28 Mart 2008

Leyla Erbil'in Bir Öyküsü


Geçtiğimiz haftalarda edebiyat yapıtlarından uyarlanmış filmlerden söz ettik. Bu hafta da, ilginç bir sergi var gündemde. Sanatçı Figen Aydıntaşbaş, Leyla Erbil’in “Trianon Pastanesi” adlı öyküsünden esinlenerek bir sergi hazırlamış. Sinemada sık gördüğümüz, edebi bir yapıtın uyarlamasını, plastik sanatlarda çok ender görüyoruz fakat sonuçta ortaya, izleyiciyi düşünmeye iten, bir öyküyü daha derinden anlamayı sağlayan bir sergi çıkmış.
Leyla Erbil’in kısacık öyküsü çok basit başlar. İlk satırlarda, genç kızlığında sıkça gittiği bir pastaneyi nostaljik duygularla hatırlar gibidir. Buraya solcu arkadaşları ve Sait Faik’le birlikte gelir, zamanla buranın tiryakisi olur fakat pastanenin başka tiryakileri de vardır. Yıllar sonra pastaneyi hatırlamasına neden olan şey, ne burada yediği pastalar ne de birlikte geldiği dostlarıdır. Buraya kendi gibi her akşam üstü gelen, uzaktan izlediği çift ona bu öyküyü yazdırır.
Çiftin Rumca konuşmalarını anlayamaz ama “bu dil pastanede bulunduğumuz her sürece, hafif, tatlı bir fon şiiri oluştururdu Trianon’da” diye anlatır. “O tarihlerde kent, zaten bizim ve onların karışımıyla nakışlanan şiirli bir kentti.”
Bu “şiirli kent” şiirinin büyük bir kısmını tarihinden alır. Üst üste katlar oluşturan tarihi yapısı onu eşsiz kılar. Trianon pastanesi de bu katlardan oluşur. Pastanenin alt katında Bizans döneminden kalan bir sarnıç vardır. Sarnıcın kubbeli duvarları, hem manastırı hem de hamamı çağrıştırır. Bu duvarları çağlar önce ören duvar ustasının ruhu sanki hala oradadır.
Öyküde duygusal olarak hissettiğimiz mekanı, sanatçı Figen Aydıntaşbaş, fotoğraflarla somutlaştırarak sergisinde sunuyor. Öyküde anlatılan ferforje merdiven korkuluğu örneğin, tam da okurun hayal ettiği gibi, kızıla çalan ışığı süzüyor içinden. Fotoğrafların yanı sıra sanatçı çizimler de kullanmış. Bunlar öykünün canlılığını yansıtır nitelikte. Öyküde anlatılan kadının süet eldivenleri ve çantası, duvarlarda yer alan ikona gibi, ressamın da okurla birlikte hayal kurduğu hissini veriyor.
Hayalin biraz ötesine gidilince de, şiddet dolu 6-7 Eylül olayları, kırılan camlar, havaya atılan sandalyeler resimlerin konusu oluyor.
Bu öykü, sergi ve mekanı, bir üçgen anlatının açılarına benzettim ben. Aralarında büyük zaman dilimleri var ve bu yüzden üçgenin köşeleri farklı katlarda birbirlerine bağlanıyorlar. Pastanenin alt katındaki Bizans döneminden kalma sarnıcın duvarları, üçgenin bir ayağını oluşturuyor, öykü bu ayağa dayanıyor. İkinci ayak ise 50’li yıllar ve İstanbul’un çok renkli dokusu. Üçgenin son köşesini ise bugün olarak düşünüyorum, tek sesli koro halinde bağıran Fatih’in torunları duruyor bu köşede de.
Bertrand Russell, beni çok etkileyen bir denemesinde, gerici politikalar, bireylerin mümkün olduğunca gelişmemesini isterler, bu yüzden çok doğurmalarını, az eğitim görmelerini teşvik ederler, der. Böylece birbirlerine benzetilmiş insanlardan oluşan, kolay yönetilir bir toplum çıkar karşılarında. Ne denli cahil ve bağımlı olurlarsa, o denli söz dinler olurlar. Tek tip yaratmak bu yüzden diktatörlerin en yüce amaçlarının başında gelir. Tek bir din, tek bir dil, hatta tek bir giyim gibi liste uzar gider… sonunda heterojen dokusunu tamamen yitirmiş, kişilerin bireyselliklerini yitirdikleri bir topluluk kalır geride.
Leyla Erbil bu çarpıcı öyküsünde, farklılıkların fazlalık olmadığını dile getiriyor ve öykünün sonlarında şöyle soruyor: “insan, hiç tanımadığı bilmediği bir dille, kültürle konuşup duran kaçık bir karı kocayı (?), aradan bunca yıl geçtikten sonra hala neden özler?” Özler çünkü büyük bir hızla tek renkliliğe, tek sesliliğe doğru yol alan dünyada yaşıyordur.
Ben bu öyküyü sadece bu ülkenin geçmişine bakar halde görmüyorum, Erbil sanki çok daha geniş bir perspektiften, dünyanın bu önemli sorununa bakıyor. Aklıma geçenlerde gördüğüm bir görüntü takıldı bu sergiyle birlikte. Topkapı sarayının bahçesindeki Aya Irini’nin önünde duran antik sütun başlarını kendilerine kale yapmış, futbol oynayan çocuklar, hoyratça toplarını vuruyorlardı bu narin taşlara. Hiç kimse bu çocuklara bu taşların anlamını söylememişti. Bence sadece farklı kültüre yabancı olmakla da açıklanacak bir durum değil, kendi kültürüne, geçmişine, İslam sanatına da aynı derecede yabancı duran bir topluluk olduğumuzu düşünüyorum. Bu öykü ve bu sergi, kan bağımızı tazeleyecek türden.
Daha önce bir öykünün görsel sanatlara bu şekilde malzeme olduğunu görmemiştim. Bence en iyi yöntem, öyküyü okumadan sergiye gitmek ve orada, o resimlerin arasında oturup, hiç acele etmeden öyküyü okumak gerek. Öykü bittikten sonra, resimlere başka anlamlar yükleyerek bakmaya başlayacaksınız.

İstanbul’da Zaman / Leyla Erbil / Büke yayınları / 2000.
Milli Reasürans Sanat Galerisi / Düz ve Derinlemesine / Figen Aydıntaşbaş / 5-29 Mart 2008.


(Bu makale, 25 Mart 2008 tarihli Taraf Gazetesinde, Ars Poetika köşesinde yayımlanmıştır.)

21 Mart 2008

Cormac McCarthy "İhtiyarlara Yer Yok"


