollanda’nın ne kadar küçük olduğunu bilirsiniz – Belçika sınırının ötesindeki yolun kenarında durmuş, başparmağımla otostop işareti yapıyordum ve o günden beridir hiç durmadım.”

Kitapta yer alan ilk yolculuk Venedik’e. Fakat bu kitabın en ilginç gezilerinden biri değil, Nooteboom Venedik’te bir anlamda zaman yolculuğuna çıkıyor. Yüzyıllar önce aynı yerde yaşamış Vivaldi, Haendel bir kapının girişinde nereyi görüyorlardı, Stravinski’nin müziğini duysalar ne derlerdi, türünden bir deneme kaleme almış.

Kitabın bence en güzel bölümü Gambiya yolculuğunu anlattığı bölüm: bu ülkeyi “dünyaya geçici bir süre veda etmek isteyen herkesin gideceği yerdir” diye tanımlıyor. Gazetelerin ancak haftalar sonra ulaştığı, bürokrasinin ağır değil, hiç işlemediği bir yer olarak Gambiya portresi gerçekten de çok ilginç. Yazarın başına da yer kadar ilginç olaylar geliyor. Devlet başkanı yolda makam arabasıyla geçerken, yeterince hızlı bisikletinden inip saygı duruşunda bulunmadığı için tutuklanması, yaşadığı saçma olaylardan sadece biri.

Nooteboom’un gezileri Alp’lerden Afrika çöllerine kadar uzanıyor. Münih ve Zürih gibi çok tanıdık şehirlerde gezdiği gibi, yeryüzünde tamamen yalnız bir varlık olarak kaldığını hissettiren yerlere de gidiyor. Gezme sadece fiziksel olduğunda, çok fazla anlam taşımaz. Başka deyişle, gezginin ruhunda bir çalkalanmaya ya da dramatik bir değişime neden olmuyorsa, gezmenin de fazla bir anlamı olmaz. Gezmeyi bir yerden diğerine gitmek gibi algılayan gezi kitaplarından farklı olarak Nooteboom, gezinin gerçek anlamda yalnız kalmak olduğunu öne sürüyor. Anlatmak istediği şey, kendi kültüründen, korumacı aile ve çevre yapından kopmadan, kim olduğunu bulman bile mümkün olmayabilir. Bu kopuş da ancak uzağa giderek gerçekleşebilir. Bir kere uzaklaştıkça, gerçekten kendi değerlerini yaratmaya başlar insan. Kendisine öğretilen değerleri kabul etmek zorunda kalmaz.

Nietzsche’nin düşünerek yaptığı bu yolculuğu -- var olmanın nedeni bulmayı -- Nooteboom da “yol”larda gerçekleştiriyor. Kitabın başlığında söz ettiği otel ise, yazarın aynı zamanda büyük bir romancı olduğunu gösteren hayal gücüyle kurulmuş bir mekân. Her birimizin içindeki gezgine hitap eden bir kitap “Gezginin Oteli” ve aynı zamanda uzak yerlere gidenlere veya gitme hayali kuran herkese önereceğim bir kitap.



Gezginin Oteli / Cees Nooteboom / Sel Yayıncılık / 2008.

(Bu yazı 4 Temmuz 2008 tarihli Dünya Gazetesi Kitap ekinde yayınlanmıştır)