İHTİYARLARIN YÜREĞİ DAYANMAZ


Şeker, un ve yumurta kullanmadan pasta yapamayacağınız gibi, iyi kalpli şerif olmadan da Western filmi yapamazsınız. Birkaç kötü adam, bir güvenilir şerif, biraz (koca bir çanta dolusu olduğunda daha da iyi) para ve Teksas çöllerinde birkaç kovalamaca sahnesiyle Western’iniz hazır.
Western kalıplarında gezinen dekoru ve yapısı olsa da, “İhtiyarlara Yer Yok” bu türü farklı bir boyuta çekiyor. Bir av sahnesiyle başlıyor film. Uzaktan vuramadığı ve sürünün kaçmasına neden olduğu için sürünün peşine düşen avcı, uyuşturucu çetelerinin geride çok sayıda ceset bırakan çatışma alanına girer. Moss adlı avcının bunca ceset karşısında verdiği tepki şaşırtıcıdır. Fazla şaşkınlık göstermez. Sanki çok tanıdığı bir sahnenin içindedir. Daha sonra Vietnam gazisi olduğunu öğrendiğimizde, bu tepkisi anlam kazanır.
Moss, yerdeki kan izlerini takip ederek, elinde bir çanta dolusu parayla kaçmaya çalışırken ölen başka bir adamın cesediyle karşılaşır. Parayı alır ve evine gider.
Film bu heyecanlı giriş sahnesinden sonra üç adamın kovalamacasına dönüşür. Uyuşturucu çetesi tarafından tutulan psikopat katil Chigurh (Javier Bardem), şerif Ed Tom Bell (Tommy Lee Jones) ve Moss (Josh Brolin) kanlı takibin karakterleridir. Her birinin avcı ve her birinin av olduğu bir oyundur başlayan. Oysa bu üç karakter film boyunca neredeyse hiç aynı sahneyi paylaşmazlar. Diyalogları hep diğerleri üzerinden olur, karşılıklı hiç konuşmazlar. Hiç yüz yüze gelmezler, hiç karşılaşmamışlardır ama birbirlerinin kokusunu metrelerce öteden tanıyacak kadar iyi bilirler.
Coen kardeşlerin yönettiği ve senaryosunu yazdığı bu film, ünlü Amerikalı yazar Cormac McCarthy’nin aynı adlı romanından bir uyarlama. Romanın adı da aynı, William Butler Yeats’in bir şiirinde geçen bir dize. “Burası ihtiyarlara uygun bir ülke değil. / Gençler birbirlerinin kollarında, kuşlar da ağaçlarda.” Fakat Yeats’in şiirinde sözü geçen ağaçlar ve kuşlar, ne romanda ne de filmde varlar.
İhtiyarlık konusunu ise romanda iyi anlıyoruz. Yaşlandığını düşünen şerif, artık onca kötülüğü düzeltemeyeceğinin farkına varıyor ve bu farkına varış onu güçsüz ve isteksiz yapıyor. Karşısında duran, büyük K ile yazılan Kötülük, onun tek başına temizleyeceği bir şey değil. Aslında sorun Şerif Ed Tom’un yaşlanması değil, dünyanın artık aynı dünya olmadığı. Sonunda dirençsiz kalan yaşlılar değil, iyiler.
İyi ile kötünün böylesi kesin çizgilerle ayrıldığı eserleri fazla sevmeyen biri olsam da, “İhtiyarlara Yer Yok” çok etkileyici bir roman. Corman McCarthy’nin özellikle silahlar hakkında bilgisinden okur çok etkileniyor. Romandaki en önemli kadın karakterin adını, ancak romanı yarıladığınızda öğreniyorsunuz, hâlbuki silahların her birinin adını, ne güce sahip olduğunu, ne tür kaplaması olduğunu, yarı ya da tam otomatik oluşunu, ince detaylarla anlatıyor.
Aslında silahların romanın başkahramanı olduğu bir roman yazmış McCarthy. Ed Tom karakteri hep belli bir nostaljiyle anıyor eski günleri. Şeriflerin bile silah taşıma zorunda olmadığı güzel eski günleri anlatıyor. Oysa romanda (filmde bu detay yoktu) kimliği olmadığı için dükkândan silah almaya gidemeyen Moss, bunu posta aracılığıyla sipariş vererek yapıyor.
Coen’lerin Oscarlı filmi sayesinde çok iyi bir yazarla tanışmış olduk. Romanda beni en çok etkileyen şeylerin başında aralarda yer alan Ed Tom’un içsesini duyduğumuz bölümler oldu. Bu bölümlerde roman kahramanı gündelik hayatın felsefesini yapıyor. Aileden gelen, babadan oğla kalan erdemi gösteriyor.
Roman bu yönüyle tam Coen kardeşlere uygun materyal barındırıyor. Coen’lerin filmlerinde ölüm üzerine espri yapılmasına sık rastlarız. “Fargo” gibi filmlerinde de kanlı sahneleri, seri cinayetleri çekebileceklerini göstermişlerdi. Bu romanı film olmadan okusaydım, mutlaka Quentin Tarantino ya da Coen kardeşler filme çekseler düşüncesi gelirdi.
McCarthy’nin, Beckett ve Ionescu benzeri bir ironi ile yazdığını söyleyebilirim. Filmde de bunu yönetmenler çok yerinde yansıtmışlar. Ayrıca sinemanın avantajını kullandıkları sahneler de olmuş, örneğin Ed Tom’un boş eve girip, hala terleyen soğuk süt şişesinden içmesi; Chigurh’un evden çıktıktan sonra çizmelerinin altına kan var mı diye bakması; ve Chigurh’un saç modeli (aslında romanda mavi gözlü) romanda verilenden fazlasını veriyor. Ama romanda da Ed Tom’u çok daha iyi tanıyoruz. Karısını, evliliğini, dostlarını ve onlara verdiği değeri iyice anlıyoruz. Ayrıca kitabın sonu ile filmin sonu aynı şekilde bitmiyor. Filmde para dolu çanta, belli bir zaman sonra sadece siyah bir çanta, sonunda da sadece bir imgeye dönüşüyor. Kimsenin para umurunda değilmiş hissine kapılıyoruz. Oysa kitap bu denli açık bırakmıyor öykünün sonunu. Bağlandığı noktalar sonu daha anlamlı kılıyor. Ayrıca eğer filmin sonunda para dolu çantaya ne olduğunu tam olarak anlamadıysanız, romanı mutlaka okumalısınız.

İhtiyarlara Yer Yok / Cormac McCarthy / çev.: Roza Hakmen / Kanat yayınları / 2008 / 220 sayfa.


(Bu makale 18 Mart 2008'de Taraf Gazetesinde yayınlanmıştır.)

14 Mart 2008

"Kolera Günlerinde Aşk" Yeniden


Kolera in English!


Haftalardır, Ian McEwan’ın “Kefaret” adlı romanı, İngiltere’de çok satanlar listesinde en üst sırasına yerleşti kaldı. Hâlbuki roman 2002 yılında yayınlandığında çok satanlar listesine girdiği halde, birinci sıraya yükselememişti. Aradan geçen yıllar içinde değişen tek şey, yönetmen Joe Wright tarafından büyük bütçeli bir filme uyarlanmış olmasıydı. Kyra Knightley gibi günümüzün yıldız oyuncularını kullanan uyarlama, birçok dalda Oscar ödülüne aday olunca, romanın satışları tam anlamıyla zirveyi buldu.
Elbette sinemaya edebiyattan çok daha fazla insan ilgi duyuyor. “Kefaret”te olduğu gibi, bazen sinema sayesinde edebiyatla tanışıyorlar. Gördükleri ve beğendikleri bir filmin kitabını da merak ediyorlar.
Bakalım, geçtiğimiz hafta sonu gösterime giren “Kolera Günlerinde Aşk” filmi, romanın yeni baskılara girmesine neden olacak mı? Birkaç yıl önce “İnci Küpeli Kız” (Colin Firth, Scarlett Johansson) filminin ardından Lahey’deki müze, tarihinin en büyük ziyaretçi akınına uğramıştı. Sanat ve edebiyata ilgi artıran bu filmler arasında çok ender sevdiğim yapıtlar çıkar fakat yine de, hele de kitabı okumuşsam, filmi çok merak ederim.
Aynı merakla “Kolera Günlerinde Aşk” filmini görmeye gittim. Filmde başrol oyuncuları Giovanna Mezzogiorno (Ferzan Özpetek’in “Karşı Pencere” filminde tanıyıp çok sevmiştik) ve “İhtiyarlara Yer Yok” ile bu senenin en iyi yardımcı erkek oyuncu Oscar’ını kazanan Javier Bardem, filmi görmek için yeterli nedendi. Fakat ayrıca, 20. yüzyılın en etkileyici aşk öyküsü olarak bilinen Gabriel Garcia Marquez’in romanının nasıl işlendiği de elbette çok ilgimi çekiyordu.
Her şeyden önce söylemek gerekir, film romana mümkün olduğunca sadık kalmış. Konu çizgisi hiç saptırılmadan, aynı kahramanlar üzerinden anlatılmış öykü. Anlatılan aşk öyküsü, yaklaşık 1870’lerin sonunda başlar, gerçekten de 1879 Arjantin’de ölümcül kolera salgının baş gösterdiği yıldır. Telgraf servisinden çalışan genç Florentino Ariza ile annesinin ölümünden sonra babasıyla kente yeni yerleşen Fermina Daza, genç yaşta birbirlerine âşık olurlar. Aylar, seneler süren gizli aşk mektupları ortaya çıkınca, Fermina Daza’nın babası gençleri ayırmayı dener fakat aralarına giren mesafe gençlerin haberleşmesine engel olamaz, bu sefer de telgraf yoluyla aşklarını kâğıda dökmeye devam ederler.
Uzun ayrılık sonrası tekrar karşılaştıklarında Fermina Daza – aniden ve belli bir neden göstermeden – fark eder ki, artık sevmiyor genç adamı. Kısa zaman sonra da şehrin en gözde bekârı, varlıklı ve yakışıklı doktor ile evlenir.
Romanın bu noktasından sonra Fermina Daza ile hala ona âşık olan Florentino Ariza’nın yolları ender olarak kesişir. Roman paralel hayatlarını birinden diğerine göndermeler yaparak anlatır. Biri evli, çocuklu hatta torun sahibi, kentin yüksek sosyetesine dâhil bir hayat sürerken, diğeri nakliye işinden büyük paralar kazanmış, ve bu paranın büyük kısmını genelevlerde harcamayı seçmiş biridir. Ta ki, aradan yarım yüzyıl geçip de, Fermina Daza’nın kocası ölene dek durum değişmez. Yetmişli yaşlarında olan Florentino Ariza, nihayet aşkına sadık kaldığını söyleme fırsatı bulur.
Roman ile film arasındaki en önemli farklardan biri, kuşkusuz romanda yakından tanıma fırsatı bulduğumuz bazı karakterlerin filme iyi yansımaması. Örneğin, romandan benim unutamadığım karakterlerden biri, America Vicuna, filmde son derece silik kalmış. Oysa bu genç kız (aslında henüz çocuk) ile yetmiş yaşındaki Florentino Ariza arasındaki aşk, yazarın daha sonra yazacağı “Benim Hüzünlü Orospularım” romanına adeta bir hazırlık. Ayrıca filmde America’nın intihar haberi gibi önemli bir unsur atlanmış, oysa küçük America bir zamanlar âşık olduğu genç Fermina Daza’yı anımsattığı için romanda önemli rol oynar.
Böylesine destansı bir romanı filme çekmenin en büyük zorluğu, detaylarda yatan incelikleri ekrana yansıtmak olmalı. Roman, tarihsel arka plandan, politik olaylardan, yan karakterlerden beslenirken, filmde bunlar neredeyse hiç anlatılmıyor. Örneğin filmde bir anda silahlar patlamaya, binalar yıkılmaya başlıyor. İç savaş çıktığını anlıyoruz ama sadece birkaç dakika süren bu sahnelerden bir anlam çıkarmak mümkün değil. Ne savaşıdır, roman kahramanlarının yaşamları bundan nasıl etkilenir, bunları anlayamıyoruz. Bunun yerine seyirci sadece sinemanın teknik olanaklarının yıkım sahnelerinde nasıl kullanıldığını görmek kalıyor. Kaldı ki, bu sahneler romanın gelişimi açısından çok önemsizler.
Roman ile film arasındaki farklılığı iyice gösteren sahnelerden biri de, iki sevgilinin, elli üç yıl sonra ilk kez aynı yatağa girdikleri an geliyor. Bu sahnede, yedi yüzün üzerinde kadınla birlikte olduğunu bildiğimiz erkek, hiç başını çevirmeden bekâretini koruduğunu söylüyor. Burada sinema salonunda bulunan herkes kahkahalar atarak güldü. Oysa Garcia Marquez romanda bu sahneyi öylesine farklı anlatır ki, “Erdenliğimi senin için korudum” derken, erkeğin sesinin titremediğini, gerçekten de bir ömür boyu süren yalnızlığını, aşksız geçen yıllarını dile getirdiğini bilir ve hüzünleniriz. Sinema ekranında bir şaklabana dönüşen kahraman, roman sayfalarında gerçek bir kahramandır.
Ben filmi görün derim. Ama bir koşulum var, eğer kitabı okuyacaksanız (ya da vakti zamanında okuduysanız) görün. Aksi takdirde görülmeye değer olduğunu sanmıyorum. Oyunculuğun ve çekimlerin iyi olması, bir filmi iyi yapmaya yetmiyor. Hatta ardında eşsiz güzellikte bir roman yatmasının bile yetmediği görülüyor.