11 Haziran 2008

Öncü Bir Düşünür Mazhar İpşiroğlu


“Sanat, doğaya verilmiş yanıttır.”
André Malraux

Michael Lindsay-Hogg’un yönettiği, başrollerini John Malkovich ve Andie Macdowell’in oynadığı “Tutku” (Object of Beauty) adlı filmi geçenlerde yeniden televizyonda izleme olanağı bulduk. Küçük bir Henry Moore heykelinin, şımarık mirasyedi bir çiftin otel odalarından çalınmasını konu eden film, bir sanat yapıtına nasıl farklı değerler verildiğini çok güzel gösteriyordu.
Hiçbir zaman bir ev (ya da bir mutfak) sahibi olmamış, hep otellerde para harcayan Amerikalı çiftin Londra’da kaldıkları süre içinde odayı temizleyen sağır ve dilsiz genç bir kızın Henry Moore heykeline – gerçek maddi değerini bilmeden – sadece “benimle konuşuyordu o heykel” diyerek çalmasını anlatıyordu. 20,000 İngiliz Sterlini değerindeki heykelcik, zengin Amerikalı çift için para ve gücü temsil ederken, onu çalan işçi sınıfı genç kız için duygusal ve sanatsal anlamlar taşıyordu. Sonra heykeli genç kızın elinden almaya çalışan gerçek hırsızlar için ise sadece para demekti. Polis için ise otelin adını lekeleyecek bir objeye dönüşmüştü. Sonunda gerçekten sanat objesini anlayan ve seven kişinin ona sahip olmaması garip bir haksızlık duygusu yaratmayı başarıyordu.
Bu filmi tam da Mazhar İpşiroğlu’nun doğumunun 100. yılı vesilesiyle açılan sergi ve Öncü Bir Düşünür: Mazhar Şevket İpşiroğlu adıyla basılan kitapla yeniden düşünme fırsatı buldum. Sanat yapıtı gerçekten de çok farklı değerler taşıyabiliyordu ona yakın insanlar için. Necmi Sönmez, Ferit Edgü ve Nazan İpşiroğlu’nun yazılarından oluşan kitap, bu ülkenin kültür oluşumunda çok önemli rol oynamış birini tanıtmakla kalmıyor, bir sanat yapıtına nasıl bakmamız gerektiği hakkında da okuru düşünme itiyor.
Ferit Edgü “(g)örsel bir sanat yapıtını evrensel bir dil olarak gören ve bu dilin, ancak çağdaş düşüncenin ışığında, onun verileriyle okunabileceğine inanan ve bunu yapıtlarıyla kanıtlayan bir sanat tarihçisi” diye anlatıyor İpşiroğlu’nu. “Onun çalışmalarını yönlendiren, ne zaman? Nerde? Niçin? soruları kadar Nasıl? sorusuna aradığı yanıttır.”
Kitabın, eşi Nazan İpşiroğlu tarafından kaleme alınan bölümünde, özel hayatının yanı sıra nasıl çalıştığı, nelerden etkilendiği ve genel sanat görüşleri anlatılmış. 1940’lı yıllardan itibaren Türkiye’deki sanat ortamı hakkında da bilgi ediniyor okur.
Öncü Bir Düşünür’ü okurken yeniden İpşiroğlu’nun son çalışması (ölümünden sonra Türkçesi yayınlanan) Bozkır Rüzgarı Siyah Kalem’i kitaplığımdan indirip saatlerce sayfalarında yeniden gezindim. İpşiroğlu otuz yıldan fazla bir süre, Siyah Kalem diye adlandırılan, kimliği bilinmeyen, hakkında belge bulunamayan ancak 15. yüzyılın ilk yarısında yaşadığı sanılan ressamın çizimleri üzerine çalışmış. Birkaç yıl önce Kazım Taşkent Sanat galerisinde de sergilenen resimlerle ilk kez Topkapı Müzesi Kitaplığında araştırması sırasında (1953) karşılaştığında duyduğu heyecanı kitap bize de aynen aktarıyor. Bu resimleri sadece anlattıkları öyküleriyle ve tarihsel anlamlarıyla değil, içerdiği animizmi de anlayarak, resim yapmanın aynı zamanda büyü yapmak anlamına geldiği bir çağda yapılmış olduğunu da okura anlatarak çok geniş bir açıdan resimlere bakmamızı sağlıyor.
Kitabı ve sergiyi sadece Mazhar İpşiroğlu’nu yakından tanımak isteyenler değil, tüm sanatseverlerin ilgiyle karşılayacağını düşünüyorum. Günümüzü hala aydınlatmaya devam eden bir kahramanın ürünü olarak okudum ben Öncü Bir Düşünür’ü. Henüz devam ederken, mutlaka sergiyi de gezmek gerek.

Öncü Bir Düşünür Mazhar Şevket İpşiroğlu / Yapı Kredi Yayıncılık / Mayıs 2008 / 160 sayfa.

(Bu yazı 10 Haziran 2008 tarihli Taraf gazetesinde yayınlanmıştır.)

05 Haziran 2008

Philippa Gregory "Boleyn Kızı"


BOLEYN MODASI


Kral ve kraliçelerin özel yaşamları hakkında bilgi sahibiysem, o hükümdar mutlaka sevdiğim bir sanatçı, yazar ya da bestecinin hayatında önemli bir rol oynadığındandır. İngiltere kralı VIII. Henry hakkında bilgilerimi Thomas More sayesinde, kraliçe I. Elizabeth hakkındaki bilgilerimiyse Shakespeare sayesinde edindim.
Anne Boleyn, hem Kral Henry’nin başını vurdurduğu ikinci eşi olarak hem de küçük yaşta öksüz kalan Elizabeth’in annesi olduğu için, İngiltere tarihinin en merak edilen kişilerinden biridir. Neyse ki, popüler roman yazarlarının ve Hollywood’un gözdesi olarak Anne Boleyn hakkında bilmek istediğimizden çok daha fazlasını öğrendik. Her pembe dizide aranan aşk, nefret ve ihanet öyküleriyle dolu yaşamıyla sinemanın olduğu kadar televizyon dizilerinin de baş kahramanı olarak çok kez karşımıza çıktı Anne.
Geçtiğimiz hafta vizyona giren “Boleyn Kızı” adlı film, tarihi gerçeklerden uzak bir Anne Boleyn ve kız kardeşi portresi sunuyor seyirciye. Filmin uyarlandığı roman, tarihi gerçeklik iddiası taşıyan bir eser değil, bu yüzden de filmi görkemli kıyafetler içinde, muazzam saray dekorlarında geçen bir pembe dizi niyetine seyretmek daha yararlı olur.
İlk başta, filmde ısrarla Anne Boleyn’in küçük kız kardeşi olduğu söylenen Mary, aslında birkaç yaş büyük ablası. Tarihçiler Anne Boleyn’in doğduğu yılı kesin olarak söyleyemeseler de, Mary’nin abla olduğu konusunda hem fikirler. Bu konu önemsiz görünse de, roman ve film, kendinden önce evlenen küçük kız kardeş karşısında burukluk hisseden abla rolünü Anne için uygun görmüş. Ayrıca bilinen bir başka tarihi olgu, Mary’nin filmde canlandırıldığı gibi, köylü masumiyeti taşıyan pembe yanaklı saf bir kız (Scarlett Johansson) olmadığı. Mary de kardeşi Anne gibi Fransız sarayında vakit geçiriyor, tarihi birkaç metinde “çok erkeğin yatağından geçtiği” sözleri geçiyor. Ayrıca Fransız kralının metresi olduğu söylentileri de İngiltere’ye ulaşıyor.
Filme kaynaklık eden Philippa Gregory’nin romanı da, Mary karakterini tarihsel doğrularıyla ele almıyor. Tam bir macera/aşk romanı havasında yazılmış olmasına rağmen, yazarın bütün öyküyü Mary’nin ağzından birinci tekil şahısta anlatmış olması romanı hoş ve farklı kılıyor. İki kardeş arasında bazen ezen, bazen ezilen olmak; bazen kıskanan bazen de kıskanılan olmak, her kardeşi olanın bildiği bir şeydir. Roman bu duyguyu incelikle vermeyi başarıyor. Mary’nin duyguları, kardeşine karşı hissettikleri, zaman içinde değişip gelişiyor. Küçük kızken başlayan yakınlıkları, baba ve dayılarının onları sarayda pazarlamaları sırasında değişiyor, sonunda ise birbirlerini anlayan ve güvenen iki kadın olarak noktalanıyor.