(Bu yazı 4 Mart 2008'de Taraf Gazetesinde yayımlandı.)

Lev Tolstoy "Anna Karenina"

Klasikleri genelde genç yaşlarda, okul yıllarında okuruz. Ben de Lev Tolstoy’un “Anna Karenina” romanını, üniversitede öğrenci olduğum yıllarda, yirmili yaşlarımda okumuştum. Geçtiğimiz hafta yeniden okudum. Şimdi, kırk sekiz yaşında, bolca yaşam ve evlilik deneyimi geçirmiş bir okuyucuydum artık. Sevgili Anna Karenina ile ilk karşılaşmamdan beri sanki o çok değişmişti, oysa asıl değişen bendim.

Klasikleri, belli bir olgunluğa eriştikten sonra mutlaka yeniden okuma gerektiği fikri, bir kez daha kesinleşti zihnimde. Anna gibi bir kahramanın hayatı olgun bir zihinde çok daha anlamlı yankılanmalar bulur. Bu demek değil ki, gençler klasikleri anlamazlar. Anlarlar. Ama bir yetişkin olarak klasikleri yeniden ele almanın eşsiz bir keyfi var, söylemek istediğim bu.

“Anna Karenina” birçok edebiyat eleştirmenine göre, 19. yüzyılın en önemli yapıtlarından biridir. Ele aldığı temalar çok geniş çeşitlilik sergiler. Rusya’da köylülerin yaşamı, serflerin sosyal ve ekonomik durumu, kadınların yaşam koşulları, evlilik ve Batılılaşma ilk göze çarpanlar.

Yıllar önce okuduğumda Anna Karenina bana sadece gizli bir aşk öyküsü gibi gelmişti. Bu okumamda ise, yeni şekillenen bir dünyayı anlatıyordu. Dağılan imparatorluklar ardından şekillen uluslar ve ülkeler, sanayi devrimiyle değişen sosyal sınıflar, kadının sosyal konumundaki değişiklik en önemli temalardı.

Ayrıca “Anna Karenina”nın roman olarak yapısal özellikleri ilk okumada dikkatimi çekmemişti, Tolstoy’un çok bilinçli olarak simetrik bir yapı kurduğunu görmek romandan çok keyif almamı sağladı.

Tolstoy, iki başlı bir öykü anlatır “Anna Karenina”da. Birinci öykü, Anna’yı ve aristokrat sınıfın aile yapısını merkeze alır. Romanın içinde akan ikinci öykü ise Levin karakteri etrafında döner. Tolstoy iki öyküyü paralel geliştirir. Sanki romanın içinde iki nehir akıyordur. Hem birbirlerinden bağımsız, hem de birbirlerinden beslenen iki nehir. Okur da bu iki öykünün yarattığı tezattan, çok boyutlu ve gerçekçi bir tablo görür.

Anna varlıklı ve politik güce sahip bir aileden gelir, Batılılaşmış ve modern bir yaşam sürerler. Levin ise, bir prens olmasına rağmen, Rus köylüleri arasında kendini bulur. Onun için erdem, topraktan gelir insana. Batılılaşmadan yana değildir, aksine geleneklerden beslenen Rus kültürü ilgisini çeker. Anna tam bir kentliyi simgelerken, Levin tarıma bağlı kırsal kesimi simgeler.

Bu iki dünyayı Tolstoy asla ak ile kara şeklinde sunmaz bize. İyiler ve kötülerin dünyaları değildir bunlar. Yazarın yaptığı, farklı yaşam biçimlerini sunarak, daha geniş bir açıdan toplumu göstermektir.

Son olarak bu karşıt dünyaları sunduğu bir bölümden bahsetmek gerekir. Burada, Anna’nın kocası Karenin kendi evliliği üzerine girdiği çıkmazları bir “din adamı”na danışıyordur. Karenin’in içinde yaşadığı yozlaşmış sınıf, inançlar konusunda da tam bir yozlaşma içindedir. Ruhsal aydınlanma için seçtiği kişi şarlatan bir Fransız medyumdur. Karenin’in tam karşıtı olan Levin ise, ruhsal dayanağını erdemli bir Rus köylüsünden alır. Tolstoy bu farklılıkla toplumdaki özenti yozlaşmaya dikkatimizi çeker. Levin’in erdemleri karşısında bir medyumun yüzeyselliği daha görünür olur.

19. yüzyılın başyapıtlarından “Anna Karenina”yı tam da okumanın sırası. Sosyal sınıfların yeniden şekillendiği, kadının toplumsal konumunun her gün tartışıldığı ülkemizde, yeniden okunmayı bekliyor.

Garcia Marquez "Kolera Günlerinde Aşk"


Bir Roman / Bir Film


“Başyapıt romanların film uyarlamaları başarılı olmaz” sözünden neredeyse vazgeçmek üzereydik. Son yıllarda, önce başarılı Jane Austen’ler, ardından Ian McEwan’ın “Kefaret” romanının uyarlaması, edebiyatın pek de güzel filme dönüşebileceğini gösterdi bize. Yazınsal güzelliğin filme taşınamayacağı söylense de, güzel bir roman nasıl kâğıt üzerinde büyüsünü yaratıyorsa, güzel bir film de, farklı yöntemlerle kendine has bir büyü yaratabilir. Az da olsa, bunu başarmış filmler var.
Bu hafta vizyona giren “Kolera Günlerinde Aşk” bunu bazı açılardan başarmış görünse de, Gabriel Garcia Marquez’in olağanüstü güzellikteki romanı büyüsünü etkrana yansıtmayı başaramamış. Bir sinema eleştirmeni, romandan bağımsız olarak filmi değerlendirdiğinde ne der bilemem, ben bu yazıda çok sevdiğim ve 20. yüzyılın en önemli yapıtlarından biri saydığım romanın nasıl uyarlandığı üzerinde duracağım.
***
Milan Kundera, “Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği” filminin ardından büyük bir hayal kırıklığına uğradığını yazmıştı. Filmden hemen sonra yazmaya başladığı “Ölümsüzlük”de özellikle sinemaya uyarlanamayacak bir roman yazma çabasına girdiğini söyleyecekti. Gerçekten de “Ölümsüzlük” kullandığı yazınsal teknik ve zaman kaymaları yüzünden (daha doğrusu, sayesinde) sinemaya uyarlanabilir görünmez, bildiğim kadarıyla, henüz bir yönetmen de bunu denemeye kalkmadı.
Kundera gibi romanlarını, edebi donanımlarıyla, koruma altına alan başka yazarlar var mıdır bilmiyorum, “Kolera Günlerinde Aşk” dev bir epik olması ve iki saate sığdırılması zor bir roman olması dışında, sinemaya uyarlanabilir görünür.
“Dört Nikâh, Bir Cenaze”nin yönetmeni Mike Newell, bu zorlu işe girişecek cesareti görmüş kendinde. Filmin senaryosu romanın konu çizgisine sadık kalmış, ayrıca roman kahramanlarını da başarılı oyuncular tarafından canlandırılmış. Tüm bunlara rağmen, ortaya Garcia Marquez’in büyüsünü hiç taşımayan, sıradan bir film çıkmış.
Gabriel García Márquez’in 1985 yılında tamamladığı romanı, yazarın başyapıtlarından biri sayılır. Latin Amerikan edebiyatında sihirli gerçekçilik akımının öncülerinden biri olarak, bu romanında ne “Yüzyıllık Yalnızlık” kadar ‘sihirli’ ne de “Başkan Babamızın Sonbaharı” denli ‘gerçekçi’ davranmıştır; “Kolera Günleri”ni bu iki roman arasında bir üslupla, gerçek sihrin aşkın kendisinde olduğunu görmemizi ister gibi yazmıştır. Çok az sayıda fantastik öğeye yer vererek, aşkın kendi fantastik ve akıl almaz gerçekliğini dile getirmeyi yeterli görmüştür.
“Kolera Günlerinde Aşk” Florentino Ariza ile Fermina Daza adlı iki gencin aşklarını anlatarak başlar. 1870 ile 1930’lar arasındaki yıllar içinde bu iki kahramanın yaşamları çevresinde gelişen olaylar anlatılır, ama “Romeo ve Juliet”in aksine, ilk kez elele tutuşmaları, öpüşmeleri ve sevişmeleri için aradan 53 yıl geçmesi gerekir. 429 sayfa boyunca anlatılan bir aşk öyküsünün ancak 409. sayfasında kahramanların öpüşmüş olması, anlatılan aşkın gücünden çok, anlatımın gücüne dayandığını anlamamız için yeterlidir.
Yetmiş yaşın üzerindeki bu iki insanın aşkını anlatırken romantizmden çok gerçekçi bir tarz kullanır yazar “gözden silinmiş iki gence ait olan kısa sürmüş bir geçmişin anısından başka hiçbir ortak şeyleri olmayan, ölümün pusuda beklediği iki yaşlı insan” diye tanımlar kahramanları.
Florentino ile Fermina’nın ilk kez el ele tutuşmaları şöyle anlatılır romanda “karanlıkta buz gibi parmaklarını uzattı, el yordamıyla karanlıkta onun elini aradı; kendi elini bekler buldu onu. İkisi de, uçup giden bir an içinde, bu ellerin hiçbirinin, birbirine dokunmadan önce düşledikleri eller değil, iki yaşlı, kemikli el olduğunun bilincine varacak denli ayıktılar.” Birkaç sayfa sonra ilk öpüşmeleri “gerçekten, onun da daha önce söylediği gibi, yaşlılığın ekşi kokusu vardı onda.” İlk sevişmeleri ise “çabuk ve hüzünlü olmuştu. ‘Her şeyi berbat ettik,’ diye düşündü Fermina Daza.”
Âşıkların seviştikten sonra doruk noktasında olan duygularını anlatırken Marquez garip bir biçimde araya yine gerçeklik sıkıştırıyor. Her ikisinin de diğerine kendini tam benliğiyle verdiği, katıksız ve yapmacıksız bir aşk anlatıyor. “Birbirleriyle ne denli kaynaştıklarının ne Fermina farkına vardı ne de Florentino: Fermina onun lavmanlarına yardım ediyor, yatarken bir bardağa koyduğu takma dişlerini fırçalamak için ondan erken kalkıyordu; yitik gözlük sorununu da çözdü, çünkü okumak ve sökük dikmek için Florentino Ariza’nınkini kullanıyordu. (...) Buna karşılık Fermina’nın ondan beklediği tek şey, omzundaki ağrı için ona vantuz çekmesiydi.”
Bir aşkın anlatımı içinde takma dişler, lavman ve vantuz romanın dışında düşününce garip geliyor ama romanı okurken okur bu satırlarda iki kahramanın en derinlerde birbirlerini kabul edişleri ve bütünleşmenin değerini görüyorlar. Başka bir romanda tiksindirici gelebilecek bu satırlar, iki bedenin en yakın, en özel olanı paylaştığının kanıtı gibi görünüyor. Bunu García Márquez “tutkunun tuzaklarının ötesinde, umudun acımasız alaylarının, düş bozumlarının yanılsamalarının ötesinde, sessizlik içinde yaşıyorlardı: aşkın ötesinde” diye dile getiriyor.
“Kolera Günleri”nde García Márquez, özellikle zıt düşünceleri bir araya getiriyor. Başlıkta yer alan “Kolera” ve “Aşk” sözcüklerindeki karşıtlık gibi roman boyunca aşk-yaşlılık ile aşk-ölüm temalarını birlikte kullanıyor. Aslında kolera günlerinde geçmiyor aşk, iki sevgili yaşlılıklarında rahatsız edilmemek üzere bulundukları nehir şilebine sarı bayrak asarak rahatsız edilmekten koruyorlar kendilerini. Roman boyunca kolera salgınları hep yakınlarından geçiyor, ayrıca Fermina Daza sevgilisi Florentino’dan ayrıldıktan sonra evlendiği doktoru da kolera salgını sayesinde tanıyor. Yaşamlarına değen noktalardan geçiyor kolera ama roman kahramanlarına hiç ulaşmıyor. Bu romanda kolera, romanın sonunda aldığı şekille ilginçleşiyor. İki âşık, kendilerini bilinçli olarak karantinaya alıp, dünyadan ve gerçeklikten kopuk bir zaman dilimine geçiyorlar.
“Kolera Günleri” felsefi ve şiirsel katmanlardan oluştuğu için bir başyapıt sayılıyor. Mike Newell’in yönettiği film ise şiirsellikten sıyrıldığı için, geriye sadece konu kalıyor: elli küsur yıl ve altı yüz küsur kadın sonra buluşan âşıklar!
Roman kahramanı Florentino Ariza’nın altı yüzün üzerinde kadınla birlikte olmasının filmde çok kereler altı çizilmiş oysa romanda çok daha farklı bir Don Juan karakteri çizer yazar. Filmde, Florentino Ariza, ilk kez yetmiş dört yaşındayken sevişeceği Fermina Daza’ya sevişmeden önce hala bakire olduğunu söylediğinde tüm salon kahkahalarla güldü. Romanda hiç komik bir sahne değildir bu, aksine okurun yüreğine işleyen bir acıklı ifadedir, çünkü çok iyi biliriz ki, birlikte olduğu kadınlar onun içindeki boşluğu doldurmaya yetmemiştir. Filmde ancak bir karikatür olarak göründüğü bu sahne, romanın en can alıcı satırları arasındadır. “Florentino Ariza, sesinde en küçük bir titreme bile olmaksızın hemen yanıtladı onu: ‘Erdenliğimi senin için korudum,’ dedi.” Fermina Daza’nın buna inanmasının fazla bir önemi yoktur, “onun bu sözleri söyleyişindeki yüreklilik hoşuna gitti” diye yazar Garcia Marquez. Sadece bu sahne bile roman ile film arasındaki uçurumun ne denli derin olduğunu anlamaya yetiyor.
Sinema eleştirmenleri çok rahatlıkla “bu filmi asla görmeyin” derler; hâlbuki edebiyat eleştirmenlerinden asla bu kitabı okumayın diyen çıkmaz. Ben yine de bu filmi görün derim ve bunu sadece alışkanlıkla söylemediğimi de hemen ekleyeyim. Görün ve ardında da Garcia Marquez’in romanını okuyun. Film sizi olağanüstü bir yapıta hazırlayacaktır.

Kolera Günlerinde Aşk / Gabriel Garcia Marquez / çev.: Şadan Karadeniz / Can Yayınları / 1989 / 429 sayfa.


(Bu yazı 7 Mart 2008'de Dünya Gazetesi Kitap Ekinde yayımlandı.)

06 Şubat 2008

Victor Hugo "Bir İdam Mahkumunun Son Günü"