Roman ve filmin tarihi gerçeklerle örtüşmemesini dert etmezsek, 16. yüzyılda kadınların güce nasıl eriştiklerini ve güçlü kalmak için ne denli özveride bulunmaları gerektiğini güzel gösteriyor. Yer ve zamandan bağımsız olarak seyredersek öyküyü, erkeklerin iktidar savaşında kadınlara biçtikleri oyuncak rolünü de görmemizi sağlıyor. Filmin en önemli iki mesajını Boleyn kızlarının annesi (Kristin Scott Thomas) veriyor. Birincisinde sitem oldu bir ifadeyle “benim hiç sahip olmadığım bir şeye, iyi eğitime sahipsiniz” diyor. Gerçekten de reformlarla birlikte kız çocuklarının da eğitim almaya başladığı aydınlanma yıllarının başlangıcında geçiyor olaylar. Anne ve Mary Latince’nin yanı sıra iyi Fransızca öğreniyorlar ve özellikle Anne, din felsefesine meraklı bir genç kadın. Bu konuda bilgi sahibi olduğunu, İngiliz kilisesinin Vatikan’dan ayrılma sürecinde oynadığı önemli rolle ortaya koyuyor. O sadece kendi çıkarlarını düşünen, kralı elde etmeye çalışan basit bir kadın değil, aynı zamanda dini reformlardan yana biri. Fakat Gregory’nin romanı da film gibi bu tür tarihi bilgilerle fazla ilgilenmiyor. Odak noktası olarak kişisel yaşamları seçiyor.
Ve bu kişisel yaşamlar içinde Mary ve Anne ve Henry adlı üç kişinin entrikalı, erotik ve de bir hayli kanlı öykülerini anlatıyor. Boleyn kızlarının annelerinin ikinci önemli sözü (belki de filmin en güçlü çözülme sahnesinde) kadının güç sahibi olmak için ne yapması gerektiğini kızı Anne’a Fransa’ya sürgüne yollamadan önce söylüyor. Kızına güç sahibi kadınların bu gücü nasıl ele geçirdiklerini izlemesini öğütlüyor.
Son yıllarda Amerikalı oyuncular kendilerini İngiliz dönem filmlerinde daha iyi göstereceklerine karar verdikleri için olsa gerek, Meryl Streep’in (Fransız Teğmenin Kadını) izinden gidenlerin sayısı çoğaldı. Anne Hathaway tarafından canlandırılan Jane Austen rolünde hayal kırıklığına uğrayanlar, bu filmde Natalie Portman, Scarlett Johansson, ve Eric Bana’dan oluşan üç Amerikalı oyuncunun başarılı portrelerini görecekler.