Victor Hugo çok sevdiğim yazarlardan biridir. Edebiyat tarihçilerine göre Hugo’nun önemi sadece yazarlığından kaynaklanmaz, ayrıca bir dönemin şekillenmesinde rol oynamış tarihi bir figürdür.
Biz bugün Hugo’yu büyük romancı olarak tanırız, “Sefiller” ve “Notre Dame’ın Kamburu” romanlarıyla edebiyat tarihinin kilometre taşlarından biri olarak görürüz. Oysa yaşadığı çağda romanlarından çok şiir ve piyesleriyle bilinen bir şairdi.
Şu sıralarda 19. yüzyıl edebiyatı üzerine çalıştığım için, daha önceki yıllarda okuma fırsatı bulamadığım yapıtları okumaktan çok memnunum. Victor Hugo’nun “Bir İdam Mahkûmunun Son Günü” romanının yeni bir baskıyla yayımlanması daha güzel bir zamana denk gelemezdi.
“Bir İdam Mahkûmunun Son Günü” edebiyat tarihinin en hümanist eserlerinden biri sayılır. Victor Hugo’nun gençlik dönemi eserlerinden biri olan roman, daha ilk satırlarında okura olağanüstü bir anlatıyla karşı karşıya olduğunu hissettirir: “Sanki haftalar değil de yıllar önce, ben de herkes gibi bir insandım” sözleriyle başlayan roman, “insan olma” konusunda yazılmış çok önemli bir yapıttır.
İnsanlıktan çıkma fikri genç Victor Hugo’nun zihnini o dönemde çok meşgul eder. Bu erken dönem romanında, çarpıcı konusu sayesinde, birçok temayı işleme şansı bulur ama bunlar içinde en mide bulandırıcı olanı, insanların zevkle idam sahnesini (sanki tiyatro izler gibi) seyretmesidir. Romanın başında anlatıcı bize insanlıktan çıktığını söyler ama ilerleyen sayfalarda anlarız ki, insanlıktan çıkan o değil, ölümü bir gösteri haline getirenlerdir.
Victor Hugo bir soru ile sarsar okuru: ölüme hazırlıklı olunur mu? Romanın birkaç yerinde bu soruya döndüğünü görürüz. İdam tarihini hatta saatini bilen kişinin, bu bilgiyi edindikten sonra yaşadığı söylenebilir mi? insan bundan sonra kalan günleri normal duygularla, normal bellekle yaşayabilir mi?
Bu romandan sonra yazdığı bir makalede Hugo bu eserinde aslında geçmişi sorguladığını açıklar: “Geçmişin toplumsal yapısı üç sütun üstüne kuruluydu: rahip, kral, cellât. Uzun zaman önce bir ses şöyle demişti: ‘Tanrılar çekip gitsin!’ Son olarak da başka bir ses yükseldi ve şöyle bağırdı: ‘Krallar çekip gitsin!’ Şimdi zamanı artık, üçüncü bir sesin yükselip şöyle demesinin: ‘Cellâtlar çekip gitsin!’ Böylece eski toplum parça parça dökülecek: böylece Tanrı’nın takdiri geçmişin çöküşünü tamamlayacaktır.”
Hugo’nun bu sözlerinin değerini anlamak için, yaşadığı döneme göz atmak gerekir. 1789 devrimi sonrası, sosyal sınıfların altüst olduğu bir Fransa’da doğmuştu Hugo. Napoleon ordularında subay olan babası, o daha dokuz yaşındayken general unvanı almıştı. Hugo’nun kişisel gelişmesine baktığımızda, bir yanda kralcı geleneği, öte yanda da devrim ideallerine inanan bir neslin çocuğu olduğunu görürüz.
Ortaçağdan çıkan Avrupa’da, kilise Aydınlık çağında mutlak hâkimiyetini yitirmişti. Hugo rahip, kral ve cellât üçlemesinin ilkinde yeniçağın başarısını dile getiriyordu. İkinci temel olarak gördüğü krallık ise Fransız ihtilali ile sona ermişti. Şimdi gözlerini geleceğe ayarlamış bir nesil olarak, devrim sonrası dünyada keşmekeş yerine, özgürlüğün temel alındığı insanca yaşam hayal ediyordu.
“Bir İdam Mahkûmunun Son Günü” eserinde, toplumun ilk ikisinden kurtulmasının yetersiz olduğu açıkça görünüyor. Ölüm bir sahne gösterisi iken, ne kardeşlik, ne de eşitlikten söz edilebilir. Hugo’ya göre uygarlık, birbirini izleyen bir dönüşümler dizisidir. Ceza konusuna uygarca bakmadıkça, uygarlığın önemli bir ayağı eksik kalacaktır.
“Bir İdam Mahkûmu”nun, yapısal açıdan çok tutarlı bir bütünlüğe sahip olduğunu söyleyebiliriz. Romanın anlatıcısı, idama mahkûm edilen kişinin ta kendisidir. Ölüm tarihini beş hafta önce öğrendiğini söyleyerek başlar anlatısına. Bunu öğrendiğinden beri, bu bilginin ağırlığı altında ezildiğini de, yine hemen ilk satırlarda, söyler.
Roman boyunca idam mahkûmunun ne adını öğreniriz, ne de işlediği suçun ne olduğunu. Victor Hugo özellikle okuru yargıç rolüne koymak istemez. Okur, kahramanın cezayı hak edip etmediğini sorgulamak durumunda kalmaz bu anlatıda, aksine bizim ilgimizi çeken cezanın – her ne koşulda olursa olsun – uygarlık dışı oluşudur.
Romanın doruk noktasında yer alan bir sahne, mahkûmun kendinden önce giyotine gidenlerin bekletildiği hücreye konduğu sahnedir. Burada daha önce kalmış kişilerin duvarlara attıkları imzalar ve tarihler, gerçekten ürperticidir. Aralarında babasını, kardeşini öldürmüş olanlar vardır, yazar onlara sempati duymamızı beklemez; ancak kimsenin ölümüne neden olmamış olan (en az) bir mahkûmun olması, bakışımızı esnekleştirir.
Hugo duygularımızla ikilemler yaratır roman boyunca. Bir yanda bekleyen cellât imgesini roman boyunca canlı tutar ama öte yanda sıcacık ağustos güneşi, hapishanenin taşlarına yumuşak ışığını vurur, duvarlardaki çatlaklar arasında yaşamın sürdüğünü, fışkırıp çıkan minik kır çiçekleri anımsatırlar. Bu anlatıda hiçbir şey sadece siyah ya da sadece beyaz değildir. Hiç kimsenin sadece suçlu ya da masum olmadığı gibi.
Mahkûmun ölüme gidişinde de dramatik değişimler yer alır (bunlar kuşkusuz romanın çarpıcı etkisini güçlendirir.) Mahkûm, mahkemede cezasına karar verilirken, kürek mahkûmu olması için direnen savunma avukatını sert biçimde durdurur: “yüksek sesle haykırarak yinelemek istiyordum! Yüz kez ölmeyi tercih ederim!” Mahkûmun bu düşüncesinin romanın sonuna kadar aynı kalmadığı izlenimini ediniyoruz. Hapishaneye getirilen kürek mahkûmlarının yaşam dolu davranışlarını onda hiç görmüyoruz. Ayrıca ilerleyen sayfalarda, ölüm, tüm cesaretini açık bir biçimde kırıyor.
Hugo, roman kahramanının tüm yüzleriyle görünmesini sağlıyor. Ölüm karşısında kahramanca duran bir şövalye değil o, aksine çok sıradan bir insan. Geride bıraktığı annesi, karısı ve en çok da küçük kızı için endişeleniyor. Endişelerinde de ikilem hissediyoruz. Annesinin neyse ki, bu acıyla fazla yaşamayacağını söylerken sanki derin bir rahatlama nefesi alıyor. Karısının da nazik sağlığının bu acıya dayanamayacak olması yine onu rahatlatan bir neden gibi görünüyor. Onların acı çekmesini düşünmek bile çok ağır bir yük mahkûm için. Bir de tabii henüz olayları anlayamayacak yaşta olan kızı var, işte konu kızına geldiğinde hiç gücü kalmadığını hissediyor. En büyük acıyı ve suçluluk duygusunu kuşkusuz kızını düşününce hissediyor.
Victor Hugo 1800’lerin başlarında gerçek anlamda uygarlığın ne olduğu sorusunu en ince noktalarıyla irdelemiş bu eserinde. Aradan geçen iki yüz sene, bu konuda fazla yol almadığımızı gösteriyor. Hugo’nun satırlarını okurken, ister istemez akla askeri hapishane olarak kullanılan Guatanamo geliyor. Uluslar arası Af Örgütü ve Birleşmiş Milletler raporlarında 21. yüzyılın yüzkarası olarak adlandırılan bu hapishane, aradan geçen yüzyılların insanlık açısından çok bir şeylerin değişmemiş olduğunu kanıtlıyor adeta.

Bir İdam Mahkumunun Son Günü / Victor Hugo /çev.: Erhan Büyükakıncı / Can Yayınları / 158 sayfa.

20 Ocak 2008

Jane Austen "Emma"


EMMA


“Moda” deyimini, piyasaya yeni sürülenlerle ilgili zannediyorsanız, yanılıyorsunuz. Klasikler de moda oluyor. Son yılların en moda klasikleri de sanırım Jane Austen’ın romanları oldu.
Austen’in aşk romanlarına sürekli artan ilginin bir nedeni de, ünlü klasiklerin artarda filme çekilmeleriydi. Sinema salonlarını dolduran izleyiciler, büyük bir olasılıkla yazarın eserlerini daha önce okumamışlardı. Ekrana yansıyan roman uyarlamaları genelde pek başarılı olmazken, sinemacılar Austen’in çok sinematografik olduğunu keşfettiler. Romanlarındaki görsellik, büyük ekranda çok iyi duruyordu. İnce detaylar, giyim, dekor ve en önemlisi hiç dağılmayan kurgu: işte Hollywood yapımcılarının sevdiği öğeler, Jane Austen’in romanlarında her zaman vardı.
Sevdiğim bir yazar olmasına rağmen, “Emma” romanını daha önce okumamıştım. Yeni baskının arka kapağında yazarın en sevdiği romanı sözleri, özellikle ilgimi çekti ve okumaya başladım.
Roman bittiğinde anladım, bunun neden en gözde romanı olduğunu. Jane Austen’in diğer romanlarında sık rastladığımız bazı öğelere yer vermemişti bu romanda.
Melodramların basit kurallarından biridir, kahraman genç kız, yoksul ya da ezilmiş olmak zorundadır. Böylece okur, ilerleyen sayfalarda kızın mutlu bir sonla noktalanacak geleceğini tahmin eder. Külkedisi, her zaman en alttan başlamak zorundadır, böylece elde edeceği mutluluk daha büyük anlam taşısın. Ne denli ezilmişse, o denli mutluluğu hak ettiğini düşünürüz. Ve biliriz ki, ne denli acı çekmişse, mutluluk onun için o denli değerli olacaktır.
Jane Austen, genelde bu formüle sıcak bakar romanlarında. “Aşk ve Gurur” ya da “Kül ve Ateş” romanlarında maddi sorunlar yaşayan ailelerin kızlarıdır başkahramanlar. İyi evlilik sadece gereklilik değil, zorunluluktur.
Oysa “Emma”nın kahramanı Emma Woodhouse için bunlar geçerli değildir. Austen romana çok sert bir cümle ile başlar: “Emma Woodhouse, güzel, zeki ve varlıklı bir kızdı. Rahat bir evi, iyimser bir yaradılışı vardı.” Bu üç özelliği onun Külkedisi olmadığını daha ilk sayfada duyurur. Hatta ilk birkaç sayfada, onun anti-Külkedisi olduğunu bile söyleyebiliriz.
Aslında bu ilk cümlelerde Austen daha da fazlasını söyler dikkatli okura. Emma için sadece “güzel” değil, İngilizce yakışıklı anlamına gelen “handsome” sözcüğünü kullanır. Genelde kadınlar için kullanılmayan “handsome” ile, Emma’daki erkeksiliğe dikkatimizi çeker.
Emma’yı tanıtmak için kullandığı ikinci sözcük “zeki”dir. İngilizce “clever” der. “Clever” da, “handsome” gibi, erkeksilik çağrıştırır, akıllı ve uslu çağrışımları yapacak “intelligent” yerine “clever” demeyi tercih etmiş olması rastlantı değildir. Ayrıca 19. yüzyıl başlarında bir genç kızdan arzulanacak vasıflardan biri değildir zeki olmak. Edilgin bir kız olmadığını, çevresindekileri yönetmeyi sevdiğini, romanın hemen başında öğreniriz.
Varlıklı bir aileden geliyor olması, etrafında boyun eğmesini gerektiren hiç kimsenin olmaması, Emma’yı anti-Külkedisi yapar. Jane Austen burada çok başarılı bir giriş yapmıştır romana, şimdi okur beklemeye başlar: genç kız mutlu sona ulaşmadan önce mutlaka düşmelidir. Mutlaka birisinin ona dersini vermesi gerekir.
Bu ders için en uygun kişi Bay Knightley’dir. (Şövalye anlamındaki knight, romanın daha ilk sayfalarında bize onun oynayacağı rolü gösterir.) Aslında, Emma’nın sahip oldukları (para, konum ve zekâ) sanki onun lanetidir. Çevresinde yaşayan insanlar bariz şekilde ikiye ayrılırlar. Kolaylıkla hükmettikleri ile hükmedemediği için uzak durdukları. Birinci grupta himayesi altına aldığı Harriet, ikincisinde de kendine zekâ ve kültür açısından daha yakın olan Jane vardır. Emma, birinciyi seçer, çünkü rekabet istemez. Tek parlayan yıldız o olmalıdır her ortamda.
Şimdi tekrar Jane Austen’in “Emma”yı, diğer kitaplarından üstün tuttuğu konusuna dönersek, açıkça görünen bir neden ortaya çıkar: burada anlattığı kahraman, yani Emma, diğer roman kahramanları gibi âşık olmak zorunda değildir. Külkedisi gibi, başka çıkış yolu olmayan bir yolda değildir. Evlenmesi gerekmez, zaten parası vardır. Ayrıca evlenmesini hiç istemeyen bir babası vardır (hâlbuki diğer Austen romanlarında, genç kızların bir an önce evlenmeleri istenir hep). Emma ne para ne de toplumsal konumu için evlenmek zorunda değildir, o sadece sevdiği için evlenecektir.
Hayatında hiç evlenmemiş olan Jane Austen, evlilik yaşamını ve kadının o çağlarda içinde bulunduğu kısıtlı ortamı, öylesine güzel gözlemlerle anlatır ki, neredeyse iki yüz yıl sonra hala taze kalmayı başarır.

Emma / Jane Austen / çev.: Nihal Yeğinobalı / Can yayınları / 2008 / 464 sayfa.


(Bu yazı, 15 Ocak 2008 tarihinde, Taraf gazetesinin kültür-sanat sayfasında "ars poetika" köşesinde yayınlanmıştır.)

18 Aralık 2007

"Siyah Süt" Elif Şafak


İÇİMDEKİ KADINLAR

Yazarı unutulmasını isteyerek bir kitabı yazıyorsa, muhtemelen hakkında yazı yazılmasını da istemiyordur. İsteksiz başladığım bu yazıyı, ben de suya yazıyorum. İsteksiz, çünkü sevdiğim bir arkadaşımın çok kişisel bir öyküsünü dinlemiş gibi hissediyorum kendimi, böylesine özel konular hakkında başkalarıyla konuşuyormuş gibiyim. Sözünü ettiğim kitap, Elif Şafak’ın “Siyah Süt” adlı yeni çıkan, hamileliği ve loğusalık döneminde yaşadıklarını temel alarak yazdığı anlatı.
Her anne adayı gibi Şafak’ın da sorular üşüşmüş zihnine. Genelde kadınlara üşüşen sorular belki daha çok, doğru bir baba adayı mı, anne olmak için doğru zaman mı gibi düşünceler. Elif Şafak, bu sorulara ilaveten bir de, yazmamı etkiler mi diye soruyor kendine.
***
“Siyah Süt” aslında konu olarak annelik ve yazarlık temelinde gelişse de, aklımıza başka sorular takılmasına neden oluyor. Tarih boyunca, sanat, bilim ve felsefeye adanmış hayatların ne denli sosyal yükümlülüklerden uzak geçtiği çok açık. Aristoteles “insan sosyal bir hayvandır” dediğinden beri, tarihte iz bırakmış sanatçı ve filozofların yaşamlarının hiç de sosyal olmadığını biliyoruz. Ezici bir çoğunluğu erkekten oluşan bu seçkinler kulübündekiler şanslılarsa çevrelerinde üstün yeteneklerini anlayan ve onlardan sıradan isteklerde bulunmayan aile üyeleri vardı. O kadar şanslı olmayanlar için durum biraz zordu ama erkekler bu konuda yine de kadınlara nazaran her zaman (en azından 20. yüzyıla gelince dek) zaten daha iyi durumdaydı.
Sosyal yükümlülükler elbette her çağda değişti ama yine de her çağda kendini adamış, daha yüksek bir uğurda hizmet ettiğini düşünen yazar, matematikçi, sanatçı vb için her zaman sorun oldu. Bu sorun iki elden ele alınıyor “Siyah Süt”te. Birincisi kadın erkek rollerinin yükümlülükler karşısında farklılığı, diğeri ise sıradan yaşam sürenlerle sanatçılar arasındaki farklılık.
Elif Şafak kitabında tarih boyunca bildiğimiz kadınların bu sorunla nasıl baş ettiğini (ya da edemediğini) hayatlarına eğilerek veriyor. Örnekler çok çeşitli. Anne olmayı seçenler ve yazarlık süreçlerinde bundan etkilenmemiş görünen kadınlar var. Bunların sayıları tarihte çok az ama neyse ki günümüzde çoğalan bir sayıyla kadınlar anne olmak ile yazmak arasında birinden diğerini seçmek zorunda değil gibi görünüyorlar.
Bir de hiç olmamış olanlar var. Bunlar gerçekleştiremedikleri yazarlık yaşamında sadece kurgu olarak varlar. İçlerinde en ünlüsü Virginia Woolf’un yarattığı, William Shakespeare’in hayali kız kardeşi Judith. Bu listeye Şafak, Fuzuli’nin kız kardeşi Firuze’yi ekliyor. Firuze, doğuda olduğu için işi Judith’den daha zor. Kitapta bu sanal kişilere birini daha ekliyor Şafak, yazar Lev Tolstoy’un karısı Sofya. Hayat öyküsünü çok iyi bildiğimiz Sofya, acaba kocası gibi yazmaya yeltenseydi nasıl olurdu sorusunu soruyor. Hemen ardından da Scott Fitzgerald’ın yetenekli karısı Zelda’nın örneği geliyor. Evlilik, özellikle de üstün yetenekli bir yazar ile evlilik, kadına çok sınırlı bir alan bırakıyor. Ondan beklenen, yetenekli eşine destek olmak. Tarihte kocasının verimliliğini azalttığı düşünülen Contanze Mozart, Sofya Tolstoya gibi kadınlara karşı çok acımasız bir yaklaşım vardır.
Şimdi bütün bu konuları tarihte yüzleşmek üzere bir kenara bırakalım. Bugün kadın yazarlar üzerine değil sadece, anne olmanın anlamı üzerine de düşünmek gerek. Çevremde çok fazla kadının anne olduktan sonra değiştiğini gördüğüm için, sorunun anneliğin yaratıcılığı etkilemesi olduğunu düşünmüyorum. Sorun nasıl bir anne olunduğu ile ilgili. Çok beğendiğim, akıllarına saygı duyduğum kadın, evlenip sonra da anne olduğunda konformist ahlaka yenik düşen kadınlara dönüştüler. “Çoraplarını giy, anneciğim, ayakların üşümesin” diyen insanlar olacağını sanmadığım kadınlardı bunlar. Ama ne yazık ki bir kısmı bu role hızla adapte oldu. “Bir gün çocuğum olursa asla…” diye başladıkları cümleleri unuttular. Nesillerden beri yapılagelen hataları onlar da aynı hızda çocuklarının büyüme sürecinde yapmaya başladılar.
Bir kadın yazarın annelikten korkma nedeni de belki bu. Yaratıcılığını, başarısını etkilemesi, zamanının çoğu kısmını ailesiyle, çocuğu geçirmek zorunda kalması değil tek sorun, daha büyük bir sorun sıradanlaşmak. Hayal dünyasının uçlarında gezmesine yarayan sıradışı zihni, şimdi onu da birçok kadın (ve erkek) gibi gelenek kalıpları içine mi sokacak korkusu. Kuşkusuz bu sadece yazarların sorunu da değil. İnsanın aile kurduktan sonra, kendini bir zincirin halkası olarak hissetmesi ve bu halkanın bozulmaması için gereksiz bir gayrete düşmesi bence sorun.
***
“Siyah Süt”ün en hoş yanlarından biri, yazarın iç monologlarını, düşüncelerini kendi içinde kurduğu parmak kadınlar aracılığıyla aktarması. İçindeki sorgulamayı, ikilemleri ve hatta kararsızlıkları iktidar olma tutkusu taşıyan parmak kadınların savaşı olarak vermesi, kuru bir otobiyografi olmanın ötesine taşıyor kitabı. İlk başta ruhunun derinliklerinde doğu, batı, kuzey ve güney yönlerine yerleşmiş dört kadın var. Bunların her biri kendi yönüne çekmeye çalışıyorlar ruhu. Daha sonra birkaç parmak kadın eklendikçe İçimden Sesler Korosu, uyumsuz çok seslilik içine giriyor. Kitabın bu bölümleri çok içten ve güzel yazılmış. Kadın yazarlarla ilgili bölümler ise bu güzellikten biraz yoksun. Bazıları ansiklopedik bilgiler gibi geldi bana fakat bunların içinde Sylvia Plath’la ilgili bölüm çok etkileyici. Burada yazarın korkularının ne denli derinlere gidebileceğini görüyor okur. Anneliğin ne denli korkularla dolu olduğunu iyice gösteriyor.
Kitapta etkilendiğim şeylerden biri de, anneliğin taşıdığı korkular oldu. Hamilelik boyunca nasıl bir bebek olacağını bilmeden, bilinmez bir varlığı taşıyor olmak, bebeğe yazılmış eşsiz güzellikte (kısacık) bir mektupta dile getirilmiş. Kitabın doruk noktası kuşkusuz bu mektup.