Boleyn Kızı / Philippa Gregory / çev.: Canan Sakarya / Artemis Yayınları / 820 sayfa.


(Bu yazı 3 Haziran 2008 tarihli Taraf gazetesinde yayınlanmıştır.)

21 Mayıs 2008

Mehmet Erte "Bakışın Kirlettiği Ayna"


BECKETT-VARİ

Bu hafta okuduğum öykü kitabında daha birinci öyküyü bitirmeden bu yazıya “uzun zamandır okuduğum en iyi…” sözleriyle başlayacağımı biliyordum. Kitaptaki tüm öyküleri kahkahalarla okuduktan sonra --gördüğünüz gibi-- ilk cümleyi değiştirmedim.
Her okur öznel bir zevke sahiptir. Edebi değerlendirmelerin dışında, okurun kişiliğini yansıtan zevkleri edebi beğeniyi etkiler. Çok farklı türlerde eserlerden zevk alsam da, benim için gerçeküstü mizahın yeri başkadır. Gerçeküstü mizahın (ya da absürd edebiyatın) babası Sisifos Söyleni’nin yazarı Albert Camus sayılır fakat türü gerçek anlamda doruğa ulaştıran Samuel Beckett’dir.
Mehmet Erte’nin Bakışın Kirlettiği Ayna adlı öykü kitabından, tam da Beckett’in eserlerindeki tat alınıyor. Beckett’de rastladığımız türden bir mizaha sahip Erte; öyküleri de gerçeküstü mizahın özellikleri sayılan, gariplikler, bağdaşmaz durumlar, karşıt görüntüler ve anlamsız mantık yürütmelerden oluşuyor.
Erte’nin öyküleri genelde çok sıradan bir durum anlatır havasıyla başlıyor. İlk başta her şey mantıksal bir düzen içinde bir gerçekliğe sahip görüntüsünde ama ilerleyen satırlarda gerçeklikten kopuşuyla birlikte yazar bir üst gerçeklik oluşturmaya başlıyor.
Absürd edebiyatın bir özelliği, insanın evreni anlamlandırma çabalarındaki saçmalığı vurgulamaktır. “Absürd” sözcüğünü ilk kullananlardan Soren Kierkegaard, daha sonra varoluşçu felsefenin ve “Absürd Tiyatro”nun gelişiminde büyük rol oynayan Jean-Paul Sartre ve Samuel Beckett, hepsi insanın fazla anlamlar yüklediği doğanın aslında ne denli kayıtsız olduğunu anlatmaya girişmişlerdir. Fakat nihilist değillerdir, çünkü onlar yaşamın anlamsız olduğunu söylemezler, sadece yüklenen anlamların saçmalığını vurgularlar.
Mehmet Erte “Sinek” öyküsünde Kierkegaard’a yaptığı göndermelerle kendini bu türe yakın gördüğünü gösteriyor. “Af” adlı öyküsü ise Beckett’in anlamsızlık gülmecelerine benziyor. “Af” belediyede çalışıp çalışmadıkları belli olmayan iki adamı anlatır. Öykü “(g)ecenin bir vakti, arkadaşım Serkan’la, kasabamızın yeniden düzenlenen Mecburiyet caddesinde sokak lambalarının sağlam dikilip dikilmediğini denetliyorduk” diye başlar. Sokak lambalarının sağlamlığını kontrol eden iki müfettişin öyküsü elbette çok komiktir fakat yazarın asıl alay ettiği şeyin bu görev değil, bu görevi yapış biçimidir. Konu buraya gelince, bu iki adamın herhangi bir işte çalışıyor olabileceğini anlarız. Sonuçta önemli olan, yapılan işin saçmalığı değildir, o işi yapacak adamların mantığıyla işlerini yapıyorlardır. Herhangi bir işi aynı ciddiyetle yapan insanların her birinde görülebilir bu saçmalık. Hatta belki ölüm karşısında herhangi bir işi bunca ciddiye alarak yapmanın kendisi de saçmalıktır.
Bu türün en hoş yanı, mizahın çok şaşırtıcı noktalarda ortaya çıkmasıdır. Mehmet Erte’nin öykülerinde de durum böyle. “Alnıma bir delik açmam gerekiyordu” tümcesiyle başlayan “Delik” adlı öykü, büyük bir merak uyandırarak başlıyor, öykü neden bir delik açması gerektiğini değil, bu deliğin nasıl açılacağı konusuna daldıkça trajik gibi başlayan öykü alay ve gülmeceyle dönüşüyor.
Kitabın bence en güzel öykülerinden “Bana Ne Ben”de yazar bir ara “hikayeye geçmeden önce nasıl yazdığım hakkında konuşacağım. Çünkü her şeyin nasıl olduğu konusunda bir fikri olan ya da derhal bir fikir edinmek isteyen sizler çok tuhafsınız” dedikten sonra “ilk kelimeden sonra değilse bile, ilk cümleden, o da olmadı ilk paragraftan sonra yazar bir hapishanenin içindedir” diye açıklıyor yazma şeklini. Form açısından okurla da oynamaya başlıyor, okuru da kendi gibi metnin içine hapsetmeyi başarıyor, sürekli bir önceki paragrafa sonra son paragrafa okuru yollayarak, hep başladığı noktadan – hem de yazarın nasıl yazdığı hakkında hiçbir fikir edinmeden – öteye gidemiyor.
Bakışın Kirlettiği Ayna, bazen büyük bir acıma duygusu uyandırarak paranoyak bir zihnin işleyişine tanık olmamızı sağlıyor, bazen de yaptığımız her şeyden şüphe duymamızı sağlayacak kadar gerçeklik düzeyimizi alt üst ediyor. Karanlık-sever ve ironi-sever okurlar için ideal bir kitap.

Bakışın Kirlettiği Ayna / Mehmet Erte / Yapı Kredi / 2008 / 126 sayfa.


(Bu yazı 20 Mayıs 2008 tarihli Taraf Gazetesinde yayınlanmıştır.)

14 Mayıs 2008

Behçet Çelik "Gün Ortasında Arzu"