Siyah Süt / Elif Şafak / çizimler Latif Demirci / Doğan Kitap / 2007 / 303 sayfa.
Bu yazı Dünya Gazetesi Kitap ekinin Aralık sayısında yayınlandı.

29 Kasım 2007

İhsan Oktay Anar "Suskunlar"

SUSKUN MÜZİK OLUR MU?

“Her musiki, sesin değil de, aslında sessizliğin bir taklidi.”
(s.231)

Bazen aklıma takılır, sofu, dinci ve muhafazakâr politikacılar nasıl olur da Mevlana’yı överler diye. Gerçekte tam anlamıyla felsefesini anlasalar aynı şekilde sahip çıkarlar mı diye sormadan edemez insan (ya da şöyle sormalı, felsefesini anlayan zaten softa olabilir mi?) İbadetlerini hareket ve müzikle eden Mevleviler, nitekim gerici çevrelerin baskısı ve yasaklamalarıyla tarih boyunca karşılaşmışlar. Başka bir açıdan daha bakarsak, dini kurumlar sanatları her zaman emirlerinde kullanmışlar fakat bazen sanatların gelişmesine de engel olmuşlar böyle yaparak.
İhsan Oktay Anar’ın son romanı “Suskunlar” bu düşünceleri yeniden okurun aklına düşüren cinsten bir kitap.

Konuya ilkçağlardan Pisagor ile başlamak belki en doğrusu. Pisagor, evrende her şeyin tam sayıyla özleştiğini söyleyen ilk düşünürlerden biridir. Doğanın tümüne yansıyan bir kusursuzluk görür filozof ve bu kusursuzluğu zihin ancak yaratılış hikâyesiyle birleştirdiğinde anlamlı olur. Müzikle de uğraşan ve Babil’de aldığı eğitim sonucunda matematiğin kutsallığına inanan Pisagor, müzikal sesleri de aynı kusursuzluk teması üzerine kurar.

Yüzlerce yıl Pisagor’un kuramları müzik kuramcılarını etkisi altında tuttu. Müzik de evren gibi tam bir matematiksel kusursuzluk üzerine kurulu olarak düşünüldü. Notalar arasındaki aralıklar, bu kusursuzluğun simgesiydi. Bu felsefeden etkilenen ortaçağ kuramcıları, bazı bozuk akorlara “musica ficta” diyerek, şeytanın işi saymaya kadar götürdüler. Do ile fa diyezin birlikteliği şeytan aralığı olarak düşünüldü ve kilise müziklerinde (hatta tüm müziklerde) kullanılması bir dönem için yasaklandı.

“Suskunlar” tam da bu konuyu romanın merkezine yerleştirmiş. Kusursuz aralıklarla, tam armoni yaratmak nasıl ilahi bir erdem sayılıyorsa, bu armoniyi kıran, bölen ya da parçalayan sesler de şeytana ait sayılıyordu. Şeytan tanrının yarattığı kusursuz evreni bozmak üzere yeryüzüne inmişti. Anar romanında, şeytanın kullandığı ses aralıklarını, kusursuz ulvi ahenk ile karşılaştırarak, romanın gerilimini yaratmış. Tanrı, insanın içine nefes üfleyerek can vererek neyzene benzetilmiş; Şeytan ise sadece evrensel uyumu değil, insanın yarattığı sanatsal kusursuzlukları da bozarak Tanrı ile insan arasına girmiş.

İhsan Oktay Anar’ın diğer romanları gibi “Suskunlar” da basit birkaç tümceyle özetlenecek türden bir kitap değil. Yine de konu, Udi Davut adında bir gencin çözmesi gereken üç sorun etrafında toparlanabilir. Davut’un çözmesi gereken ilk sorun, yürek paralayan hüzzam eserin kemençesinden dökülmeye başlamasıyla, aşk acısı çeken Paşa hazretlerinin genç yeğeninin son nefesini vermesine neden olan babası Veysel’i atıldığı zindandan kurtarmak. İkinci görevi cimriliğiyle nam salmış dedesi Kalın Musa’nın, oğlunu kurtarmak için ödemesi gereken altınlarından ayrılamadığı için geçirdiği felci iyileştirmek. Üçüncü ve en önemli sorunu da, can-ı cananı, biricik aşkı, yüzünü sadece bir kez görebildiği güzeller güzeli Nevâ’ya musallat olan hayaletten sevdiği kızı kurtarmak.

Bütün bu sorunları çözmek üzere yola çıkan Davut’un başında, bir de canı gibi sevdiği ikiz kardeşi Eflatun’un ölüm tehdidi altında olması derdi vardır. Bütün bunlar, Konstantiniye’de, hattat ve şair olan, ayrıca müzikle yakından ilgilenen III. Ahmet’in tahta geçmesinden sonraki yıllarda yaşanır. Burada duyulan tek sesler ilahi notalar değildir, ayrıca “gece gizlice girdikleri evlerde masum çocukların kanını iştahla emen upirlerin dudak şapırtıları, insan eti yiyen lanetli gülyabanilerin homurtularını, yağmur ve kasvet yüklü kara bulutlardan ve kapkara kâbuslardan kopup gelen karakoncolosların böğürtülerini de” işitebilirdi dikkatle dinleyenler.

“Suskunlar”da Anar’ın dili her zamanki gibi yine ironi dolu. İlk başta romanın adı: “Suskunlar” müzik ile ilgili bir romanın adı olarak cilveli bir anlam taşıyor. Fakat bundan önemlisi roman boyunca karakterleri tanıtırken kullanılan alaycı zıtlıklar. Örneğin cimriliğiyle ünlü bir adamı anlatırken “gönlü zengin biriydi” diye söze başlıyor ve o kişi için asla cimri demeden, ne denli zenginlikten yoksun bir gönlü olduğunu bir iki örnekte gösteriyor. Bu zıtlıklar sadece ironi için değil, romanda konuyu başka yönlere çekmeye de yarıyor. Mevleviliğin, hatta Doğu inanışlarının temelinde yatan çelişik düşünceleri de bu yolla besleme fırsatı buluyor yazar. Aşırı doğru olanın yanlışa kayması, aşırı yanlışa kayanın da doğru yola geçmesi ya da kimsenin duymadığı sesleri duyanın sağır olması gibi çelişkileri de romana metafizik genişleme vermek açısından kullanıyor.

Roman, yan ve roman için pek de önemli olmayan karakterlerin hikâyesiyle başlıyor ve bunlarla çok renkli bir tablo çiziyor Anar, sanki tüm şehrin ve yaşayanlarının günlük hayatlarına sokuyor okuru. Bu hikâyeleri “Muhteşem Neyzen Batın’ın mahdumu Zahir’in şehre gelmesinden önceydi” ya da “elbette bunlar Cüce Efendi’nin Sofuayyaş Mahallesi’ne gelmeden önceydi” diye ilerleyen sayfalarda neye dikkat etmemiz gerektiğini aralarda önceden haber veriyor. Daha romanın ilk satırlarından itibaren şehirde her şeyin Tağut Efendi ve Neyzen Batın’ın varlıklarıyla değişeceğini hissettiriyor.

Gerçekten de öyle oluyor. Mitoloji ve kutsal metinlerden besleyerek yarattığı bu kahramanlar, Tağut ve Neyzen Batın, şeytani ile tanrısal olanı temsil ediyorlar. Aynı temsil ettikleri gibi, onlarda doğrudan eylemde bulunmuyorlar. Kötülük ve iyiliğin yayılması için insanları kullanıyorlar. Biri Cüce Efendi’yi diğeri de oğlu Zahir’i kullanıyor. Romanın en hoş bölümlerinden biri, Zahir’in İsa peygamber ile özdeşleştiği satırlar. İsa’nın ekmek ile şarabı, eti ve kanı olarak sunması gibi Zahir de kavun ve rakıyı sunuyor şakirtlerine. Yine aynı İsa gibi gammazlanacağını biliyor ve sonu geldiğinde babasına haykırarak neden onu yalnız bıraktığını soruyor (kullandığı dil aynı olmasa da!) “Ah Beybaba! Ah be Babalık! Niye çamura yattın?”

“Suskunlar”ı okuduktan sonra, İhsan Oktay Anar’ı okurlarının bunca sevmelerinin (ve tabii benim de sevmemin) nedenini düşündüm. İlk başta, kuşkusuz, sadece ona özgü olduğu düşündüğümüz nefis bir dil üretmesi geliyor, bu dil argodan, sokaktan, tarihten, bilimden ve felsefeden eşit ölçüde beslenmiş. Sonra okuru şaşkına çeviren bir hayalgücüyle karşılaştığımızı fark ediyoruz. Belki biraz hastalıklı bile geliyor bu hayalgücü ama hiç olumsuz anlamda değil, hastalıklı çünkü “normal” sayılan her şeye karşı, her şeyin ötesinde...

Suskunlar / İhsan Oktay Anar / İletişim Yayınları / 2007 / 269 sayfa.

(Bu yazı Dünya Gazetesi Kitap ekinin 2 Kasım 2007 tarihli ekinde yayınlanmıştır)

19 Ekim 2007

Salman Rushdie "Soytarı Şalimar"


HİNDİSTAN’IN ÖYKÜSÜ


Salman Rushdie son romanı “Soytarı Şalimar”da Hindistan tarihini eşsiz bir paralellik içinde birkaç kahramanın yaşamı içinden kurgulayarak anlatıyor. Roman kahramanlarına yüklediği aşk, ihanet, öfke ve hırs, bir ülkenin sömürülme ve parçalanmasının öyküsüne dönüşüyor. Bu romanında da sihirli gerçekçilik ustası olarak okuru büyülüyor.
“Sihirli gerçekçilik”, gerçek bir anlatımın içine yerleştirilmiş olağanüstü, hatta olanaksız olayları bir eğretileme haline sokarak inandırıcı kılar. Fantastik ve mistik öğeler çok olağan bir dille anlatılır ama fantastik anlatım romanın realist dokusuna zarar vermez, arka planda halk ayaklanmaları, devrimler, cinayetler fonu yaratırken, bazen folklorik bazen de masalsı bir anlatım, sanki atalardan beri anlatılagelmiş abartılı kahramanlık destanlarını yeniden kelimelere döker. Gözyaşları bir anda pırlanta tanelerine dönüşür, bir haykırma sesi engin denizlerde fırtınalara neden olur, çamaşır asan bir kadın elinde çarşaflarla cennete uçar... ve bunların hiçbiri romanın anlattığı gerçekliği zedelemez, aksine kahramanlara ve olaylara yoğunlaşmamızı sağlar.
Salman Rushdie, “Soytarı Şalimar” romanında kanlı yirminci yüzyıla damgasını vurmuş tarihsel olaylar ve politik gelişimlerin temel oluşturduğu yaşamları anlatıyor. Roman beş ana bölümden oluşuyor ve çok simetrik bir yapıya sahip. Birinci ve beşinci bölüm farklı başlıklar taşısa da, aynı kişiyi anlatıyor. Diğer bölümler de birkaç nesil öncesinden başlayarak sonra son bölümde tekrar aynı noktaya getiriyor.
Birinci bölüm Hindistan, ama burada anlatılan bildiğimiz ülke Hindistan değil, Hindistan Amerikalı bir diplomatın Hindistan’a görevli olarak gittiği yıllarda oralı bir kadından olan evlilik dışı kızının adı. Roman, Hindistan’ın yirmi dört yaşına bastığı gün başlıyor, yıl 1991, yer Los Angeles. Artık iyice yaşlanmış ama hâlâ kadınların çekici saydığı büyükelçi, kızının evinin önünde onun doğum günü için aldığı son model spor arabayla gelip onu yemeğe götürüyor.
***
“Soytarı Şalimar” çok geniş bir coğrafyayı anlatmaya girişmiş, ayrıca tüm yüzyılı da kurguya dâhil etmiş. Romanın neredeyse tüm kahramanları genetik ve kültürel anlamda geniş bir yelpazede yer alıyorlar. İlk başta sadece Amerikalı diplomat kimliğiyle tanıdığımız Max, aslında Fransız Yahudisi bir ailenin oğlu olarak dünyaya gelmiş, İkinci Dünya Savaşı sırasında Fransız direnişine katılmış ve kahramanlığıyla ün salmış, daha sonra da direniş sırasında tanıştığı İngiliz kadınla “yüzyılın romantik ilişkisi” şeklinde gazetelere geçen bir aşkla Amerika’da evlenmiş. Max’ın hayat hikâyesi hemen bizi çok kültürlülük hatta kültürler üstü yaşamların anlatısına sokuyor. Bir başka açıdan da, hiç kimsenin göründüğü gibi olmadığını anlamamızı sağlıyor. Herkesin geçmişinde karanlık noktalar ya da efsaneleşmiş kahramanlıklar var, ama Rushdie’nin anlatımında, iyilik ve kötülüğün eşit dozlarda roman kahramanlarına dağıtıldığını görüyoruz. Kimse saf kötü olmadığı gibi, tabii iyi de değil.
Bu romanının belki de en hoş özelliği, Hindistan (kişi) ile Hindistan (ülke) arasında simgesel bağlantılar kurması. Hindistan’ın annesi bir Keşmirli, üvey annesi ise İngiliz. İngiliz annesiyle geçirdiği çocukluk ve ergenlik yılları mutsuzluklarla dolu, başkaldırı ve özgürlük isteğiyle geçirdiği zamanların ardından elbette Hindistan tarihi gibi, bol kana bulanmış bölünmüşlük var.
Hindistan’ın babası Max Ophuls’la da mesafeli ama tutkulu bir ilişkisi var. Ayna karşısında çıplak bedenine bakarken babasının bedenini hayal eden genç kadın, bunu bir sapkınlık olarak değil, babasına karşı duyduğu tutkuyla yapar. Erkekler onu çekici bulur ama o kolay ilişkiyi giremez, temelde erkeklere güvenmemesi, ünlü bir çapkın olan babasının aniden ortadan kaybolmaları ile bağlantılı olara gelişmiş bir güvensizliktir. Hindistan hakkında bildiğimiz bir diğer şey, otel odalarında porno film seyretmeyi sevmesi ve gece uykusunda ürkütücü hırıltılar çıkararak olası sevgili sayısını azaltmasıdır.
***
Rushdie, geçmiş Hindistan günlerini barış ve huzur dolu bir dönem olarak aktarıyor. Romanın en önemli bölümü Himalaya’ların eteklerinde, Keşmir’de bir köyde geçiyor. Burada nesiller boyu süregelen, Hindularla Müslümanların huzur içinde birlikte yaşadıkları günler hızla yok olmaya başlamıştır. Sömürgeci güçler parçalanmaya destek olurlar, halk da daha önce ayırt etmedikleri dini ve etnik farklılıkları önemsemeye başlar. Kâhinin de dediği gibi, artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır.
Keşmir’de yaşanan gerilimi iki gencin öyküsüyle anlatılıyor. Müslüman ip cambazı Şalimar ile Hindu dansçı Bunyi’nin aşkları ilk başta köyde telaş yaratıyor. Telaş anlaşmazlık ya da ailelerin uyumsuzluğundan kaynaklanmaz, sorun daha basit bir noktaya kilitlenmiştir: iki genç, Müslüman düğünüyle mi yoksa Hindu gelenekleriyle mi evlenilecektir. Ailelerin hoşgörüsü bugünün gözüyle bakınca inanılmaz görünür fakat farklılıkların sorun yaratmadığı bir dönemde yaşıyordur hala Hindistan.
Şalimar ile Bunyi’nin aşkı güzel başlar fakat evlendiği gün Bunyi, bu yaşamda boğulacağını hisseder. Bundan sonra, aklındaki tek şey bir an yaşamını önce daha iyi bir hayat ile değiştirmektir. Fakat küçük hazlar ya da küçük zaferler peşinde değildir, ulaşılmaz görüneni, dünya çapında şöhreti ister. Karşısına kendinden yaşça büyük, efsanevi üne sahip büyükelçi Max çıkınca, onu dansıyla baştan çıkarır ve ona “büyük bir dansçı olmak istiyorum… bana yolu göster” der. Max, tabii yapacağını ama karşılığında ne alacağını sorduğunda da “istediğin her şeyi, istediğin anda yapacağım. Bedenim senin emrinde olacak ve sana itaat etmekten mutluluk duyacağım” diye yanıtlar.
İki ülke arasındaki anlaşmalar gibi her ikisi de alacaklarından memnundur fakat bir zaman sonra Bunyi, özgürlük yerine, bir esaretten diğerine geçtiğini fark eder. Ülkesini, ailesini geride bırakması, bir anlamda herkese ihanet etmesi, sanki tarihi olayların gelişimini simgeler. Huzurlu evliliği, artık sonsuza kadar yok olmuştur, aynı ülkesi için huzurlu barış günlerinin yok olması gibi. Bunyi’ye güzel bir gelecek sunan büyükelçi aynı zamanda ülkenin bölünmesi için azınlıkları silahlandırıyordur. Bundan sonra yaşam Bunyi için olmadığı gibi, Hindistan için de hızla parçalanmaya doğru gider.
“Soytarı Şalimar” özellikle Keşmir’i anlattığı satırlarda olağanüstü bir güzellik yakalıyor. Bedenini satmaya hazır dansçı kızın dramı ile koca bir ülkenin dramını anlamamızı sağlıyor. Aslında üçüncü dünya ülkeleri üzerinde oynanan oyunlar karşısında yazarın ne denli net bir bakışa sahip olduğunu da görüyoruz.
Biraz da romanın olumsuz yanlarından söz edersek, ilk bakışta dikkat çeken, Hindistan’la ilgili bölümler ne denli güzelse, ikinci dünya savaşı yıllarında Franko-Alman savaşı ve direnişle ilgili bölümlerin de o denli sıradan olduğu. Buradaki anlatım gazeteci ağzından öteye gidememiş, yazarın diğer bölümlerdeki alaycı, komik ve bir o kadar da acı dolu kalemi burada sadece araştırmacı bir yazarın kalemine dönüşmüş. Doğuyu anlatırken kullandığı şiirselliği Batı savaşını anlatırken kullanamamış ve bence bu önemli bir eksiklik. Neyse ki bu eksiklik romanın bütünlüğünü etkilememiş.
Bir de romanın çevirisinden söz etmek gerekir, çünkü bu kalitede bir çeviri uzun zamandır okumadım. Salman Rushdie çok zor çevrilen bir yazar olarak bilinir, gerçekten de tümcelerinde küçük labirentler yaratmayı çok sever. Bazen gizli özne kullanarak okurun şaşırmasını sağlar. Ayrıca, İngilizce yazar ama uzak bir kültürden beslenir ve eserlerinde başka dilleri kullanmaktan hoşlanır. Tüm bu nedenlerden dolayı, çevrilmesi kolay değildir. Çevirmen Begüm Kovulmaz nefis bir iş başarmış, sanırım böylesi bir çeviri sayesinde ülkemizde de çok sevilen yazarlardan biri olacak.

Soytarı Şalimar / Salman Rushdie / çev.: Begüm Kovulmaz / Can Yayınları / 445 sayfa.