2008 Sait Faik Hikaye Armağanı

2008 Sait Faik ödülünü kazanan Behçet Çelik, “Gün Ortasında Arzu” adlı öykü kitabında, kentli yaşam içinde biraz kaybolmuş orta yaşlı insanları anlatıyor. Öykülerde bazı temaları yinelediği için, ortaya roman tadında okunan bir kitap çıkmış.
Behçet Çelik’in öykülerinde ilk dikkat çeken şeylerin başında, karakterlerin geçmiş tarafından belirlenmiş bir bugün içinde yaşıyor olmaları. Öykülerin hemen hepsi bugünde geçiyor, modern şehirlerde, sıradan işlerde çalışan insanların dünyasında fakat yine neredeyse tüm öykülerde, canlanan karakterler geçmiş bir zaman diliminin etkisiyle bugünü yaşıyorlar.
Çelik’in öykülerinde eski bir sevgili ya da liseden eski bir arkadaş bir anda kahramanın karşısına dikiliyor. Bir insanın hazırlıksız yakalanması gibi, geçmişle aniden karşılaşma, bir sevinç çığlığıyla başladığında bile eskinin hoş olmayan tatlarını da beraberinde getiriyor. Kahramanlar bugünde yaşasalar da, hep geçmişte kalmış parçaları hissediliyor. Sanki, hesapları açık bırakılmış bir geçmişle yüz yüze gelmeleri gerekiyor. Yazar çok başarılı bir şekilde, geçmişle hesaplaşmaların bir ucunun hep açık kalacağını hissettiriyor.
Okurun da kendi geçmişiyle yüzleşmesini sağlıyor bir bakıma. Aynı idealleri paylaşan insanlar yıllar sonra ne olur? Büyük bir aşk yaşamış çift yıllar sonra ne hissederler birbirlerini gördüklerinde? Birlikte yaşamayan insanlar (hatta bazen birlikte yaşayan insanlar da) yıllar içinde öylesine farklılaşırlar ki, geçmişte anısı kalan kişinin karşılarında oturan kişi olmadığını görmek büyük bir acı verir.
Yazar bu konuya ustaca eğiliyor. Özellikle “Islak Muşamba” adlı öyküde, eskiden tanıdığı biriyle bira içmeye giden kahraman, yıllar önce söylenenleri karşısındaki hatırlayınca hiç de sevinmez görünüyor, hatta gecenin tatsızlığı büyük ölçüde geçmişin hatırlanmasından kaynaklanıyor. Çevre tatsızlaşmaya, dekor da adileşmeye başlıyor. Islak muşambanın tene değmesi gibi tatsız bir duygu bırakıyor geride.
Geçmişe nostalji ile bakan biri değil bu öykülerin yazarı. Bugüne bir anda atılmış gibi. Çok sayıda öyküde de yıllar boyunca uzaklarda yaşamış, yeni eve dönmüş bir karakter olarak karşımıza çıkıyor. Uzaklarda geçen yıllar hakkında hiç bilgi verilmiyor, önemli olan her zaman ev ve eve dönüş. Sanki evde kalanların geçmişi unutmuş olması isteniyor, sanki uzaklara gitmiş olmanın nedeni geçmişten kaçmak.
Behçet Çelik ayrıca öykülerinde sıklıkla kadın erkek ilişkilerini mercek altına alıyor. Bu ilişkilerin en belirleyici özelliği iletişim bozukluğu. Erkek genelde suskun. Kendini ifade etmeyi bilmeyen erkek tiplemelerine çok yer vermiş öykülerinde Çelik. Suskunlukların nedeni hiç açıklanmıyor ama hep yine başta sözünü ettiğimiz benzer bir kapanmamış hesaplar sorunu olduğunu hissettiriyor okura.
Öykülerde erkekler arasındaki dostluk ve iş ilişkileri de geçmişin ağırlığı altında eziliyor adeta. Asla dile getirilmemiş kırıklıklar, bugün bile aynı acıyla hissediliyor. Bir de tabii erkek ilişkilerini belirleyen bir rekabet söz konusu. Kitabı çok satan bir yazar mı oldu arkadaşı? Mutlu bir evlilik mi yaptı? Bu düşünceler de kıskançlık değilse bile, rekabet duygusunun yarattığı ezilmişlik ile birlikte geliyor.
Behçet Çelik, insan ilişkilerindeki gerginliği büyük bir başarıyla dile getiren yazarlardan. Genelde gerginliklerin nedenini açıklamıyor ama okurun gergin havayı solumasını istiyor
“Gün Ortasında Arzu” Behçet Çelik’in kitaplarıyla ilk karşılaşmamdı. Özellikle dikkatimi öykünün dışında bırakmayı seçtikleriyle çekti. Öykülerde asıl anlatılan zaman bugün değil, geçmiş; asıl anlatılan kişi kahraman değil, öteki; anlatılan mekan ise bulunan yer değil, özlem duyulan yer. Yazar da aynı öykülerinde anlattığı, suskunluklarıyla suçlanan erkek kahramanları gibi, bize şimdi, burada, nasıl gibi basit şeyler anlatmıyor, asıl anlatmayı seçtiği, anlatmadıkları. Ve bunda çok başarılı. Edebiyat severlerin bundan sonra çok sık duyacağı isimlerden biri Behçet Çelik.
Gün Ortasında Arzu / Behçet Çelik / Kanat Kitap / 2007 / 127 sayfa.
(Bu yazı 13 Mayıs 2008 tarihli Taraf Gazetesinde yayınlanmıştır.)